
Selamlar. Satır arası yorumlarınızı ve oylarınızı bekliyorum.
keyifli okumalar.
****
Üzerime montumu giydiğim gibi kol çantama gerekli eşyalarımı koydum. Hemen ardından odada komodin üzerinde duran halamın dosyasını görünce yanına doğru gittim. Cebimdeki telefonu çıkartıp kamerayı açarken bir yandan da dosyanın ilk kısımlarını inceledim.
Emniyette soru sorarım diye düşünerek dosyanın tüm kısımlarını çektim. Ardından dosyanın kapağını kapatarak odadan dışarıya çıktım. Olay yeri inceleme bilgileri ne zaman gelir hiçbir fikrim yok. Muhtemelen ellerindeki yoğunluğa göre değişirdi. Zaten emniyete de bunun için gitmiyordum, sonuçlar çıkınca görevli memur beni arayıp dosyayı almam için çağıracaktı.
Arabama binip çalıştırdığım an karşıdan muhtarı evinden çıkarken gördüm ve önünden geçerken duraksadım. "Kızım? Ankara'ya mı dönüyorsun yoksa?" Muhtar'ın şok dolu ifadesiyle bana bakması ister istemez güldürmüştü beni. "Hayır, emniyete gidiyorum. Olayla ilgili bir şeyler araştıracağım."
Derin bir nefes verirken sanki omuzlarından biraz yük almışım gibi rahatlamıştı adam. "İhtiyacın olan bir şey varsa de bana hemen emi kızım." Babacan tavrı, koca göbeği ve saf bakışlarıyla muhtardan çok beş altı torunlu dedelere benziyordu.
"Aslında bende bunun için durdum. Bir şey isteyecektim."
Gizli bir görev yapıyormuşçasına bir merakla hemen arabamın penceresine doğru eğildi.
"Buyur kızım."
"Elimde az isim listesi olsa da Serap hanımı tanıyan herkesi sırayla sorgulayacağım. Ama bu sorgular ne onların evinde ne de benim evimde olabilir. Sorgu yapabileceğim kullanılmayan bir odaya ihtiyacım var."
Muhtar istediğimi kısık gözleri ve can kulağıyla dinledikten sonra düşünür vaziyette bir süre duraksadı. Fakat suratında benim bu işe bu şekilde sarılmış olmamdan büyük mutluluk duyduğunu saklamaya tenezzül etmediği bir ifade vardı.
"Muhtarlıkta boş bir ardiye var. Ivır zıvır koyuyoruz ama istersen orayı sorgu odası gibi yapabiliriz?"
Kafamı anında salladım. "Muhtarlıkta olması işin resmiyeti açısından daha iyi. Herkes daha fazla dikkat eder ve işe ciddiyetle yaklaşır."
Muhtarda tam olarak dediklerime katılıyormuş gibi kafasını salladı. "Tamam o zaman sen git işini hallet. Dönüşte yanıma uğrarsın, odaya bakmaya gideriz tamam dersen ayarlarız."
"Tamamdır, görüşürüz."
Görüşürüz dercesine elini kaldırdığı sırada arabayı sürmeye devam ettim. Hafif aydınlık yolda önüme dikkat ederken bir yandan da navigasyona İzmir emniyetinin rotasını açıyordum. Kasabadan çıkmadan ara sokaklardan birinde Ecevit'i görünce ister istemez duraksar gibi oldum. Fakat yine de şu an önceliğim aldığım dosyaydı. Vaktim kısıtlıydı, dönüşte daha muhtarın yanına uğrayacaktım.
O yüzden arabayı durdurmadan yola devam ettim yalnız Ecevit gözlerini arabamın üzerinden çekmemiş merakla izlemişti. Sokakta bir tek Ecevit vardı. Serap hanımın olayının ardından herkes evine girdi. Sokaklardan normal bir hızla geçerken tek tük bile olsa insan görmediğim gibi herkesin perdesi sıkı sıkıya örtülüydü.
Peki Ecevit neyine güveniyor ve korkusuzca sokaklarda dolanıyordu?
Aklıma Ecevit'i de sorguya almam gerektiğini not aldım.
Onda gerçekten bir şeyler vardı. Sakladığı bir şeyler hatta ve hatta bildiği bir şeyler olduğunu düşünüyordum. Erdem ile ne kadar yakın olduğunu da çok merak ediyordum. Samimi gibi duruyorlardı ki eğer samimilerse Erdem'in Serap Hanım ile ne konuştuklarını yakınlık derecelerini bilmesi gerekirdi.
Umarım ki bu işlerin dışında bir yerlerdedir Ecevit.
Baya uzun süren araba yolculuğum nihayet Emniyetin bahçesine girince son bulmuştu. Bulduğum boş alana arabamı bıraktıktan sonra çantamı alıp binaya doğru yürüdüm. Önce kimlik taraması sonra her ihtimale karşı çanta ve üst aramasından sonra içeri girdim. Yardımcı memurlar sayesinde kaçıncı katta olduğunu öğrendiğim cinayet büro için asansöre bindim.
Benim dışımda 4 kişinin daha bulunduğu asansöre bindiğim an bakışlar bana dönünce sabit bir ifadeyle kafamı salladım. Selamıma tıpkı benim gibi karşılık verdiler. Asansöre binip ineceğim tuşa bastıktan sonra sakin bir şekilde kapının kapanışını izledim. Her zamanki gibi büyük bir telaşın sardığı büroya adım atar atmaz kendimi evimde gibi hissetmiştim.
Ne kadar zorlukları olsa dahi ben bu mesleği çok seviyordum.
Odalardaki isimlere dikkat ederek yürürken "Merhaba?" diye seslenen naif bir ses ile anında duraksadım. Kafamı baktığım kapılardan karşımdaki kadına çevirdim. "Merhaba."
Elinde incelediği dosyanın kapağını kapatıp bana dönen kadının bakışları kısıldı bir anda. Benden oldukça büyük duruyordu. "Baş komiser Nalan ben. Sizi bir yerden tanıyor gibiyim?"
Uzattığı eli nazik bir şekilde sıkarken bilmem dercesine dudaklarımı aşağı doğu büktüm. "Ankara Emniyeti Cinayet büro komiseri Vera. Buraya ilk defa geliyorum. O yüzden sanmıyorum." Kadın sanki o kadar çok inanıyordu ki beni tanıdığına benim söylediklerimden sonra şaşırmıştı.
"Sizi hangi rüzgar attı buraya komiser," deyip duraksadı. "Ben seni bir yerden tanıdığıma eminim. Gördüğüm yüzleri unutmam."
Sert mizacına yakışır gülümsemesine bende gülümseyerek karşılık verdim. "Amir Ömer Bey ile görüşmeye gelmiştim. Ve hatırlarsanız lütfen bana da söyleyin beni nereden tanıdığınızı çok merak ettim."
Ufak mırıltılı bir kahkahanın ardından "Merak etmeyin," diyerek elinde rulo haline getirdiği dosyayla gerimde kalan bir kapıyı gösterdi. "Orası amirimin odası." Önce gösterdiği odaya baktım daha sonra dönüp teşekkür ederek arkamı döndüm.
Birkaç adım atmıştım ki "Hatırladım seni!" diyerek seslendi bana Nalan Başkomiser. Merakla ona dönüp baktığım geniş bir gülümseme ve saygı dolu bir bakış vardı. Onun yüksek sesle konuşmasının ardından birkaç polis memuru bana dönmüştü.
"Sen başkent katilini yakalan komisersin," derken sesindeki takdir ve hayranlık içimde gömdüğüm gururumu tetiklemişti. Fakat suçluluğum gururumun önüne çoktan bir set koymuştu bile. Artık emniyetteki her bakışın içinde bir gurur yansıması vardı.
Herkes gurur duysa da ben kendimden nefret etme raddesindeydim.
Başkomiser Nalan bana doğru adımlayıp "Haberlerde sık sık takip ettiğim bir olaydı," diye konuştu. "Senin de yaralandığını duymuştum," deyince gözleri yaralı ellerime kaydı. "Çok geçmiş olsun," derken gerçek bir samimiyet vardı gözlerinde. "Teşekkür ederim Başkomiserim."
Daha fazla konuşmak istediğim bir konu değildi. "Ben artık gideyim," diyerek kafamı saygı gösterisi olarak aşağı eğip arkamı döndüm. Kapının hemen yanındaki isimlikteki isime kısa bir göz atıp kapıyı çaldım.
"Girin!"
Anında gelen kalın ses ile üzerimdeki montu düzeltip kapıyı yavaşça açtım. Kafasını kapıyı açmam ile masadaki dosyasından kaldıran Başkomiser Ömer meraklı hareleriyle bana baktı. "Merhaba amirim. Ben Vera, sizinle telefonda konuşmuştuk."
Adam anında beni tanıdığını belli ederek ayağa kalktı ve bir eliyle masanın önündeki deri koltukları gösterdi. "Hoş geldin Vera. Seni bekliyordum, geç otur şöyle."
"Nasılsınız?" diye konuşurken hemen tekli, parlak kahverengi deri koltuklardan birine geçtim. "İyiyiz çok şükür. Şehrin olayları bitmiyor işte," diyerek ellerini masanın üzerinde birleştirdi. "Sen nasılsın? Toparlana bildin mi?"
Dudaklarımı bastırarak gülümsedim ve kafamı salladım. "Toparladım biraz. En azından şu an ki olayla kafamı daha rahat toparlamış olacağım." Benim kasabadaki olayı hatırlatmam ile sıkıntılı bir ifadeye büründü amir. "Baya sıkıntılı bir durum anladığım kadarıyla," dediğimde kafasını sallayarak "Çok," dedi.
Sohbetin uzun olacağını anlamış gibi elini masadaki sabit telefona uzattı. "Ne içersin?" diye sorunca sıcak bir çay bana çok cazip gelmişti. İkimize de çay siparişi verirken 50'lerinde olduğunu dökülen saçlarından anladığım amirin bu kasaba olayının konuşmayı sevmediği bir konu olduğunu görebiliyorum.
"Açıkça konuşmak gerekirse, çok polis ekibi bu olayı soruşturdu. Cinayet büro olsun, asayiş olsun, jandarma hatta TSK bile özel olarak bu kayıp vakalarıyla ilgili soruşturma yaptı. Fakat tek bir ipucu bile ele geçmedi."
"Yani benimde elime somut bir şey geçmeyeceğini, boşa kürek çekeceğimi düşünüyorsun."
Kaşlarını kaldırıp kusura bakma dercesine kafasını yana eğdi. "Düşünmedim dersem yalan olur. Fakat umutluyum çünkü Başkentin seri katili dosyası sana gelene kadar üç ekipten geçmiş. Senden yaşlı ve tecrübeli polisler bile çözememişken senin sadece birkaç ayda çözebilmiş olman, beni bu dosya için umutlandırıyor."
İlk defa gururu içimde hissedebilmiştim. Bu dosyayı bir şekilde tamamlayacağıma daha çok inanmak istiyordum. "Estağfurullah efendim."
Tıklanılan kapının ardından gelen çaylarımız ile konuşmamız bölünmüştü. Kenarındaki şekeri çayıma atıp karıştırdıktan sonra amire tekrar döndüm. "Amirimden de duymuşsunuzdur, kısıtlı bir zamanım var ve ekibimle bu soruşturmayı resmi şekilde alabilmem için somut delillere ihtiyacım var. O yüzden ilk size geldim. Eski dosyalara erişmem, hatta kasaba hakkında çok fazla şeye ulaşmam gerekiyor."
Çayından ufak bir yudum alırken dediklerime hızlıca kafa salladı amir. Bardağı tabağına bıraktıktan sonra ciddi bakışları bana döndü. "Uzun yıllardır buradayım hatta bir ara o kasabanın soruşturmasında da bulundum o yüzden her şeyini bilirim. Onun dışında dosyalara erişimini açtım, istediğin zaman arşive geçebilirsin."
Uzun yıllardır burada çalıştığını amirimden duymuştum. Zaten Ömer amirin bana yardım etmesi de amirimin ricası ile olmuştu. Fakat yine de bu istekli yardımı karşısında teşekkür etmem gerekiyordu.
"Kasaba bildiğin gibi uzun yıllardır çözülmeyen kayıplarla uğraşıyor." Kafa sallarken montumun cebine ulaştım ve defterim ile kalemimi hazırladım. "İlk kayıp halam," diye konuştuğumda amir kederle kafa salladı.
"O zamanlar benim meslekteki yeni zamanlarımdı. Önce soruşturma kayıp diye açıldı, yanlış hatırlamıyorsa 48 saatten fazla halana ulaşılmamıştı. Daha sonra ekipler evde kağıt buldu ve o sıralar köyden birkaç kişinin elinde tüfekle yanında terörist kılıklı bir adamla kaçtığını söyledi. Olay böylece jandarmaya devredilmişti."
Arada bir masasındaki çayını yudumlayan amir ağzından çıkan her cümleyi hızlı bir şekilde not alıyordum.
"Fakat hiçbir sonuç elde edilmedi, kayıp ve cinayet değildi. Çünkü eldeki kanıtların hepsi kaçtığına dairdi. O yüzden jandarma halanın teröre karıştığını beyan ederek dosyayı kapattı. Ve aradan bir sene sonra bir kayıp ihbarı daha geldi."
Son dediklerini de yazdıktan sonra kafamı kederle kaldırdım ve yaşlı amire baktım. "Anlamıyorum," diye mırıldandım. "Az bir kayıp yok ortada, nasıl önüne geçilemez? Ya da nasıl ipucu bulunamaz?"
"Tüm kayıpların arkasından teröre karıştığına dair kanıtlar oluyor hep. Ya biri görmüş oluyor ya da kullan at telefonlardan mesaj gelmiş oluyor."
Çayıma uzanıp son yudumumu da içtikten sonra derin nefes aldım. "Yani bu kadar mı? İnsanlar teröre karıştı bitti. Hiç ulaşmaya çalışmadılar mı ya da ne bileyim kurtarma operasyonları olmadı mı? Ya da terörün bu insanların aklını nasıl yıkadığına dair bir araştırma olmadı mı? Bu kasaba dağın başında ve merkeze uzak, kasabanın yakınındaki ormanda çok fazla terörün saklanabileceği alanlar olabilir."
Adam tüm bunların onlarında aklına gelebileceğini gösterircesine kafasını salladı. Bunlar elbette ki onların da aklına gelebilir ama nasıl bundan bir ipucu elde edilmezdi? Terörün bu kasabaya bir bağlantısı olmak zorundaydı, bu insanları teröre çeken birileri bu kasabada olmalıydı.
"Kasaba halkı o zaman TEM ve Jandarmanın ağır sorgusuna maruz kalmıştı. Çünkü kayıplar çığırından çıkmıştı. TEM insanları teröre çekenin kasabadan birisinin olacağından emindi. Fakat bu da sonuçsuz kaldı. Çünkü ya insanların aklını yıkayan kişi fazla eğitimliydi ya da gerçekten kasabadan birisi değildi."
"Ama buna bu şekilde göz de yumulmaz ki? Neden kasabayı kapatmadılar?"
"Duyumlarıma göre TEM ve jandarma dosyayı MIT'e teslim etmiş. Bilirsin ki MIT de işini gizli ve sessiz yürütür." Anında kafamı salladım. MIT'e dosyayı verdilerse eğer bu kasabanın kapatılmamasını açıklardı. Çünkü bu kayıpların önü arkası asla kesilmiyordu."
Düşünceli bir şekilde at kuyruğumu tekrar avuçlarıma hapsedip düzelttim. Senelerdir tek bir ipucu bulunmayan bir dosyayı bir ay içinde çözmeyi bırak nasıl ipucu bulacaktım asla bilmiyorum.
"Çok sıkıntılı bir dosya olduğunun farkındayım. Ama sendeki cevherin de farkındayım hatta amirinde farkında olacak ki sana bu toleransı gösterdi. Senin bunu boşa çıkarmayacağına eminim. Ayrıca unutmamalısın ki dosya MİT'in de elinde. Onlar tamamen bu kayıpların Terörle bağlantılı olduğuna emin ama senin de gözlerinden anladığım kadarıyla, benim gibi bu olayların terörle bir alakası olmadığına inanıyorsun."
Duruşumu düzeltim boğazımı temizlemek istercesine öksürdüm. "İnanmaktan ziyade, düşünüyorum. Terör ne yaparsa yapsın asla sessiz yapmaz. Ayrıca dün kaçırılan kadın hamile, hamile bir kadını aralarına sokmaz. Rehin alsaydı da bunu çoktan duyardık."
Düşüncelerim onun bakışlarında ve suratında anlık aydınlanmaya sebep oldu. "O zaman iyi ki dosyaya bakmaya karar vermişsin diyelim. Önce inanıyordum ama şu an bu dosyayı çözeceğine eminim. Hadi bakalım, geri kalan her şeyi arşivden öğrenirsin."
Defterimi ve kalemimi topladıktan sonra oturduğum yerden ayaklandım. "Her şey için teşekkür ederim, amirim." O da benimle birlikte ayaklandıktan sonra elini uzattı. "Ben hiçbir şey yapmadım," dedi gülümseyerek. "Bir şeye ihtiyacın olduğu an ara."
Teşekkür edercesine gülümseyerek kafamı salladım. Odadan çıktığımda saatin akşam 19'a geldiğini fark ettim ve Arşive bugün uğramaktan vazgeçmiştim. Hem henüz hiçbir şey yememiştim, hem de daha muhtarın yanına gidecektim.
Arada bir durdurulup geçmiş olsun dilekleri ve tebrikleri kabul ederek emniyetten çıkmıştım. Başkomiser Nalan ile konuşmamızın ardından neredeyse tüm emniyet kim olduğumu öğrenmişti. Hatta bir komiserin dediğine göre Amir Asım Koç bir gün benimle görüşmek istemişti. Şu an yanına uğramamış olmam umarım kabalık olarak görünmezdi, netice de bu soruşturmama onay veren amir oydu ve beni Ömer amire yönlendirdi.
Yorgun bir şekilde arabaya bindiğimde ne kadar yorgun olsan dahi aslında kendime geldiğimi hissetmiştim. Bir olayı, bir cinayeti çözmek bana her zaman iyi geliyordu. Telefonuma bağlı olan sisteme sesli komutla muhtarı aramasını söyledim. Kısacık sürede açılan telefonun ardından muhtarın sesi arabamın içini doldurmuştu.
"Emniyette işim çok uzadı kusura bakmayın," diye konuştum anında.
"Önemli değil kızım, sen yeter ki bizi bu illetten kurtar."
"Umarım," diye mırıldandım ister istemez. "Muhtarlıktaki oda için aramıştım. Sorgu odası olmaya müsaitse eğer ben hemen hallederdim." Sinyal vermeden dönüş yapan araç yüzünden ani fren yaptım. Tam sesli şekilde sövecekken arabada yankılanan ses anında dudaklarımı birbirine bastırmama sebep olmuştu.
"Sen yemekte yememişsindir. Önce gel bize, yemek yedikten sonra geçeriz hemen muhtarlığa."
Önce kabul etmemek geçti içimden fakat eve geçip yemek yapmayacağımı da bildiğim için muhtarın teklifini hava kaptım. En azından yemek yer hızlıca muhtarlığı bakardık. Sorgu odası olması şarttı çünkü normal bir dosya soruşturmayacaktım. Baya derin bir dosyaydı ve sonuçlanacağı da belli değildi. Umarım bu soruşturmaya bel bağlayan birileri de olmazdı çünkü bir ay içinde ben bir şeyler elde edebilir miydim bilmiyorum.
Trafiğe takılmadığıma şükrederek geçen yol boyunca aklımda Ömer amirin dedikleri vardı. Eğer MİT şu an olayı araştırıyorlarsa muhtemelen önüme taş koyacaktı bir şekilde çünkü onların işine karışmış olacaktım.
İşin trajikomik yanı ise uzun yıllardır elden ele gezen dosyada hiçbir ilerleme kaydedemezken, benim bir şekilde bir şeyler elde edeceğim umudu taşımam. 2001 yılına dayanan bir olaydan nasıl kanıt elde edebilirdim? Bir ekibe ihtiyacım vardı, olacaktı.
Demir kapıyı arkamdan kapatıp muhtarın bahçesine girdiğim an evin dış kapısı açılmıştı bile. "Hoş geldin komiser kızım," diyen adama küçük bir gülümseme gönderdim. "İyi akşamlar." Ayakkabılarımı içeri girmeden çıkartıp hızlıca kenara koydum. "Geç kızım şöyle," diyerek eliyle dar karanlık koridorda ışığı yansıyan ilk odayı gösterdi.
Hemen ileriki ışık yansıyan yerden elinde iki tabakla gelen kadın beni görür görmez gülümsedi. "Hoş geldin kızım. Geç buyur," diye tıpkı kocası gibi kendi de beni buyur etti. Sobanın çatırtılarının yankılandığı sıcacık salona girerken masanın başında düzenleme yapan Semih bana döndü.
Hızlıca gülümseyerek ona selam verdim. Koltuklardan birine geçmeyi düşünürken muhtar eliyle masayı işaret etti. "Hadi gel, soğutmadan hemen başlayalım," deyince en yakınımdaki sandalyeyi çekip yerleştirdim. 4 kişilik mdf masada hemen yanıma Semih oturmuştu, karşıma ise muhtar ve eşi.
"Yorucu muydu bugün?" diye sordu Semih önüme ekmek sepetini uzatırken. Sepetten iki ekmeği alıp kenara koyarken hayıflanırcasına kafa salladım. "Olay zaten derin, altından kalkabilecek miyim emin değilim." Bir polis olarak aslında umut vermememiz gerektiği gibi umutsuzlukta vermememiz gerek. Fakat ben en son yaşanan olaydan sonra bir insana en ufak umut kırıntısı bile vermeye çekiniyordum.
"Yılların aranan seri katilini bulmamış olsan, işinden korkuyorsun sanacağım."
İşimden değil belki ama umut vermekten korkuyordum.
"İşimi seviyorum ama tabii ki çok fazla zorlukları var."
Misafir perverliğin vücut bulmuş hali olan muhtar boş tabağıma yemekleri dolduruyordu. "Zor olmaz mı, tabii ki zordur. Polislik kutsal bir meslek." Kafamı anında salladım. Çocukluğumdan beridir peşimi bırakmayan bir tutkuydu benim için. Cinayet büroya geçmem ise tamamıyla sır çözme isteğimden kaynaklanıyordu.
Polisiye kitapları, gizem gerilim kitapları, bunlar benim her zaman hayatımda yer ediyordu. Üstüne bir de bu tarz dizi filmler de olmak üzere büyük bir tutkuya dönüşmesine vesile olmuştu.
"Ama gözünden belli senin ne çetinceğiz olduğun."
Gülümseyerek teşekkür ettiğim muhtar yüzünden ister istemez utandım. Kaç yaşında olursam olayım beni övdükleri zaman gereksiz bir utanca boğulup ortamdan anında kaçmak istiyordum. "Bir ilerleme bir şey yok mu?" Semih suratındaki merak ve ciddiyetle bana bakarken dudaklarımı birbirine bastırdım. Bir ilerleme olsaydı muhtemelen söylemeyecektim ama şu an önemli bir bilgiye sahip değildim. O yüzden rahatlığımı üzerime kuşandım.
"Şu anlık yok. Analiz ve incelemeler çabuk çıkmaz onun dışında sorgulara yarın başlayacağım. Sorgudan fırsat bulursam eğer emniyetin arşivine gideceğim. Hem eski dosyaları inceleyeceğim hem de köyün en geçmişine kadar araştırma yapacağım."
Dediklerim masadaki tüm dikkati anında üzerime toplamıştı. Elindeki çatalla yemeği ezen muhtarın eli öylece kalırken kafasını hızlıca bana çevirdi. "Kasabanın geçmişini niye araştıracaksın ki?"
Omuzlarımı silkerken ağzımdaki yemeği çabuk bitirmek için bardağıma uzanıp ufak bir yudum aldım. "Sadece bilgi toplayacağım. Herkes terör gözüyle bakıyor bende bunu araştıracağım. Muhtemelen eskiden de bu tarz terör olayları olmuş olmalıydı. Ayrıca duyduğum kadarıyla yıllar önce köyde feci bir yangın olmuş, belki ucundan kıyısından bir ipucu yakalardım."
"Tüm bunları bir ay da halletmek için zorlanmayasın kızım?"
Boşalmış bardağımı ben demen alıp doldurdu Fatoş hanım. "Önemli olan bir sonuca varmamız. Yorgunluk gelip geçici." Anlayışlı bir gülümseme ile bana bakıp yemeğine geri döndü kadın. Onların soruları derinleşmeden bende birkaç bir şeyler sormak istiyordum ama bu kez şüpheleri konusunu açacağım kişilerin üzerine çekmekten çekiniyordum.
"Ellerinize sağlık her şey çok güzel olmuş," derken konuya nereden gireceğimi bulmuş olmanın verdiği gururla gülümsedim. Fatoş hanım anında gülümsedi. "Afiyet olsun kızım. İstediğin zaman gel ben yaparım sana. Hem tek başınasın yemekle falan uğraşma."
Kaşığımı kenara koyarak bir yudum su içtim. "Babamın bahsettiği gibiymiş gerçekten. Buranın insanı çok misafirperver, yedirmeyi içirmeyi sever derdi."
Muhtar babamdan bahsetmiş olmamla gülümsedi. Yüzündeki çizgilerde hasretlik saklıydı resmen. "Öyledir, bizim kasaba yabancı insana alışık zaten. Her yerde ölen komşuculuk burada hala var." Tam istediğim konuya parmak bastığı için yavaşça sırtımı dikleştirdim. "Evet," derken kenardaki çorbadan bir kaşık aldım. Onlar da yemek yerken konuşmaya devam ediyordu. Şimdi konuşuyorum diye yemeği bırakırsam sanki sorguluyormuşum gibi olacaktı.
"Yan komşum da çok yardımcı olur geldiğimden beri." Kek ve Fasılda beni yalnız bırakmaması dışında pek bir yakınlığını görmesem de önemli değildi. "Selvi mi?" diye sordu Fatoş hanım hemen. Kafamı salladım. "Ay evet Selvi'yi çok severim. Tertemiz, hamarat," diye överken ilgiyle dedikleri doğruymuş ve ben bunu çok iyi biliyormuşum gibi kafa salladım. "Keki de çok güzel yapıyor. Tarifini vermiyor," derken umarım kimseye gerçekten tarif vermiyordur diye içimden geçirdim.
Fatoş hanım küçük bir kahkahayla bana döndü. "Bende var tarifini yapacağın zaman gel yapalım." En azından tuhaf bir şaşırmayla karşılamadı. "Kızmasın? Hemen yanımda oturuyor ve bence kekin kokusundan bile kendi tarifi olduğunu anlar."
Bu kez masadaki herkes dediklerime gülmüştü. "Bu doğru işte," diyen Semih'e annesi kafa sallayarak karşılık vermişti. "Ay Selvi çok şeker bir kadın. Hiçbir şey demez merak etme." Gülmekten kayan eşarbını düzeltirken biten tabağımın içine kaşık çatalımı koydum. "Selvi gerçekten tatlı ama aynı şeyi kocası için diyemeyeceğim. Aşırı ketum ve psikopat tipli."
Her ne kadar konuşulanları dinleseler de sohbete dahil olmayan adamlar konunun Erdem'e geçmesi ile dahil olmaya karar vermiş olmalılardı. "Erdem çok kabadayı bir adam gibi duruyor ama tam tersi bir yüreğe sahip."
Buna asla inanmam işte.
Kaşlarımda içimdeki düşüncelerle aynı fikirde olmalı ki anında havalandılar. "O adamın yumuşak bir yüreğe sahip olması imkansız."
Muhtar sanki neden böyle dediğimi biliyormuş gibi güldü. "Aslında Erdem'den çok bizi şaşırtan Ecevit." Kollarımı birleştirip masaya yaslanırken bakışlarımı muhtara çevirdim. "Neden ki?"
Dudakları aşağı doğru kıvrılırkenyüzünde yer edinen büyük merak emareleri vardı. "Aşırı kaba bir adamdı. Nasıl diyeyim, milletin suratına bakmaz iki kelam etmez. Edilen yardımları ters ters geri çevirir. Şu iki gündür senin yanındaki adamdan o kadar farklı ki, sadece ben değil tüm kasaba şaşkın."
Erdem için dediklerini saçma bulduğum gibi Ecevit için dediklerini daha da saçma bulmuştum.
"Ciddi misiniz? Bu bahsettiğiniz benim gözümde tamamen Erdem. Ecevit tam tersi."
Onunda tıpkı benim gibi buna şaşırdığını görebiliyordum. Eğer muhtarın dediği gibi Ecevit kaba saba bir adam ve Erdem de yufka yürekli bir adamsa benim konuştuğum kişiler kimdi?
Saatin çok geç olduğunu ve yarın yapacak işlerin çokluğunu düşününce derin nefes aldım ve bu konu kafamdaki başka bir yere itekledim. "Sorgu odası yapabileceğimiz yere bakalım mı geç olmadan?" Muhtar da sanki bu soruyu bekliyormuşçasına anında ayaklandı. Ağzını elindeki peçeteye silip kafa salladı. "Muhtarlık da yakın zaten iki dakikada gideriz."
Elimi sandalyenin sırtına koyarak çektim. Yemekleri için Fatoş hanıma teşekkür edip evden çıkarken muhtar oğluna döndü. "Kapı pencerelerin kapalı olduğundan emin ol. Uyursanız salonun ışığı açık kalsın. Dikkat edin."
Evhamlı bir baba edasıyla oğluna verdiği direktiflerin sebebini anlayabiliyordum. Asla kolay bir durum değildi. Sıradaki kayıp oğlu veya karısı olabilirdi. Ve bunu düşünmek bile ailesine düşkün bir adamı korkudan geceleri uyutmazdı.
Babasının direktiflerine kafasını sallayan Semih biz bahçeden çıkana kadar arkamızdan baktı. Biz bahçeden çıkınca da kapıyı kapattı ve kilit sesi bize kadar ulaştı. "İnsan bu kasabada geceleri uyumaya korkar." Şöyle düşününce insan tek yaşayınca korkmadan uyuyabiliyor ama bir ailesi olan sevdikleri olan bir insan bu kasabada gerçekten uyumaya korkardı.
"Semih çok dedi buradan taşınalım diye ama doğup büyüdüğün yer öyle kolay arkanda bırakamazsın ki."
Geçmişini bırakmadığın sürece de geleceğinden emin olamazsın demek istedim muhtara fakat yaşlı kafası denilen şey bu dediğimi çokta anlamazdı. Bu yaşta ki her insan doğup büyüdükleri topraklarında kopmaz bağı var, bırakamıyorlar. Halam kayıp olmasaydı babam belki de çoktan geri dönmüştü. Ayrıca bu uzayıp giden kayıplardan babamın haberi var mıydı? Olsaydı muhtemelen beni göndermezdi asla.
Meydandaki kahvenin önünden geçerken gözlerim sürekli Ecevit'i arıyordu. Sokakta yatıp kalkan bir insan nereye kaybolmuş olabilirdi ki? Evimin önünden geçerken sürekli oturduğu o duvar dibinde de yoktu. Kahveyi geçip köşeden dönünce Muhtarlığa varmıştık. Yine tek katlı, önce küçük bir bahçesine girilen bir ev gibiydi.
Sokak lambalarının altında Muhtarın arkasında onu takip ederek yürüyordum. Kapıyı açınca küçük bir ve karanlık bir koridor karşılıyordu bizi. Hızlıca kenardaki anahtara basıp muhtarlığın tüm ışıklarını yaktı.
"Şu oda," diyerek ileride ki kapıyı gösterdi. "Ardiye olarak kullanılıyor." Tek anahtarlığın üzerindeki birkaç anahtarlığa birden göz attı ardından emin bir şekilde bir anahtarı parmak uçları ile ayırdı. Kapısını açıp yine duvara doğru uzandı. Birden yanan ışıkla kıstığım küçük gözlerimi odada gezdirdim.
Kutuların üst üste yığıldığı hatta tekli bir koltuğun bile bulunduğu ufak bir odaydı. Hatta ufaklığı tam olarak Ankara'da ki sorgu odaları kadar vardı. Oda boşaltılıp, masa ve sandalye konulursa benim işime yarardı. "İşimi görür. Hem resmi bir kurum sayılır, muhtarlık sonuçta."
"Sayılır mı?" diye konuştu muhtar alınmışçasına. "Resmi bir yer burası da sonuçta."
"Tabii ki de öyle." Aslında demek istediğim tam olarak muhtarın anladığı değildi. "Hani sorgu için emniyet dışında uygun alan demek istedim." Artık ne kadar toparlayabildiysem.
"Sahi," dedi muhtar bir yandan da odadaki kutuların açık ağızlarını görebilecek kadar çekip içine bakıyordu. "Resmi bir soruşturma değil ama her şekilde sana yardım ediyorlar. Niye emniyette sorgulamıyorsun insanları."
Tam o sırada kutuların altındaki demir kararmış masa dikkatimi çekmişti. "Nereden baksan kasabanın yarısını sorgulayacağım. Herkesi emniyete çağırmak demek fazla dikkat çekmek demek." Eğilip demir masanın altını ayaklarını inceledim. Sağlamdı ve bunu odada ihtiyacım olan masa olarak kullanabilirdim. "Ayrıca zaten aynı kasabadayız. Her gün aynı yerdeki insanları bir saatten fazla süren yolla uğraştıracağıma o zamanı soruşturma için daha verimli şekilde kullanabilirdim."
Doğrulup da muhtara döndüğüm zaman yüzündeki düşüncelerimi beğendiğine dair emareleri gördüm. O da benim düşüncelerimi ve dosyada nasıl ilerleyeceğimi merak ediyordu.
"Yarın öğlenden önce gelir temizlerim buraları ben. Bu kutular ne olacak?"
Benimle birlikte odadan çıkmaya başladı muhtar. "Ben yarın üç beş kişi bulurum odayı boşaltmak için." Bu çok da kabul etmek istediğim bir şey değildi yine de sesimi çıkarmadım. Ardından odadan çıkarken, "Masa işine yararsa bırakayım odada," deyince kafa salladım.
"İki üç tane sandalye bulundurmak gerek."
Gerekli olan şeyleri ben anlatırken can kulağıyla dinleyip kafasını salladı. Çıktığımız muhtarlığı kilitleyip geldiğimiz yolu dönmeye başladık. Sokaklar son kayıp vakasının hemen ardından o kadar ıssızlaşmıştı ki insan ister istemez ürküyordu.
Sokak lambası karanlık sokağa loş bir hava katarken havanın soğuk dumanları ışıkta vurdukça sisli bir ortam sunuyordu. Muhtar da bende sessizdik ve adımlarımızın ezdiği taşların çığlıkları geceyi süslüyordu adeta. Bu ürkütücülü sanki kayıp bir kadının varlığını hissettirir gibiydi.
Gece de gökyüzü de sanki her şeyin farkındaymış gibi.
Kısa sürede evimin önüne gelince muhtar duraksadı. "Hadi iyi geceler kızım," deyince kafa salladım. Arabam hala onların evinin önündeydi ama önemli değil. Yarın da alabilirdim. Ben eve girene kadar dışarıda bekleyen yaşlı adama teşekkür edercesine gülümseyip evin kapısını kapattım.
Işıkları açarken asla montumu çıkarmak istemedim. Çünkü dışarısı ne kadar soğuksa içerisi o kadar soğuktu. Hızlıca mutfakta sıcak su için ocağa su koyarken odaya geçip annemin iyi ki koymuş diye düşündüğüm daha önce asla giymediğim polar pijamalarımı çıkardım.
Ayıcıklı, civcivli seçimleri gözlerimi itinayla devirmeme sebep oluyordu. En azından daha doğru düzgün desenlere sahip olabilirdi... Üzerine geçirdiğim sweetimin ardından sıkı sıkıya topladığım saçlarımı açtım. Önce elimle saç diplerime masaj yapıp rahatladım hemen arkasından kıvırarak mandal tokayla tutturdum.
Upuzun kalın saçlarım dalgalı şekilde mandal tokanın bir tarafından sarkarken çayımı demledim. Kendime elektrikli soba almadığım için kızarken dedemlerin odasından zorla bulduğum defter ve kaleme sevindim. Çalışırken not tutmak benim için çok önemli. Bu yüzden düzgün istediğim gibi bir defter alana kadar dedemin bu eski telefon rehberi olarak kullandığı defteri kullanacaktım.
Defteri masaya bırakıp kupaya doldurduğum çayımla tekrar salondaki masaya döndüm. Biraz elimdeki halamın dosyanın kopyası üzerinde çalıştım. Henüz sorgusu alınan insanları okumadım. Olay yeri inceleme hakkında notlar aldım, o devrin polisinin halamın dosyasını araştırırkenki titizliği çok hoşuma gitmişti. Ondan da daha detaylı bilgiler alabilirdim. Sonuçta hiçbir polis sonuca ulaşamadan açık kalan dosyası hakkındaki detayları unutmazdı. Elim hemen masanın köşesindeki telefona gitti.
Işıl'ın ismine tıklayıp telefonu kulağıma dayadım ve ikinci çalışında "İyi akşamlar komiserim," diyerek açtı telefonumu. "İyi akşamlar, müsait misin?" Herkes bana iş anında sesimin anında sertleştiğini kiminle konuşursam konuşayım anında ciddiyeti kavradığımı bahsederdi.
Sanırım Işıl da ses tonumdan arama sebebimin iş olduğunu anlamış olacak ki, neşeli şekilde cevap verdiği aramayı ciddileşerek devam etmeye karar vermişti. "Müsaidim komiserim, emriniz nedir?"
"Bir isim vereceğim sana. O kişi hakkında bilgi lazım bana. Numara, adres onunla konuşmamı sağlayacak ne olursa işte."
"Aciliyeti nedir komiserim?"
"Bu hafta ulaşayım o bilgilere."
Halamın dosyasıyla ilgili ne kadar bilgi olursa elimde, kayıp Serap'a o kadar yaklaşabilirim veya dosyaların birbiriyle alakalı olmadığını anlayabilirdim. Aralarında bağlantı olup olmadığını anlarsam ona göre yolumu rahat çizebilirdim. Şu anlık tek bağlantı ise kırmızı kağıt üzerinde yazılan aynı not.
Telefonu kulağımdan çekip kapatmıştım ki dış kapım minik bir şekilde tıkırdadı. Önce emin olmak için duraksadım hemen akabinde salonun penceresinden geçen gölge tüm tenimin buz kesmesine sebep olmuştu.
Gölge salon penceremin önünden hızlıca kayınca koşarak halamın eski odasına girip, dolaptan silahımı aldım. Tam o sırada gölge bulunduğum odanın penceresine yansıyarak gelmişti. Silahın doluluğundan emin olduktan hemen sonra dış kapının üzerindeki anahtarı cebime atıp ses çıkarmadan dış kapıyı açtım.
Soğuk havanın çorabın sardığı ayaklarımdan saç diplerime kadar hücum edişini zorlukla bir kenara attım. Soğuk zemin çivi gibi batarken evin yan tarafına doğru gelen ayak sesleri tüylerimi şaha kaldırmıştı.
Biri evin cephesini mi dolanıyordu?
Evime mi girmeye çalışıyordu?
Balkondan inerken ayakkabı giymediğim için kendime ister istemez kızdım. Fakat ayakkabı giymek beni hem yavaşlatırdı hem de yürürken ses çıkartabilirdi. Çamurun ıslaklığı ayaklarımı buz kesmiş gibi acıtırken evin yan tarafına yürümüştüm. Botların tabanına sahip olduğu belli olan ayak izlerine bakılırsa tek kişiydi şu an.
Gözümün önüne bundan birkaç ay öncesi gelirken kafamı anında salladım. Şu an o anı düşünmek dahi benim dikkatimi çok kötü etkilerdi. Evin arkasındaki odunluktan gelen hışırtılar bıçak gibi kesilmişti. Az da olsa dışarı çıktığımdan beri bir şey aranıyormuş gibi bir hışırdama vardı. Fakat şu an kesilmişti.
Ya aranan şey bulunmuştu ya da burada olduğum anlaşılmıştı.
Geri çekilip duvarın arkasına saklanırken soğuk omuzlarımı titretiyordu. Sırtımı soğuk duvara yasladığım için odunluğu göremiyordum o yüzden sakin bir şekilde doğrulup kafamı bakmak için eğdiğim an burun buruna geldiğim mavi gözler ve ani şiddetli tutuşlar neye uğradığımı şaşırtmıştı bana.
Göğsümün hizasında ki silahı tutan kolumun bileğine mengene gibi yapışan bir el anında hava kaldırdı. Karanlığın kuşandığı ortamı aydınlatan sokak lambası da çok cılız kalıyordu. Dizim anında karşılık olarak karşımdakinin kasıklarına giderken sert vuruşum hafif tökezleyip inlemesine sebep oldu.
Karşılaştığı sert tepki kendisini şaşırtmıştı ve iki bileğimden de tuttuğu gibi sırtımı evimin duvarına vuruğu an önü kesilen sokak lambası ikimizin de yüzüne yansıdı.
"Ecevit?"
"Orman gülü."
Göz göze geldiğimiz an elleri beni serbest bıraktı. Çatık kaşları ve meraklı bakışlarıyla bıraktığı bileklerimde gezen gözleri hemen yüzüme tırmandı. "Sen ne yapıyorsun burada?"
Çok normalmiş gibi sorduğu soru tüm gerginliğimi yansıtırcasına sinirle kendisine bakmama sebep oldu. Çoraplarım, pijamamın paçaları ıslanmış ve çamur içinde kalmıştı. Üzerimdekiler dışarıyı saran soğuğa karşı çokta işe yaramıyordu o yüzden sinirlerim bozulmuştu.
"Bunu sana sormak lazım!" Sesim ve tepkim daha önce karşı göstermediğim türdendi ve bu onun şaşırmasına sebep olmuştu. Elimdeki silaha ve bana baktıktan hemen sonra kafası ile yan taraftaki odunluğu gösterdi.
"Senin için sobanın kovasını dolduruyordum."
Kafamı çevirip baktığım an odunluğun önündeki yedek soba kovasını görmüştüm.
"Titriyorsun," dedi sanki yeni fark ettiği için kendine kızarcasına. Titrediğimin oldukça farkındaydım, o yüzden ona ters bir bakış atarak geldiğim yolu koşarak dönmeye başladım.
"Sayende!" diye sinirlerimi bir ok gibi üzerine fırlatmaktan geri kalamadım.
Merdivene basmıştım ki çamur olan çoraplarımın nasibi kaymaktı. Küçük bir çığlık atarken bir dizim büküldü ve elimdeki silah kenara doğru düştü. Fakat soğuk ve sert betonun acısını hiçbir yerimde hissetmemiştim.
"Tuttum seni."
Benim düşeceğimi anladığı an öne doğru atılışını hayal meyal hatırlıyordum. "Çorapların çamur içinde, öyle hızlı yürürsen kayarsın."
Sinir şakaklarımda ağrıya sebep olacak türdendi.
"Yine sayende!"
Kalçamın üzerinde yere düşmeyeyim diye belimden sarılmıştı. Hafif zıplatarak bir bebek gibi yüzümü kendine çevirirken kolunu belime daha sıkı sardı. Dediğim komikmiş gibi yine yamuk bir şekilde kıvrıldı dudağı.
"Seni içeriye taşıyayım."
Yok demek için ağzımı açmıştım ki, "Benim yüzümden düşersen kahrımdan geberirim," diye konuştu. Sesinde hafif eğlenir bir ton olsa da ciddiyetini gayet koruyordu. Omuzlarımı silktim ve bakışlarımı o konuşurken dudaklarına indirmemekte çok zorlandım. "Silahımı da al diyecektim."
Bu kez iki tarafa da kıvrıldı dudakları. Beni yere sağlam basana kadar bırakmadı. "Emrin olur komiser," derken sesinde bugün fazlaca denk geldiğim muzipliğinin sinirimi uçurmasına izin vermek istemedim.
Eğilip silahımı aldığı gibi tetik kısmına yerleştirdiği parmağıyla çevirdiği silahı kabzası bana dönecek şekilde uzattı. Silaha elimi atmam ile eğilip beni kucaklaması bir oldu. Eve girmeden önce ayakkabılarını çıkardı ve tam salona yönelecekken karşıdaki banyo kapısını gösterdim.
"Banyoya götürür müsün?"
Bir şey demeden gösterdiğim kapıya yaklaştı ve uzanıp açtığım kapıdan yan şekilde girerek beni yere bıraktı. Ayaklarım ıpıslaktı ve bastığım fayanslar o kadar kayganlaşıyordu ki Ecevit beni bırakınca bir an dik durmakta zorlanmıştım.
Kollarımdan tutup düzgün durduğumdan emin olduktan sonra bir adım geri çekildi. Banyonun ışığını açıp banyoya baktı. "Bir şeye ihtiyacın var mı?" Bunu banyoda sormasının tuhaflığını bir kenara koyarak ona baktım fakat o bana bakmıyordu. Arkamda ki bir noktaya bakarken istemsizce yutkundu ve gözlerini anında bana kaçırdı.
Neye böyle baktığını merak ettiğim için arkamı döndüm ki... Lanet olsun.
Duvarda asılı duran duş başlığının üzerindeki beyaz dantelli hatta içlerinde en sevdiğim iç çamaşırlarım olan sarkıyordu.
İç çamaşırlarına olan tutkum biraz fazla. Hatta elimde yıkayacak kadar fazla. Her ne kadar korumalık kullansam da çok sevdiğim sütyenlerim yıpranmış deforme olmuştu. Buna çözüm olarak da elimde temiz olduğuna emin olana kadar özenle yıkıyordum.
Dışarı asmak yerine kuruması için duş başlığının üzerine iç çamaşır takımımı asmıştım.
Nefesim boğazıma tıkanmıştı anlık. Hafif bir öksürükle boğazımı temizleyip önüme döndüm. "Ben temizleneyim." Aslında daha çok sen artık çıksan mı acaba diyordum. "Olur," deyip duraksadı. "Evet." Dalgın dalgın ne yapacağını düşünür gibi bana baktı. "Tamam." Son anda aklına gelmiş gibi irkildi. "Ben çıkayım en iyisi."
Cevap beklemeden kendini dışarı attığı gibi banyonun kapısını kapattım. "Kahretsin!" diye mırıldanırken eğilip çoraplarımı çıkardım. İç çamaşırları üzerimde hayal etmemiştir değil mi? Lanet olsun! "Yani nereden bilebilirdim adamın banyoma gireceğini!" Çorapları kenara attığım gibi altımdaki polar pijamayı indirdim.
Pijamam ve çoraplarım çamur içindeydi ve sadece dizimden aşağısını sıcak suyla yıkayacaktım. Bu yüzden bol ve geniş olan sweetime ellemedim. Üşüyen bacaklarımı sıcak suyla kavuşturmak istememin verdiği heyecan bile içimi ısıtıyordu.
Her şeyi unutup öyle hızlı ileri atıldım ki, birkaç adımlık banyoda ıslak ayaklarım yüzünden düşebileceğimi asla hesap etmemiştim. Tutunmak istercesine uzandığım rafın üzerindekiler de benimle birlikle üstüme doğru düşerken acıyla attığım çığlık içeride soba yakmaya çalışan Ecevit'in büyük bir telaşla banyonun kapısını açmasının haklı sebebi olabilirdi.
Sert ve soğuk fayansa kaçla üstü düşerken üzerime düşen, şampuan, krem gibi malzemelerden korunmak için kolumu kafama siper ettim. Her şey düştükten sonra kolumu indirdim ve o an; telaş ve korkuyla seslenerek kapıyı açan Ecevit'le göz göze geldim.
"İyi misin?" Yüzündeki telaş ve korkunun yavaş yavaş silindiğini görebiliyordum.
Önce korkunun sarıp sarmaladığı bakışlarıyla bana hemen ardından vaziyetimi anlamak istercesine çevreme bakınca yok olmak istedim. Fakat o pişkin pişkin yamuk bir şekilde gülümseyip omzunu karşısında en güzel seyir varmışçasına pervaza yaslayıp beni izlemeye başladı.
"Esmer teninde beyazın nasıl durduğunu merak etmiştim," deyip gözlerime bakmaya devam etti. Kısa bir an diyeceklerini desteklercesine ve karşısında feci bir şey varmışçasına alt dudağını ısırdı. Kafamı çevirip ona baktım. Kapıya yan şekilde yerde kalçamın üstündeydim ve üzerimdeki bol kazak hafif sıyrılmış iç çamaşırımın köşesini gösteriyordu.
"Çok fena duruyormuş..."
****
Ayyyy nasıldı bölüm? Düşünceleriniz dönüşleriniz benim için çok çok önemli.
İnstagram: suveyda_rey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |