
Selaammmmm:) Satır arası yorum ve oylarınızı bekliyorum.
****
Emniyete adım attığım gibi karşımda bana yardımcı olacak komisere elimi uzattım. "Hoş geldin komiserim."
Ömer Müdürün bana yardımcı olması için görevlendirdiği polis Nagihan'a gülümsedim. "Hoşbuldum."
Üniformasının ceketini düzeltip yanyana yürümeye başladık. "Nasılsınız?" Diye sorduğunda sesindeki heyecanı rahat duyabiliyordum. Yanımda geçen polisler bana selam verip geçince aslında çoktan beni tanıklarını anlamıştım.
Başkentin katilini yakalayan komiser...
"İyiyim, teşekkürler," deyip etrafa kısaca bakış attım. "Fazla yoğun sanki." Diye konuştum etrafa bakarak. Gülümseyerek asansörün düğmesine basan Nagihan tekrar bana döndü. "Her zamanki hâli diyebiliriz."
Asansöre bindiğimizde sadece biz vardık. "Bu arada," diyerek 4. Kat tuşuna basıp bana döndü. Kahverengi saçlarını at kuyruğu yapmış şapkanın boşluğundan geçirmişti. "Olay yeri inceleme çıktı çoktan. Önce oraya geçelim mi?"
Bir şey çıktı mi çıkmadı mı merak ediyordum. En ufak ipucu bile göz ardı edilemezdi bu dosyada. "Ben arşive geçeyim, sen olay yeri inceleme dosyalarını bana getirirsin," diye konuştuğumda Nagihan gülümseyerek kafa salladı. "Baş üstüne komiserim."
Asansör durduğu an ikimizde indik ve ben arşiv yolunu tutarken Nagihan arkasında kalan yola gitti. Koridoru takip ederken yanımdan geçenlere bakmamaya özen göstersemde bazıları özellikle sesli şekilde selam veriyordu.
Onlar yaptığım işten gurur duyuyordu, ben ise yapamadığım işten utanç duyuyordum.
Koridordaki tabelaları takip ederek geçtiğim üçüncü kapı beni arşive çıkarmıştı. Girişte masada oturan polis memuruna bana verilen geçici kartı ve kimliğimi uzatıp gösterdim. "2001 ve öncesi tarihlerdeki olayları incelemek istiyorum." Oturduğu sandalyeden kalkarak "Buyurun komiserim," dediğinde polisi takip ettim. Arka taraflara doğru gittikçe arşivin büyüklüğü gözler önüne seriliyordu.
Aslında tüm olayları incelemeyecektim zaten. Sadece 2001 ve önceki Özbek köyüne bağlı olayları araştıracaktım.
"Soruşturmalar, dosyalar burada." Benim hemen solumda kalan demir rafları gösterdi. Hemen ardından ise hızlıca ilerleyip rafların arkasında kalan bir kapıyı gösterdi. "Burada ise soruşturmalarda kanıt sayılan eşyalar var. Kutuların üzerinde tarih aralıkları yine yazıyor. Hemen öndeki odada ise," diyerek eliyle arkamda kalan, az önce geciktiğimiz odayı gösterdi. "Bilgisayarlar var komiserim. Bazı dosyalar bilgisayarda kayıtlı. Oraya da bakabilirsiniz. Bir şeye ihtiyacınız olduğunda girişteyim seslenmeniz yeterli."
"Teşekkür ederim," diyerek kafa sallayarak demir rafları inceleyerek ilerledim. Rafların üzerinde yazan tarih aralıklardan aradığım aralığa geldiğim gibi elimi kutuya uzatıp çektim.
2001-2007
Kenardaki boş eski masaya bıraktığım gibi üzerimdeki monttan kurtuldum. Halamın dosyasına aşina olduğumdan onu es geçtim ve o sene içinde ki başta kayıp vakalarına baktım. O sene içinde birkaç kayıp vakası varsa da hiçbiri halamın dosyası ile ortak veriler taşımıyordu. Diğer senelere geçtiğimde ise hemen halamın olayının üzerinden 1 sene geçmişti ki bir kayıp vakası olmuştu aynı kasabada.
Açık duran küçük deftere hızlıca aldığım notlar ve çektiğim fotoğraflardan sonra bir sene sonraya geçtim. Bu böyle her sene devam ediyordu. Bu kayıpların tam kesin bir günü yoktu. Kimisi senenin başında kaybolmuş kimisi de halam gibi senenin sonunda kaybolmuştu.
Tek ortak nokta, insanların arkasından bıraktığı kırmızı not kağıdında yazan yazıydı. Genel olarak meslektaşlarımın elini kolunu bağlayan bu nottu.
Kaçırılmaya dair hiçbir bulgu yoktu, ne kadar çözmek isterseniz isteyin devam etmeniz gereken bir iş vardı. Dosyada asla ilerleme olmuyordu, her şey kayıptan değil, kaçmadan yanaydı. Mecbur bir şekilde bu dosya böyle kaldırılıyordu.
"Komiserim," diye seslenerek yanıma gelen Nagihan ile arkamı döndüm. Elinde ince bir dosya ve suratında sıkıntılı bir ifadeyle yanıma geldi. Ben elinden aldığım dosyanın kapağını açmıştım ki kendi bir sandalye çekerek yanıma oturdu.
Hiçbir şey yoktu.
Ayak izleri eşleşmedi, parmak izine rastlanmadı, kağıtta ki yazı dışında -ki bunu sadece ben şüpheli buluyorum- hiçbir bulgu yoktu. Elle tutulur tek bir şey bile yoktu.
Tıpkı diğer soruşturan polisler gibi benim de elim boş başladık soruşturmaya.
"Bu beklenen bir şeydi zaten," diyerek dosyayı gözümün önünden çekmek istercesine masanın diğer ucuna attım.
"Sanırım size ciddi bir ipucu lazım," diye konuştu kutudan bir dosya alarak. "Ne araman gerektiğini biliyor musun?" Diye sordum yardım etme hevesiyle elindeki dosyaya bakarak.
Kafasını salladı. "Ömer müdürüm size yardım etmek için beni bu soruşturmaya koyduğunda bilgilendirdi." Tekrar kutudan bir dosya alıp kapağını açarken "O zaman başlayalım çünkü işimiz uzun," diye konuştum.
"Bunlardan bir şey çıkar mı ki acaba?" Diye konuştu Nagihan kendi kendine. Bir şeyler çıkar mı bilmiyorum ama en ufak bir bilgi bile benim işime yarayabilirdi.
Kaç saat sürdü bilmiyorum ama son dosyaya geldiğimde artık gözlerim kendi kendine kapanmak üzereydi. Kayıp kişinin önce ismine baktığımda kaşlarım çatıldı. İsim bana anlık tanıdık geldiğinde defterime dönüp geçmiş sayfalara baktım.
Önceki kayıp dosyaların birinde bu adam görgü tanığıydı. Kayıp olan kişiyi bir adamla sürekli konuştuğunu görmüş. Hatta kaybolmadan iki saat önce kayıp kadına kırmızı bir zarf gelmiş ve kadın bu zarfa oldukça sevinmiş. İfadesinden yaklaşık 7 ay sonra ise görgü tanığı kaybolmuştu.
Yine geride sadece kırmızı kare bir kağıt bırakmış. Yani yine boştu.
Gözüm kalabalık masadaki halamın dosyasını buldu. "Bu dosyayı soruşturan komiserin iletişim bilgilerini bulur musun?"
Nagihan saygıyla kafasını sallayıp "Tabii komiserim," deyince yeni bir dosyaya geçtim. "Bu kasabanın kayıtlı geçmişini öğrenebileceğim başka bir yer var mı?"
Küçük bir kasaba olduğu için kayıplar ve birkaç komşu kavgası dışında hiçbir olayı yoktu. Bu da benim yine elime bir şey vermiyordu.
"Bilgisayar arşivinde mutlaka vardır komiserim," deyince geriye kalan on kayıp dosyasını incelemeye geri döndüm. 2001 yılından itibaren her sene bir kayıp var. Bu senenin sonlarında verilen yeni kayıpla birlikte 23 kayıp demekti.
Ne olduğu bilinemeyen 23 insan.
Kolumdaki kazağı çekerek saatime baktığımda esnemekten gözümden yaşlar geliyordu. Saat sabaha karşı 03:29 idi. Dosyalar bitmemişti çünkü her ayrıntıyı okuyor üzerinde düşünüyor her şeye kafa patlatmaya çalışıyordum.
Yine de son kalan 5 dosyayı Nagihan'a devrederek diğer odadaki bilgisayarın başına geçtim. Tam o sırada telefonum çalınca elimi cebime attım. Gizli numara yazısı kaşlarımı kaldırmama sebep oldu. Yine de hızlıca açıp kulağıma dayadım. “Alo?”
“Resital başlıyor. Çığlık atma, duvarlar benden yana.” Ben daha cevap veremeden yüzümü kapanan telefon ile olduğum yerde kaldım öylece. Ne resitali?
"Komiserim," diye seslenen ses ile kafamı kapıya çevirdim. Arşiv odasının girişinde görevli olan memurdu. Elindeki dumanı tüten kupayı masaya yanıma bıraktı. Diğer elindeki kahve ise sanırım Nagihan içindi.
"Ömer müdürüm, kolay gelsin demek istedi."
Gülümseyerek teşekkür ettiğimde polis memuru Nagihan'ın bulunduğu odaya girmişti. Bende elimi hemen sıcak kupaya sarıp minik minik yudumlar aldım. Galiba işsiz birilerinin eğlencesiydi ya da yanlış numarayı aramışlardı.
Bilgisayar arşivine girdiğim gibi 1998 ile 2001 yılları arasındaki kayıtlı olaylara baktım. Defterimi kenarda hazır etmiştim fakat yine bir hüsranla karşılaştım. Kasabada göze batacak bir olay yoktu.
Bir hırsızlık kayıt edilmiş, hırsız yakalanmıştı.
98'den aşağıya doğru sırayla geçmiş her seneye bakmaya çalıştım. Elimi yanağıma yerleştirilerek dalgın bir şekilde ekrana bakarak arşivde dolandım. Ne kadar aşağıya inersem o kadar azalıyordu. Bu muhtemelen doğru düzgün veri işlenmemiş olmasından kaynaklanıydı.
Çok aşağıya indiğimi düşünerek arşivden çıkmayı düşündüğüm sırada 1975 yılı arşivine girmiştim. Tam o sırada büyük yangın konulu kaydı görünce tıkladım. 1975 yılının Eylül ayında kasabada büyük bir yangın çıkmış. Bir kaç kasabalı ve sayısı bilinmeyen mülteci yangında ölmüştü. Yangın kasabanın Klisesinde çıkmış ve oradan ormanı sarması ile kasabaya sıçramış.
Yangın çıkış sebebi bulanamamış.
Kenardan hızlıca ayrıntıların çıktısı aldığım gibi bir iki sene daha aşağıya indim. Fakat yine dikkat çekici bir şeyler olmadığından bilgisayarı kapatıp ayaklandım.
Nigahan ile oturduğumuz odaya girdiğimde dosyaları toplarken buldum. "Bitti mi?" Diye sorduğum yine saygıyla kafasını salladı. "Notlarım masa üzerinde fakat elle tutulur bir şey yoktu."
Elle tutulur bir şeyler olsaydı birileri en azından dosyayı çözerdi. "Elbet bir yerden bir şey yakalayacağım." Masadaki eşyalarımı üst üste yerleştirip toparladım. Saat sabahın 07:30'u olmuştu. Buradan çıktığım gibi direkt muhtarlığa gideceğim, yapmam gereken sorguları yapıp eve geçtiğim gibi yatacağım.
"Bana 1975 yılında Özbek kasabasındaki yangında çalışan polislerin listesini ve iletişim bilgilerini bulur musun?"
"Tabi komiserim yalnız baya eski olay, yaşayanı zor bulunur."
"Olsun sen yine de bulabildiğini bana getir."
"Tamam komiserim," diyerek eşyaları toplayıp yanımdan geçti.
Kasabaya ulaştığımda saat çoktan 10'u geçmişti. Direkt muhtarlık binasına geldiğimde kapıda bekleyen Ecevit beni görünce yaslandığı yerden doğruldu.
"Günaydın," diye seslendim arabanın kapılarını kilitleyip.
"Günaydın da," diyerek yavaş adımlarla yanıma yaklaştı. "Sen hiç uyumamışsın ki?"
Yüzümü buruşturmadan edemedim. Tabi ki ilk defa sabahlamıyordum, işimin çoğu gecesi araştırmak ve sabahlamakla geçiyordu. Ama hem kendi alanımda olmamam hem tek başıma olmam biraz daha yükü çoğalttığı için daha fazla yorgun hissediyordum.
"Fazla mı belli oluyor?"
Uzamış sarı sakalları arasında yamuk bir gülüş sergiledi. Serseri bir şekilde cıkladığında gözümde o kadar tatlı görünmüştü ki kendime hayali bir tokat atmam gerekti. "Dümdüz bakan anlamaz."
Kaşlarım hava kalktı anında.
"Sen nasıl bakıyorsun ki?"
Gök mavisi cam gibi parlayan gözleri kısılmıştı.
“Düz bakmadığım bir gerçek.” Şaşkınlık dolu hayretle baktım ona.
“Ağzın fazla iyi laf yapıyor,” dediğimde bana sırıtarak baktı.
“Başka hünerleri de var,” dediğinde ne kadar dudaklarımı sıksam da gülmeden edemedim. “Evet,” dedim, yanından geçip yürürken. Hemen yanıma geçmişti bile. “Susmak mesela” Sesimdeki kinayeyi anlamaması imkansızdı ki sırıtması genişledi.
“Emrin başım üstüne komserim,” dediğinde gözlerimi devirdim.
“Sen nesin peki?” diye sorduğumda fazla yakınımdaydı. “Yardımcı komiserim mi?”
Sanki bu dediğimi oldukça beğenmiş ve kafasına yatmış gibi kısa bir an duraksadı. “Neden olmasın?” dediğinde yandan baygın bir bakış attım. “Bütün dizilerde olayı araştıran komiserin yanında hep bir koruyucusu oluyor.”
Muhtarlık binasının kapısını açtığımda duraksayıp ona baktım. “O da sen misin?”
“İstersen seve seve olurum.”
Gülümseyerek içeri girdiğim an tüm ciddiyetimi büründüm ve işimin başına geçtim. “Fasıldan video çeken oldu mu hiç?” Ecevit’in sessizliği ile ona dönünce düşünür gibi kaşlarını çatmıştı. "Gençler belki. Bir de civardaki dükkan kameralarına bakmak gerek. Neden?”
“Bir şeyler yakalarız umudu,” dediğimde kafasını salladı.
“Ben bakarım, görüntü varsa kopyasını alır sana getiririm.”
Sorgu odası olarak kullanacağım odaya girip çantamdan çıkardığım dosyayı masaya koydum. “Neden yardım ediyorsun?” O sırtını kapı pervazına yaslayıp kollarını göğsünde birleştirirken ben hep aynı yerinde hazır bekleyen kameranın yanına geçtim. Olayın başından beridir yanımdaydı ve hep yardım etmek istiyordu.
“Olayı araştıran polisin koruyucusuyum, yardımcısıyım. Yeterli mi?”
Kameraların ayarlamalarını yaparken alttan ters bakış atıp işime döndüm. “Hayır dersem bu seni durdurur mu?”
“Asla,” dediğinde suratında arsız bir sırıtma vardı.
“Tamam o zaman,” diyerek pes ettim. “Umarım dilin kadar elinde hızlıdır ve bana fasıldan görüntü bulursun.”
“Hızımı görsen şaşarsın.”
Yine bir sırıtma ve kendinden oldukça emin bir tavır. Benim bu adamla çok işim vardı.
****
"Hazırsan başlatıyorum," deyip kafamı masada oturmuş bana bakan Ecevit'e çevirdim. Üzerimde dolanan parlak bakışlarına kadar gülümsedi.
"Sabırsızlanıyorum."
Laubali hallerine göz devirip kameranın tuşuna bastım ve Ecevit'in tam karşısına oturdum.
"Prosedür gereği," diyerek önümdeki dosyayı açarken oldukça mimiksiz ve soğuk duruyordum. "Adın ve soyadın?"
Elleri masanın üzerinde duran Ecevit kafasını yana doğru eğip oturuşumdam saçlarıma kadar beni inceleyince gözlerimi büyüterek onu uyarmaya çalıştım. Kamera benim arkamda kalıyordu, beni görmüyor fakat Ecevit tam olarak kameranın önündeydi.
Kurnaz bir ifadeyle gülümsedi ve ardından hafif bir öksürük ile kendini toparladı.
"Ecevit Karadağlı."
Önümdeki dosyaya göz attım tekrar. "Bir ikametgahın yok, üzerine kayıtlı bir şey, bir gelirin yok. 5 yıldır evsiz bir şekilde sokakta yaşıyorsun."
"Senin için bunlar sorunsa," demişti ki sesli şekilde öksürerek bir ikazda bulundum. Benimle uğraşırcasına bana güldüğünde masa altından ayağına vurdum.
"Evet doğru." diyerek toparladı.
"Burada eski bordo bereli olduğun yazıyor."
Derin nefes alıp dosyayı inceledim.
"Fakat," diye devam ettim. " Kasabadan birkaç kişi senin için başka bir şey anlatıyor."
"Depremde ailemi kaybettiğim mi?"
"Demek duydun."
"Duymadım," dediğinde merakla suratına baktım. "Ben uydurdum."
"Neden?" Bir insan neden böyle bir yalan uydururdu ki?
Tüm kurnazlığı, haylazlığı tamamen olmasa da gitmişti ve ciddiyete bulanmıştı.
"Kasaba halkı fazla yardım severdi. Sürekli iş, ev ayarlamaya çalışıp durdular. Bense hiçbirini istemiyordum. O yüzden böyle bir hikaye uydurdum."
"O yüzden mi senin için aksi deyip duruyorlar."
Komik bir şey demişim gibi gülerken kaşları havalandı. "Öyle mi diyorlar." Konudan sapmamak amaçlı dosyadaki notlara tekrar dönüp baktım.
"Neden bu kasaba?"
Bilmem dercesine dudaklarını büktü. "Ege taraflarını severim. Sürekli de dolanır dururum ve burayı sevince de gitmek istemedim."
"Sevince?"
"Sevemez miyim?"
"Her sene bir insan kaybolurken mi?"
"İnsan sevdiğini her yanıyla sever."
"Karşındaki bir insan değil."
"Fark etmez."
"Her neyse," diyerek bacak bacak üstüne attım. "Erdem Öztürk'ü ne kadardır tanıyorsun?" Düşünür gibi duraksadı ve omuz silkti.
"Kasabaya geldiğimde tanıştık."
"Yakın mısınız?"
"Galiba."
"Galiba?" Diyerek ona baktım. "Biraz açar mısın?"
"Yaşam tarzıma saygı duyan nadir insanlardan birisi. O yüzden severim."
"Biraz değişik bir yaşam tarzı."
"Sorgulanması gereken bir şey mi?"
Gıcık olduğumu belli edercesine yapay bir şekilde gülümsedim. "Muhtemelen."
"Komiser benden şüpheleniyor galiba."
Bu kez umursamazca omuz silken ben oldum. "Şüphe duymam gereken bir şey varsa duyarım."
Suratında bir düşüş olduğunda aslında tamda gelmem gereken noktaya geldiğimi anladım. "Var mı?" Diye sorarken bile bakışlarında ki mânâ değişti. Kollarımı masaya yerleştirip öne doğru eğildim.
"Var."
Omuzlarına kadar öyle bir gerildi ki kamerayı açıp izlesem muhtemelen çok rahat görürdüm afallamasını.
"Merak ediyorum," derken gözlerim tamamen Ecevit'in ciddiyeti yakıştırdığım suratında dolandı. "5 yıl içinde 5 kayıp verdi bu kasaba. Hiç mi bir şey görmedin, duymadın? Sokakta yaşıyorsun sonuçta. Bir çığlık, bir itiş kakış? Eski bordo berelisin ve dikkati açık birisin, senden kaçması imkansız."
"Duymadım."
Bu kadar. Tek cevap ve tek düz bir ifadeydi sorumun cevabı. "Bu kadar mı?"
"Olan bu."
Mesafe düşen sesine ve az önceki laubali halinin kaybolması bu konuda beni daha da şüpheye düşürüyordu.“Biraz tuhaf,” diye mırıldandım. Ciddi ifade suratını kavramıştı ve gök mavisi gözlerinin tüm odağı bendeydi. Önümdeki dosyanın hemen yanında duran küçük deftere çabucak gözden kaçırmamam gereken notları aldım.
“Bir soru soracağım,” dediğimde çenesini kaldırdı. “Senden ise bu soru için net bir cevap alacağım.”
Kaşları çatıldığında suratındaki ifade oldukça düzdü, anlaşılması fazlasıyla zordu. “Ben sana hep netim.” Sağ omuzumu silktim. “Az önce bana net olmadığına o kadar eminim ki,” diye mırıldandığımda yutkunuşunu kaçırmadım.
“Sen veya Erdem, kayıplar ile ilgili bir bilginiz ya da bu durumla parmağınız var mı?”
Hayır diye cevap verirse tabii ki bu soru benim ona karşı tüm şüphelerimi silecek değildi ama yüz ifadesini izleyecek, hareketlerini takip edecektim. Sorum onda ne etki yaratacak bunu merak ediyordum.
Harika yalan söyleyen bir insan bile bazen hareketlerini ve ifadelerini gizleyemezdi; tabii iyi bir profil izleyicisiyseniz.
“Hayır,” derken sesi daha çok kendisiyle dalga mı geçtiğimi sorar gibiydi. Bakışlarına bulanan gri bulutlar bunu kendisine sormuş olmamdan dolayı kırgın gibiydi. Sanki bunu benden beklememiş gibiydi. Az önceki ciddi ve düz ifadesi tamamen silinmemişti fakat kırılmıştı.
Bunu hissettirmek istemezdim fakat bir şekilde içimdeki şüphenin önüne geçmem gerekiyordu. Yoksa büyüyüp kocaman bir dağ olacaktı, yanlış ve fevri kararlar vermek istemiyordum.
Onu incelemeye devam ettim. Asla emin olmadığımı yüzümden belli ediyor, beni biraz daha ikna etmesi gerektiğini hissettiriyordum. “Bak,” dedi pes edercesine. “Evet sokaklarda yaşıyorum fakat gece olduğunda sadece yatacak yer arıyorum, bulduğum yerde de uyuyorum. Zaten kışı normalde Erdem’in kahvesinde geçiriyorum. Evet,” deyip duraksadı ve derin nefes aldı. “Nasıl göründüğünün farkındayım. Evsiz, sokakta başıboş gezen bir adam nasıl olur da bir şey duymaz. Fakat unutma ki, aynı evde yaşayan insanların ruhu bile duymuyor. Kaldı ki bir kaçırılma vakası olup olmadığı da bellisiz.”
Tamam, oldukça haklı noktalara değinmiş olması hâlâ gözümdeki şüpheyi kaldırmadı. Onda bir gizem, saklı bir şeyler olduğuna adım kadar eminim. Fakat bunun en azından çözmeye çalıştığım davamla ilgili olmadığını öğrenmem gerekiyor.
“Şüphelenmeyecek bir imaj sergilemediğimin bende farkındayım. Tabii ki bir durum olduğunda önce tekinsiz duran bir evsiz göze batar,” dediği an elimi onu susturmak için havaya kaldırdım.
“Böyle bir şeyin söz konusu olmadığını iyi biliyorsun,” dediğimde dişlerini sıktı. “Serap Hanımın kaybolmasının hemen arkasından senden şüphelenseydim, inan evime adım dahi atamazdın.”
Demir gibi sesim ve sert tavrımla karşılaştığında omuzlarını düşürdü geri adım atarcasına. Önümdeki dosyayı sert bir şekilde kapattıktan sonra çatılmış kaşlarımın gölgelendirdiği bakışlarımı Ecevit’in gök mavilerine çiviledim. “Eklemek istediğiniz bir şey var mı?”
“Yok,” derken sesi karışıktı. Elimle kapıyı gösterip “Çıkabilirsin,” dediğimde kafasını kapıya çevirdi. Ne düşünüyordu bilmiyorum ama tekrar dönüp bana baktığında önümdeki defterden kafamı kaldırıp bakışına karşılık vermedim.
Bu kasabada kendisi de dahil kimseyi tanımıyorum bu yüzden herkese şüpheli gözüyle bakıyordum. Aynı soru tarzı aynı yaklaşımı herkese yapmıştım. Erdem’in sorguda canına okuduktan sonra akşam yemeği davetine onların evine gitmiştim. Ecevit hiçbir şey demeden masadan kalkıp odadan çıktıktan sonra ikinci sorgu için adamı çağırdım. Bugün bir istisna yaparak üç sorgu yaptım ve arkasından kendimi sahil kenarındaki büfeye attım.
Evde pek bir şey kalmamıştı ve emniyetten çıktığımda yorgunluktan aklıma gelmemişti.
“Merhaba,” diye seslendim içeriye doğru. Geniş, içi dolu olan bakkala girdiğimde köşedeki kapıdan çıkan Kaya beni gülümseyerek karşıladı. “Merhaba,” dediğinde tıpkı onun gibi gülümsedim. “Ne lazımdı sana?”
“Aslında alacağım şeyler daha çok markette oluyor,” demiştim ki tam da yan tarafımda kalan rafın üstünde atıştırmalık barları görmüştüm. “Neyse ki sende de varmış,” diye kıvırdığımda kahkaha atmıştı.
“Lütfen,” diye konuştu yalanda bir sitemle. “Burası bakkal değil, mini market.”
Pot kırmışçasına güldüm. “Pardon, market olduğunu görmem gerekiyordu.” Dışarıda asılı duran elektronik tabelada yazan KAYA MARKET ismini asla umursamamıştım. “Benim güzel mini marketimde bulamadığımız bir şey asla olmaz,” derken neredeyse önündeki tezgaha sarılacağını düşünmüştüm.
Bu sempatik hallerine gülümserken tezgâha çoktan almak istediklerimi koymuştum. Paketlerin barkodunu okuttuktan sonra söylediği fiyatı cüzdanımdan çıkardım. “Tekrar bekleriz,” dediğinde el salladım ve evimin yolunu tuttum.
Hava henüz aydınlık olmasına rağmen öyle soğuktu ki Ege kıyılarının asla bu kadar soğuk olduğunu düşünmemiştim. Daha yazlık yerlerdi en azından soğuğu da az olur sanırdım. Telefonumun sesi günün ortasında tüm dikkatleri üzerime toplarken poşetleri diğer elime alıp montumun cebinden telefonumu aldım.
“Evet?” diye cevap verdim.
“Komiserim ben Nagihan. Sabah beraberdik.”
“Hatırladım,” deyip yürümeye devam ettim. “Elinde var mı bir şey Nagihan?”
Bana iyi bir şeyler vermesine çok ihtiyacım vardı. Bu soruşturma çok düz gidiyordu ve bir yerden sonra asla ilerlemeyecekti. Seyrinin değişmesi gerekiyor.
“Halanızın dosyasıyla ilgilenen polisin bilgilerine ulaştım. Çoktan emekli olmuş, size bilgilerini mesaj olarak atıyorum.”
“Teşekkürler Nagihan. Peki bu 75 yılı ile ilgili bir şeyler var mı?”
Sıkıntılı bir nefes alındı. “Henüz yok komiserim. Arattığım birkaç polis memuru çoktan vefat etmiş. Yine de yaşayan bir tane bulabileceğime inanıyorum.”
“Tamamdır,” diyerek kısa bir teşekkür ardından telefonumu kapatmıştım. Eve girdikten sonra eşyalarımı yerleştirip hızlıca üzerimi değiştirdim. Elimde telefon Nagihan’ın attığı bilgileri incelerken salona geçmiştim.
Oturma odasının soğukluğu anında bana Ecevit’i hatırlatırken yüzümü buruşturmadan edemedim. Evin soğukluğunu ona bağlayacak kadar kendimi Ecevit’e alıştırmamam gerekiyordu. Kafamı iki yana sallayarak hayali tokattı en sert şekilde yanağıma indirdim.
Tekrar önümdeki bilgilere döndüm ve emekli komiserin yaşadığı şehre baktım. Buraya oldukça uzaktı, yine de gitmem gerekirse gidecektim. Numarasına tuşladım ve arkama yaslanırken karşı tarafın telefonu açmasını bekledim.
“Alo?” diye açılan telefonla hafifçe öksürdüm.
“Merhaba, ben cinayet büro şubesinden Komiser Vera Gürsoy.” Sakince nefes alarak devam ettim. “Emekli komiser Muhammet Korkmaz’ı aramıştım?”
Buradan da boş bir şekilde dönmemek için içimden dualar etmiştim.
“Benim,” dediğinde aksi sesi bana çok rahat ulaşıyordu. “Ne sebeple beni aramıştınız?”
Konuyu uzatmanın bir sebebinin olmaması bir yana, telefonun diğer ucundaki adam oldukça aksi ve sinirli bir ses ile konuşuyordu. Lafı uzatırsam muhtemelen yapacağı şey telefonu suratıma kapatmaktı.
“Yıllar önce üzerinde çalıştığınız bir soruşturma hakkında aramıştım.”
Kızgın yaşlı homurtularını saklama gereği duymamıştı.
“Kaç dosya soruşturdum sonuca vardım biliyor musun sen?” Titrek sesini zorlukla duymama sebep olan bir şeyler ile uğraşıyordu ve ben elindeki zıkkımı bırak demeye çekiniyordum. “Bu yaşlı kafa hangi birini kafasında tutsun?”
Yorgunluk ve uykusuzluğun sebebi boyun ağrımı hafifletmek için gözlerimi kapatıp boynumu esnettim fakat bir işe yaramadı. “Neyse ki sınırları daraltmak işimize yarar,” dedikten kısa süre sonra arka taraftaki rahatsız edici ses kesilmişti. “Ben sizin kapatamadığınız bir dosya için aramıştım. 2001 yılındaki Özbek kasabasında kaybolan Tomris Gürsoy dosyasını hatırlıyor musunuz?”
“Sen,” deyip duraksadı. Kısa bir an bir şey demedi ve sessizlik aramızda gerilime sebep oldu. “Sen bu dosyanın neden peşindesin? Ayriyeten bu dosyayı ben kapattım. Kadın teröre katıldı, geride de gittiğine dair bir notu olması lazımdı.”
Tek kaşım anında hava kalkarken doğruldum ve koltuktan kalktım.
“Yaşlı kafanızın maşallahı varmış, gayet iyi hatırlıyor.” Yine de onu kızdırıp kaçırmak istemediğim için birazcık yumuşatmaya çalıştım. “Tomris benim halam. Her ne kadar teröre katıldı deseler de halamdan sonra bu kasaba her sene bir kayıp verdi. Terör olmadığına fazlasıyla eminim.”
“Benden ne istiyorsun?”
Bu adamın yanında çalışan tüm polislere üzülmüştüm. Adamla konuşurken ben bile bu kadar gerildiysem, yanında ve emrindeki polisler ne hissetmiştir kim bilir? Adam öyle aksi bir şekilde cevap veriyordu ki biraz daha sormaya devam edersen sana iyi bir söveceğim der gibiydi. Ya da direkt söver gibi.
“Birkaç gün önce kasaba da bir kadın kayboldu. Daha doğrusu, tıpkı halam ve diğer kayıplarla aynı şekilde ortadan kayboldu. Bende bu kaybı araştırıyorum, belki bana verebileceğiniz halamın dosyasından geriye aklınızda kalmış birkaç detay vardır diye aradım.”
Fakat bana yardım etmeyeceğini, “Hayır detay falan yok,” diyerek suratıma kapatılan telefondan anlamıştım. Şok olmuş bir şekilde telefonu kulağımdan çekip baktım. “Manyak mısın sen be?!”
Adamın kafasında cidden bir sorun vardı ya da kestirip atmasına sebep olacak gizli şeyler biliyordu. Kendime sinirle göz devirdim. Uçan kuştan şüphe duymadığım kaldı. Gözlerim yorgunluktan ve uykusuzluktan kapanacaktı. O yüzden kenarda katlı duran battaniyeyi alarak kendimi koltuğa attım ve gözümü kapattığım gibi uykuya dalmıştım.
****
Uykumun en güzel anları evin soğukluğu yüzünden bölündüğünden burnumu kıvırarak sobaya baktım. Elimde sıcak çay üzerimde kalın polar bir ceket vardı. Cidden soğuktu ve ben kendimi sürekli kapıya bakmaktan alıkoyamıyordum.
Ecevit gelmeyecekti, Vera artık bakma kapıya.
Adama sabah ince ince ayarı verince tabii gelmezdi. Yapacak bir şeyim yoktu, iş başa düşmüştü ve sobayı yakmak zorundaydım. Ecevit’i birkaç kere yaparken izlemiştim. Ne kadar zor olabilirdi ki? Hemen yanında dikildiğim masaya bardağımı koydum ve kollarımı sıvadım.
Kenarda duran demir döküm sobanın üst döküm kapağını kaldırdım ve içindeki kovaya uzandım. Sanırım önce içindeki külü döküyordu? Gözlerimi kısıp kafamda canlandırdım. Bazen dökmediği de oluyordu. O yüzden dökmekten vazgeçerek içini doldurmak için evden çıkıp arkada kalan odunluğa geçtim.
Rast gele bir şekilde doldurduğum kovayı soğuktan titreye titreye tekrar eve getirip sobanın içine koydum ve gözlerimle kağıt ve çakmak aradım. Tamda televizyon masasının hemen yanında Ecevit’in kullandığı çakmağım duruyordu.
Masadaki defter yığınından kopardığım kağıdı yaktığım gibi sabanın içine attım ve hafifçe eğilip tahtaların tutuşmasını dört gözle bekledim. Kağıt önce tek başına yandı hemen arkasından ise tahtaları ısıtamadan yanıp gitti.
“Lanet şey,” diye sayıklayarak bu kovayı kağıtla doldurdum ve ucunu ateşe verdim. Bir anda tutuşan kağıtlar birkaç tahtayı da tutuşturunca gülümsedim. Fakat bu kısa sürdü. Çünkü açık kapaktan izlerken birden öyle bir duman attı ki, eve kara duman çökmüş gibiydi.
Ağza alınmayacak küfürleri bir bir sıralarken gözlerim dumandan yanmıştı ve ellerimin üstüyle onları ovalamaya çalıştım. Sobanın üst kapağını çabucak kapatarak koşarak salonun perde ve pencerelerini açtım. Gözlerim yaşarmıştı ve burnumun da akmasına sebep olmuştu.
Kafamı çevirip sobaya baktığımda hala kara duman sızdırıyordu deliklerinden. “Bir de patla istersen,” deyip sinirle salonun dışına çıktım. Dış kapıyı açmış dumanın evden gitmesini beklemiştim.
Sobayı nasıl söndürecektim?
Şu an tam burada Ecevit’in olmasını çok isterdim. Normalde bu tarz şeyleri hiç sevmezdim. Bana göre bir kadın zaten her şeyi başarabilir. Fakat bazen de başaramadığını kabul etmelidir... Kendi içimdeki çelişkiye göz devirdim.
Dumanın karanlığına bulanan salondan aldığım sigaramla balkona çıktım. Kendimi dışarı attığımda rahat bir nefes alabilmiştim. Soba ne kadar daha tüter öyle bilmiyorum ama artık durmazsa birilerinden yardım almak zorunda kalacaktım.
Kapının pervazına yaslanıp sigaramı yaktım. Dosya fazla sıkışık durumdaydı. Bir aylık süremden geriye sadece 3 haftam kaldı. Bu 3 haftada elimde somut bir şeyler olmalıydı. Olayın başlangıcı halamdı ve ona inmem gerekiyordu, fakat o aksi polis sağ olsun hiç bilgi vermedi.
O sırada aklıma sızan eski bilgi dudaklarıma sigara yerleştirmek üzere olan elimi duraksattı. “Tabii ya,” diye mırıldandım. Halam nişanlıydı. Elim çabucak cebime gitti ve sıkıştırdığım telefonu çıkartıp annemi aradım.
“Kızım,” diyerek açtı telefonu.
“Anne hızlıca konuya giriyorum. Halamın nişanlısının adı neydi?” Selam dahi vermeden konuya girmem, hatta onları sadece bu sebeple aramış olmam annemi kesin sinir etmiştir. Hatta göremesem de onun ayıplar şekilde kafasını çevirdiğini ve gözlerini devirdiğine emindim.
“Ahmet olması lazımdı,” dediğinde sesindeki tereddütle duraksadım. “Tam emin değilim. Bekle babana sorayım.”
Sanki başka bir odaya seslenircesine bağırmasının ardından babamın uzaktan gelen yanıtıyla tekrar telefona döndüğünü hışırtılardan anladım. “Ahmet Sönmez.”
Aklıma not ettiğim isim ile anneme iyi geceler dileyerek telefonu kapattım. Yarın sabah muhtara falan sorup adamın nerede oturduğunu öğrenmem gerekiyordu. Umarım bir şeyler biliyordur.
“Vera?”
Hemen bahçe girişimden gelen sese aniden dönerken elimdeki sigarayı çoktan çıktığım verandada bulunan masadaki küllüğünde söndürmüştüm.
Ecevit gelmişti.
“Ecevit?”
Suratında tuhaf bir ifadeyle bana bakıyordu. Zorlukla yutkunup burnunu çekip kendini kasıyor fakat gözlerini de ayıramıyordu. “Sen iyi misin?” diye sorduktan sonra gözleri evin açık kapısına gitti. Anlayamadığım bir şekilde gözleri suratımda asla sabit kalmıyordu.
“Evet, neden sordun?”
Verandaya çıkıp tam karşımda durduğunda kendini zorla öksürttü. Bir eli havalandığında konduğu yer yanaklarım oldu. Sanki orada bir pislik bir varmış gibi nazik bir hareketle sildi. Suratını o kadar kasıyordu ki sanki gülmek istemiyor gibiydi. “Kendin görsen daha mı iyi olur acaba?” deyince dayanamayıp elimde duran telefonumun kamerasını açtım. Yüzüme kaldırdığım an anlık ekranda beliren kara surat ile korkudan küçük bir çığlık attım.
Çığlığım sanki Ecevit’in son dayanma gücünü de kırmış gibi kahkaha atmıştı. Sinirli gözlerimi ona çevirdiğim de nefesini tutarcasına susmaya çalıştı. Fakat omuzları sarsılmaya ve dudaklarını kapatsa da kahkahasının dudaklarından sızmasına engel olamadı.
“Ecevit!” Sinirimden inlercesine ona seslendiğimde anında tek eliyle ağzını kapatıp bana arkasını döndü. Saçlarım bile siyah duman olmuştu. Soba ilk poflarcasına duman fırlattığında eğilmiş sobayı izlediğim için tüm duman suratıma yapışmıştı adeta.
“Soba yakmak işkence,” diye mırıldandım hala telefonun ön kamerasından suratımı incelerken. Benim cümlem daha bitmemişti ki arkasını dönüp bana baktı. “Sobayı mı yakmaya çalıştın?”
Kafa sallarken telefonu indirip tekrar cebime koymuştum. “Buz gibiydi ev, yakmayı deneyeyim dedim.”
Elini uzatıp yanağıma dokundu yumuşacık bir şekilde. “Özür dilerim, Orman gülü.” Kaşlarım çatıldı ona bakarken. Ne için özür dilemişti? “O kadar dalmıştım ki, saatin farkına varamadım. Gelip sobayı yakmam gerekiyordu.”
Ona şaşkınlıkla bakmaktan kendimi alamadım. Bir sorumluluk değildi gelip sobamı yakmak. “Koca kadınım kendi başımın çaresine bakabilirim,” dediğimde manidar bir gülüş oluştu suratında.
“Biliyorum.” Elini minik minik okşadığı yanağımdan çekip cebine koydu. “Ama yine de evine gelip sobanı yakmayı seviyorum, beni beklemeni seviyorum.”
İtirafı bir anda ona baka kalmama sebep oldu. Ne demişti az önce? Bundan bir anlam çıkarmam gerekiyor muydu benim?
“Ben,” deyip duraksadığım da minik bir gülümsemeyle bana baktı. At kuyruğumun omzumdan aşağıya kayan kısmını parmaklarının arasına aldı. “Bir şey demek zorunda değilsin, bu sadece benim hislerim.” Gök mavileri bana bakarken parıl parıl parıldadı.
Ben neler hissettiğimi, daha doğrusu neler hissedeceğimi asla bilmiyorum. Ecevit beni iki arada bırakan birisi. Hem dolu dolu güven duygusuna doyuruyordu hem de gizli sırların içindeymişçesine bakıyordu.
Sırları vardı. Evet herkesin sırları vardı ama bu sırlar onun bana yalan söylemesine sebep oluyorsa peki?
“Sanırım bende senin her gün gelmene alıştım,” dedim kendime bir anda engel olamadan. Galiba böyle bir şey dememi asla beklemiyordu bu yüzden kaşları anında havalandı. “Demek öyle,” diye mırıldandı fısıltılı bir sesle.
Hızlı mı davranmıştım bir şeyler söylemek için? Evsiz olması bir sorun teşkil etmiyordu. Yalnız hala tam olarak hakkında bir şey bilmiyordum ayrıca bu dosyadaki gizemi de duruyor bir kenarda.
Galiba bunu yaşayarak görmeyi tercih edecektim.
Eli tekrar yanağıma değdiği zaman içime nefes çekme ihtiyacıyla dolup taşmıştım. Bir adım bana doğru yaklaşacağını hissettiğim sırada duraksadı ve kaşlarını çattı. Yanağıma değen parmak uçları yerini avucu bıraktı. Diğer yanağıma da diğer elini koyduğunda bir an, kısacık bir an bir şeylere kalkışacak diye düşündüm.
“Buz gibi olmuşsun.” Çatık kaşları ve yanaklarıma dokunan elleriyle dikkatini verdiği bir şeyi ölçer gibiydi.
“Ha?” Daha sonra burnumun ucuna bir fiske vurur gibi dokunda “Sen baya üşümüşsün,” dedi şaşırırcasına. Onun demesi sanki aklımı başıma getirmiş de havanın soğuk olduğunu ve aslında üşüdüğümü hissetmiştim.
Evet gerçekten üşümüştüm.
Beklemediğim anda büyük eli benim elimi kavradığı gibi peşinden evime götürdü. Arkamdan kapıyı kapatıp oldukça rahat bir şekilde önce ayakkabılarını sonra ise montunu çıkardı. “Sen gidip temizlen ben o sırada salonu ısıtayım,” diye konuştu kollarını sıvarken.
Şaşkın ve hala tepkisiz şekilde kafamı sallayıp yanından geçtim. Banyo kapısına yaklaşmadan beni durdurdu. “Ve terlik giy,” deyip gri çoraplarımın asla ısıtmadığı ayaklarıma baktı. “Karnını üşüteceksin.”
Bir anda annemin moduna bürününce kendime gelip gözlerimi devirdim. Evde yalın ayak gezmeyi seviyordum fakat bu ev gerçekten çok soğuktu. “Tamam anne,” diyerek tamamen banyoya geçtim.
Üzerimdeki kirli kıyafetlerden kurtulduğum gibi kendimi ayarladığım sıcak suya attım. Üzerimdeki tüm kara isten kurtulmak için bol bol köpüklendim. O sırada içeriden gelen tıkırtı ve soba sesleri kesilmişti. Kendimi salonun sıcaklığını hayal etmekten geri alamadım. Köpükle vücudumu da temizledikten sonra sıcak suyla durulanıp uzanarak aldığım havluyu etrafıma sardım.
Diğer küçük havluyla da saçlarımı sardıktan sonra banyonun kapısını açıp sadece kafamı uzattım. Salonun kapısı kapalıydı, soba yanıyor olmalıydı. Görünürde de kimse yoktu, bu yüzden banyodan çıktığım gibi koşturarak eskiden halama ait olan şimdi ise eşyalarımı koyduğum odanın kapısını açmıştım ki “Aldın mu duşunu?” diye seslenerek gelen kişi ile gözlerimi sonuna kadar açtım.
O da benim çıkardığım seslerden dolayı duş aldım sanmıştı ve mutfakta elinde iki kupayla çıkarken göz göze gelmemizle duraksadığını gördüm. Gözlerini yüzümden kıpırdatmamak için büyük çaba sarf ettiğini zorlukla yutkunmasından anlamıştım. “Lanet olsun,” diye mırıldandığında gök mavisi gözlerinde çakan şimşekleri görebiliyordum.
***
nasıldı bölüm neler düşünüyorusunuz?
İnstagram: suveyda_rey
Whatsapp kanalıma katılmak isterseniz instagramdan yazmanız yeterli :)
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |