14. Bölüm

Bölüm 13

Suveyda Rey
suveyda_rey

Selamlarrrr. nasılsınız?

oy ve yorum unutmayalım ya :(

****

Akşam üstünün kızıl ışıkları mezarlığa vururken oluşan renk cümbüşü göz yoruyordu. Birkaç araba ve birkaç adam ileri de mezarlığın içinde bulunuyordu. Biraz çevre araması da yapmak istediğim için mezarlığa yürüyerek gelmiştim. Boyumu geçmeyen duvarlarla etrafı çevrelenmiş mezarlığa giriş yaptığımda yönümü direkt uzakta görünen adamlara çevirdim.

“Merhaba,” diye seslendiğimde dört adamda bana döndü. Hepsi yaş olarak benden büyüklerdi. “Merhaba,” diyen adamların yanında “Hoş geldin kızım,” diye konuştu muhtar. Gözüm önünde durduğumuz mezarlara kaydı. Dedemin mezarı daha düzgün sayılırdı fakat babaannemin mezarı eşelendiği belli olmuştu.

Üzerindeki çiçekler parçalanmış ve kökünden çıkarılmışken mezar taşı hafiften yerinde oynamıştı. “Sürekli mi iniyor bu hayvanlar buraya?” diye sorduğumda görevli temiz giyimli bir adam kafa salladı. “Ayda iki kez en az gelir bir rapor oluştururuz, alışkanlık olmuş artık.”

Kaşlarım havalanırken etraftaki mezarlara baktım. “Tuhafmış. Bunun bir sebebi araştırılmadı mı?” Adam yazmayı birince kağıdı dosya içine koyup bana baktı. “Yani artık normal bir durum bu. Ayrıca araştırmak için buradayım,” derken elinde tuttuğu kalemle mezarları gösterdi. “İzler bir hayvanın eşelemesine benziyor.”

Gözüm yine mezarlara kaydı. “Zaten önemli olan izler değil ki, hayvanları buraya çeken şey. Belki de uygulanması gereken yer derinliğinden daha kısa gömülüyor insanlar?” diye öneri atsam da kendi içimde bu sorumu çoktan çürütmüştüm. Çünkü dedem ve babaannem öleli çok oldu geriye hayvanları çekecek çok az şey kalmıştır.

Kemik kalıntılarına gelir miydi hayvanlar?

“Olur mu öyle şey?” diye konuştu arkamdan bir ses. Ben arkamı dönerken diğer adamların gözleri çoktan arkama kaymıştı. İmam Bektaş bey elinde tespihiyle ve güleç, yaşına göre temiz duran suratıyla yanımıza geliyordu.

“Cenaze defnedileceği zaman sadece aileler olmuyor orada, illaki bir belediye çalışanı, hiç olmadı imam olur. Yani aklın kalmasın kızım prosedürler burada önemlidir,” diye güzelce konuşunca gülümsedim.

Babacan tavırlı bu adamın konuşması çok hoşuma gidiyordu. “Peki neden kimse mezarları yaptırmıyor, en azında mermer çerçeve iyi olmaz mı?” Muhtar yanında işi biten görevliler ile el sıkışıp onları yolcu ederken bizi İmam ile mezarlıkta tek bırakmıştı.

“Olur tabi, ama burası, bu dünyanın fani, malın mülkün geçici olduğunu gösterir. Bir mezarı süslemek, burada yatan merhumun neyine hayır olur ki?” Dudaklarımı yalayıp kafamı salladım. “Doğru tabi,” desem de aklıma bu iki mezarı yaptırmayı koymuştum çoktan. Şimdi ben vardım ama yarın bir gün gidince yine böyle bir sorun yaşansın istemiyordum. Mezara hayvan inmesi de ilk defa duyduğum bir şeydi doğrusu.

“Neden bir bekçi yok?” En azından hayvan indiğinde kovalar gönderirdi.

Bektaş bey sıkıntılı bir nefes verip tespihini cebine koydu. “Kasabanın sıkıntılarından biri de bu. Kayıplarla adı çıktı, hiçbir görevli uzun soluklu çalışamıyor korkudan.”

Haklı bir sebepti. Ama önünü almadan nereye kadar böyle giderdi? İnsanlar rahatsız da mı olmuyordu, yakınlarının mezarları deşiliyor? “Ben adam getirtiyorum kızım,” diye konuştu muhtar. Ne zaman yanımıza geldiğini bile anlamadım. “Zaten sık sık yaşadığımız için sürekli mezarlığı düzettirdiğimiz bir adam var.”

Bir şey demek yerine sadece kafa salladım. Onlar gideceklerini belli edercesine arkalarını döndüklerinde ben hala aynı yerimdeydim. “Gelmiyor musun?” diye soran kişi imamdı. Kafamı çevirip onlara baktığımda ikisi de durmuş bana bakıyordu.

“Siz gidin, ben biraz dolanacağım.”

Muhtarın yönü tam olarak bana döndü. “Aman kızım, dikkat et ha.”

Gülümseyerek kafa sallayıp ellerimi montumun cebine soktum. “Merak etmeyin, başımın çaresine bakarım.” Hava her zamankinden soğuktu ayrıca bugün. Nefes alıp verirken ağzımdan duman çıkıyordu. Muhtar ve İmam gözden kaybolunca mezarlığın içinde dolanmaya başladım. Mezarlıktaki taşların üzerinde çoğunlukla en eski tarihler yazıyordu.

Hatta mezarlığın sonuna doğru gittiğimden mezarlarda, ağaçlarda, kenar duvarlarda kararmaları gördüm. Bu o korkunç yangından kalma kararmaları mıydı? Mezarlık çok büyüktü ve anladığım kadarıyla ön taraflar yeni mezar yerleriydi. Yangından sonraki. O yüzden yanık kararmaları yoktu.

Kendime engel olamadım ve biraz daha ilerlediğimde sol tarafa dönecekken bir gölgenin kaydığını hissettim. Hatta gördüğüme bile emindim. Ani bir hareketle sol tarafa odaklandım. Biri mi vardı orada? Yine izleniyor muydum yoksa sadece bir his mi?

Kalbimin sesini boğazımda hissediyordum. Korku filminden fırlamış olan bu anın içinde kaybolmamak için derin nefes almıştım. Tam dönüp gidecekken çarptığım bedenin elleri kollarımı tuttu. Çığlığım ormanın içinde kaybolurken ani bir hareketle bedeni kendimden uzaklaştırdım.

“Benim!” Kendimi geri çektiğimde gördüğüm kişi rahat bir nefes almamı sağlamadı asla. “İyi misin? Öyle tek bir noktaya donmuş gibi bakınca bir şey oldu sandım.” Zorlukla yutkunup nefesimin düzelmesini bekledim. Gözüm mezarlığı çevreleyen duvarın sol tarafına kaydı. Yine kimse yoktu.

“İyiyim,” diye konuştuğumda Erdem merakla benim baktığım yere baktı. “Ne var orada?” diye sorduğunda boşluğuma geldi, “Biri vardı sanki,” diye konuştum. “Ne?” diye sorarken çatık kaşlarıyla önce bana sonra yine aynı tarafa baktı.

Aniden atılıp ileri gittiğini görünce, “Ne yapıyorsun?” diye seslendim. Sesimi çok yüksek tutmamaya özen gösterdim. Bana cevap vermek yerine duvara doğru yürümeye devam etti. Ben kendisine yetişemeden duvardaki çitten çevik bir şekilde atladı. O atlayınca ise ben olduğum yerde kalmak yerine ellerimi duvarın üstüne bastırıp kendimi çektim.

Ayaklarım yere düzgün şekilde basınca onun yaptığı gibi etrafa bakındım. “Nerede gördün tam olarak?” İlerimizde duran ağacı gösterdim. “Tam gördüm diyemem, görür gibi oldum. Belki yanılsamadır.”

Oraya doğru ilerledi. Çok uzak değildik o yüzden çevresinin boş olduğunu görebiliyorduk. Fakat o yine de çevresine ilerisine gerisine bakmaya devam etti. Sert yüz ifadesi bu kez yere kayınca ayak izi baktığını anladım.

O ağacın etrafını incelemeye başladığımda bir ayak izi vardı fakat derin olmadığı gibi kalıbı çıkacak bir iz değildi. İz bırakmayan ayakkabı tabanı giyildiği belliydi. “Bu kasaba belkilere, yanılsamalara gelmez. Rüyanda bile görmüş olsan bakacaksın.”

Kasabadaki herkesin paranoyak olduğu gerçeğiyle yüzleştim. Yıllardır burada yaşayan insanlar, bir salgın gibi kasabalarını sarmış olan illete karşı ister istemez paranoyaklaşırdı. Hatta arşivde araştırma yaparken bu kasabadan o kadar çok ihbar kaydı vardı ki, şaşırdığımı hatırlıyordum. İnsanlar her şeyden korkuyor anında polisi arıyordu.

“Her neyse,” diye geçiştirdim ve ona kollarımı göğsümde bağladım. “Senin burada ne işin vardı?” Aniden tüm odak noktamın kendine dönmesine bozulmuş gibi suratı asıldı. Ellerini montunun cebine koyup yandan sinirli bir bakış attı. “Şikayet etmeyeceksen eğer, odun topluyordum.”

Kaşlarım havalandığında bu kez onunla ilk karşılaştığımız yere kaydı gözlerim. “Bir saate yakındır bu mezarlıktaydım, seni neden görmedim? Nereden geldin, çıktın bir anda?” Kendisine karşı bu kadar sorgulayıcı olmam gururuna dokunurmuş gibi boğuk bir nefes verdi.

“Mezarlığın arka kapısından,” diyerek parmağıyla az önce durduğumuz yerin biraz daha ilerisini işaret etti. Duvarlar gibi yangından nasibini almış eski demir bir kapı vardı. O sırada mezarlığın köşelerindeki yerler dikkatimi çekti.

“Onlar mezar mı?” diye sorarken mezarlığın dış duvarına iyice yaklaştım. Erdem’in kafa salladığını göz ucuyla gördüm. “Niye parçalanmış böyle? Sanki birileri eline almış sobayı vurarak kırmış.”

Oldukça eski olduğunu anlayabiliyordum. Kırılan mezar taşları mezarların çevresine yayılmıştı. Ayrıca yangından nasibine de almışlardı. “Bende ilk defa görüyorum desem?”

Hayretle Erdem’e döndüm. “Her gün kaçak göçek buradasın. Nasıl bilmiyorsun?”

Gözlerini devirdi. “Odun topluyorum, mezarlık gezmiyorum.”

Kafa sallarken, “İnandım say,” diye konuştum. Ben yürümeye başlayınca elleri cebinde beni takip etmeye başladı. “Bu arada,” diye konuşunca ona kısa bir an bakıp tekrar önüme döndüm. “İyiliğini düşünerek söylüyorum, tek başına dolanma. En azından buralarda.”

“Kendimi korurum,” diye konuştum. Sanki aksini mi söyledim, dercesine baygın bir bakış attı. “Hiç olmazsa Ecevit yanında olsun. Bu kadar kaybın arkasında kim varsa, polis falan dinlemiyorlar.”

Dudaklarımı bükerken kaçıncı olduğu bilmediğim hayrete bulandım yine. “Biraz daha uğraşırsan benim için endişeleneceğini düşüneceğim?” Yüzünü buruştururken dediklerime katılmadığını gösteriyordu. “Neden endişelenmeyeyim?”

Adımlarım mıhlandığı gibi ellerim cebimde yönümü yanımda yürüyen Erdem’e çevirdim. Çatık kaşlarımla ona dik dik bakarken hafif gerileyip önce arkasına sonra tekrar bana baktı. “Neye bakıyorsun?”

“Ecevit’in dediği gibi merhametli bir ayı mı var içinde onu anlamaya çalışıyorum.”

Cevabım gerginliğini alıp götürürken ters bakışlarını benden çekmeden yürümeye devam etti. “Ecevit ile oturup dedikodumu mu yapıyorsunuz?” Omuzlarımı silkerken ona yaklaştım. Beraber mezarlıktan çıktığımızda onunda yürüyerek geldiğini anlamıştım. “Eh bilgi alışverişi,” diye konuştum.

“Ben görürüm onu,” dedi yalandan bir kızgınlıkla. Erdem belki de benimle karşılaştığı ilk günden itibaren yanımda ilk defa bu kadar rahat ve daha az sinir bozucuydu. “Sen topladığın odunları ne yaptın?” Huyum kurusun gözüme batan şeyleri sorarken polis olduğumu belli edercesine bir ses tonuna bürünüyordu konuşmam.

Bana yandan bir bakış atıp yürümeye devam etti. “Bende sorgucu Vera nereye kayboldu diyordum,” diye konuştuğunda gülmeden edemedim. “Elime veriyorsun şüpheyi sonra bana kızıyorsun.” Hayatımda bir ilk yaşıyordum galiba. Kesin şüpheli olmasa da bana göre sakladığı şeyler olduğunu bu yüzden de aslında şüpheli sayılabilen adamla iki arkadaş gibi konuşuyordum. Buna da bir strateji diyebilirdim galiba.

Suratsız haline bürünmesi uzun sürmedi fakat bu hali en azından konuşmasına yansımamıştı. “Gündüz vakti topladığım odunları eve getirseydim akşam kapıma jandarma gelirdi.” Yine dilimi tutamayıp, “Baya da detay biliyor muşuz,” diye konuştuğum da bu kez beni öldürmek ister gibi bakıyordu.

Ellerimi havaya kaldırıp, “Şakaydı,” dedim eski haline dönmesini ister gibi. Çünkü ne kadar samimi olursak o kadar şey yakalayabilirdim. Bu çabam Ecevit hakkında bir şeyler yakalamama yardımcı olmamıştı. Aksine içimde bilmediğim bir şeylere sebep olmak üzereydi, bunun farkındaydım. Belki de Ecevit düşündüğümün aksine bu şeylerin tamamen dışındaydı. Yine de ne olursa olsun, işim ve adalet benim için her şeyde önce gelir.

Konuşa konuşa, her zaman bana uzun gelen yolu çok çabuk aşmıştım. İster istemez buna şaşırmıştım. Şaşırdığım yolun çabuk bitmesi değil, Erdem’in sohbeti güzel olan bir insan olmasıydı.

Evlerimize yaklaştıkça Erdem’in bahçe kapısının önünde iki silüet gördük. Yürümeye devam ettikçe silüetlerin Ecevit ve Selvi olduğunu anlamıştık. Hatta öyle dalmışlardı ki bizim yaklaşmakta olduğumuzu bile anlamamışlardı. Sırtları demir kapıya yaslı, ciddi ifadeleri suratlarındaydı. Konuştukları şey ne ise oldukça önemli olmalıydı.

Gözlerimi merakın beni ele geçirmesiyle Erdem’e çevirdim. Hiçbir kıskançlık veya ne konuştuklarına dair duyduğu merakın emareleri yoktu. Sanki iki arkadaşı bir şey konuşuyor da yolda yürürken onlara denk gelmiş gibiydi.

Çok fazla yakın arkadaşlar mıydı, bilmiyorum. Arkadaş olduklarını bildiğim için normalde gözüme batmazdı belki fakat daha önce Kaya ile oluşan o gerilime şahit olduğum için, bu tür durumlara daha fazla dikkat ediyordum.

“Onu sonuçlar gelince göreceğiz,” diye konuşan Selvi ile merakla kaşlarım çatıldı. Aynı anda duyduklarımızdan ötürü Erdem’in de bana baktığını hissettim fakat ben gözlerimi karşımdaki ikiliden ayırmadım.

“Oo,” diye konuştu Erdem hemen yanımda. Bu sayede karşımda ciddiyete dalmış olan ikilinin konuşması bıçak gibi kesildi. “Beni kapılarda mı karşılamaya başladınız,” diye konuştu Erdem lakayıt bir sesle. Daha çok ‘biz geldik’ mesajı verir gibi... Acaba paranoyaklık yapıyor olabilir miydim?

“Ay tabi ki,” diye konuştu Selvi cilveli bir sesle. Erdem’in ise dünya o kadar umurunda değildi ki kadının yüzüne bile bakmamıştı. Selvi kendini toparlamak istercesine doğrulup duruşunu düzeltti.

“Nereden böyle?” diye sordu Ecevit merakla. “İkinizi yan yana görünce bir tedirgin olmadım değil.”

Erdem gıcık bir sırıtışla arkadaşına bakarken Selvi’nin yanına geçmişti. “Birilerini yine iş üstünde yakaladım,” diye cevapladığımda Erdem dışında ikisi de gülmüştü. Erdem siniri bozulmuşçasına bir karısına bir arkadaşına bakarken cebimdeki sigarayı çıkardım. Uyandığımdan itibaren işe o kadar odaklanmıştım ki, ilk defa sigara içmek aklıma bu kadar geç gelmişti.

“Bu kaçıncı saymayı unuttum,” diye dalga geçen Selvi’ye ters ters baksa da kendini tutamayıp gülen Erdem, beni bugün daha ne kadar şaşırtabilir bilemedim. “Dilinize düştük ya vurun kahpeye,” diye isyan etmesiyle gülenlere bende katılmıştım.

Sigaramı dudaklarımın arasına koyup diğer cebimdeki çakmağa yönelirken bakışlarımı karşımdakilere çevirdim. O an beni izleyen gök maviler ile bakışınca duraksamadan edemedim. Gözlerimde takılı kalan bakışları dudaklarıma indiği zaman göğsünün aldığı nefesle şiştiğine şahit olmuştum.

Kendi cebinden çıkardığı çakmağı bir anda uzatınca ellerimle çakmak sönmesin diye örttüm. Buz gibi olan ellerim onun ılık ellerine değince içimi saran ürpertiye bir isim veremedim. Tuhaf ve farklı hislerin etrafımda, içimde dolanmasını yadırgıyordum. İşime odaklanmak zorundaydım, başımın dönmesine izin veremezdim.

“Teşekkürler,” diye fısıldadım sigarayı iki parmağımın arasına alırken. “Her zaman,” diye fısıldadığında yutkunmakta zorlandım. “Zaten izlemesi benim için bir zevk,” derken sesine düşen katranı iliklerime kadar hissettim.

“Neyi?”

“Sigarayı içişini.”

Aramızda oluşan görünmez ağların etrafıma sarıldığına emindim. Bilmediğim bir çekimin etkisinde boğulmak üzereydim sanki. Bir şey beni büyük bir güçle çekiyordu. Tüm bu boğuk hislerin etkisinden beni çekip çıkaran Selvi olmuştu.

“Yapabileceğimiz bir şey var mı Vera?” diye sordu Selvi. Baygın ve anlamsız bakışlarım karşımda ki kadına döndü. Bugün kızıl kahveye boyalı saçları düz ve tepeden benim gibi toplanmıştı. “Ne için?”

“Babaannen ve dedenin mezarını eşelemiş hayvanlar. Erdem söyledi şimdi duymadın mı?”

Duymamıştım. “Dalmıştım, fazla yoğunum ya bu aralar,” diye ortamın atmosferini değiştirmeye çalıştım. “Teşekkür ederim, mezarlarını yaptıracağım var mı bir tanıdığınız?” Selvi’nin dedikleri ile Ecevit’inde bakışları bana döndü.

“Bu hayvanlar bu sıralar yine fazla dadandı mezarlığa.” Derin nefes alırken yüzüne yansıyan ciddiyeti ona çok yakışıyordu. “Ben bulurum bir tane,” diye konuştu bana hitaben. “Bu gün numarasını alır sana veririm.”

Ona kafa sallayıp tekrar Selvi’ye döndüm. “Ne sonucu gelecek?” diye sorunca sesimiz yine fazla resmi çıktığını fark ettim. “Ciddi bir şey yoktur umarım,” diye düzeltme ihtiyacı hissettim. Selvi’nin bakışları saniyelik bende takılı kaldıktan sonra hızla kendini toparladı.

Tabi bu arada hızlı bir şekilde Selvi’ye dönen adamları da fark etmiştim elbette. “Şey,” diye mırıldandı Selvi. “Biz bir süredir çocuk düşünüyorduk fakat olmuyordu. Bir sorun mu var diye test verdik,” derken yüzüne yansıyan gerçek üzüntü, sorduğum sorudan dolayı pişmanlık hissetmeme sebep oldu.

Gözlerinde oluşan dalgalanmalar vicdanımda büyük baskıya sebep olmuştu. “Ben bilmiyordum, kusura bakma.” Selvi anlayışla önemli değil dercesine elini sallarken Erdem’e dönüp bakmaya bile çekinmiştim. Belki de çalkantı da olduğunu düşündüğüm evliliklerinin sebebi buydu? Çoğu çiftin çocuğu olmuyor diye evliliklerinde büyük çatlaklar oluşuyordu.

“Ben geçeyim artık eve. Sonra görüşürüz,” dediğim gibi onlarında karşılık verdiğini gördüm. Kendimi içimde oluşan utançtan dolayı hızla yanlarından kopardım. Tam bahçe kapıma yönelmiştim ki Ecevit bileğimden tuttu. “Birazdan sobayı yakmaya gelirim,” diye açıkladığında suratına boş boş baktım. Bu bakışımı yanlış anlamış olacak ki, “Tabii istersen,”diye tamamladı cümlesini.

Kendimi toparlayıp gülümsemeye zorladım. “Gelmezsen sabaha kadar donacağım.” Güzel gülümsemesi söylediklerimden sonra oluşan memnuniyetini belli ediyordu.

“Bunu asla istemem,” derken yine ikimizin arasında oluşan o çekimin içimi gıdıklamasına izin verdim. Daha önce elbette ilişkilerim olmuştu fakat hiçbir ilişkim olmayan, hatta daha yeni tanıdım sayılan bu adam ile aramızda oluşan görünmez çekimi hiç yaşamadım.

Tuhaf hislere boğarken bu hisler aynı zamanda bana çok güzel hissettiriyordu. Yine de kendime hakim olmak zorundaydım. Derin nefes alıp geri çekildiğimde bileğimi bırakmıştı. Ilık teninin bıraktığı yerleri sarıp sarmalayan soğuk hava içten sızlanmama sebep olmuştu.

İçsel sızlanmamı bölen şey eve girmek üzereyken çalan telefonumdu. “Müdürüm,” diye telefonu cevapladım. Elimdeki anahtarı kapıdaki yerine takarken “Nasılsın Vera?” diye sordu. “Gayet iyiyim, siz nasılsınız müdürüm?”

Sıkıntılı bir nefes verdiğini duyduğumda kendimi hazırladım. Koridorda ayakkabılarımı ve montumu çıkartırken “İyi diyelim iyi olsun,” diye konuşmaya başladı amir. “İşler yoğun onlarla uğraşıyoruz. Ben seni oradaki durumlar için aradım. Var mı bir şeyler.”

Bu kez sesli, yorgun, sıkıntılı nefesi ben aldım. “Elim boş,” diye itirafta bulundum. “Damarlarına bastığım için saldırdıklarını düşündüm. Hatta bunun için 75 yılındaki yangını da araştırmaya başladım. Fakat elime bir şey geçmiş değil.”

Müdürüme durumun kötü oluşunu anlatmış olmamın tek sebebi bana gösterebileceği yoldu. Uzun zamandır tanımamın yanı sıra verdiği öğütlerin doğruluğuydu. Cinayet şube de gerçekten hatırı sayılır büyük işler başarmıştı.

“Geri çekilip uzaktan bakmayı denedin mi?”

“Sanırım uzaktan bakacağım diye dosyadan iyice çekilmiş oldum.” Bunun müdürümü güldürmesi biraz olsun stresimi azaltmıştı. “Ben her zaman ne derim?” diye cümleye başladığında arkasından gelecek olan öğüte kendimi hazırladım. Çünkü mutlaka yönümü bulmama yardımcı oluyordu.

“Bir şey olmuyorsa onu zorlama ve tam tersini yap.”

Biraz düşünmem gerekti. Cümlesini durumuma uyarlamam zaten kısa sürmüştü. “Yakından mı bakacağım?”

“Aynen öyle!” Büyük bir coşkuyla beni doğruladığında kaşlarım çatıldı. “Soruşturmaya değil, kanıtlara yakından bakacaksın. Kanıt yoksa olay yerlerine yakından bakıp, insanlarla daha detaylı konuşacak ve kanıtları kovalayacaksın.” Porselenin masada bıraktığı ses telefondan bana sızdığında müdürümün her zamanki yeşil çayını içtiğini anlamıştım.

“Unutma bazı kanıtları görebilmek için çok yakından bakmak gerek.”

“Müdürüö,” diye küçük bir serzenişte bulundum. Hala koridorda öylece dikilmiş bir şekilde telefonla konuşmamı umursamadım. “Gerçekten tam da böyle bir desteğe ihtiyacım vardı.. Teşekkür ederim.”

Bıyık altından gülüşünü duyuyordum. “Rica ederim. Hadi bir şeylerin ucundan tut ve adını bir dosya ile tekrar duyur. Eğer bunu başaramayacağını düşünseydim zaten başında onay vermezdim. Sonuçta oraya dinlenmeye gönderdik.”

O sırada aklıma ailem gelmişti. Burada böyle bir soruşturma yürüttüğümü asla bilmiyorlardı. Müdürümle vedalaşıp telefonu kapattıktan sonra kendimi salondaki koltuğa bıraktım. Yorgunluk beni öyle sarmıştı ki gözlerim kendiliğinden kapanmıştı.

***

Bir yerden gelen yüksek ses içinde bulunduğum boşluktan sıyrılmama sebep oldu. Zorlukla gözlerimi araladığım zaman odanın ışığının gözlerimi yakmasıyla ellerimi kapadım ve gerindim. Üzerimden iteklediğim yorgan ile içeride ki sıcak hava iliklerime kadar sızmıştı fakat üşümeme engel olmamıştı.

Boğazımda hissettiğim hafif yanma ile zorlukla yutkundum. Gözlerimi ovalayan ellerimi çektiğimde karşılaştığım manzara ister istemez şaşırmama sebep olmuştu. Ecevit kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde koltukta oturarak uyumuştu. Önüne koyduğu sehpada ise bir kap ve bezler vardı.

Ben doğrulurken telefonumun çoktan susmuş olan sesi tekrar çaldı. Hemen yattığım koltuğun dibinde yerde duran telefonuma uzandım. Arayan kişiye gözlerimi kısarak baktığımda karşıdaki koltukta uyuklayan adamın hareketlendiğini gördüm. Hızla aramayı cevaplayıp kulağıma dayadım.

“Alo?” Kısacık kelimeyi bile söylerken sızlayan boğazım yüzümü buruşturmama sebep oldu. “Komserim?” diye seslendi telefonun ucundaki adam, emin olmak istercesine. “Buyurun Latif Bey?”

“İyi geceler komiserim,” diye konuşmaya başladı adam. Benden yaşça büyük olduğunu biliyorum. “Bu saatte rahatsız ettim ama elime sonuç ulaşınca hemen ulaşmak istedim.”

Sanki uyandığımı anlamış gibi hareketlenip duran Ecevit’e göz ucuyla bakıp gözümün önüne düşen saçlarımı alnımdan geriye doğru attım. Saçlarımı ne zaman açmıştım?

“Siz en iyisini yaptınız,” diyerek adamı telkin ettim. “Hangi sonuç çıktı?”

Serap Hanımın evinde hiçbir şey çıkmamıştı, mutfak dışında. Mutfakta bir kimyasala rastlamışlardı o kadar. Bir de benim evime giren birisi vardı, dosyaları almıştı. O zaman bulduğumuz bir ayak izi vardı o kadar.

“Serap hanımın mutfağından çıkan kimyasal. İnsanların evinde bulunmayacak türde bir kimyasal.”

Kaşlarım çatılırken Ecevit’in sesime uyanmasını izledim “Ne gibi zararı var insanlara?”

Karşı tarafta kağıt hışırtıları sesi geliyordu. “Şöyle ki, gözlenen tek zarar insanların kokladığı zaman bayılmasına sebep olur.” Bu kez şaşkınlıkla donup kaldığımda Ecevit tüm ciddiyetle bana bakıyordu. “Anladım Latif Bey, teşekkürler.”

“Rica ederim, iyi geceler.” Adamın telefonu kapatmasıyla ne zaman açtığımı bile bilmediğim saçlarımı yine geriye götürdüm.


 

“Ne oldu?” diye sorarken hal ve hareketlerimi izliyordu. Ben daha bir şey demeden uzanıp alnıma avucunu bastırdı. Elinin anlık gelen soğukluğu ile irkilirken Ecevit yine çatık kaşlarıyla inceliyordu beni. “Hala düşmemiş,” diye mırıldandı.

“Ne düşmemiş?” diye sorduğumda doğrulduğum koltuğun ucuna oturdu. “Birkaç saat önce eve geldiğimde buz gibi odada uyuya kalmıştın. Üstünde açıktı,” derken hafif bir kızgınlık vardı sesinde. Sanki daha çok ‘Nasıl üstünü örtmezsin’ der gibiydi.

Yüzüm buruşurken, “Boğazım da o yüzden mi sızlıyor?” diye mırıldandım kendi kendime. Ardından gözlerim sehpaya kaydı. Hayretle Ecevit’e döndüm. “Ateşimi mi düşürmeye çalıştın?” Bacaklarımı yorganın altında kendime doğru çektiğim için Ecevit daha rahat bir şekilde oturdu. Muzip gözleri birkaç saniye üzerimde dolandıktan sonra omuz silkti. “Ateşin azımsanacak durumda değildi. Ayrıca kendine de gelemiyordun, sayıkladın hep.” Sırtımı kemiklerimin ağrısına dişlerimi sıkarak yastığıma yasladım.

“Çok saçmalamışımdır kesin,” diye cevap verdiğim de suratı gerildi. Cevap vermediği gibi gerilen suratını da görünce ağzımdan ne saçma şeyler çıktığını düşünürken korkuyla Ecevit’e baktım. “Neler söyledim?”

Fısıltım gözlerinin bana dönmesine sebep oldu. “Sızlanıp ‘Acıyor’ deyip durdun.” Sesinde anlamadığım sertlik vardı. Acıyor dedim diye olamazdı. Canımın acıdığını düşündüğü için miydi? Gözleri boynumdan aşağıya doğru kaydığında aslında yaptığı nokta atışıyla gerildim.

“Acıyan o muydu?” derken boğaz hizamın bitiminden göğüs arama kayan yarama baktım. Üzerimde sadece kazağımın altından giydiğim siyah askılı atletim vardı. Kafamı salladım sadece. Gözlerimi çirkin yarada uzun süre tutmak istemedim.

“Peki,” diye konuşurken sesindeki kararsızlık bariz ortadaydı. Sanki sorup sormamakta kararsız gibiydi. Sormasını teşvik etmek için bakışlarımı ona kaldırdım. “Kim senin yüzünden öldü?” Nefesim anında kesilirken bakışlarında görmeyi düşündüğüm yargılayıcı bakışlar yoktu. “Anlatmak zorunda değilsin,” diye konuşmaya devam etti anlayış dolu bir sesle.

Gök mavisi bakışları üzerime kitlenmişti. Sanki yanlış bir şey demekten çekinir gibiydi. “Ama içinde tutmaya devam ettikçe de boğulacaksın.” Zaten boğuluyorum, diyemedim. Sürekli rüyalarıma giriyordu. Sürekli bir travma gibi tetikleniyordu ve bu bana acı veriyordu.

Derin nefes alırken gözlerimi Ecevit’ten ayırmadım. Anlatmak konusunda tabii ki kararsızdım fakat içimden bir ses yargılamayacağını söylüyordu. Güvenmemi istiyordu. Ya bunu anlattıktan sonra bana olan bakışları değişir, bana bakarken gözlerini parlatan o inanç kaybolursa?

“Başkentin seri katilini biliyorsun,”diye konuşmaya başladığımda kendime şaşırmıştım. İçimden gelen bir hisle kendimi birden konuşurken bulmak beklediğim bir şey değildi. “Onu yakalamıştım,” dediğimde dudaklarını yalarken kafasını salladı.

“Benim katili öldürdüğüm gün orada ölü bulunan kurbanın zaten peşinde olduğunu biliyorduk. Kıza ondan önce ulaşmış ve korumaya almıştık.” Aklıma gelen şeyler göğsümü sıkıştırırken görüntüleri defetmekte zorlandım. “Kaldığı otel odasında kapısında polis vardı. Onunla kalıyordum o odada ve o gece bir kahve almaya çıkmıştım. Odadan ayrılmazdım asla ama o sırada polislerin çokluğuna güvendim. Kapının önünde 4 tane polis vardı. Hatta,” deyip duraksadığım da asıl canımı yakan kısma gelmiştim.

Zorlukla yutkunurken parmaklarım yorgandan çıkan eski iple oynuyordu. O sırada ince ellerimin üzerine konan kemikli kalın elleri ile bakışlarımı yukarıya kaldırdı. Gözlerinden yüzüne yansıyan bakışları anlatmaya devam etmemi istiyordu. “O kız gideceğimi duyunca korkmuştu. Tek kalmak istemiyordu ve benim gideceğim yer ise hemen yan binaydı ve ona güvende olacağına, kapı önündeki polislerin onu koruyacağına söz verdim.”

O gün söyledikleri, kızın gözlerimin önünde rahatlaması ve yarım saat sonra ortadan kaybolmasını unutamıyordum. Canı yanmış mıydı? Tüm acıyı hissetmiş miydi? Onu koruyamadığım için benden nefret ediyor muydu?

“Kahve alıp geldiğimde kapının önündeki tüm polisler kan içindeydi.” Sözlerim onun gerilmesine sebep olmuştu çünkü geniş kemikli elleri avuçlarındaki elimi sahiplenir gibi sıkmıştı.

“Kızdan ise hiçbir iz yoktu. Alıp götürmüştü.”

“Orman gülü,” diye küçük bir serzenişle konuştuğunda bakışlarında hala bir şey değişmemişti. Hala bana aynı şekilde bakıyordu. “4 polisi de öldürmüş dedin,” diye konuştuğunda soru sormamıştı fakat yine de kafa salladım. “Orada olsaydın muhtemelen beşinci sen olacaktın.”

Dağılan saçımı kulağımın arkasına koyarken üzerimdeki kazağı çıkarttığını bildiğim gibi saçımdaki tokayı da onun çözdüğüne emindim. “Onlar hazırlıksızdı. Bir anda, hiç beklemeden hepsine susturuculu bir silahla sıkmıştı. Yani bir ihtimal onu durdurabilirdim.”

“İhtimaller her zaman öldürür, Vera.” Adımı onun ağzından ilk defa duymuyordum fakat ilk defa böyle duygu dolu duyduğuma emindim. “Katille ilk karşılaşmanızda ağır yaralanmışsın. Haberlerde duyduğum detaylara göre odaya gizlice girmişsin hatta,” dediğinde sıkıntılı bir nefes bıraktım.

“Seni telkin etmeye çalışmıyorum. Eski bir komutan olarak ön görümü açıklıyorum,” deyince kaşlarım havalandı. Komutan kelimesine öyle güzel vurgulamıştı ki üniformalı halini merak etmedim değil.

“Katilin ne kadar güçlü ve yüksek bir zekaya sahip olduğu, daha önceki kurbanlarından belliydi. Yani polisleri öldürüp içeriye girseydi sizi de hazırlıksız yakalayacaktı. Orada seni de...” cümlesini kendi isteğiyle sonlandırdığında boşluk kalan kısımları doldurmak benim için çokta zor olmadı.

“O kızı kurtaramadın ama sıradaki tüm kurbanları kurtardın. Yakalamasaydın eğer hala Ankara’da kadınlar korkuyla yaşayacaklardı. Sıradaki kurbanın kendileri ya da sevdikleri olup olmadığından emin olamayacaklardı.”

Gülümserken içinde boğulduğum savaşın hızı yavaş yavaş azalıyordu. Tabii ki içimde hala atamayacağım bir vicdan mahkemesi vardı. O kıza karşı duyduğum suçluluk hayatım boyunca taşıyabileceğim bir şeydi.

Ben bu iç düşüncelerimin etkisinde debelenip dururken çenemi tutan parmaklar nazik bir şekilde yüzümü kendine çevirdi. “Hala kafanın içinde kendinle kavga ediyorsun,” dediğinde omuz silktim çocuk gibi. Bu halime gülümserken çoktan elini çekmişti.

Fakat eli çenemden ayrıldığı gibi saçlarıma uzanmıştı. Bunun için bana doğru hareketlenmesi gerektiğinden aramızdaki mesafe kısalmıştı. İçimin garip bir heyecana karışmasına sebep olan bu hareket ile gözlerimi Ecevit’ten ayırmadım.

Git gide yaklaşması, içimde kalbimin dört nala koşmasına sebep olan bir duyguya boğuyordu beni. Ne kadar geriye atarsam atayım inat bir şekilde hep önüme düşen parlak ve kalın saç tutamlarımı, nazik bir şekilde kulağımın arkasına koydu.

“Saçların o kadar yumuşak ki,” diye konuştuğunda bakışlarında olduğu gibi şaşkınlık vardı. “Her gün toplamana inanamıyorum. Resmen bu güzel tutamları hapis ediyorsun.”

“Çalışırken zorlanıyorum,” diye konuştuğumda sesimin kısık çıkması Ecevit’in yamuk bir şekilde gülümsemesine sebep olmuştu. “Yine de bu onlara kıymanı gerektirmiyor.” Serzeniş gibi çıkan sesine gülümserken bakışlarının da ellerinin de hala saçlarımda olduğunu görüyordum.

“Öyle bir bakıyorsun ki,” diye konuştum. Bakışları bana kaydı fakat parmakları saçlarıma dolanıp duruyordu. “Nasıl bakıyorum?” Ne kadar yakınlaştığını fısıltısının çok yakından gelmesiyle anladım.

“Saçlarıma tutuklu kalmış gibi.”

“Saçlarına aşık olmuş gibi.”

Cümlesi şaşkınlıkta donup kalmama sebep olurken kendisi bu hallerimden oldukça eğlenir gibiydi. Hatta gözleri aralık duran dudaklarıma değdiğinde yutkunuşuna şahit oldum. Farkında olmadan dudaklarımı yalayarak yaptığım dalgın hareket onun nefes almasına sebep olmuştu.

Destek olmak için oturduğumuz koltuğa yasladığı eli her saniye yanıma yaklaşıyordu. Vücudumu ele geçiren bir hisle kafamı hafifçe eğdiğimde Ecevit bunu bekler gibiydi. Dudaklarımız arasındaki o kısacık mesafe içinde öyle bir çekim vardı ki neredeyse gözle görülebilirdi. Gözlerim benden bağımsız kapandığı an bizi gerçekliğe çeken telefon sesim ile beynimde şimşekler çakmıştı.

Biz tam şu an öpüşmek üzereydik.

Ne yapacağımı bilmez şekilde dururken kendini toparlayan Ecevit oldu. Hızlıca geri çekilip hafifçe öksürdü ve bana bakmadan yanındaki telefonumu uzattı. İkimizde bir çekimin içinde kaybolmuştuk, gerçeklik algımızı kaybetmiştik.

“Efendim Nagihan?” Hızlıca kendime gelip toparlanmam gerekiyordu ve bende ancak işime odaklanırsam bunu başarabilirdim.

“Komiserim, size link attım. Hemen bakmanız gerekiyor.”

Telefonumu kulağımdan çekip aramayı hoparlöre aldım. “Ne linki?” Zaten açık olan internet sayesinde hızlıca linke tıkladım. “Haber linki. Görmeniz gerektiğini düşündüm.” Benim gibi Ecevit’te merak etmiş, yanıma yaklaşıp telefondan tıkladığım linki sayfasına bakmıştı.

“Polis memuru Muhammet Korkmaz evinde ölü bulundu.” Benim yerime Ecevit sesli şekilde okuduğunda gözlerim büyüdü. “Ne?” diye fısıldarken haberin devamına göz attım. “Kim bu?” diye soran Ecevit’e benim yerime Nagihan cevap vermişti.

“Komiserimin halasının dosyasını soruşturan polis.”

****

NASILDI BÖLÜM :)

Bölüm : 11.04.2026 02:32 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...