4. Bölüm

Bölüm 3

Suveyda Rey
suveyda_rey

Selammmm.

 

Yorum yapmayı ve yıldıza dokunmayı unutmayın lütfen ❤️

 

****

 

 

"Merhaba," dedi tekrar gözleri beni bulunca. Kemikli suratından ayırmadığım gözlerime inat edermiş gibi o da gözlerini üzerime dikmişti. "Merhaba?" dedim merak içinde. Sabah kaçarcasına gitmesi gözüme batmıştı bir kere.

 

"Sabah sana teşekkür etmedim, kabalıktı yaptığım," deyip ellerini montunun cebine yerleştirdi. Ketum bir bakışları vardı, sanki beni okumak ister gibi. "Bu yüzden hem teşekkür ederim hem de sobanı yakarım diye düşündüm."

 

Bu benim için en büyük yardımdı.

 

Kaşlarım havalandı. "Teşekküre gerek yoktu," diye konuştuğumda gök mavisi gözlerinde dalgalanmalar oldu. Yine de gözlerine rağmen suratı gerçekten demir gibi sert bir şekilde duruyordu. "Ama soba için yardım edersen çok sevinirim," diyerek kapının önünden kenara çekildim. Ecevit dudaklarını birbirine bastırarak küçük bir gülümsemeyle kapıdan girdi ve ayakkabılarını kenarda çıkardı. O sırada eski ev terliklerinden bir tanesini onun önüne bıraktım.

 

Terlikleri de giyince kare şeklindeki koridora göz attı hemen ardından "Şurada soba," diyerek elimle gösterdiğim oturma odasına doğru ilerledi. "Yakamadın mı yine?" diye sorunca yüzümü buruşturdum. O sobaya baktığı için beni görememişti. "Denemedim bile. İçerisi yine duman olursa havalandırmak zorunda kalırım ve o şekilde daha soğuk oluyor."

 

Cümlem bitmeden bana bakmıştı, bitince de üzerimdeki kalın cekete ve sedirdeki battaniyeye döndü. Montunun kollarını hafif yukarı çekti ve sobanın kenarında duran demir çubuğu aldı. "Odunluk nerede, kovanın içini doldurayım," diyerek sobanın üzerindeki döküm kapağı kaldırdı. Bahçenin yan tarafında olduğunu söyledim ve elini demir çubukla sobanın içine sokarak birkaç saniye uğraştı hemen ardından ise geri çekilip önce salondan sonra evden çıktı.

 

Ne yaptığını merak ettiğim için sobaya uzandım fakat hiçbir değişiklik görememiştim. Kısa süre sonra elleri dolu şekilde geldiğinde ben mutfağa geçiyordum. "Bir şey lazım olursa seslen, mutfaktayım," dediğimde kafa salladı. Kendimi mutfağa attığım gibi hızlıca makarna sosunu hazırlayıp hazırladığım makarnayla karıştırdım. İşim bitinc salona geçmeden başımdaki havluyu çıkarıp saçlarımı topladım. Kısa süren işim ardından kapısı kapanan salona girdiğimde Ecevit'i ayakta sobanın içinde harlanan ateşi izlerken bulmuştum.

 

İçerisi şimdiden ısınmıştı. "Yaktın mı?" diyerek yanına yaklaştım heyecanla ve üstteki delikten sobaya baktım. "Nasıl bu kadar çabuk yaptın?" Ellerimi anında sobaya doğru uzatmış ve ateşin iliklerime kadar ısıtmasını beklemiştim sabırsızca. "Kovayı doldurdum ve çakmakla yaktım."

 

Şaka yapıyorsun, dercesine ona dönüğümde alttan alttan gülmüştü. "Aynı şeyi yaptığıma yemin edebilirim." Sobayı yaktığı için minnettardım çünkü en sonunda merkeze gidip elektrikli bir soba alacaktım. "Biraz daha tutuşsun kalın bir odun ve kömür atarım. Sonra giderim." Son cümlesiyle anında ona döndüm. Tuhaf hareketleri ve birkaç şeyi gözüme batmış olsa da aslında gitmesini istemiyordum. Üzerinde bir gizem vardı ve bunu izlemek istiyordum. Ayrıca yabani de olsam tek başıma boş boş oturmak beni de sıkmıştı.

 

"Yemek yapmıştım. Ye öyle git," dediğimde biraz tuhaf kaçmıştı. Ses tonumdan olsa gerek sesim oldukça sert çıkmıştı. "Tabi oturmak istersen oturabilirsin, kovacak değilim ya," diyerek önceki cümlemi biraz yumuşatmaya çalıştım. Yumuşatamayıp daha da berbat ettiğimden emindim.

 

"Yok sağ ol. Ben tost için teşekkür etmedim, bu yüzden geldim buraya."

 

Gözlerimi devirip artık iyice ısınan oda sayesinde üzerimdeki kalın ceketi çıkarabilmiştim. "Tamam," dedim ceketimi koltuğun üzerine atarak. Üzerimde yakası geniş olan bluzlardan vardı. "Bende sobamı yaktığın ve soğuktan donarak buz tutmama engel olduğun için teşekkür etmek istiyorum."

 

Söylediklerim ona komik gelmiş olmalı ki karşılaştığımızdan bu yana ilk defa geniş bir şekilde gülmüştü. Dişleri beyaz ve temizdi. Yıllardır evsiz ve sokakta yaşayan bir adama göre fazla temizdi ve tuhaflıklarına bir artı daha eklenmişti. "Yalnız bu böyle uzar gider," deyince kendimi toparladım. Teşekkür niyetine yaptıklarımız birbirini kovalıyordu.

 

"Benim için problem değil," dedim omuzlarımı silkerken. O sırada gözleri gözlerimden aşağıya doğru kaydı ve bakışları kısıldı. Baktığı yere bakmama gerek yoktu zira gerdanımdaki iğrenç yaranın dikkat çektiğini biliyordum. "Orman gülü." Gökmavisi gözlerinde birden şimşekler çakmıştı.

 

"Ne?" Bakışlarını daldığı yerden kaldırıp bana baktı. "Yaran," deyip tekrar kaydı gözleri. İçimin tuhaf oluşu bir yana gözünü dikerek bakmasını ona kal dememi sorgulatmıştı. "Orman gülüne benziyor." Kaşlarımı söyledikleri ile hava kaldırdım ve kafamı eğip yaraya bakmaya çalıştım. İnce, göğüs arama doğru inen kısmı dışında yukarıda kalan kısmı göremiyordum.

 

"Elindeki yarayla aynı şekilde mi oldu?" diye sordu merakla. Büyük bir gizemi çözmek ister gibi bakan gözleri gerdanımdan ellerime oradan tekrar gerdanıma çıkıyordu. Kafamı salladım. Olayın üzerinden aylar geçmişti ve ellerimdeki yara sürekli oynattığım için henüz iyileşmiyordu fakat gerdanımdaki yara çoktan iğrenç çürük bir görüntüye sahip olmuştu. Ama Ecevit'in onu bir güle benzetmesi ise hoşuma gitmişti.

 

"Böyle bir yara nasıl oldu?"

 

Sorusu derin bir nefes almama sebep olmuştu. Gözleri nefes alırken yükselen göğsüme değmemiş yaramın üzerinden ayrılmamıştı. Canımı sıkan bu durum yüzünden göz hapsinden ayrılmak için arkamı dönüp halamın dosyasını topladım. "Asit." Cevabım kısa ve netti. Koltuğun üzerindeki battaniyeyi de topladıktan sonra ancak ona dönmüştüm.

 

Afalladığını görebiliyordum. Açık renk bakışlarına kara bulutlar çökmüştü. "Çok acımış olmalı," deyince kulaklarıma doldu o gece attığım çığlık. Dudaklarımı birbirine bastırarak aklımdan silmeye çalıştım görüntüleri. "Ee," dedim. Kaşları çatık ve aşırı gergin duruyordu. Acımı gülümsememin gerisine doğru saklamıştım ve bana yaptığımı anlamış gibi bakıyordu Ecevit. "Yemeğe kalacak mısın? Müthiş bir yemek olmasa da makarnayı iyi yaparım," deyince yamuk bir şekilde güldü yine.

 

"Madem öyle merak ettim iyi yaptığın makarnayı."

 

Ona gülümseyip dosyayı alarak "Sofrayı kurayım," diyerek odadan çıktığımda gölgesinin önüme düşmesiyle durdum. Benim durup ona dönmemin yanlış bir hareket olduğunu geç fark etmiştim çünkü tam olarak birleşmiştik. Peşimden neden geldiğini, bir şeye ihtiyacı var mı diye soracaktım amacım asla burun buruna gelmek değildi.

 

Boyunun benden çok uzun olduğunu daha rahat anlamıştım. Boğazındaki geniş çıkıntılı Adem elması gözlerimin hemen önündeydi. Kafamı kaldırıp o hoş duran gözlerine baktım. Güneş vurmuş gibi parlayan gökmavisi gözlerine yıldırım düşüyordu adeta. Bakışları kısılmıştı. "Ben," diye gevelerken kendime içimden geri çekil diye bağırmak istiyordum. "Sen," diyen sesini alnımda hissetmiştim. Saç diplerimde karıncalanmalar oluşmasına sinir olmuştum. Elini kaldırıp çeneme yerleştirdi ve hafif eğik duran kafamı kaldırdı. Benim bakışlarım ona döndüğünde elini geri çekmişti, eli inerken yarama değdi an donup kalmıştı. Gözlerimin içine bakan gözleri kısa bir an yaraya inse de hızlıca benim gözlerime geri dönmüştü. Ama yarada donup kalan eli tüy hafifliğinde yaranın üzerinde gezmeye devam ediyordu.

 

"Ben dokununca acıyor mu, Orman gülü?"

 

Bana hitaben orman gülü demesine kaşlarımı çatıp, "Hayır," diye cevap verdim. "Ellerinle alıp veremediğin ne?" diye sordu bu kez. Ne sorduğunu anlamadım başta. Yaranın üzerinden naif bir dokunuşla aşağıya inen eli elimi tutup kaldırmıştı. "Bu yaraların iyileşmesine neden izin vermiyorsun?"

 

"Özellikle yaptığım bir şey değil," deyip kendimi zor da olsa geri çekmeyi başardım. Tuhaf bir anın içindeydik ve daha fazla uzamasına gerek yoktu. "Makarnayı getireyim." Geri dönüp mutfağa giderken "Yardım edeyim," diyerek peşimden gelmeye devam etmişti. Bir şey demek yerine yardım etmesine izin verdim. O önce lavaboda ellerini yıkadı ve uzattığım tabaklara makarnayı koymaya başladı.

 

Bende dolaptan içecekleri çıkartarak tekrar oturma odasına geçtim. Masaya bırakıp mutfaktan diğer eşyaları getirmeye başladım. Ecevit de arkamda makarna koyduğu tabakları getirip köşedeki masaya bırakmıştı. Ben en son bardakları getirip masaya koyduğumda o üzerindeki montu çıkarmıştı. Montun altında siyah boğazlı üzerine yapışan ince bir örme kazak vardı. Montu çıktığı an kalıplı vücudu da ortaya çıkmıştı.

 

Bir evsize ait olmayacak şekilde kalıplı bir vücut hem de.

 

Bakışlarımı ondan çekerek sandalyeye oturdum ve içeceğe uzanacakken o benden önce davrandı ve bardakları doldurmaya başladı. Çatalıma uzanmadan önce bluzumun kolunu elimin üstünü örtecek kadar çekmiştim ki üzerine kemikli bir el kondu. "Rahat bırak şu ellerini," diyerek elimi tutup dirseğimden çekerek bluzu düzeltti. "Yara seni tamamlar, neler atlatabildiğini görüp gurur duyman gerek. Asit yarası kolay atlatılacak bir şey değil," derken nazik bir şekilde elimi masaya geri bıraktı.

 

Ve bende ona uydum. Ellerimin üstünü kapatmadan çatalımı alıp yemeğime odaklanmaya çalıştım.

 

"Sana soba yakmayı öğretmeliydim. Burada kaldığın süre boyunca lazım olacak," dedi her zaman ben yakamam dercesine.

 

Çatalımı makarnaya daldırırken ona kısa bir an alttan baktım. "Gerek yok, yarın döneceğim." Çatalında ki makarnayı yiyecekken donup kalan elini görmezden geldim. Ama bakışlarının ağırlığını ise rahat bir şekilde hissediyordum. "Bu kadar kısa bir şey için mi onca yol geldin?" Omuzlarımı silkmekle kaldım sadece. Sonuçta zorunlu bir geliş değildi, gereken tatil de yapılmıştı.

 

"Anlaşılan işkolik birisin."

 

Konuşmayan adamın şu an karşımda arka arkaya sohbet açma çabasına şaşırmadım desem yalan olurdu. Sanırım o da öylece sessiz sedasız oturursak tuhaf kaçacağını düşünüyordu. Kafamı iki yana doğru salladım. "Değilim," diye açıkladım. Hiçbir zaman iş kolik olmadım ama evet mesleğimi gerçekten seviyorum. "Bu dönme çabanı açıklamıyor," deyip kısa bir an aydınlanma yaşamış gibi durdu ve gözlerini bana çevirdi. Bakışlarına tuhaf hisler hakim olmuştu. "Görmek için can attığın birisi yoksa tabi."

 

Dudağımın bir kenarı kıvrılmıştı. Çünkü asla bu konularda şanslı ve istikrarlı değildim. "Henüz öyle birisini bulamadım," deyip çatalımdaki makarnayı yedim. Küçük yudumu hızlıca yutup bardağıma uzandım. "Ben daha çok tek kalmayı sevmiyorum, bu yüzden kendimi uğraş olarak işime itekledim. Burada ise boğulmak üzereyim."

 

Yemeğinden kafasını kaldırmış büyük bir ilgiyle bana bakıyor ve beni dinliyordu. Gözlerine çöreklenen gri bulutlar hızlıca dağılmıştı. "Peki baban?" Tabaktaki bakışlarım hızla onu buldu. "Nasıl ikna edeceksin onu dönmeye?" Dudaklarım aşağı doğru döndü ve kafamı salladım. "Bakıyorum hakkımda bilgiler toplanmış?"

 

Bu dediğim onu güldürmüştü. Omuz silkerken çatalındaki makarnayı dudaklarının arasına koyuşunu izledim. "Muhtara sorunca anlatıyor hemen," diye anlatınca daldığım yerden hızlıca uyandım. Gözlerimi kırpıştırıp bardağıma uzandım tekrar. "Muhtar fazla konuşkan," dedim ilk geldiğim geceyi düşünürken. Kafa salladı yemeğine devam ederken.

 

"Yarın ki fasıla katılacaksın ama değil mi?"

 

Kafamı salladım. "Selvi, yan komşum katılmamı çok istedi, ayrıca fasılı merak etmedim diyemem, çok övdü." Yemeğini bitirip içeceği de kafasına dikince hepsini tabağının içinde topladı. Tertipli oluşu, düzenli oluşu ve diksiyonun düzgünlüğü beni kendisi için çok fazla şüpheye düşürüyordu. Eğer dönmeyecek olsaydım ilk işim karşımdaki Evsiz gibi duran kir içindeki adamı çözmek olurdu.

 

"Selvi bu konularda fazla heyecanlı ve fazla arkadaş canlısı," diyerek yüzünü buruşturunca tanıyor oluşuna dikkat kesildim. Aslında tanıması gayet normaldi çünkü ikisi de uzun yıllardır aynı kasabadaydı. Gözüme batan kısmı fazla yakında tanıyor gibi oluşuydu.

"Cana yakın bir kadın," diyerek ona katıldım. Gülerek bana bakınca konuşacağını anlamıştım. "Gelirken eminim üzümlü kek getirmiştir."

 

"Evet," dedim gülümseyerek. "Gayet güzel olmuştu." Doğruydu, kekini çok beğenmiştim, ayrıca sohbetini de öyle.

 

Yemekleri yedikten sonra tıpkı kurarken yaptığı gibi toplarken de yardım etmişti. Masayı topladıktan sonra elini tabakları yıkamaya götürecekti ki bu kez ben engel olmuştum ona. "Çay da içelim," demiştim ki eli koltuğun üzerindeki monta gitmişti çoktan. "Ben artık gideyim." İçime oturan boğucu hissi umursamamaya özen gösterdim. Oysa karşımda sanki çözmem gereken bir bilmece vardı adeta. "Yeterince zahmet de verdim. Makarna da gerçekten övündüğün kadar güzeldi," deyince gülümsemeden edemedim.

 

"Afiyet olsun, zahmetlik bir şey yok. Sayende bu gece ısınacağım."

 

Odanın kapısına doğru dönünce arkasından çıktım bende. Ayakkabılarını giyerken bana dönüp "Yarın fasılda görüşürüz?" diyerek beklentiyle baktı. Kafamı sallayıp küçük bir gülümsemeyi dudaklarıma yerleştirdim. "Görüşürüz."

 

Bahçemden çıkana kadar arkasından baktıktan sonra kapıyı örttüm ve kilitledim. Odandam yorgan ve yastığımı aldığım gibi sıcak oturma odasına geçtim. Bu gece burada yatacaktım. Ecevit gitmeden odun ve kömür atmış, kenardan bir yeri çevirmişti. Gece boyunca yanmaya devam eder deyince ister istemez sevinmiştim.

 

***

 

Sabahın ışıkları odayı sararken dün gecenin sıcaklığından geriye hiçbir şey kalmamıştı. Yorganıma iyice sarılıp telefonumdan saate baktığımda sanırım sıcağın etkisiydi her zamanki saatimden iki saat geç kalkmıştım. 9 olmak üzereydi. Yataktan doğrulup esnedim ve gerinebildiğim kadar gerindim. Biraz ayılınca ise hala toplu duran saçlarımdaki tokayı çektim.

 

Öyle kolay kolay açık kullanmıyordum saçlarımı, özel günler olmadığı sürece tabii. Ellerimle saçlarımı tararken kafamı dışarıdaki havayı görebilmek için gece özellikle perdesini açtığım pencereye çevirdim. Odaya giren güneş uyanmamdaki en büyük etkendi o yüzden özellikle uyurken kaldığım odanın pencerelerini açardım.

 

O an dışarıda gördüğüm kişi ile sırtımı hızlıca doğrulttum. Tek katlı yer evi olduğu için salonun penceresi yolun hizasındaydı ve hemen evin önündeki kaldırımda yaşlı bir adamla konuşan Ecevit'le göz göze gelmiştim. Yüzünde tuhaf bakışları ve yamuk ama manidar bir gülüş vardı bana bakarken. Yeterince rezil görünmüş olmak bana yettiği için hızlıca eğilip perdeyi çektim.

 

Demek ki, perde açık uyumak için pencerenin nereye açıldığına dikkat etmeliyim.

 

Hızlıca yatağı toplatıp üzerime koşu için rahat bir şeyler giydim. Kulaklığım ve telefonumla beraber dışarı çıktığımda Ecevit ortalıklarda yoktu. Dünkü sahil yoluna doğru hızlı adımlarla gittim ve koşabildiğim kadar koştum. Soluklanmak için durduğumda bir adam yanımdan geçecekken duraksadı. "Sen Haldun'un kızı mısın?" Elleri arkasında duran 50'lerin başında duran adama gözlerimi dikerek kafa salladım. "Demek Asım'ın bahsettiği kız sensin," diye konuştuğunda sesi oldukça babacandı. "Haldun kızının geleceğinden ve yoldan Asım'ın alacağından bahsetmişti. Ben Bektaş, bu kasabanın imamı, babanın eski arkadaşıyım. Bir şeye ihtiyacın olursa bana söyle kızım." Ona kafa sallayıp teşekkür ettikten sonra yavaş adımlarla yanımda ayrıldı. Saat öğlene yaklaştığında bir dükkana kahve almak için girdim. Sıcak kahvemi alıp yudumlayarak evin yolunu tutmuştum ki aynı anda iki kişiyi görmüştüm.

 

Ecevit her zamanki gibi evimin karşısındaki duvara yaslanarak yerde oturuyordu. Semih ise yine marketten dönüyordu, tam onun evinin önünde karşılaşmıştık. "Günaydın," dedi bana doğru gelirken. "Günaydın," diyerek karşılık verdiğimde yan tarafımdaki evin kapısı açıldı ve adını az önce öğrensem de hiç öğrenmek aklıma gelmeyen muhtar göründü.

 

"Vera, günaydın kızım," deyince ona da aynı şekilde karşılık verdim. "Hayırdır böyle?" diye sorunca gülümseyerek "Koşudan," diye cevap verdim. Adam bahçeden çıkarak yanımızda bitmişti. "Hayırdır baba," diye konuştu Semih. "Kahvaltı yapmadık?"

 

Adam montunun fermuarını çekerken "Annen hazırlayana kadar mezarlığa kadar gideceğim. Herhalde yine hayvan girmiş mezarlığa birkaç mezarı eşelemiş." Muhtar yanımızdan uzaklaşınca kafamı Semih'e çevirdim. "Sürekli mezarlığa hayvan gelir mi?" Benim merakın sarıp sarmalığı sorumu garipsese de kafasını sallayarak cevap verdi. "Hatta iki sene önce falan babaannenin mezarını eşelemişti hayvanlar. Mezarlık tepenin üstünde, ormanında dibi olunca haliyle hayvanları çekiyor."

 

Babaannemin mezarının eşelenmiş olduğunu asla duymadığıma emindim. Muhtemelen babam tek başına bununla ilgilenmişti, hatta iki sene önce babamın birkaç günlüğüne buraya geldiğini hatırlıyordum. Babaannem öldüğünde 6-7 yaşlarındaydım. Onu ve tontonluğunu fakat bir o kadar kızını kaybetmiş olmanın verdiği acının dayattığı rahatsızlıklarını da hatırlıyordum. Mezarlığına ne zaman gittiğimi bile hiç hatırlamıyordum. Muhtemelen yaşım o zamanlar küçüktü.

 

"Tam olarak ne taraftan gidiliyor mezarlığa?" diye sordum Semih'e. Bana uzunca mezarlığa giden yolu anlattı. Kafama iyice kazındığından emin olduktan sonra samimi bir gülümsemeyle "Görüşürüz," diyerek ayrıldım yanında. Yoluma devam ederken gözüm duvar kenarına kaymıştı. Semih'le karşılaştığım sıra orada olduğunu bildiğim Ecevit şu an orada yoktu.

 

Daha fazla oyalanmadan eve geçerek kısa bir kahvaltı yaptım. Daha doğrusu ayakta atıştırmakla geçtim. Ardından üzerimi değiştirmek için odaya geçtim. Fasıl akşam saat 19 civarlarında başlayacaktı. Kahvenin olduğu meydanda olacaktı ve daha çok vardı. Selvi'den öğrendiğime göre herkes hevesle hazırlanıyormuş bu fasıl için. Ayrıca bu günkü eğlenceye de özellikle fasıl diyorlarmış.

 

Mezarlığa gideceğim için kıyafetlerimi ayarladıktan hemen sonra hızlı ve kısa bir duş aldım. Üzerime geçirdiğim dar kot ve örme bol kısa kazağı düzeltip montumu alarak evden çıktım. Yolda geçerken saksıda gördüğüm iki küçük çiçeği satın alıp Semih'in yol tarifini düşündüm.

 

Kahveyi geçtikten sonra cami çıkana kadar dümdüz yürüyecektim ve caminin karşı solunda kalan yola sapacaktım. Yolun sonu küçük bir köprüye çıkınca oradan yürüyüp yukarı çıkan patikayı takip edecektim.

 

Patika ister istemez tüylerimi ürpertiyordu. Yokuş yukarı çıkan yola söverken keşke arabayla gitseydim diye düşünmeden edemedim. Zaman geçmesi için özellikle yürümek istemiştim ama bu kadar yorulacağımı ve yolun bu kadar uzun olacağını tahmin etmemiştim. Sormakta asla aklıma gelmedi. Patikayı da aşınca kasabadan rahat bir şekilde görünen tepeye ulaşmış ve mezarlığın kapısına da gelmiştim.

 

Semih'in dediği gibi tepenin bir tarafı kasabayken diğer tarafı tamamı ormandı. Hatta tam olarak mezarlığın duvar dibinden aşağıya doğru uzanan ince bir yol vardı. Çalılar yolu kapatmış gibi duruyordu. "Nenenle dedenin mezarına mı geldin kızım?" Muhtarın bir anda gelen sorusuyla ormana giren yoldan kafamı mezarlığın kapısına çevirdim. Sanırım işi bitmişti.

 

"Hazır buradayken bir ziyaret edeyim dedim," diyerek konuşunca gülümsedi bana. Eliyle kolumu sıvazlayıp "Ne iyi yaptın, arkalarından dua beklerler," dedi. Kafamı sallayarak bana yol açınca yanından geçtim.

 

Mezarlığı az çok hatırlar gibiydim ama yine de tam olarak mezarların yerini bilmiyordum. Kolumdaki saat henüz daha öğleden sonra 13:30'u gösteriyordu. Akşama çok vakit vardı ve çokta büyük olmayan mezarlıkta kendim dolarak bulup vakit öldürmek istedim. Zaten bekçi de yoktu

 

Yarım saatin sonunda tanıdık isimi sahiplenen mezar taşlarını görünce gülümsedim ve oraya yaklaştım. İkisini de az çok hatırlasam da dolu dolu anılarımız yoktu ve bir mezarla ne konuşacağımı asla bilmiyordum. O yüzden direkt elimdeki çiçekleri saksılarından ayırarak iki mezarlığa da ekmeye başladım.

 

Çiçekleri ellerimle eşelediğim toprağa yerleştirip köklerini de kapattıktan sonra hemen kenardaki çeşmenin yanına gittim. Önce elimi iyice yıkadım sonra kenardaki şişeye su doldururken kafamı kaldırıp etrafa baktım. O sırada mezarlığın kenarını çevreleyen kalın ama kısa duvarların dış tarafında yürüyen kişi ile bakışlarımı kıstım. Kirli ve dağınık sarı saçları tanımam zor olmamıştı. Duvarın orman tarafından yola doğru yürüyordu. Tam ona seslenecekken dolduğu için taşan ve her tarafımı ıslatırcasına fışkıran su yüzünden aniden önüme dönmek zorunda kalmıştım. Suyu kapatıp geri çekilince tekrar aynı tarafa baktım ama bu kez Ecevit'i görememiştim. Gözlerim etrafta gezse de onu tekrar görememiştim. Bu yüzden şişeyi aldığım gibi mezarların başına geri döndüm.

 

İşim ne kadar yavaş yavaş yapsam da çabuk bitmişti. Hızlıca aklımdaki duaları da okuduktan sonra oradan ayrıldım. Tam kasabanın yoluna dönecekken gözüm ormana giden eski yola kaydığında çalılıkların ezilmiş olduğunu fark ettim. Ani bir tereddütle adımlarım önce yavaşladı sonra durdu. Bedenimi ince orman yoluna doğru çevirirken gözlerim etrafı taradı. Bu yolu az önce incelerken hiçbir insan izi yoktu. Toprak doğanın kendi eseri gibi duruyordu.

 

Şimdi yolun başına geldiğimde çalılıkların özellikle çekildiğini hatta toprak yolda bir çift ayak izi olduğunu görebiliyordum. Ormana giden normal bir insan da olabilirdi fakat dikkatimi çekme sebebi de buydu zaten. Bu kasaba kaybolan insanlar vardı ve aslında her yapılan eylem dikkat çekiyordu. Kendime engel olamayıp eğilerek ağaç dallarının yarıya kadar indiği yola girdim. Yol nereye gidiyordu asla bilmiyorum ama zaten gözüm yerdeki ayak izlerinin üzerindeydi. Yani onlar nereye gidiyordu görmem gerekiyordu.

 

O sırada yüzüme damlayan ıslakla gözlerimi kırpıştırdım ve kafamı havaya kaldırdım. Kara bulutlar göğü sarmıştı. Sinirle küfür savurup yere çevirdim bakışlarımı. Yağmur birden şiddetlenirse yerdeki ayak izleri anında kaybolurdu bu yüzden hızlı şekilde adımlar atarak izlemeye başladım. Ormanın iyice derinliklerine girmiştim ki hem yağmur damlaları çoğalmıştı hem de yerdeki ayak izleri artık silikleşip kaybolmuştu.

 

Önümdeki kaybolmaya yüz tutan ayak izine doğru çöktüm ve kafamı yana eğerek aynı hizadaki toprağı takip ettim. Aynı çıkıntılara sahip toprak birikintisi var mı diye fakat iri yağmur damlaları asla işimi yapmama izin vermiyordu.

 

"Sen kimsin?" Hemen sol tarafımdan gelen sesle anında ayaklanıp oraya döndüm. Sesin tam iz peşine dalmışken bir anda gelmesi korkudan kalbimin teklemesine sebep olmuştu. Fakat ne yüzüm ne de hareketlerim bu korkumu dışarıya asla yansıtmıyordu.

 

Karşımda ağaçların arasından çıkan adamı tanımam zor olmamıştı asla. Karanlık gözleri korkunç bakışlarıyla üzerimdeydi. "Vera," diye açıkladım adımı. Kalın tek kaşı hava kalkınca beni zaten tanıdığını anlamıştım. "Burada ne geziyorsun Vera?"

 

Çenemi kaldırıp kararlı bakışlarımı üzerine diktim. "Aynısını sana da sormak isterim," dedim sert ve otoriter bir sesle. Adam burnun nefes vererek dalga geçer gibi baktı bana. Kahvede masa silerken pek sessiz ve konuşma taraftarı değildi asla. Kalın montunun ceplerine ellerini sokarken sinirli bir hali vardı. Sanki burada olama oldukça sinir olmuş gibi.

 

"Burası gezmen gereken bir yer değil," deyince dudağımın kenarı kıvrıldı anında. Bu hareketim suratında sergilediği sinirin katlanmasına sebep oldu. "Ormanda gezmenin yasak olduğunu bilmiyordum,"diyerek dalga geçtim.

 

Bana doğru adımladığında boyunun benden en fazla 10 santim uzun olduğunu görebiliyordum. "Fazla göze batarsın," deyince yüzümü buruşturdum. "Korkmam mı gerekiyordu bu dediğinden?" Kendisini asla kaale almamış olmam sinirle burnundan solumasına sebep oluyordu. "Ayrıca," diyerek üzerine gittim. "Ormanda ne yapıyordun? Neden burada olmam bu kadar seni sinirlendirdi?"

 

Sözlerimin onu gerişini keyifle izledim. "Polisçilik mi oynuyorsun küçük kız?" Ben küçümseyerek konuşması asla canımı sıkmadığı gibi oldukça eğlendirmişti. "Oynamama gerek yok, koca oğlan." Geri çekilerek gözlerimi ayağındaki botlara indirdim. Tabanı dişli botlardandı ve nereden baksan 42 numara vardı. Yani yağmur silmeden önceki ayakkabı izlerine uyma ihtimali oldukça yüksekti. "İnsanları kaybolan bir kasabada şüphe uyandıracak şekilde ormanda gezmene polisler ne derdi acaba?" aslında polise falan söylemeyi düşünmüyordum fakat muhtara muhtemelen çıtlatırdım dikkat etmesi için.

 

Gözlerini kapayıp kısa bir an kendini sakinleştirişini izledim. Gözlerini tekrar açtığında sinire boğulan bakışları bir insan olsaydı saldırmıştı bana çoktan. "Kış için birkaç odun almaya gelmiştim," diye konuştu sesinde yenilmiş olmanın verdiği nefretle. Kaşlarım havaya doğru kalkmıştı. "Yasak olması da cabası," deyince sesli şekilde sabır çekti.

 

Boynunu çıtlatıp sanki yanlış bir hareket yapmamaya özen gösteriyormuş gibiydi. "Ticaretini yaparsan yasak, ben kahvehnede yakmak için odun toplayacaktım. Yağmur yağınca da geri dönmek istedim." Asla inanmadım. Ağzının ucuyla bile anlatması aslında yalan olduğunu gösteriyordu ama burada üzerine gitmek hata olurdu. Hem görevde değilim şu an hem de silahım yanımda değildi.

 

Dudaklarımı büzüp kafa sallayarak ellerimi montumun cebinden çektim. "Peki, sen öyle diyorsan," diyerek geldiğim yoldan geri dönerken onun ayak seslerini tam arkamdan duyabiliyordum. Tetikteydim, hareketlerinin sesini ve adımlarının telaşlı mı normal mi atıyor tartıyordum. Bu tarttığım şeyler bir insanın arkadan saldırıp saldırmayacağını bana gösterecek durumlardı fakat arkamdaki adam oldukça rahat bir şekilde salına salına yürüyordu.

 

Belki de gerçekten odun almaya gelen geçimsiz, haydut tipli, kadınları küçük gören bir kasabalıydı. Yoldan çıkınca arkamda hissettiğim haşırtı sesleri ile ona döndüm ve ne yaptığına baktım. Yolu az önceki çalılıklarla kapatıyordu. Tekrar doğrulup yoluna devam ederken ormanın patika yolu şimdi mezarlığa girmeden hemen önceki gördüğüm haliyle duruyor.

 

"Sistemini bulmuşsun," dedim şüphenin ayağa kaldırdığı duyularımla ona bakarken. Ellerini silkeleyerek ölüm bakışlarını yanımdan geçip gidene kadar üzerimde tutmuştu. Adamın attığı bakış bile beni şüpheye düşürmüştü. Buradan gitmeyecek olsaydım eğer şüpheli listemin başını çekecek olan o isim olacaktı. Yinede gidecek olmam bu durumu muhtara bildirmeme asla engel değildi.

 

Mezarlığın kenar duvarının oraya park ettiği eski model bir motora bindiğinde motoru neden daha önce görmediğimi anlamıştım. Mezarlığın dış duvarından başlayan ağaçlığın oradaydı, onu ağaçlarla kamufle etmişti.

 

****

 

"Bugün fasıl olduğunu tabii ki biliyordum."

 

Annemin neşeyle söyledikleriyle valizimdeki triko elbise gözümün önüne gelmişti. Telefonu kafamla omuzum arasına sıkıştırarak eski tahta dolabın kapağını açtım ve elbiseyi askısıyla aldım. "Bu elbisenin valizimde ne aradığını açıklıyor," deyince annemin kıkırtısına gülümsedim.

 

"Ee," dedi heyecanlı bir sesle. "Kimle gidiyorsun fasıla?" Gözlerimi devirip elbiseyi yatağa bıraktım. "Anne, lise balosu mu bu? Tek başıma tabii ki." Cevabımla homurtusu eş zamanlı olmuştu. "Bizim zamanımızda gençler birbirlerini davet ederdi."

 

"Anne sen buralı değilsin ki?" Annem Ankaralıydı ve babam öğretmenlik için Ankara'ya gidince tanışmışlardı. Daha sonra evlenmiş ve orada yaşamaya başlamışlardı. Ara ara tayin için şehir değiştirseler de en son polisliği kazanınca ve babamda emekli olunca temelli oraya taşınmışlardı.

 

"Halandan biliyorum canım. Hatta nişanlısıyla o zamanlarda tanışmışlardı."

 

Nişanlısı dediği an duraksayıp kurcaladığım makyaj malzemelerimi bıraktım. "Nişanlısı ne oldu anne Halam kaybolunca?" Halamın nişanlı olduğunu hatta nişanlısını az da olsa hatırlıyordum. "En son evlendi diye duyduk sonra kasabadan tamamen koptuk, bilmiyorum." Bir yanım biraz daha kalıp halamın kayıp olayını çözmeyi çok istiyordu, diğer yanım ise tek başıma ne yapabilirim, bir soba bile yakamıyorum diyerek mantık çerçevesinde konuşunca olası bir şekilde ona hak veriyordum.

 

Kolumdaki saate baktım. "Fasıl başlamış bile anne, ben hazırlanayım," diyerek telefonu kapatmıştım. Saat 19:30 olmuştu, geç kalmak sorun değildi yetişmem gereken bir şey yoktu. Fasıl neredeyse tüm gece devam edecekti. Bende sıkılırsam eğer erkenden kalkar giderdim. Eşyalarımı valize koymamıştım ama önemli değildi, çok eşyam yoktu zaten burada.

 

Siyah öpücük yaka triko elbiseyi üzerime geçirdim. Üzerime tam yapışan elbise vücut hatlarımı çok güzel göstermişti. Eteği dizim biraz altına kadar inmişti fakat hemen sol tarafında dizimin üstüne kadar çıkan yırtmacı vardı. Kenardaki siyah botlarımı da giyince gayet güzel görünmüştü gözüme. Çok durmayı planlamadığım için makyajı sade ama yüzümü canlandıracak şekilde yaptım. Saçlarımı ise yine her zamanki gibi at kuyruğu şeklinde toplayıp sırtımdan aşağıya bıraktım.

 

Hareketli müzik sesleri buraya kadar geliyordu. Hatta dışarı çıktığımda benim gibi geç kalan ve eğlence yerine sohbet ederek giden insanlar vardı. Meydana geldiğimde ise şaşırmadan edememiştim. Gerçekten soğuk, kış demeden her yer süslenmiş, ışıklandırılmıştı. İnsanlar sanki düğüne gider gibi süslenip, bara gelmişçesine de eğleniyorlardı.

 

Oturacak sandalyeler vardı fakat herkes bir grup halinde bir arada oturmuşlardı. Asla nereye oturacağımı bilmiyordum. Yavaş adımlarla ilerleyip oturacak yer bakarken tam karşımda ayakta eğlenen insanları izleyen adamı görünce adımlarım mıhlanmıştı.

 

Adama bakarken dudaklarıma oturan gülümsemeye engel olamadım. Kendiliğinden oluşan gülümseme gibi adımlarımda benden bağımsız adama doğru ilerledi. Asla hazırlanmayacağını tahmin ediyordum tabiî ki. Kenarda dans eden eğlenen kalabalığın dışında bir evin bahçe duvarına yandan yaslanmış insanları izliyordu.

 

Üzerinde her zamanki siyah yamalı, önü açık şekilde bırakılmış montu vardı. İçinde ise gri kirli olsa da yırtık olmayan boğazlı bir kazak vardı. Siyah pantolonu kiri belli etmese de eski ve yıpranmış olduğu belliydi.

 

Sıkılmış gökmavisi bakışları insanların üzerinden kayıp bende durdu. Gözleri kısa bir an kısıldı ardından baştan aşağıya kayıp tekrar yüzümde durdu. Dağınık ve alnını örten saçları çok esrarengiz bir hava katmıştı kendisine. Yamuk bir gülüşle doğrulunca adımlarımın yönünü belirledim.

 

"Üşürsün," dedi ben tam karşısına gelince. "Üşürsem eve geçerim." Ellerini montunun cebine yerleştirirken gülümsedi. "Ya da ceketimi veririm," deyip şöyle bir üzerine baktı. "Gerçi üstüm kirli, güzel elbisen mahvolmasın."

 

Elim ister istemez yaptığım atkuyruğuna kaydı. Düzeltir gibi avuçlarımdan kaydırdım ve sırtımdan aşağıya bıraktım. "Eşyalara önem vermem. Kirlenmiş, yırtılmış kimin umurunda?" Gözleri kısıldı ben konuşunca. Yamuk bir gülüşle kafasını salladı. "Aklımda tutayım."

 

Etrafa göz atıp tekrar gökmavilere döndüm. "Eğlenmiyorsun galiba?" Omuzlarını silkerken bakışları yine insanların üzerindeydi. Yüzünden, bakışlarından bulunduğu ortamda çok sıkıldığını belli ediyordu. Neden çekip gitmiyordu bilmiyorum ve merak da ediyordum "Eğlenmiyor-dum. Şimdi fasılın tadı geldi," deyince ne demek istediğini anlamaya çalışırcasına baktım suratına. Keskin bakışları konuşurken üzerime kilitlenmişti. Bana mı demişti o?

 

"İçtin mi?"

 

Sorum onu gafil avlamış olmalıydı ki kafasını eğerek kahkaha attı. "Eh koruk şerbeti sayılıyor mu?" Bana doğru bir adım atınca yutkundum. Aramızda kısa bir mesafe kalasıya durdu. Üzerine sinmiş yağmur ve toprak kokusu çoktan burnuma doluşmuştu. Gerçekten sokakta yaşadığı için mi acaba böyle güzel toprak kokuyordu. "Çok güzel olmuşsun, Orman gülü?" Bunu o kadar yakınımdayken söylemişti ki bir an nefes bile alamamıştım.

 

Bir anda kenara doğru eğilip yan masadaki şişeden iki bardağa ne sarı olduğu ne yeşil olduğu belli olan içeceği doldurdu ve birini bana uzattı. "Bu ne?" diye merakla sorarken içeceği koklamama güldü. "Koruk şerbeti, burada çok yapılır," deyince bir yudum aldım. Tuhaf ama güzel tadı damağımı ekşitirken yudumladıktan sonra gelen şekeri geride nahoş bir tat bırakmıştı. İlk yudumumdan sonra gözlerimi açarak Ecevit'e döndüm ve "Bu çok güzel," diyerek birkaç yudum daha almıştım.

 

"Vera!" diye şakıyarak yanımıza gelen kadına gülümsedim. "Harika olmuşsun," diyerek bana doğru eğilince sarılıp geri çekilerek Selvi'ye baktım. "Sende çok güzel olmuşsun." Üzerinde dizlerinde biten uzun kollu lacivert bir elbise vardı. Saçlarını ise onu ilk gördüğümdeki gibi dalgalı bir şekilde salık bırakmıştı ve bu model kızıl kahve saçlarına çok yakışıyordu.

 

"Hadi gel bizim masamıza," diyerek elimi tutunca ona ayak uydurmak zorunda kaldım. Ecevit'e yardım etmesi için bakış atarken o sadece gülümseyerek omuzlarını silkmişti. Masaya geldiğimde ise yan tarafındaki muhtarla konuşan adam bize dönünce tökezlemiştim. Ayakta duran Muhtarın yanında oturan adam bizim oraya gelmemizle ayağa kalktı ve bana dönerek kinayeli şekilde gülümsedi.

 

"Veracığım, seni eşim Erdem ile tanıştırayım." Eşi olarak gösterdiği adamla ilk önce kahve de sabah ise ormanda karşılaşmıştık lakin hiçbir şekilde tanışmamıştık. Elini uzatan adamın gözlerindeki kurnazlığı görmemek imkansızdı. Elini sıkarken Selvi bizi tanıştırmaya devam ediyordu. "Vera da sana bahsettiğim komşumuz," deyince evlerinin hem yan tarafımda oluşunu ancak idrak edebilmiştim.

 

*****

 

Ay nasıldı???

 

Diğer bölüm bir tık gizemliii

 

Ecevit hakkında düşünceleriniz?

 

Erdem hakkında düşünceleriniz?

 

Instagram:

 

suveyda_rey

Bölüm : 08.10.2025 22:17 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...