
Erdem denen haydut kılıklı adamın muhtar ile oldukça samimi oluşları ormanda kolay şekilde odun toplayabiliyor oluşunu açıklıyordu. Tanış olmaları da Ecevit'i orada görmemi açıklıyordu. Ona yardım ediyor olmalıydı.
Masadaki şerbeti görünce bardağıma doldurmak için uzanacakken kemikli bir el hemen yanımdan uzanıp benden önce davranmıştı. "Baya sevdin bakıyorum." Kafamı sallayıp doldurduğu bardağımdan bir yudum aldım. Yuvarlak masada hemen yanımda oturuyordu. Masa küçük olduğu içinde oldukça yakınımdaydı. "Tadı gerçekten güzelmiş," deyip ona döndüm. "Bir iki şişe eve dönerken yanımda götürmeliyim." Benim gibi kendi bardağını da doldururken kafa salladı.
"Bulurum sana," deyince dudaklarımı birbirine bastırdım. Gökmavileri üzerimde yamuk bir gülüşle bakınca uyarmak için hafiften öksürdüm. Kalabalık bir ortamdaydık ve oturduğumuz masadakilerin bakışları çoktan bize dönmüştü. O sırada hareketli şarkı sakin bir şarkıya dönünce insanlar birbirlerini dansa kaldırmaya başladı. Hemen diğer tarafımda sandalye sesleri gelince ona döndüm. Erdem elini eşi Selvi'ye uzatıyordu dansa kaldırmak için. Onlar yanımızdan ayrılırken önüme doğru uzatılan elin sahibine döndüm. "Gitmeden bir dans?" Yıllardır evsiz tek başına yaşayan bir adam için iddialı hareketlerdi bunlar.
İnce ellerimi büyük kemikli ellerine bırakarak ayağa kalktım ve beni meydanda dans eden insanların arasına götürmesine izin verdim. Elini belime koyarak beni kendine yaklaştırmasına izin verdim. Burnuma dolan yağmur almış toprak kokusunu solumak çok hoşuma gitmişti. Gökmavisi gözleri üzerimde dolanırken tökezlememeye özen gösterdim. "Bugün oldukça şaşırtıyorsun," diye konuştuğumda her zamanki yamuk gülümsemesini takındı suratına.
Yüzümde gezen gözleri aşağıya doğru kayınca memnun bir ifade belirdi suratında. "Yaralarını kapatmamışsın, Orman gülü?" Başta kapatmayı çok düşünmüştüm fakat sonra gerçekten gereksiz bir girişim olacağını anlamıştım. Belki de Ecevit sayesinde anlamıştım. Omuzlarımı silkerek bakışlarımı başka yere çevirdim fakat o hala bana bakıyordu. "Kokunun sebebi bu sanki," diye konuşunca ne dediğini anlamamıştım. Dediklerini sorgulayan bakışlarımla tekrar ona döndüğümde meydanı ışıtan tüm ışıklar gözlerine yansıyordu sanki. "Sanki göğsüne orman gülü ekmişsin de tüm kokun ondan geliyormuş gibi. Sarhoş edici."
Küçük gözlerim ne kadar büyürdü bilemem ama karşımdaki adamın sözleri, canlı hisleri ve hareketleri içime tuhaf bir mevsim değişikliğine sebep oluyordu. "Gerçekten, bugün sana bir şey oldu. Bundan eminim." Asla sözlerine hitaben ona ne diyeceğimi bilmiyorum. Böyle tuhaf itirafvari konuşmalarından zaten anlam bile çıkartamıyordum. Daha tanışalı ne kadar olmuştu? Mavileri tuhaf hislerin esamesine bulanmıştı. Az önce dediklerim ise hoşuna gitmiş gibi dudaklarına yansımıştı. Belimdeki parmakları kımıldayınca sırtımı sakince dikleştirdim.
"Bugün," dedi gökmavilerinde bulutlanmalar olmuştu. "Gidecek misin?"
Dudaklarımı büksem de aslında kesin olarak bugün gidecektim. Kafamı sallarken gözlerimi yüzüne çıkardım. "Sanırım biraz daha durur sonra eve geçerim. Yolum uzun," diyerek gülümsedim ama o bu kez gülümsememişti. O sırada şarkı kendini hareketli bir şarkıya bıraktı ve avucunda kaybolan elimi bıraktı. Fakat belimdeki eli sahiplendiği yerden ayrılmadığı gibi beni biraz kendine çekerek canlanan şarkıya ayak uyduran insanlardan korudu. Oturduğumuz masaya doğru adımlarken bana seslenildiğini duydum.
Kafamı çevirdiğimde Ecevit çoktan bizi dans eden kalabalıktan çıkarmıştı. "Kızım gel seni benim hanımla tanıştırayım. Merak ediyordu seni." Ecevit ise Muhtarı gördüğü anda elini çoktan çekmişti belimden. Ayıp olmasın diye gülümserken kısa bir an Ecevit'e baktım. Bana değil de muhtara bakıyordu.
"Tabii," dedim mecburen. Adam masasından kalkmış ve davet için yanıma kadar gelmişti. Kıramazdım. Muhtar kendisini takip etmem için yürüyünce hızla yönümü Ecevit'e çevirdim. "Gitmeden yine görüşürüz." Bana kafasını sallayınca muhtarın arkasından koşturarak gittim.
Selvi'lerin masasının biraz çaprazında kalıyordu. Yuvarlak ve geniş masada birkaç kişi daha oturuyordu. "Hanım bak Haldun'un kızı Vera," diyerek beni hemen hemen 50'lerinde duran bir kadına eliyle gösterdi muhtar. Küt beyaz saçlarını savuran tatlı kadın sandalyeden kalkıp bana gülümseyerek baktı. "Maşallah, kocaman genç kadın olmuşsun." Bana doğru sarılacağını anlayınca minik bir gülümsemeyle karşılık verdim.
"Seni en son gördüğümde daha çok küçüktün." Beni muhtemelen hiç hatırlayamayacağım yaşlarda buraya yaptığımız bayram gezmelerinden hatırlıyordu. "Ailen nasıl iyiler değil mi?" Geri çekildiğinde kendisini çoktan sandalyesine bırakmıştı. Hemen yanında oturan Semih oturduğu sandalyeden kalkarak bana yer verdi. "Gayet iyiler," dedim sandalyeye oturarak. "Emekliliğin tadını çıkarıyorlar."
Semih yuvarlak masada hemen karşımdaki boş sandalyeye otururken muhtarda karısının diğer yanına oturmuştu. "Ay daha ne yapıyorlar koca şehirde. Emekli de olmuşlar gelsinler işte." Bu baya zordu çünkü babam asla beni bırakmıyordu. Annem çok kere teklif etmişti fakat o beni bahane ederek reddetmişti. Sakladığı bahane ise halamın kaybıydı. "Annem istiyor da babam beni bırakmıyor," diye konuştum.
Dediklerim masadakilerin gülümsemesine sebep olmuştu.
"Ee," dedi Semih'in yanında oturan tanımadığım adam. "Kızını bir başına bırakmak kolay mı? Hem Haldun'u bilirim, oldum olası kız çocuklarına düşkündür." Tanımadığım adama gülümseyerek kafa salladım. Ardından muhtar yan taraftan eğilip bana baktı. "Remzi'de benim gibi babanın çocukluk arkadaşlarından." Şaşırarak adama döndüm. "Öyle mi?" Adam eskilere dalmış olmanın verdiği mahurlukla kafa salladı. "Az mı talan ettik bu kasabayı. Her şey bizden sorulurdu." Sesindeki özlem ve yaşananların yarattığı izler belliydi.
"O da sizleri, burayı özlüyor. Tam olarak sizden bahsetmese de eskilerden, arkadaşlarıyla yaptıklarından çok bahseder." Yani çok da yalan sayılmazdı. Az da olsa konusu açılınca kasaban ve çocukluklarından bahsederdi babam.
"Gelirken getirseydin babanı ya," dedi adam bu kez. Buraya geleceğimin haberi olsaydı muhtemelen buraya gelmemek için kırk takla atardım. Ben daha söze atlamadan muhtar, "Haldun'un dalaveresi biter mi hiç? Kızı bile buraya zorla göndermiş kafasını dinlesin diye. İşten bile izin almış," dedi.
Adam şaşırarak bana bakınca kafa sallamak zorunda kaldım. Adam sanki babamın bu hallerine alışkınmış gibi gülerek kafa salladı. Bir süre geçmişten bahsedip kendi aralarında güldüler. Bazen bana anlatmaya çalıştıkları için bende katılıp gülümseyerek onları dinliyordum.
Bir anda önümüzde delicesine eğlenen insanların müziği kesildi. Fakat onlar sinirlenmek yerine heyecanla sahneden geri çekilip masalarına oturdu. Konuşmalar arasında adının Fatoş olduğunu öğrendiğim kadın oğlu Semih'e döndü. "Zeybek başlayacak şimdi. Hadi sende oyna oğlum," deyince Semih'te tıpkı farklı masalardan kalkmaya başlayan adamlar gibi ayaklanıp sahneye doğru yürüdü.
Fatoş hanım bana doğru dönüp dizime elini koydu ve anne edasıyla gülümseyip "Oğlum diye demiyorum ama çok güzel oynuyor. Böyle halk oyunlarına çocukluğundan beridir meraklı," diye oğlunu anlatmaya başladı. Bir şey demek yerine merakla az önce deli gibi eğlenilen ve şimdi kısa sürede boşaltılmış meydana bakıyordum.
Geneli genç adamların yer aldığı bir grup oluşmuştu bile. Fakat oynamak yerine bekliyorlardı. "Yav hadi, kısacık oyna sonra istersen gidersin," diye bağırdı yaşlı bir adam arkaya doğru. Birinin daha oynamasını istiyorlardı sanırım. Herkesin bağıran adamdan sonra döndüğü yere baktım. Onunla karşılaştığımız evin bahçe duvarına yaslanmış kendini çekiştirenlere ters ters bakıyordu.
Ne yani zeybek oynamak için Ecevit'i mi bekliyorlardı?
Herkes alkışlayınca gülümseyerek bende alkışlamaya başladım. Oynamasını isterdim çünkü boyuna ve heybetine bu oyun çok yakışırdı. Gözleri kalabalıktan kayıp bana değince kafamı yana eğdim. Sanki izlemek istediğimi anlamış gibi bir anda fikir değiştirerek doğruldu ve meydana doğru yürümeye başladı.
Meydana doğru sert ve kendinden emin adımlar atarken bir yandan da üzerindeki montu çıkarıyordu. Hemen önümüzde durunca gözlerini üzerime dikti. "Buraya bırakabilir miyim?" diye sordu elindeki montu gösterirken. Uzanıp elinden aldım ve dizlerimin üzerine koydum.
Meydandaki adamların en önüne gelince daha ne kadar şaşırabilirim diye düşündüm. Ve cevabımı müzik çalıp Ecevit oynamaya başlayınca almıştım. Tüm o ağır hareketler, kollarını sert bir şekilde savuruşu bunlar ona öyle bir yakışmıştı ki.
Gergin vücudu her kollarını kaldırışında biraz daha geriliyordu. Geriye doğru yavaşça yürüyüp bir anda dönerek koşmaya başlamasıyla diğer adamlarda onu takip etmişti. tam o anda Ecevit'le göz göze gelmiştik. Göğü hapsettiği gözlerini benden ayırmadan yine kollarını kaldırdı iki yana. Ayaklarını bir ileri bir geri atarak bir anda eğilip tek dizini yere vurdu.
Zeybeğin bittiğini herkesin bir anda alkışlamasından anladım. Fakat ne o bakışlarını benden çekiyordu ne de ben ondan. O kadar güzel oynamıştı ki, saatlerce daha seyredebilirdim muhtemelen. Daha sonra kendime gelip herkes gibi alkışlamaya başladım. Adamlar ayaklanınca dizlerimdeki montu kavradım ve gülümseyerek masadakilere döndüm. "Tanıştığıma memnun oldum. Ben ceketi sahibine vereyim," diyerek ayaklandım.
Ecevit ayaküstü bir iki kişiyle konuşurken yanına doğru geldiğimi gördü ve adama kısaca bir şey deyip yanından ayrıldı. "Umarım hoşuna gitmiştir," dedi bana doğru adımlarken. Montunu kollarımın arasında sıkıştırırken gülümsedim. "Doğruyu söylemek gerekirse, asla bu kadar mükemmel bir performans beklemiyordum."
Gözleri gülümsediği için küçülmüştü. "Zeybeği oynama sebebimde beğendiyse ne mutlu bana."
Şaşkınlıkla bakakaldım. "Ne?"
Omuzlarını silkip ellerini arkasında birleştirdi. "Gözlerindeki merakı ve isteği görünce kıramadım. Yoksa oynamayı düşünmüyordum. Bir kere oynamıştım seneler önce. Her sene başıma bela oldular."
"Benim için oynadın yani." Onaylamasını gereken bir soru gibi sormamıştım. Daha çok kendime açıklıyordum sanki. Fakat o yine de kafa sallayınca gülümsemeden edemedim. "Hem belki zeybeği beğenirsen bir gün daha kalırsın bu kasabada?"
Geniş şekilde sırıttım. "Bir gün daha mı kalmamı istiyorsun?" O kadar uzun zaman olmuştu ki en son ki flörtleştiğim adamın iki kızı olmuştu. Kendimi uzun zamandır işe boğmuştum ve şimdi bu yaptığımız konuşma bile hoşuma gidiyordu.
Kafasını yana eğerek bana baktı. "Bence sende istiyorsun ama inadına söz geçiremiyorsun."
Beni kısa sürede bu kadar çabuk çözmüş olması sinir bozucuydu.
"Hadi gel, " deyip elini sırtıma koydu. "Erdemlerin masasına gidelim. Biraz daha kal. En azından yarına gündüz yola çıkarsın." Cevabımı beklemeden beni onların masasına doğru yönlendirince aklıma kollarımın arasındaki mont geldi. Hızlıca ona uzatınca tek eliyle alıp omuzlarından açtı.
Giyeceğini düşünürken hiç duraksamadan montu omuzlarıma yerleştirdi.
"Eh," dedim montu omuzlarıma iyice yerleştirip. "Yarın yola çıkarım artık."
Yakınlığından dolayı minik bir gülümsemeyle Ecevit'e baktıktan sonra kafamı karşıdaki masaya çevirdim. Erdem ile Selvi oradaydı, yanlarında tanımadığım başka bir adamla birlikte oturuyorlardı. Selvi bize gülümseyerek bakarken Erdem karanlık bakışlarını benim üzerime dikmiş öldürmek ister gibi bakıyordu. Yüzümü Ecevit'e doğru eğdim. "Erdem'i hiç sevmedim." Aklımda bir anda bunu söyleme düşüncesi yoktu fakat onun benden asla haz etmeyen bakışlarıyla beni öldürme hayallerinin yanında benim cümlem oldukça masumdu.
Bu Ecevit'e komik gelmiş olmalı ki kafasını eğip gülmüştü fakat ona bakmadığım için gülüşünü kaçırmıştım. "Muhtemelen odun toplama planlarını suya düşürdüğün içindir." Masaya yaklaştığımızda oturacağım sandalyeyi çekerek öncelik tanımıştı. Nezaketi, anlayışlı halleri oldukça hoştu ve bu adamın ertesi gün bambaşka biri olup evsiz bir şekilde sokaklarda gezeceğine asla inanamıyordum. Ormanda Erdem'le konuşurken onun orada olmadığını biliyordum çünkü o ben mezarlıktayken çoktan ormandan çıkmış gidiyordu. Konuşmamızı biliyor olması ise bunun Erdem'in anlattığını gösteriyordu.
"Harika dans ediyordunuz." Selvi'nin tatlı mırıltısına gülümsemiştim. Selvi'ye katılmak istercesine kafamı salladım. Çünkü zeybeği gerçekten çok güzel oynamışlardı. "Merhaba." Masanın diğer tarafında tam karşımda olan adama kaydı bakışlarım. "Merhaba," diyerek karşılık verdiğimde bana elini uzatmıştı. "Kaya ben," deyince masanın üzerinden uzattığı elini sıkıp "Vera," diyerek kendimi tanıttım.
İnsanların coşkulu halaylarını, karşılıklı oynamalarını yarım saatten fazla izlemeye devam ettim. Selvi'nin tiz sesi ile masadaki herkes ona döndü bir anda. Elindeki içecek üzerindeki güzelim elbiseye dökülmüştü. "Gitti elbisem ya!" Erdem karısına ters bakış atıp gözlerini devirdi. Kaya ise Erdem'in diğer yanından ayaklanıp masadaki peçeteleri uzattı. Erdem'den daha fazla yardım isteğiyle doluydu.
"Şu an temizlesen de çıkmaz sanırım," diye konuştu Kaya. Erdem ise yan tarafındaki arkadaşına döndü ve sanki uyarır gibisin kafasını salladı. Bu sayede anında gözlerimi Kaya'ya çevirdim ve tepkisini izlemek istedim.
Erdem'in kafa sallayışından hemen sonra sakince ve belli etmeden peçeteleri masaya koydu ve üzerindeki montu düzeltip sandalyesine oturdu.
Gerçekten Erdem'den bir uyarı almıştı.
"Eve gidip üzerimi değiştireyim," diye konuştu bir şeyden haberi olmadan üzerini silmeye çalışan Selvi. Düşmesin diye elimle montun yakasından tutarak ayağa kalktım. Ecevit'le beraber diğerlerinin de dikkatini çeksem de gözlerimi sadece Selvi'ye çevirdim. "Bende seninle geleyim," deyip duraksadım.
Benden böyle bir atak beklemeyen Selvi bir an ne yapacağını şaşırmış gibi donup kaldı ve kısa sürede kendini toparladı. Bunu bir başkası asla fark etmez muhtemelen çünkü fazla dikkatli ve profesyonel şekilde yapmıştı.
"Tabii sorun olmazsa," dedim hayır derse önemli olmayacağını belirterek. Hayır derse benim umurumda olmazdı ama dikkatimi çekecek kadar tuhaf olurdu. Çünkü benim evimdeyken oldukça cana yakın ve davetkardı bu biraz tuhaf kaçabilirdi. Tabii mantıklı bir bahane bulamazsa.
"Olur, hem yalnız başıma yürümüş olmam."
Kafa sallayarak sandalyeyi iyice çektim masadan ayrıldım. Selvi'nin gelip koluma girmesiyle fasılın dışına doğru yürümeye başladık. Elbisesinde leke kalacağını sanmam. Ayrıca koyu renk bir elbise olmasına rağmen koruk şerbeti beyaz beyaz lekelere sebep olmuştu.
"Çok dikkatsizim," diye konuşunca saçmalama dercesine baktım ona. "Olabilir böyle şeyler. Çok da üzülmemek lazım yıkanır nasıl olsa."
Ardından boş ama hafif aydınlık sokakta yürümeye devam ettik. Selvi koluma rahat girsin diye Ecevit'in ceketini tam olarak giydim. Bana oldukça büyüktü ve evet Ecevit'in dediği gibi fazla kirliydi. Ama mühim değil çünkü elbiselerdeki kirler bir yıkamaya bakardı. O sırada elimde gezdirdiğim telefon çalınca ekranı bana çevirdim.
Çelebi Keskinol arıyor.**
"Komiserim, bu ne büyük şeref."
Karşıdan gelen gülme sesi beni de güldürmüştü. Komiserim diyerek açtığım telefon Selvi'nin bir anda bana dönmesine sebep olsa da dikaktimi Çelebi'ye verdim. "Sanki hiç aramıyormuşum gibi," diye konuştuğunda gözlerimi devirdim.
"Arıyor muydun?"
Böyle konuştuğum zamanlar bana gıcık olduğunu biliyordum ama onunla uğraşmak beni en eğlendiren şeydi. "Bence bunun cevabını sen zaten biliyorsun," deyince bir şey demedim. Eh evet beni sürekli arıyor. Hatta sitem etmesi gereken bir kişi varsa o da Çelebi. Çünkü ben birilerini arayıp hal hatır sormam gerektiğini unutuyorum. "Nasılsın?"
"Daha iyiyim, merak etme."
"İnanmadım."
Çelebi ile beraber polis okulundaydık. Sonra ilk atanmamızda o da benim gibi Ankara'daydı, fakat İstanbul'a atanmak istedi. O gün bu gündür sadece telefonla görüşür olduk çünkü ikimiz de gerçekten yoğunduk. Ayrıca onun uğraştığı başka şeyler vardı, onun geçmişiyle ilgiliydi.
"Yemin ederim." Bu onun kahkaha atmasına sebep oldu. "Yaraların ne durumda?" Selvi'nin girdiği kolumu elimi görecek şekilde kaldırdım ve yaralarıma baktım. "İzi bile kalmadı,"derken yaralar bana elimin üstünden göz kırpıyordu.
"Kesin öyledir. Ne kadar iznin?"
"İstihbarat almışız bakıyorum." Bu onun için zor değildi sonuçta Ankara'da çok fazla eski iş arkadaşı vardı. "Umur'a senin adını vermem yetiyor, her şeyi anlatması beş saniyesini alıyor."
Çelebi'den duyduğum isim anında tüylerimin sinir ve nefretle diklenmesine sebep olmuştu. "Nefretlik bir insan ya." Bunu diyeceğimi adı gibi biliyordu ve şu an o yüzden telefonun ucundan gülüyordu. "Anladığım kadarıyla senin ekibin üzerine karabasan gibi çökmüş." Çelebi'nin dedikleri sinirimizi bozdu. "Ben yarın bir gideyim Ankara'ya ona nasıl karabasan olacağım görür."
"Tam da senden beklenilecek şey," derken sesindeki bilmişlik bariz ortadaydı. Ne için dediğini düşünmeye gerek yoktu zira Umur'u perişan edeceğimi biliyordu. "Neyse seni çok tutmayayım, yine ararım seni. Dikkat et."
"Sen de," diyerek kapattığım telefon derin nefes aldım. Selvi'nin meraklı bakışları telefonu kapar kapamaz bana döndü. "Görüştüğün birisi mi? Çok samimiydiniz."
Gülümseyerek ona baktım. "Hayır. Okuldan çok yakın arkadaşımdı. Şu an başka bir şehirde komiser arada böyle telefonla görüşüyoruz."
Anladım dercesine kafasını salladığında çoktan evlerine gelmiştik. Selvi bahçesindeki tıpkı benimkine benzeyen demir kapısını açmaya çalışırken bende gözlerimi etrafta gezdirdim. O sırada bir karartı aceleci adımlarla yokuşun kenarından yukarı doğru çıkıyordu. Ve bunun Erdem olduğunu hep farklı tonlarının üzerinde olduğu oduncu gömleğinden anlamıştım.
Eve geleceğini düşünürken bir anda bir yan taraftaki araya girince ayaklarım karıncalanmaya başladı. Hayır hayır ve hayır. Takip etme Vera. Adamı boşuna üzerine çekme. Belli ki çokta sağlıklı bir tip değil. O sırada bahçeyi çoktan geçmiş evin kapısını açan kadına döndüm. "Benim evde ufak işim var gelirim yanına," diye seslendim Selvi'ye.
Yemin ederim sabır nedir bilmiyorum.
Selvi "Tamam," diye seslenip içeri girdiği an aşağıya doğru koşmaya başladım ki bu konuda botlarım bana fazlasıyla yardım ediyordu. Erdem'in döndüğü köşeye saniyeler içinde gelmiştim bile. kafamı eğip baktığımda uzun ara sokakta yürüdüğünü gördüm.
Gözden kaybolacağı ana kadar gözlerimle takip ettim çünkü arkasından gidersem döndüğünde beni görebilirdi ve dar sokakta asla saklanacak alan yoktu. köşeden yukarı döndüğü gibi koşmaya başladım. Hızlı koşmamın da bunda etkisi büyük olmalı ki yine saniyeler sonra yolun sonunda durup köşedeki duvara sırtımı dayadım.
Kafamı eğip Erdem'in gittiği yöne baktım ve tam o sırada arkası bana dönük olan bir kadınla konuştuğunu gördüm. Gayet normal, medeni ve düzgün şekilde kadını dinliyor elini omzuna koyup bir şeyler diyordu. Şu benim ormanda karşılaştığım dağ ayısı. Medeni olmasını biliyormuş da canı istediğinde kullanıyormuş anlaşılan.
Ardından telefonunu çıkarıp bir şeyler yazdı ve toparlanır gibi doğrulup ufak konuşmalar yapınca ayrılacaklarını anlamıştım. Kendimi geri çekerek geldiğim yolu koşmaya devam ettim. Ve hızlıca Selvi'nin bahçesinin önüne gelince derin nefes aldım. Daha çıkmamıştı bu yüzden iki dakika evime girdim. Salondaki sigaramı alıp dışarı çıktım tekrar.
Soğuk bacaklarımı ısırırken ben yine kendimi Selvi'nin evinin önüne attım. Ucunu yaktığım sigarayı içerken az önce gördüklerimi kafamda tartıp bir yerlere yerleştiriyordum. Yasak aşk dramı olabilir miydi? Kaya ile Selvi, o arkası dönük olan kadınla da Erdem.
Birbirlerinden haberleri olabilir miydi? Sonuçta böyle çift çoktu. Kendilerince sebeplerinden ötürü boşanamıyor olabilirler ve hayatlarına istedikleri kişilerle gizli gizli devam ettiriyor olabilirlerdi.
Tamam, fazlasıyla iğrençti.
O sırada gelen kapı sesi ile yerdeki bakışlarımı Selvi'in evine çevirdim. Üzerine bordo kafide bir elbise giymişti. Elbise dizlerinin altında duruyordu. "Çok beklettim değil mi?" Kafamı iki yana salarken gülümsemeye çalıştım. "Bende zaten az önce evden çıktım," diyerek geçiştirdim.
Erdem'in aldatıp aldatmadığını da bilmiyordum ki dönüp Selvi'ye anlatayım. Normal konuşuyorlardı.
Beraber tekrar geldiğimiz yolu hızlı adımlarla teperek fasıl alanına geçtik. Deli gibi eğlenen insanların bize çarpmaması için sürekli bir taraflara doğru kaymaya çalışıyorduk. Az önce oturduğumuz masa boştu. Kaya da Ecevit de Erdem de yoktu ki, Erdem'in nereye gittiğini görmüştüm.
"Bak kadınlar çağırıyor hadi oraya gidelim."
Gözlerimi umursamaz şekilde eğlenen Selvi'ye çevirdim. "Nereye gittiler, Ecevit ve diğerleri?" Hafifçe yerinde oynadığı müzikten sıyrılıp bana döndü ve göz kırptı. "Ne yapacaksın ki?" Hızlıca omzumdaki montu gösterdim. "Ecevit'in montu bende kaldı," derken müzikten sesimi duyurmak için bağırmak zorunda kaldım. "Ayrıca içlerinden birisi senin kocan."
Ben böyle deyince bakışlarını kaçırıp etrafına bakındı. Gözlerindeki dalgalanma gayet belliydi. Hızlı bir şekilde kendini toparlayıp etrafta dolanan bakışlarını bana çevirdi. Elini salladı. "Erdem bu, her an her yere gitmiş olabilir. Ona ayak uydurmak öyle zor ki. Ayrıca," deyip tekrar birini arar gibi yeşil gözlerini etrafta gezdirdi, "Ecevit de gitmiştir bir yerlere. O sokakta kendi kendine takılır kalabalık sevmez, böyle şeyleri hiç sevmez. Gelmesi bile ilginçti yani."
Tamam artık gerçekten aralarındaki evliliği umursamadıklarına emindim. Ama bu kısımlar beni ilgilendirmezdi de, sonuçta kendi içlerinde çözmeleri gereken bir şeydi. Ben sadece bu kasabanın getirdiği sırdan dolayı böyle her şeye şüpheli yaklaşıyordum. Bu da benim en kötü huyumdur.
"Tamam sen kadınların yanına git, ben biraz koruk şerbeti içeceğim." Bana gülümseyerek baktı. "Baya sevdin ha dur ben kadınlara diyeyim sana iki şişe ayırsınlar giderken götürürsün." Hiç yok demezdim. Hatta evdeki bitince muhtemelen babamdan muhtarı aratır sipariş verdirirdim.
Bana el sallayıp gidince bende bakkal gibi duran küçük dükkanın hemen önüne açılmış koruk şerbeti masasına yaklaştım. Eski cam ve demir sebilleri masaya plastik bardaklar ile birlikte koymuşlardı. Bardaklardan birini alıp cam sebilin başına geçtim. "Sonunda buldum seni. Bir an yola çıktın sandım," diyen ses ile dolan bardağımı çektim ve yönümü hemen sağ tarafımdaki Semih'e çevirdim.
"Eve gitmiştim," diye konuştum gülümseyerek. Koruk şerbetinden bir yudum alırken bakışları üzerime kaydı. "Evsiz'in montu değil mi bu?" Ecevit'e adını sorduğum zaman donup kalmasına şaşmamak lazım. Çünkü bu kasabada kimse ismini bilmiyordu, zira bilselerdi evsiz demeye devam etmezlerdi. Sadece Erdem, Selvi ve masada laf arasında sohbet ederken Kaya'nın Ecevit'e ismiyle seslendiğini duydum.
"Hı hı," dedim tekrar şerbetten yudum alırken. "Ecevit'in montu. Üşüdüm diye giymem için verdi."
Kaşları hava doğru kalktı anında. Şaşırmış gibiydi ama şaşıracak ne vardı bunda bilmiyorum. "Bizim evsize bak sen. İncelikleri de iyi bilirmiş." Sanki komikmiş gibi gülünce bende güldüm ama içimde asla gülme isteği yoktu. "Mağara da büyümedi belki ondandır," demeden edemedim. Çünkü benim lanet çenem asla susmaz.
Son dediğimi duysa da umursamış gibi değildi veya umursamaz davranışları bilhassa yapıyordu. Parmak uçlarıyla ceketin yakasını tutup kaldırdı. "Pistir bu şimdi, kötü koku üzerine siner. İstersen çıkar montumu vereyim."
İnsanın içinin, kişiliğinin nasıl olduğunu başka bir insana olan davranışı veya başka bir insan hakkındaki konuşmaları belli ederdi. Bu da o cinstendi.
"Güzel ısıtıyor, o yüzden başka monta ihtiyacım yok şu an."
Kafasını eğip alnının köşesini kaşırken burnunu çekmişti. Cevabım onu şaşırtmamıştı fakat sanki aslında beklediği bir cevap da değildi. "Evsiz insanlara karşı fazla naziksin galiba." Arka arakaya yudumladığım için çabuk bitmişti içeceğim.
"Bunun naziklikle bir alakası yok ki," diye konuştum gayet tatlı ve sakin bir dille. "Sonuçta ne kadar şu an sokaklarda yaşasa da bu adamın bir hayatı bir adı var. Hayvan görsek yolda sahibine adını sorarız, sense karşımda bir insana evsiz diye hitap ediyorsun inatla. Tanımasan sıfat olarak kullanırsın, ama benden çok siz tanıyorsunuz ismiyle seslenmek zor olmasa gerek."
Elimdeki bardağı hemen masanın altında görünen çöp kutusuna attım. "Zaten yoruldum bayağı, eve gitsem iyi olur. İyi geceler Semih," deyip dönmüştüm ki benim birkaç adım uzağımdaki Ecevit ile göz göze geldim. Gözleri önce arkamdaki Semih'e kaydı ve bir süre baktı adama. Müzik, burası meydanın baya sonu olduğu için biraz daha az gürültücüydü. Ecevit ise bizi duyabilecek kadar mesafedeydi.
"Baban seni arıyordu Semih."
Sesi demir gibi soğuk ve sertti. Bakışları ise tam şu an karşımda çoktan Semih'i parçalara ayırmıştı. Semih ise tüm bu olanı umursamadan kafa sallayıp "İyi geceler," diyerek yanımızdan ayrıldı.
"İki dakika eve gittik, geldiğimizde dağılmıştınız." Tuhaf bir atmosferin içindemişim gibi boğuldum bir an. O yüzden hızlıca konuyu ve ortamı değiştirmem gerekiyordu.
"Sevmiyorum böyle ortamları pek. Sen gidince de durulacak yanı kalmadı." Bu adam niye hep böyle şiir gibi konuşuyordu. Hayır, asla etkilendiğimden değil, sadece konuşmasın işte.
"Bende yeterince doydum. Eve gideyim artık."
Zaten tanıdığım kimse yoktu, katılacak bir sohbet ortamı da yoktu. Kolumdaki saate baktıktan sonra yavaş şekilde Selvi'nin olduğu tarafa döndüm. Elimi ona doğru sallayınca dikkatini çekmiştim ve hızlıca yanındakine bir şeyler söyleyip yanıma doğru gelmeye başladı. "Gidiyor musun?" diye sormuştu daha yanımıza yaklaşmadan. Kafamı salladım minik bir gülümseme ile. "Sabah Ankara'ya döneceğim, o yüzden gidip hazırlıklarımı tamamlamam gerek."
"Bu kadar çabuk mu dönüyorsun?" Bana doğru uzanınca sarılacağını anladım ve nazik bir şekilde karşılık verdim. "Yeterince uzun oldu benim için," diyerek geri çekildiğimde hemen yanımda ayakta bekleyen adama döndüm.
"Seni eve kadar götüreyim."
Buna gerek olmadığını söylemek istemiştim ki kolu çoktan belimdeki yerini bulmuştu bile. Elinin yeri soğumadan gelen kolunun sıcaklığına sesimi çıkarmaktan vazgeçmiştim. İnsanların yanından geçerek meydandan çıkmıştık çoktan. Kalabalığın arasından sıyrıldıktan sonra Ecevit kolunu geri çekmişti. Sokak ve insanların bahçelerinde açık bıraktıkları ışıklandırmalar eşliğinde karanlığı kaybolan sokakta yan yana yürüdük.
Fasıla giderken hava soğuk olmadığı için ve geceye kalmayacağım için ceket almayı asla düşünmemiştim. Bu yüzden Ecevit'in montu bana vermesine minnettardım. "Teşekkür ederim," derken ceketin iki yakasından tutup omzuma iyice yerleştirdim.
"Seninle tanışmak güzeldi," dedi bir anda. Yandan ona baktığımda ellerini oldukça yıpranmış pantolonunun cebine koymuş şekilde yürüyordu. "Seninle de öyle." Soluk ve dağınık sarı sakallarını kaşıyıp bana kısa bir bakış atarak tekrar önüne döndü. Evin demir bahçe kapısına gelince durup Ecevit'e döndüm. "İki gün bile olsa gerçekten bana iyi geldin."
Karanlık gecenin koynuna düşen sözlerim onun hafif bir tebessümüne sebep oldu. "Ben bir şey yapmadım," dese de farkında olmadan yaptığını biliyordum. Muhtemelen o olmasaydı bu evde kafayı yemekle meşgul olup geldiğimin ilk günü geri dönerdim. "Yaralarımı kabullenmemi sağladın, bu en önemlisi. Ha bir de sobamı yakıyorsun, ikinci en önemli şey."
Son cümlem onu güldürürken omuzları sarsıldı. Mavileri göğsümün biraz üstündeki kırışık, koyu renkli yaraya kaydı. "Onlar artık senin bir parçan, Orman gülü. Sadece görmeni istedim." Bakışları bana dönünce gri bulutların çöktüğünü gördüm. "Nasıl oldu? Biri mi yaptı? Umarım buna sebep kişi cezasını çekiyordur."
Derin nefes alarak kafamın içindeki kabuslara gebe olan o anları def etmeye çalıştım. "Öldü," diyerek itiraf ettim. "Ben öldürdüm." Sarıya çalan kaşları ilk kelimenin şokunu atlatamadan cümlemin devamıyla şaşkınlıkla havalandı. Şaşkınlığına kafamı eğerken buruk bir gülümseme dudaklarıma çizilmişti. "Yüzündeki pişmanlık öldürdüğün için mi?" Bunları Ecevit'e galiba onu bir daha görmeyecek olduğum için anlatıyordum. Bir daha bana acıyarak bakışlar atmayacaktı. Veya kendime her gün aynada baktığım o suçlayıcı bakışlarda olmayacaktı. O kızı kurtaramamıştım çünkü. Yine de Ecevit hiç suçlayıcı bakışlar atmamıştı bana. "Hayır," dedim keskin bir ifadeyle. "Onu öldürdüğüm için pişman değilim. Sadece," deyip boğazıma dizilen kelimeleri zorlukla yutkundum.
"Sadece?" Mavilerine karışan merakın pençeleri üzerimde geziyor tenime batıyordu resmen. "Bir şeylere geç kalmış olmanın verdiği bir pişmanlık işte," diyerek geçiştirsem de bu cevabım ona asla yetmemişti. Gözlerindeki merakın yerini anlayışlı bakışlara bıraktı. Anlatmakta zorlandığımın farkında oluşu beni rahatlatmıştı. "Her gün çeşit çeşit ceset gören bir poliste olsan, etkisinde kalıyorsun maalesef."
Mesleğimi çok seviyorum fakat o meslekte bazı şeyler var ki kendimi çok güçsüz ve buraya ait hissetmiyormuş gibi geliyordu. Sanırım en çok yoranda buydu. Ecevit'in ince dudaklarına kazınan manidar gülüş ve gözlerini sarıp sarmalayan duygular içimi doğru kişiye döktüğümü gösteriyordu. "Bunun nesi kötü, Orman gülü?" Bana doğru bir adım atıp iki yanımdaki kollarımı tutarak yavaş şekilde okşadı. "Ceset görüp duygusuz bir şekilde etkilenmemek mi iyisi? Sen o cesetten etkileniyorsan, onu düşünüp üzülüyorsan bu senin insan olduğunu gösterir. Duyguların var diye yanlış meslekte olduğunu düşünmen beni üzer."
Aramızdaki mesafenin en aza inmesini o konuşurken umursamadım zira anlattığı şeyler beni kendisine daha çok çekiyordu. "Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?" Sorarken sesimin içine gizlice saklanmış olan heyecanı fark edip gülümsemesi benimde gülümsememe sebep oldu. "Aksi düşünülemez bile."
Bakışlarımı kaçırıp bastırmakta zorlandığım gülümsememle etrafı inceledim. "Sanırım biraz daha konuşursak ben gitmekten vazgeçeceğim." Cümlem onun kalın kahkahasının boş sokakta yankılanmasına sebep olmuştu. Aynı zamanda kendisini izletmişti. "Sanırım," dedi kafasını yana eğip ışıklar yüzünden parlak gökmavileriyle bana baktı, "bunun için sabaha kadar konuşabilirim."
Dudaklarım derin anlamlara sahip olan afili cümlesini beğendiğimi belirtircesine aşağıya doğru kaydı. Benim tepkime ise ufak bir kahkaha eşlik etti. İlk tanışmamızdan bu yana sadece iki gün geçmişti fakat öyle bir bakışla bakıyordu ki Ecevit sanki tanıyor, tanımak için uğraşıyor gibiydi. Konuşurken o diksiyonu, o sahiplenici, o nazik yanı tuhaf hislerin ve duyguların hapsine sebep oluyordu.
Gerçekten yaşadığım o olaydan bu yana tam olarak toparlanamasam da burada kendi içimdeki savaşın buhranında boğulmaktan kurtarmıştı beni. Utandığım ve kapatmak için çabalara girdiğim yaraları kabullendirmişti. Atlatamamamın sebebi işe hala suçluluğunu göğsümün ortasında hissettiğim ve orada kendine ait yer edinen o kızı kurtaramamış olmamdandı.
"Hadi gel," dedim arkamı dönüp bahçe kapısını açarak.
"Nereye?" Sesindeki şaşkınlığı duysam da bir şey demedim. Demir kapıyı açıp kenara çekildim. "Beni eve mi davet ediyorsun?" Altları morarmış gözleri bir bana bir eve bakıyordu. Nefes vererek gülmeden edemedim. "Sanki ilk defa mı davet ediyorum?"
"İlk defa değil de..." diye mırıldanarak yürümeye başladı. Hala gelip gelmemekte kararsız gibiydi, sanki çıt çıkarsam girdiği gibi bahçeden çıkacaktı. "Hem ev buz gibi sobayı yakacak biri lazım."
Demir kapıyı arkasından kapatıp sürgüyü çekerken bana baktı. "Yakarım tabi," derken sanki ondan bunu istemem çok hoşuna gitmişti. Ben merdivenden balkona geçerken o odunluğa doğru evin arkasına yürüdü.
İçimden evi umarım dağınık bırakmamışımdır diye konuşurken hızlıca kapıyı açıp içeri girdim. Botlarımı kenara koyup terliklerimi giydikten hemen sonra Ecevit için terlik koydum ve kendimi odama attım. Üzerimdekilerden kurtulurken kenarda katlanmış duran kalın pijama altı ve bluzu üzerime geçirdim. Arkasından sweeti de giyip odadan çıktığıma dış kapı kapatılmıştı.
Oturma odasına girdiğimde ise Ecevit'i soba başında uğraşırken bulmuştum. "Yandı mı?" bakışları bana doğru kalkarken elindeki demiri sobaya dayamış, boştaki elini ise duvara yaslamış yanan sobayı izliyordu.
"Birazdan tam tutuşur, ısınırsın."
"O zamana kadar ben bize çay yapayım, malum kahvesizim."
Hızlı şekilde çay suyunu koyarken yanına dolaplardan bulduğum atıştırmalıklardan çıkardım. Hala annem nasıl kahve de aldırmaz inanamıyordum. Her şey hazır olunca içeriye geçtiğim. Ecevit hala bıraktığım gibiydi, sobanın başında duvara yaslanmış şekilde duruyordu.
Elimdeki tepsiyi masaya koyduğumda o da doğrulup masanın bir sandalyesini çekti oturdu. "Niye orada oturuyorsun, geçsene kanepeye." Bakışlarını anında kaldırıp bana baktı ardından elini sallayarak "Yok böyle rahatım," diye konuştu.
Kıyafetlerinin kirli olduğunu düşündüğü için kanepeye oturmadığına emindim.
"Ama ben rahat olmadığını biliyorum," deyip çay bardağını eline tutuşturdum. "Kanepeye geç." Eline tutuşturduğum çayı dökmemek için büyük çaba sarf edip ayaklandı. "Arada komiserliğin tutuyormuş. Not ettim." Elimdeki tabağı alıp yanına kanepeye bıraktım.
"Sinirlendirmezsen pamuk gibiyimdir."
Cevap vermeye hazırken çalan telefonum onu susturmuştu. Saat gecenin 23:42'siydi ve bu saate iş dışında kimse aramazdı ki şu an tatildeydim. Telefonu alıp arayana baktım. Bu gıcık herif hariç, o da sadece beni sinir etmek için arardı.
Aramayı cevap vermeden direkt kapatıp koymuştum masaya ki saniyeler geçmeden yine aramıştı. Müsait olup olmamam önemli değildi, açana kadar arardı. Yine de umursamadım.
"Kasabaya ilk geldiğin zaman yediğimiz börekler çok güzeldi."
Gülümseyerek eski koltuğa iyice yayıldım ve "Annem yapmıştı. Çok güzel yapar." Diye konuştum. O sıra da yine telefonum çalınca gözleri hemen yanıma kaydı. Sırtını koltuğa iyice yaslayarak gözlerindeki merakla ban döndü. "Konuşmak istemediğin birisi mi? Saat de geç oldu epey ama..."
Sıkıntılı bir nefes vererek kırmızı renge dokundum. Kafamı sallarken sertçe bıraktım telefonu hemen yanıma. "Hiç onunla uğraşmak istemiyorum."
Gök mavisi gözlerine kara bulutlar çökmeye başlamıştı yavaş yavaş. "Seni rahatsız mı ediyor?"
Cevap verecekken telefon tekrar çaldı ve sinirle ofladım. Daha fazla dayanamayıp açtığım telefonu kulağıma dayamıştım çünkü asla durmayacaktı aramaları.
"Aramaya cevap verilmeyince geri aranmaz aslında." Telefonu böyle açarak cevap vermem Ecevit'in dikkatini üzerime toplamıştı. Biten çayımı dolduracağım için ayağa kalkarken telefonu da hoparlöre alıp masaya bıraktım. "A-a öylemiymiş? Umurumda değil."
Rahatsız oluyor mu diye Ecevit'e bakmıştım ama o sadece telefona bakıyordu. "Nasıl da özlememişim seni ya. Sevimsiz yine ne var?"
Çayıma şekeri de atıp telefonu elime aldım. Eski koltuğa geçerken hoparlörden çıkarıp kulağıma dayadım. "Baktım buralar rahat, güzel, sakin, mutluluk verici geliyor." Gözlerimi devirdim. O kadar yavan bir konuşması vardı ki bazen takım arkadaşlarına üzülüyordum. Bu adama katlanmak işkenceydi. "Uzatma Umur. Uyuyacağım ve son konuştuğum kişi sen olacaksın diye korkuyorum. Kabus sebebi."
Sinir olmak yerine gülünce boğazını sıkası geliyordu insanın. O kadar ki sevimsiz bir adamdı. "Müjde verecektim iki dakika izin vermiyorsun," deyince dikkatimi çekmeyi becermişti. "Ne müjdesi?"
"Bu damdan düşüp ölen kadın davası var ya," deyince ben buraya gelmeden önceki dava gözümde canlandı. "Evet hatırlıyorum," derken damdan düşüp ölen kadının soruşturması ben buraya gelince ekip arkadaşlarıma kalmıştı. Zaten baya ilerlemiştik, gerisini getirmek onlar için oldukça kolaydı. "Heh, o dava sonuçlandı. Cinayetten eski kocası bugün tutuklandı."
Yüzümde gülümseme belirirken derin nefes alarak arkama yaslandım. Ekip arkadaşlarımı yarın mutlaka arayacak ve tebrik edecektim. "Ağzından ilk defa düzgün bir müjde çıktı şaşkınım. Neyse aferin bizim çocuklara."
"I-Ihh," diye bir mırıltı geldi telefondan. Ve ben o sinsi kurnaz mırıltıdan aslında Umur'un bunun için aramadığını anlamıştım. "Senin çocuklar çözmedi bu işi ne yazık ki. Haberin yoktu, bende daha fazla senden gizlemelerine göz yumamadım. Dedim benim mesai arkadaşım, silah arkadaşım bilmeli. Dava ekibinin elinde uzadığı için bize verildi. Bizde iki günde sonuçlandırdık."
Umur'dan nefret ettiğimi söylemiş miydim daha önce?
Umur'dan gerçekten nefret ediyordum.
Uzun zamandır aynı emniyette çalıştık ve hiçbir zaman iyi anlaşamamıştık. Sürekli bir yarış içerisindeydi. Bir rekabet içinde davalar çözmek için çırpınıyordu. Tek rakibi de kendisinin demesine göre bendim. Halbuki benden çok daha iyi kaç tane polis vardı.
"Davayı almak için çocukların önünü kestin değil mi?"
Sesim kendi kulağıma bile ölüm gibi gelmişti.
"Ben seninle sonra görüşeceğim Umur.
Bir daha arama."
****
Bölüm hakkında düşünceleriniz nedir?
Karakterleri sevdiniz mi?
instagram: suveyda_rey
bookstagram: reyinkitapları
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |