
Ben. Ne. Yapacağımı. Bilemedim. Resmen Ecevit’in tam karşısında bacaklarımı bile kapatamayan bir havluyla kalakalmıştım ve beynim donmuştu. Onun bakışları gözlerimden bir milim bile ayrılmıyordu. Hatta öyle ki kaskatı kalmıştı koca koridorda.
“Aldım,” diye konuşurken bile ne dediğimin farkında değildim. En son bana aldın mı duşunu demişti ve aslında bunu teyit etmeme bile gerek yoktu.
“Görmüş oldum,” dediğinde utanç beni basmaya hazır bir şekilde bekliyordu. Gözlerini hızla koridordaki başka bir tarafa doğru çevirirken yutkunup kendini toparlar gibiydi. “Üşüyeceksin,” dedi katı, gergin bir sesle.
“Doğru,” diye mırıldanırken kapı kolunu tutan avuçlarım terlemişti. “Hava soğuktu.” Fakat galiba tam şu anda o soğuk bana işlemiyordu. “Baya soğuk hem de,” deyip kısacık bir an bana baktı ve tekrar bakışlarını kaçırdı. “Zaten yanaklarında pembeleşmiş.”
Boştaki elim yanağıma kaydı. “Öyle mi?”
“Hı-hı,” diye fısıldadı. Bakışlarım ona kaydığında dudaklarını dişliyordu. “Durmaya devam edersen,” derken sesi gerilmişti. Bir an duraksadı ve düşüncelerini tartar gibi baktı gözlerime. “Hasta olabilirsin.”
“Evet,” dedim. “Hiç istemem hasta olmayı. Ben en iyisi giyineyim.”
“En iyisi.”
Kendimi anında odaya attığım an kapıyı kapatıp yüzümü buruşturdum. Ne saçmalıyordum ben? Lanet olsun o kadar aptal gibi konuştum ki, utançtan yerin dibine girmek istiyordum. Soğuk ellerimi utançtan yanan yüzüme yerleştirdim ve inleyerek yerimde tepindim. Koca kadındım ve kendimi sinirimi utancımı bu şekilde çıkartmaktan alamıyordum.
Gerçekten, aklımı nasıl kaybede bildim ben? Onunla o şekilde koridorda karşılaştığımız an beynim tüm işlevini nasıl kaybedebildi? Ecevit bana ne yapıyordu? Tüm küfürleri kendime ederek kurulanıp kıyafetlerimi giydim. Fakat içeri girmeye çok utanıyordum!
Elimden geldikçe o kadar oyalanıyordum ki, içeri girmemek için tek bir saç telim bile ıslak kalmasın diye havluyla hunharca kuruluyordum. Fakat bu bir çare olamazdı ve ben artık gerçek anlamda donuyordum. Saçlarımı tarayıp derin nefes alarak kendimi koridora attım.
Oturma odasının kapısına karşımda korkunç bir şey varmış gibi bakmaktan kendimi alıkoyamadım. Kapıyı açarken yanak içlerimi çiğniyordum sıkıntıdan. Anında yüzüme vuran sıcaklık iliklerime kadar kendisini belli ederken, üşüyen tüm uzuvlarım kendisini serbest bırakmıştı.
Ecevit’in bakışları bana kaydığı an minik bir şekilde gülümsedim. Sobanın hemen yanındaki duvara yaslanmış şekilde elinde eski bir kupayla duruyordu. Benim için doldurduğu da hemen sobanın üstündeydi.
Bakışları merakla yüzümde saçlarımda geçiyordu. Kafasını çok hafif şekilde yana doğru eğince az önceki karşılaşmamız aklıma gelmişti ve yine içimi anlayamadığım bir şeyler sarıp sarmalamıştı. “Saçların,” diye konuşacakken duraksadı kısa bir an. “Bu halleriyle çok güzeller. Neden onları hapis ediyorsun sürekli.”
Elim ister istemez iki yanımdan belimin oyuntusuna kadar inen saçlarıma kaydı. “Gün içinde açık saçlar rahat edemiyorum,” diye açıkladım. İster işte ister evde olsun açık saçla rahat edemezdim ama geceleri de saçlarım topluyken yatamazdım.
Ve kısa saçı hiç sevmezdim.
“Çok güzelsin,” diye bir anda gelen itiraf ile sobaya ısınması için uzattığım elim yaklaşamadan duraksadı. Bakışlarımı ona kaldırdığım an gök mavisi gözlerinde güneş açmış gibi parlıyordu. “Ben teşekkür ederim.” Dilim birbirine girmişti konuşurken.
Ona bakmamak ve bana baktığı için kasılmamak için sobanın üzerindeki kupaya uzanmıştım. Neyse ki kulpu henüz çok ısınmamıştı. Kazağımın çekiştirdiğim koluyla tutuyordum. “Yaraların,” dediği an kupayı tutan parmaklarım gerildi. “Gün geçtikçe daha da iyiye gidiyor sanki,” deyip ellerime baktı. “En azından göğsünün üstündeki.” Çünkü elimin üstündekiler sanki asla iyileşmiyordu.
Sürekli hareket ettirdiğim için geriliyor yer yer açılıp kanıyordu. Ama göğsümdeki yaranın rengi çoktan siyaha dönmüştü. “Sadece yara kapanıyor. İzi kalacak.”
“Her şeyin izi kalır,” diye konuştu elindeki kupanın içinde geziniyordu gözleri.
“Kahve için sağ ol,” deyip elimdeki sıcak kupayı gösterdim ve hemen ardından ekledim. “Soba için de. Gelmeseydin eğer donmuştum.” Bana bakarken hafif bir gülümseme takındı. Bakışlarında tuhaf hisler sezmiştim. “Benim için zevkti.”
Ardından aklına bir şey gelmiş gibi hayıflanarak doğruldu. “Sana bunu verecektim,” diyerek elini eski montunun cebine attı. Çıkardığında metal bir bellek vardı avucunda. Elimdeki kupayı sobanın üzerine bırakıp avucundaki belleğe uzandım. “Bu ne?”
Belleği avucundan alırken parmaklarımın avuç içine temas etmesi tüylerimi ürpertirken bunu belli etmemeye çalıştım. “Fasıldaki görüntüler. Hepsi farklı açı ve görüntülerden oluşuyor. Çevre dükkan ve evlerden aldım.”
Şaşkınlıkla parmaklarımda tuttuğum minik belleğe baka kaldım. Bunu ondan isteyeli çok kısa bir zaman olmuştu ve o çabucak toplamış mıydı görüntüleri?
“Elinin bu kadar hızlı olduğunu bilmiyordum,” derken bir yandan da masada ki dizüstü bilgisayarımı açıyordum. Umarım videolarda bir şeyler bulabilirdim. Ecevit de hemen yanımdaki yerini almış ben belleği bilgisayara takarken gözünü ekrana dikmişti.
“Ellerim her konuda çok hızlıdır,” deyip yandan anlık bir bakış attı. “Bende öyle.”
İmalı sözleri içimde değişik bir etki bırakırken boğazımı temizlemek için hafifçe öksürme isteğiyle doldum. “Bence bu davada seninle ortak olmalıyız,” derken tamamen eğlencesine söylüyordum. Fakat onun bakışları hızla bana dönünce ciddiye aldığını anlamıştım.
Aslında düşününce çok da saçma bir düşünce değildi.
“Ciddi değilsin herhalde?”
“Yoo,” dedim bana bakmasını umursamadan bilgisayardan bellekteki dosyaları açarken. “Gayet ciddiydim.” Son iki saniye içinde falan baya ciddi oldum bu düşüncede.
Onu ve Erdem’i daha rahat izleyebilir, takip edebilir ve neler çevirdiklerini anlayabilirdim. Sonuçta bir şeyi göz önünde tutarsan alışırsın ve farklılıklar gözüne batardı. Ecevit ve Erdem’in bu dosya da parmakları varsa yardım etme ayağı ile işime balta vururlardı ve ben onlardan bir adım önde olacağım için o baltanın sapını onlar tutmadan önce kırmış olacaktım.
Hem de her gün sobamı yakardı ve evimde kalması kimsenin dikkatini çekmezdi. Sonuçta soruşturmada yardımcım olacaktı.
“Sen bir düşün bende şu videolara inceleyeyim,” diyerek eski plastik sandalyeye oturdum ve önüme defterimi aldım. İlk açı, kahvenin güvenlik kamerasının görüntülerindendi. Tüm insanları tek tek taradım, ben dışında fasılda bir yabancı yoktu. Ayrıca görünürde Serap ve ailesi de yoktu. O arada kendimi gördüm daha sonra Ecevit’i.
Her ne kadar ona otur düşün desem de o hemen yanı başımda bekliyor ve benimle kayıtları izliyordu. Ve aksi gibi görüntülerde bizim dans ettiğimiz kısımlar çok güzel çıkmıştı. Ecevit’in aykırı evsiz hali heybetinin altında kaybolmuştu. Onun heybetli vücudunun yanında hatta kollarında duran vücudum oldukça küçük ve zayıf duruyordum.
Bakışları... O zamanda elbette dikkatimi çekmişti fakat dışarıdan bir göz şeklinde izlemek, tuhaf gelmişti. İtiraf etmem gerekirse çok güzel duruyorduk. Dans ederken insanların neden bizi izlediğini şimdi anlayabiliyordum.
“Videoları izlerken bizi görene kadar dikkatim gayet yerindeydi, tıpkı senin gibi.”
Hangi ara bu kadar eğilmişti bilmiyorum ama kulağımın hemen yanındaki fısıltısı benim dalgınlıkla irkilmeme sebep olmuştu. “Ve komiser bizi izlemekten Serap’ın ve bir adamın hemen yanımızdan geçip gidişini kaçırdın.”
“Kahretsin!” Videoyu geriye alırken dişlerimin arasındaki homurtum Ecevit’in bilmiş bir sırıtmayla geriye çekilmesine sebep olmuştu. Haklıydı, videoyu geri aldığım zaman Serap hanım ve hemen yanında beraber yürüdüğü 60’larına yakın duran bir adamla yanımızdan geçtiğini hatta geçerken de bize baktığını gördüm. “İmam değil mi?” Telefonumdan resmini çektiğim gibi durdurduğum videoyu oynatmaya devam ettim.
“Evet o,” diye cevap verirken gözümü bu kez dört açmıştım. Diğer videolarda dahil tüm videolarda Ecevit ve benim olduğum kısımlara asla bakmıyordum. Çünkü kahretsin ki gerçekten çok güzel görünüyorduk.
“O zaman yarın görüşeceklerimiz arasına alalım,” deyip kalemi kavradığım gibi deftere dönüp not aldım. Başka bir dükkanın ya da evin kamera görüntülerine geçtiğimde arada bir Serap hanımı görmüştüm ama gayet normaldi. Çevresindekilere arada bir gülüyor, bir şeyler konuşuyordu.
“Videoları izledin mi?” Yanıma sandalye çekip oturmak yerine bir elini masaya diğerini plastik sandalyemin koluna yaslamış videolara bakıyordu. “Fasıl görüntülerini kırpmak için öyle göz ucuyla baktım. Detaylı izlemedim.”
Görüntünün sonlarına doğru kameranın köşesinde görünen Serap hanıma dikkat kesildim. Eli arada bir hasretini çektiği ve yıllar sonra kavuştuğunu düşündüğü bebeğine yani karnına gidiyordu. Dolanmaktan yorulduğu halinden belliydi.
O sırada gözü hemen yan taraftaki içecek masasına kayınca anında ayaklandı ve oraya doğru yürüdü. Çantasını ve telefonunu masada bırakmış olması geri döneceğini gösteriyordu. Tam o sırada kameranın bir ucundan, yani müziğe kendini daldırmış şekilde oynayan insanların içinden koyu mavi kalın ceketli ve kafasına kapüşonu çekilmiş bir adam girdi.
Böyle bir adamı asla görmemiştim fasılda çünkü görseydim kesinlikle kendini saklamak istercesine yüzünü bile kapatan kapüşonundan dikkatimi çekerdi. Geçip gideceğini beklerken Serap hanımın masasında durdu ve saniyelik bir anda Serap’ın çantasına bir şey bıraktı. Siyah minik bir zarf.
“Çantaya koyduğu şeye yakınlaşabilir misin?” diye sordu Ecevit. Dediğini yaptım ve videoyu bir saniye geri alıp zarfın görünebileceği şekilde ayarladım ve yaklaştırdım. Üzerinde parlayan bir şey vardı ve yakınlaştırdıkça bulanıklaştığı için anlaşılmıyordu.
Videoyu oynattım ve Serap hanımın masaya geri oturup içeceğini içmesini izledim. Sonra telaşla içeceği masaya bıraktı ve çantasına uzandığında gerilmiştim. Telefonunu açıp kulağına dayadı, dudaklarını okuduğum kadarıyla birkaç kere “Alo,” demişti. Bunu birkaç kere tekrarladıktan sonra daha fazla uğraşmaktan vazgeçti ve aramayı kapatmıştı.
Telefonu çantasına koyduğu sırada içerisindeki bir şey dikkatini çekmiş gibi duraksadı ve elini kare şeklinde çok da ufak olmayan siyah çantaya uzattı. İçinden çıkardığı zarf ile “Sikeyim,” diye fısıldadı Ecevit.
“Arayan onlardı,” diye konuştuğumda Ecevit ile aynı şeyi düşündüğümüzü gayet iyi biliyordum. “Zarfı görmesini istediler.”
“Kadını kendilerine bu şekilde çekmiş olmalılar. Evde hiç boğuşma veya zorla girme işaretleri yoktu, çünkü Serap oraya kendi ayaklarıyla gitti.”
Ecevit’in sesli şekilde düşündüğü her şeye kafa salladım desteklercesine.
“İyi ama neden gitti? Veya kim çağırdı?”
O video dışında başka hiçbir videoda anormal bir şeye rastlamamıştım. Ben ve Ecevit’in fasıldan ayrılmamızın ardından yarım saatlik videolarda Serap hanımı tekrar gördük. Fakat gayet normal bir şekilde kocasıyla konuşuyor, gülüşüyorlardı.
“Bir sevgilisi olabilir mi?” Sesli şekilde düşünmüş olmalıyım ki Ecevit’in çatık kaşlarının altında ezilen bakışları bana döndü. “Onunla buluşmaya mı gitti diyorsun?”
Anında kaşlarımı kaldırıp yan tarafımda duran Ecevit’in kısılmış gök mavilerine baktım. “Olasılıkları tartıyorum.” Anladım dercesine kafasını salladı. Önümdeki not defterime birkaç not aldıktan sonra telefonuma uzandım ve Nagihan’ın mesaj panosuna tıkladım. “Kayıp vakasındaki Serap hanımın son 24 saatlik telefon konuşmalarına ve mesajlarına ulaşabilir misin?”
Saat geç olmuştu ve ancak görünce cevap vereceğini biliyordum. Bilgiler için umarım mahkeme iznine gerek kalmazdı yoksa bu işimi zorlaştırırdı çünkü henüz resmi olarak soruşturma benim üzerimde değildi.
“Eh,” diye mırıldandım bilgisayarı kapatmadan önce videoların kopyasını kendi yedek e-posta adresime gönderirken. “Elimizde hiçbir şey olmamasından iyidir bu görüntüler.”
Benim gibi Ecevit de ayaklanıp kenarda durduğu sırada pencereler kapalı olsa da perdelerin açık olduğunu gördüm. “Bir şeylerin ucunu tutmuş olabiliriz,” diye konuştuğunda perdeyi kapatmak için uzanmıştım.
Fakat sanki bir an bir gölgenin birden kenara çekildiğini görür gibi oldum. Emin olmak için karşı sokağa iyice baktım ama yoldan geçen bir sokak köpeği dışında hiçbir şey görünmüyordu. Sert bir şekilde perdeyi çekerken “Bu ortaklığı kabul ettiğin anlamına mı geliyor?” diye sordum.
Neredeyse kabul edeceğine emindim.
“Madem çok istiyorsun,” diye konuşunca gülmekle şaşırmak arasında kalarak ona baktım. “Unutma patron benim,” diye uyarınca serseri bir gülüş takındı. Bakışlarına derinlik katmıştı ve ister istemez ona bakakalıyordum.
“Senden gelen her şey başım üstüne patron.”
Koltuğun kenarında duran kare yastığı tuttuğum gibi Ecevit’e fırlatırken “Geveze,” diyerek oturma odasından çıktım. Yastık ve yorganları içeri taşırken Ankara’da ki evimin rahatlığını daha fazla özlediğimi fark ettim. Kasabayı gizemini saymazsak çok sevdim. Yazlı kışlı yaşanabilecek bir yer ve zaten deniz şehirlerini çok severim.
Ecevit sobaya bir şeyler attığı sırada yatakları çoktan açmıştım. Yorganımın altına girip hızlı şekilde ısınmayı beklerken Ecevit’in gözleri üzerimdeydi. Onun yanında kendim gibi davranmaktan kendimi geri alamıyordum. Gözlerini üzerime dikip gök mavilerinin içine güneşler açmış gibi parlak bakışlarıyla beni izlemesini seviyordum. Ne kadar itiraf etmeyi etmeyi istemesem de içimden geçen gerçek buydu.
“İyi geceler, Orman gülü,” deyip ışığı kapatırken “Sana da ,” diyerek karşılık verdim sadece. İçimdeki duyguları dışa vurmak biraz zorlandığım bir konuydu.
****
Dün erkenden uyumuş olmam beni sabahın köründe uyandırmıştı. Kendime gelmiş, uykumu almış ve oldukça dinçdim bu yüzden yataktan çıktığım gibi odama geçip koşu için hazırlanmak istedim. Telefonuma baktığımda Gizli bir numaradan cevapsız çağrı bulmuştum. Yorgunluktan asla duymamıştım.
Ecevit’in hala yatıyor olması ses çıkarmadan hareket etmemi sağlıyordu. O da mı duymamıştı aramayı? Hazırlandıktan sonra odanın çekmecelerini açarak kağıt olup olmadığını araştırdım. Defter ve kalemim oturma odasındaydı kapıyı tekrar açarsam sesinden dolayı Ecevit uyanabilirdi. Halam eski kahverengi komodin çekmecelerini ararken küçük kare not kağıtlarına denk geldim.
Anında taş kesilirken elim not kağıtlarına çoktan uzanmıştı bile. Orta kalınlıkla yapışkanlı not kağıtlarının rengi kırmızıydı. Tıpkı Serap’ı evinde hatta tıpkı diğer tüm kayıp insanların evinde çıkan notların yazılı olduğu kağıtlar gibi.
Halamın geri bıraktığı düşülen kağıt gibi.
Bunu birilerine sormayı aklıma not edip kağıttan bir tane kopardım ve yine çekmecede bulduğum kalemle “Koşuya çıkıyorum – Vera,” yazarak odadan çıktım. Seri adımlarla sahil tarafına giderken kolumdaki saate baktım. Henüz daha 06:00 olmamıştı bile. Bu yüzden sokaklar bomboş güneş tam çıkmamıştı. Ara sokaklarda ister istemez biraz gerilsem de kendimi sahile atmıştım bile.
Dükkanlar açılmamıştı ve tek bir insan bile yoktu. Bu tek başıma koşmak için beni sevindirse de sebebini bilmediğim bir şekilde tüylerimi de ürpertiyordu.
Keşke silahımı almış olsaydım demek için birazcık geç kalmıştım. Uzun zaman geçmemiş olmasına rağmen koşmamaktan hamlayan bacaklarımın açılmasını beni rahatlatmıştı. Sahi boyu durmadan koştuğum için duraksadım ve biraz nefes egzersizi yaptım. Ardından elimde taşıdığım şişeden biraz şu içmek için eğildiğim yerden doğrulmuştum ki sessizliği yaran çıtırtı sesi anında gerilmeme sebep oldu.
Geriye döndüğüm gibi tüm geldiğim sahili kısık gözlerimle taradım. Hiçbir şey yoktu fakat üzerimdeki o izleniyormuşum gibi ürperen hislerime engel olamıyordum. Dün gece perdeyi kapatırken de kısa bir an böyle hissetmiştim.
İzleniyor olabilir miydim?
Tekrar tekrar kıyıya bağlı teknelere baktım, rıhtıma baktım. Geçtiğim yollarda göz gezdirdim ama izlendiğime veya takip edildiğime dair hiçbir şey görmemiştim. Derin nefes alıp kendi kuruntularımı geriye attım ve elimdeki şişenin kapağını açarak su içtim.
Ardından geldiğim yol boyunca koşmaya başlamıştım. Mahalleye girdiğimde ise durmaktan vaz geçip eve kadar koşmayı düşünüyordum ki, ara sokaktan çıkan adamı görünce duraksadım.
“Hocam,” diye seslendiğim yaşlı adam tahminen camiye gidiyordu. Duraksayıp seslenenin kim olduğuna bakınca güzelce gülümsedi. “Hayırlı sabahlar kızım,” diye konuşan 50’lerinin sonlarında olduğunu düşündüğüm saçı sakalı bembeyaz iri adamdı. Fakat sesi bir o kadar yumuşak ve babacan olduğundan içimi ısıtıyordu.
“Hayırlı sabahlar,” diyerek adamı işinden alıkoymamak için direkt konuya girdim. “Biliyorsunuz, Serap hanımın olayı için herkesi sorguluyorum. Bugün öğlene kadar Muhtarlık binasına gelebilir misiniz?”
Adam anında saygıyla kafasını salladı. “Tabii kızım tabii gelirim,” diye konuştu tatlı sesiyle. “İnşallah bizi bu illetten sen kurtaracaksın. MaşaAllah zehir gibi çalışıyorsun.”
“İnşallah hocam,” deyip kafamı salladım teşekkür edercesine. “Aklıma gelmişken size bir şey daha sormak istiyorum.” Tüm dikkatini merakla bana verirken soğuktan dolayı ellerini montunun cebine yerleştirmişti. Minik minik çiselemeye başlayan yağmur adamın beyaz saçlarına düşüyordu.
“Yıllar önce bir yangın olmuş bu kasabada, kasabanın tüm değerli şeyleri yanmış. Siz biliyor musunuz o yangını?” Adamın karşımda afallaması, yüzünün gerilmesi benim cümlem bitmeden gerçekleşmişti. Duruşunu değiştirmiş, tek ayağındaki ağırlığı sanki gard alır gibi iki ayağının üzerine vermişti.
Hatta üşüdüğü için cebine koyduğu ellerini anında cebinden çıkarmıştı.
“Yangın mı?” diye mırıldandı kısık bir sesle. Kafa salladım küçük gözlerimi adamın üzerine dikerken. Neden bu kadar gerilmişti?
Hafifçe öksürüp kendini toparladı ve ellerini tekrar cebine koydu. Beden dili fazla hareketliydi. “Pek bilmem, ben o zamanlar küçükmüşüm. Yalnız duyduğuma göre köyün yarısı ölmüş, yangın söndürmek o kadar zormuş ki günler sürmüş.”
Yaşanılan dehşeti düşündüğü an tüylerim diken diken olmuştu. Gözümün önünde bu güzel kasabanın o zamanlar yandığını düşününce soluğum tıkanır gibi oldu. “Anladım,” diye mırıldandım zorlukla. Bir an ne diyeceğimi bilemediğim için zorlukla yutkundum. “Bu kadar büyük olduğunu bilmiyordum.”
“Asrın felaketi denmiş o zamanlar ama sonradan çok konusu, ismi geçmedi tabii,” diye açıklamaya devam edince kafa salladım.
“Teşekkür ederim hocam, sizi de işinizden alıkoydum.”
“Ne demek kızım, istediğini sorabilirsin. Yardımım dokunursa ne mutlu bana.” Dudaklarımı birbirine bastırıp kafamı salladıktan sonra hemen köşedeki camiye giden hocanın ardından evime doğru ilerledim. Yangın kafamı fazla karıştırmıştı. Bu olayla bir bağlantısı olduğunu düşünmüyorum ama yine de duyunca merakıma engel olamamıştım.
Cebimdeki evin yedek anahtarını çıkartırken çoktan verandaya varmıştım bile. Eve girdiğimde sessizlik Ecevit’in hala uyuduğunu düşündürmüştü. Fakat dış kapıyı kapatırken not kağıdını bulamamıştım.
Salona adım attığımda ise yatakların ikisi de toplanmıştı ve soba kısık kısık yanıyordu. Kaşlarım anında havalanırken salon kapısından kafamı koridora çevirdim. “Ecevit?” diye seslendiğimde hiçbir karşılık gelmedi.
O sırada masanın üzerindeki tepsiyi gördüğüm gibi kendimi gülümsemeden alamadım. Anahtarımı ve telefonumu masaya bıraktıktan sonra uzanıp tepsi de duran kırmızı not kağıdını aldım.
“Erdem’e yardım etmem gerekiyor. Kahvaltı etmeyeceğini bildiğim için sana tost hazırladım. Çayın da mutfakta. Evden çıkarken sobanın kenarındaki demiri kapatmayı unutma. Afiyet olsun, Orman gülü. :)”
Yazdıklarını okurken kıkırdamamak imkansızdı. Mutfaktaki çayın altını açıp ısınmasını beklerken bile kedimi gülmekten alamadım. Çok ince bir düşünceye sahipti. Kendimi bu yaptıkları için bile onu düşünmekten alamıyordum.
Dumanı tüten çayı cam kulplu bardağa dökerken saatin çoktan 08:02 olduğunu mutfaktaki masa saatinden görmüştüm. Ecevit’in hazırladığı tostu yedikten sonra biraz evi temizlemek istedim. Öyle bir dağınıklığım yoktu fakat günlerdir dosyayla uğraşmaktan evi temizlemek asla aklıma gelmemişti.
Annemlerin eski süpürge makinesi benden önce gelmişti eve zaten. O yüzden onu kullanacaktım. İki saatlik bir temizlik ve çamaşır makinesi çalıştırmanın ardından kendimi verandaya bırakmıştım. Tekrar ısıttığım çaydan bir yudum alıp geriye yaslanarak sigaramı yaktım. Daha sonra zaten muhtarlığa gidip sorgulara girecektim.
“Kimse var mı?” Bahçe kapımın açılma sesinin ardından gelen naif bir ses ile sandalyemden kalkmadan öne doğru eğildim. “Merhaba?” Genç kız birden seslenmem ile hafifçe irkildi ve anında kafasını bana çevirdi. “Ay merhaba.” Elindeki saklama kabını diğer eline alırken verandanın merdivenlerini çıkıyordu.
“Ben yolun ilerisindeki evde oturuyorum. Annem börek yapmıştı, size de götürmemi istedi.”
Sarı saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmış, yanakları soğuktan al al olmuş taş çatlasın 17'sinde olan bir genç kızdı.
"Teşekkür ederim," dedim ayaklanıp kızın elindeki kabı alırken. Ben kabı açıp böreklere bakarken genç kız kaçamak bakışlarla etrafı süzüp bana bakıyor bir yandan da parmaklarıyla oynuyordu.
"Oturmak ister misin? Sana da çay getireyim beraber yeriz."
Yeşile çalan kahverengi gözleri bana dönerken ışıl ışıl parlamıştı. "Zahmet olmasın?"
"Hiç olur mu?" Deyip kapıya doğru dönerken kızın da sandalye çekip oturduğunu gördüm. Bu kasabada beni gören herkes selam veriyor, sohbet etmeye çalışıyordu. Fazla samimi ve sevecendi.
"Adın ne?" Diye sordum çayı önüne bırakırken. Bardağı kendine çekerken içindeki kaşığı çıkarıp kenara koydu. "İpek,"dedi tatlı bir gülümsemeyle.
"Memnun oldum," deyip çayımdan bir yudum aldım. "Okuyor musun?"
Anında gözlerinin içine kadar ışıldayarak bana baktı. "Polislik sınavı için hazırlanıyorum,"dediğinde merakla kaşlarım havalandı. "Öyle mi?" Derken güzel bir gülümsemeyle kafa salladı. Ellerini çay bardağının etrafına sarmıştı.
"Siz de polissiniz," diye konuştu çekinir bir sesle. Çayımdan küçük bir yudum alıp kafa salladım. "Biraz da onun için geldim. Yönelmem gereken şeyler konusunda belki fikir verirsiniz diye."
Mahcup bir tavırla ve sakin tutmaya çalıştığı bir heyecanla bana bakması beni gülümsetmişti. Bir zamanlar bende böyleydim. Tutkuyla başladı, elde etmek içinde gördüğüm her polisle konuşmuş, ne yapmam gerektiği konusunda tüyolar almıştım.
"Antrenman yapmanı öneririm. Mülakat için özellikle koşu en önemlisi." Çayımı avucuma alıp sırtımı geriye doğru yasladım. “İstersen sabahları benimle koşuya çıkabilirsin. Hemen her sabah koşuya çıkmaya özen gösteriyorum.”
“Gerçekten mi?” Heyecanı içine bulanmış gibi yerinde diklenip kollarını masaya yaslamıştı. Gülümseyerek kafa salladım ve bu daha çok sevinmesine sebep oldu. “Ben çok teşekkür ederim,” deyip ellerini yanaklarına koydu. “Çok heyecanlandım, hemen anneme anlatmam gerek.”
Koşu saatimizi ayarladıktan sonra eve gitmek için kalktı. Masadaki eşyalarımı alıp içeri geçtim ve hazırlandım. Çantamı omzuma asarken Ankara’daki ekibimin whatsaAp mesajlarını okuyordum. Ben oradayken kurulmuş bir gruptu ve daha çok cinayet soruşturmaları için kullanılıyordu.
Ve ben şu an o mesajları okudukça sinir oluyordum. Ekibimin elinden alınan ikinci dosyaydı. Ne kadar şehir dışında olsam da benim ekibim gayet yetenekli bir ekipti bu yüzden gözüm arkada asla kalmazdı. Zaten ben oradayken elimizde fazla dosya yoktu yani yavaş ilerlese de benim ekibimin çözeceğine emindim.
Grup panelinden çıktığım gibi Umur’un ekibindeki kıza mesaj attım. Arabayı çalıştırdığım sırada çabucak bana cevap vermişti. Şu an sorgudaymış beyefendi. O yüzden onu aramayı sonraya erteledim. Tek katlı muhtarlık binasına geldiğimde aracımı hemen önüne park etmiştim. Arabadan inmiştim ki elimde duran çalan telefonumdan arayan kişiye baktım.
Olay yeri inceleme ekip şefi.
Kalbim merakın gümbürtüsüyle atışını hızlandırırken hiç duraksamadan kulağıma koydum telefonu. “Alo.”
“Günaydın Komiserim.”
“Günaydın, Şefim?”
Arabamı kilitleyip anahtarı çantama atarken “Hal hatır sormak çok isterim fakat hem burası karışık hem de sizi tutmak istemiyorum,” diye konuşmuştu.
“Sorun değil. Sizi dinliyorum?”
“Burası fazla sıkıntılı. Çok yoğun olmakla birlikte, ani elektrik patlaması çoğu makineye zarar verdi.”
Kalbim sıkıştı. Kötü bir haberin başlangıcıymış gibi başlanan konuşma tüm kaslarımı germişti. “Bana alınan örnekler yandı demeyin, lütfen.”
Hafif bir kıkırtı gelince ne düşünmem gerektiğini bilemedim. O sırada Muhtarlık binasının açık kapısından içeri girmiştim bile. Koridora gelen sesleri takip ettiğim de Ecevit ve imamı, muhtarın karşısındaki sandalyelerde oturuyorlar.
“Hayır tabii ki,” dediği an gözlerim gelen rahatlamayla anlık kapandı. “Buranın yoğunluğu yüzünden sonuçlar gecikecek, size bunu söylemek için aramıştım.”
O örneklerden bir şeyler çıkar mıydı asla bilmiyorum ama yok edilmesini de istemezdim. Zaten birisi o delilleri yok edebilecek kadar içlerine girebiliyorsa eğer, durum düşündüğümüzden ciddidir demekti.
“Tamam, sorun değil. Örnekler sağlam şekilde araştırılsın gerisi önemli değil.”
Telefonu kapattığımda odadaki adamların gözleri bendeydi. “Günaydın, geciktim mi?” Ecevit oturmam için ayağa kalkıp yerini bana vermişti ki elimde durdurdum. “Yeni geldik bizde,” diye konuştu.
“O zaman ben sorgu odasını ayarlayayım, sizi çağırayım,” diye sordum hocaya dönüp. Hoca efendi ve ağır başlı şekilde kafasını salladı. “Nasıl istersen kızım.” Küçük sorgu odasına girdiğim gibi kamera açısını kontrol edip son kayıt ve ayarlamaları yaptım.
Kapıdan seslendiğimde Ecevit, hocaya sorgu odasını gösteriyordu. İçeri girince gösterdiğim sandalyeye oturan hocayı takip edip karşısına oturdum. Odadan çıkmak için dönen Ecevit’e bakmadan “Kameranın kayıt tuşuna basar mısın Ecevit?” dediğim an donup kalmasını göz ucuyla gördüm.
Hiç ona bakmadan elimdeki dosyaları incelesem de yan gözle bana doğru dönüp baktığını anlayabiliyordum. “Tabi,” diye konuşurken nasıl izin verdiğimi sorgular gibi bir sesi vardı. Kalın botlarının sesi boş odada yankılanırken kameraya gelince duraksadı. “Kayıttayız,” dediği an kafamı kaldırıp hocaya baktım.
“İsim soyisim?”
“Bektaş Seker.”
“Serap hanımı tanıyor musunuz Bektaş Bey?”
“Evet,” diye konuştu hiç bocalamadan. “Hem mahalle sakini olarak hem de eşimle pek görüşürler.”
Elimdeki kalemi hızlı şekilde defterde kaydırırken Asım hocanın ağzından çıkan her şeyi not alıyordum. “Serap hanımın eşiyle aranız nasıl?”
“Çok severim. Cuma hutbelerinde hep bulunur, uzun uzun sohbetler ederiz.”
“Ailece tanışıyorsunuz yani?”
“Tabii,” dedi gayet doğal ve normal bir şekilde.
“Peki,” deyip telefonumdaki resmi açtım ve hocaya gösterdim. “Bu resim fasıl gecesi güvenlik kameralarından alınmış.” Hoca uzanıp telefonumdaki resme baktı. Kaşları anında çatılırken gözlerinde düşünceler dolanmaya başlamıştı. “Biliyorsunuz ki fasıldan tahmini olarak saatler sonra Serap hanım kayboldu. Bu bir itham veya suçlama değildir, sadece kadının son görüştü ve konuştuğu kişiler biraz daha önemli bizim için.”
Hoca sakin ama çatık kaşlarıyla benim uzun açıklamamı sakince dinleyen adam son cümlemle kafa salladı. “Bu görüntü esnasında Serap hanımla ne konuştuğunuzu bana açıklar mısınız?”
“Bebek müjdelerini almıştım bir gün önce. Orada Serap hanımla denk gelince tebrik ettim ve o Cuma günü eşini camide göremediğim için nerede olduğunu sordum.”
“Cemil Bey her cuma mutlaka gelir miydi?”
Dudakları aşağıya doğru büküldü. “Çok nadirdir Cemil’in cuma namazını kaçırması.”
“Peki eşi ne dedi?” Hatırlamaya çalışır gibi duraksadı anlık. Bakışları ellerini koyduğu masaya kaydı. “Sanırım, merkeze inmesi gerekmiş. Aslında cevabı daha çok geçiştirir gibi söylemişti.”
“Fasıl sabahı da evlerine gelmişsiniz?”
Kafa salladı. “Camiden çıkmış eve gidiyordum. Cemil’i bahçede görünce yanına gittim, lafladık.”
Anladım dercesine kafa salladığımda bir yandan da deftere notlar alıyordum. “Söylemek istediğiniz, veya dikkatinizi çeken başka bir şey var mı?”
Eli kır düşmüş sakallarına kayınca hafifçe kaşıdı fakat hafızasında bir şey bulamamış olması lazım ki cıklayarak kafasını iki yana doğru salladı. “Zaman ayırdığınız için teşekkürler,” diyerek sandalyemden kakmadan arkama dönüp Ecevit’e elimde kaydı kapatması için işaret verdim.
Bektaş hoca küçük bir baş selamı verip odadan çıkınca arkamı dönüp Ecevit’e baktım. “Doğru söylüyor gibi,” diyerek izlenimimi açıkladım.
“Bana da öyle geldi,” dedi hocanın çıktığı kapıdan gözlerini bana çevirdi. “Peki ben niye buradaydım? Bu ne kadar etik?”
Omuzlarımı silkerek kalçamı masaya yasladım. “Ortak olduk, unuttun mu?”
“Unutmam mümkün mü?” diye sordu vakur bir sesle. Hala kameranın yanında dimdik durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Heybetli duruşuna bakarken derin nefes almak istedim. “Biraz seni alıkoyacağım,” dediğimde dudağının bir kenarı serseri bakışlarına yakışır şekilde havalandı.
“Sınırsız kullanım izni benden sana,”
“Ah dersen hatırlatırım bu lafları sana,” dediğimde gülümsemesi genişledi. Bakışlarını dolduran parlaklık içinden neler geçirdiğini düşündürmüştü bana. Bana doğru bir adım atsa da duruşumu bozmamaya özen gösterdim.
“Senin yanında sesim çıkarsa adam değilim.” Kendimi gülümsememek için çok zor tuttum. Dudaklarımı yalayıp hafifçe öksürsem de kendimi durdurmak çok zordu. “Bazen eski bordo bereli değil de eski şairsin diye şüpheleniyorum senden.”
Biraz daha bana yaklaştığında nefes almak için alana ihtiyacım olduğunu daha yeni fark etmiştim. Hareketleri yavaş fakat o kadar asi duruyordu ki, üzerinde eski kirli kıyafetleri olsa bile duruşu kendini hep ön plana atıyordu.
“Söyleyen değil, söyleten önemli.”
Kaşlarım anında bu kadar şairane bir konuşma beklemediği için havalandı. “Sana dün yanlış bir şey mi içirdim ki?” Bunu kendi kendime söylesem de aslında mırıldanır gibi konuştuğumdan o da duymuştu.
“Neyse,” diyerek anında kalçamı yasladığım yerden doğrulduğum için Ecevit ile aramızda milimler kalmasına sebep olmuş olmam donup kalmama sebep olmuştu. Bu kadar yakınımda mıydı? Zorlukla yutkunmuş olmam hiçbir işe yaramamıştı ve Ecevit’in gök mavisi gözleri kararırcasına derinleştiğinde kalbimin atışı hızlanmıştı.
“Neyse?”
Ne diyecektim ben? Bakışlarımı anında ondan çektim ve kendime hayali tokatlar atarak sakinleştirmeye çalıştım. Başparmağımla yanımızda kalan kapıyı gösterdim. “Muhtara bir şeyler sormam lazım,” deyip mesafe açmak ister gibi geri çekildim.
Ellerimi, bacaklarımı kavrayan kot pantolonuma sürterek terleyen avuçlarımı sildim. “Hadi ortak,” dedim canlandırmaya çalıştığım bir sesle. “Daha çok işimiz var.”
“Ortağım nereye ben oraya,” dedi o da arkamdan eğlenir gibi bir sesle. O göremediği için gülümsememe engel olmadım. Bazen o kadar değişik bir insana dönüyordu ki, çift kişilikli olduğundan şüphelenmiyor değilim.
Muhtarın odasına girdiğimiz de yüzümü toparlamış, iş ciddiyetimi takınmıştım. “Müsait miydiniz?” diye sorduğumda muhtar elindeki sabit hatlı telefonu kapatıyordu. Masasının karşısındaki deri sandalyelere oturmuştum ki muhtarın masasındaki kırmızı not kağıtlarını gördüğüm gibi gerildim.
Elimi uzatıp kartlık içindeki kırmızı kare kağıttan bir tane aldım. “Bu kağıtlar kasabadaki herkeste mi var?”
Muhtar anlamaya çalışır gibi önce bana sonra elimdeki kağıda baktı. “Hemen hemen,” diyerek cevap verdi. Kağıdı yerine bırakıp oturuş şeklimi düzelttim. “Bu nereden temin ediliyor?”
Muhtarın kaşları havalanırken beni anlamaya çalışır gibi baktı bana. “Buradan?” Bunu bende beklemiyordum.
“Neredeyse bütün kasabalı bu kırmızı kartları sizden mi alıyor?” Muhtar gayet normal bir şeymiş gibi kafa salladı. Parmak uçlarımla alnımı ovalarken durumu içimden tartıp duruyordum. “Siz nereden alıyorsunuz?”
“Bir reklamcı tanıdıktan. İş için buralara her gelmesine kutu kutu verirler. Bende kasabalıya dağıtırım. Yıllardır böyle bu.”
“Kağıtları dağıtma bundan sonra ve bekle bakalım, gelip isteyen olacak mı? İsteyen olursa bana kim olduğunun haberini anında vermen gerekiyor, ayrıca her sorana da kalmadı, gelince veririm deyip göndermen gerekiyor.”
“Neden?”
Elimi at kuyruğuma götürüp avucumdan kaydırdım. “Kimin isteyeceğini merak ediyorum. Ve kayıplarda kullanılmış bunca senedir. Dağıtımının durması en iyisi ama elbet bu onları durdurmaz belki. Takip etmek istiyorum.”
Muhtar anlayışla kafa sallayınca aklıma asıl konuşmak istediğim konu geldi ve hızla yönümü çevirdim. “Ben size aslında başka bir şey soracaktım,” diye konuşmaya başladığımda karşımda oturan Ecevit’in de tüm ilgisi anında bana kaydı.
“1975’de bu kasabada büyük yangın çıkmış galiba?” Muhtar sıkıntılı bir nefes bırakırken Ecevit yerinden doğrulup sandalyesindeki oturuşunu düzeltti.
“Evet, kasabadaki herkes duymuştur bu yangını. Baya eski ben bile o zamanlar çocuktum, hayal meyyal hatırlıyorum.” Bir bacağımı diğerinin üzerine attım ve cevap arayan bakışlarımı muhtara diktim. “Kasaba arşivinde falan yangınla ilgili dokümanlar var mı?”
Bilmem dercesine dudak kenarları aşağı eğildi. “Yani çok çok eski gazete haberleri vardır.”
Düşünceli şekilde yanağımın içini ısırıyordum. Bu konuda fazla detaya ihtiyacım vardı benim. Bilmiyorum neden ama o yangın benim fazla dikkatimi çekiyordu. Belki de bu kayıp vakalarıyla hiçbir alakası yoktur.
“Daha fazla detay lazım bu olayla ilgili.” Muhtarın anında kaşları çatıldı ve bana baktı. Rahat oturduğu koltukta rahatsız olmuş gibi hafifçe yan yaslanıp kolunu deri büyük koltuğunun koluna koydu. “Neden? Kayıplarla yangının bir alakası mı var diyorsun?”
“Hayır tabii ki,” diyerek geçiştirdim. “Neyse ben sorgu odasına geçeyim. Bugün iki sorgum daha var.”
Ecevit ile aramızdaki sehpaya koyduğum çantamı alarak ayaklandığımda muhtarın bakışlarını üzerimde hissediyordum. Ağırlığı tamamen omuzlarımdaydı. Ecevit de beni takip ederek odadan çıktığımda titreyerek mesaj geldiğini belli eden telefonum baktım.
Umur’un işi bitince bana haber vermesini istediğim polistendi. Mesajı okur okumaz arama paneline girdim ve o sinir olduğum isme tıkladım. Saniyeler geçmemişti ki Umur’un nefret ettiğim sesini duymuştum. “Ekibin için benden yardım isteyeceksen söyleyeyim, tek başınasın.”
Sanki dikenler batıyormuş gibi hissettiren sesine yüzümü buruşturdum. Sorgu odasına girdiğim gibi çantamı masaya bırakırken Ecevit arkamdan kapıyı kapatıyordu. “Senden yardım isteyeceğime ölürüm daha iyi.”
Yanımdan geçip karşımdaki duvara sırtını yaslayan Ecevit’in suratındaki ketum ifade muhtarın odasından çıktığımızdan beri değişmemişti. “Bak,” dedim ve derin nefes aldım. “Benimle tek başına yarışıp duruyordun, sustum. İşime balta vuruyordun, sustum. Sanki hala polis kolejindeymişiz gibi çocukça laflar sokuyordun, yine sustum. Ama ben orada değilim diye benim ekibime peşkeş çekemezsin sen!”
Son cümlemi ani bir yükselmeyle söylediğim için olsa gerek Ecevit’in kaşları dağılan ifadesiyle havaya kalktı. Dikkatim dağılmasın diye bakışlarımı ondan çektim. “Gücün onlara yetiyor sadece biliyorum ama buna izin vermem! Zorunlu bir tatildeyim diye kaçamam sanma, bu gece yola çıkar yarın soluğu merkezde alırım ve elindeki tüm kapatamadığın dosyaların hepsini ben kapatırım. Çok iyi biliyorsun ki aylar önce bunu yaptım.”
Hiçbir şey demesine izin vermeden telefonu suratına kapatıp arkamı döndüğümde Ecevit’in suratında gezen kasvetli ifade çoktan gitmişti. Gözleri izlediği şeyden hoşlanmış ve mest olmuş gibi bakıyordu. “Sinirlenince...” deyip yaslandığı yerden kalkmadan kollarını göğsünde kavuşturdu. “Fazla çekici oluyorsun.”
“Daha çok çekilmez olduğumu söylüyorlar.”
Dudağının yine sol köşesi kıvrıldı. “Halt etmiş onlar.”
Derin nefes alıp sıkı sıkı topladığım atkuyruğunun ucunu kavradım. Bu Umur’un benimle ilk uğraşması değildi zaten. Polis akademisinde başlayan bir yarıştı onun için fakat ben onu asla umursamıyordum bile. Kendi kendine yarışıyor ve yine kendi kendine kaybediyordu.
“Beni bulamayınca ekibime sardı işte, neyse.” Diyerek geniş çantamın içinden başka bir pembe renkli dosya aldım. “Birazdan ikinci sorgu başlayacak hazırlanalım.”
“Hemen ortak.”
***
“Çok bitkin duruyorsun,” diye konuşan Ecevit’e yandan bir bakış attım.
“Kafa yorgunluğu galiba.” Bu dava çok fazla düşündürüyordu beni. İnatla terör olayı diyenler vardı, bugün sorguladığım son iki kişi mesela. Öyle verim alabildiğim bir sorgu olmadı fakat bu terör algısına yapışıp kalmaları da bir tuhaftı.
“Nereden bakarsan bak bu dava en az 30 yıllık. Yani her türlü yorulacağız.”
Ecevit’e kafa sallayıp arabayı bahçemin önüne park ettim. “Bir şekilde üstesinden geleceğim.” Arabadan inecekti ki duraksadı. “Hayır,” dediğinde kemerimi çözüyordum. Kafamı kaldırıp ona baktım. “Üstesinden geleceğiz, Orman gülü.”
“Öyle mi dersin?”
“Şüphen mi var?”
“Sanırım yok,” dediğimde gülecek gibi oldu.
“O zaman olmasına izin vermekte yok.” Dudaklarımı birbirine bastırarak gülümsedim ve arabadan indim. Akşamı ışıtan dolunay fazla sessiz kalan sokakta ürkütücü bir hava katıyordu. Bahçeye girmek üzereyken arkamdaki adım seslerinin sesi çok yakınlaşmıştı. Ben daha uzanmadan bahçenin demir kapısını benim yerime açmıştı bile. Kokusu burnuma çalarken, toprak kokusunun hiç bu kadar güzel geldiğini daha önce düşünmezdim.
“Ecevit!”
Karanlığın sessizliğini yaran kalın ses ikimizin de kendisine dönmesine sebep oldu. Erdem evlerinin kapısından çıkarken montunu giyiyordu. “Bir gelsene,” diye seslendiğinde ise çoktan bahçe kapısından yola çıkmıştı.
Ecevit’in bakışları bana kayınca omuzlarımı silktim. “Yine bende kalıyorsun diye mi bir şey diyecek acaba?” Dönüp Erdem’e baktığında “Ne haddine?” diyerek tekrar bana döndü. “Ortağımla kalırım kalmam ona neymiş?”
Anlık gelişen gülümsememe engel olamadım. Ecevit o kadar iyi konuşuyordu ki, bazen kelimelerim cevap vermeye yetmiyordu. “Ben geçeyim eve, rahat konuşun.” Bana kafa sallayınca daha fazla üşümek istemediğim için koşturarak verandaya çıktım ve çantamdan zorla bulup çıkardığım anahtarla kapımı açtım.
Kapıyı kapatmadan son kez bahçemin demir kapısına birbirlerine yaklaşmış önemli bir şey konuştukları belli olan iki adama baktım. Ne konuştuklarını çok fazla merak ediyordum. Erdem’in aceleci tavrı, sert sesi bir şeylerin döndüğünü belli ediyordu fakat sormam biraz sıkıntı yaratabilirdi. Onlardan şüphelendiğim için sorguluyorum diye algılayacaklardı.
Karanlık koridorun ışığını açma gereği duymadan salona girdiğim de elim duvara kaydı. Daha ışığın düğmesine ulaşamadan boğazıma sarılan kol ve tam olarak çeneme dayatılan keskin ve soğuk bıçak tüm uzvumun gerilmesine sebep olmuştu.
“Sesini çıkartırsan kanını akıtmaktan büyük zevk alırım,” diyen hırıltılı ses göz dağı vermek için çenemin altına sürttüğü bıçağın keskin ucuyla içimi sızlatan bir kesik atmıştı. Kanım kesikten boynuma doğru akarken, arkamdaki heybetli beden beni karanlığa doğru sürükledi.
****
ay neler oluyoooo
oy ve yorumları unutmadık dimiiii
takip etmek isterseniz ig: suveyda_rey
wp kanalıma girmek istersenizde ig den yazmanız yeterli
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |