
Selamlarrr. oy ve yorumlarınızı bekliyorum. keyifli okumalar.
***
Bazı şeylerin tesadüf olduğuna asla inanmıyordum. İki gün önce konuştuğum ve bana çok fazla ketum davranan adamın evinde ölü bulunması... Ya fazla şüpheliydi ya da ben paranoya oldum.
Telefonu kapattığımdan beridir salonun ortasında dolanıp duruyordum, Ecevit ise ben dolandıkça beni izliyor kendi içinde bir şeyler düşünüyordu. Çatılmış sarıya yakın kaşları yüzünün ciddiyetinin bir yansıması gibiydi.
“Vera,” diye seslendiğinde sesindeki sertlik duraksamama sebep oldu. Evet bazı zamanlar sinirli hallerine şahit oluyordum fakat bu ses tonu çok daha derindi. Katıydı, karşımda sanki bir komutandı.
Gözlerim gri bulutların serpiştirdiği bakışlarına kaydı. “Hastasın, dolanıp kendini yorma.” Sıkıntılı bir nefes verirken kafamı iki yana doğru salladım. Şu an öyle bir boğulmanın eşiğindeydim ki oturmam imkansızdı.
“Her şey birbirine giriyor ve ben hala bir adım ilerleyemedim!”
“Kendini suçlaman yersiz,” diyerek konuştuğunda omuzlarım düştü. “Ecevit,” diye yakınırken kafamı hafifçe arkaya yatırdım. “Olay yeri inceleme Serap’ın evinde bir kimyasal buldu,” diye konuşurken oturduğu yerde anında dikleşti. “Ne?”
Çıplak ayaklarımın altı halı yüzünden gıdıklanırken onun yanına oturdum. “Bu kimyasalı,” diye tekrar konuşmaya başladığımda yan şekilde dönerek tüm vücudunu bana çevirdi. “Bir insan kokladığı zaman bayılıyor. Herhangi bir evde bulunabilecek bir şey değil.”
Bakışları dalgınlıkla yere doğru kaydı. “Yani Serap kaybolmadı,” diye konuştuğunda anında yorgun şekilde kafa salladım. “Kaçırıldı,” diye tamamladım onun cümlesini. Sinirle ayağa kalkma sırası ona geçmişti.
“Lanet olsun,” diye mırıldanırken bir elini gergin beline koyup diğeri ile hafif uzamış sakallarını sıvazlamıştı. “Bunca zaman çok kayıp oldu ve hiçbirinde bu kimyasala rastlamadılar.”
Aklım araştırdığım eski dosyalara gittiğinde çoktan gözümde canlanmıştı olay yeri incelemeleri. “Tüm ev incelenmemişti hiçbirinde,” diye açıkladığımda kararmış bakışlar bana döndü. “Tüm evi ve bahçenin incelenmesini o gün ben istemiştim. Belki detayı araştırılsaydı eski incelemelerde de bulabilirlerdi.”
Kaşları çatılırken benim her söylediğimin arkasından bir şeyler düşünüyordu. “Belki de kendi ayaklarıyla gelmeyen insanları bu yolla alıkoyuyorlardı?” Olabilirdi. Çünkü bazı sorgu raporlarında eski kayıp olan insanlar gece vaktinde bir yerlere gidiyorlardı. Belki de Serap onların çağırdığı yere gitmemişti. “Halamın dosyasındaki boşluklar için adamı arayınca da öldürmüş olabilirler mi?”
Aklım hala ölü bulunan polisteydi. Verimli bir konuşma yapmamıştık. Hatta adam beni resmen azarlamış ve telefonu kapatmıştı. Bu işte bir parmağı olabilir miydi?
“Sen adamla ne konuştun?”
Sorusu anında omuz silkmeme sebep oldu. “Adama sordukça beni tersledi. Kızdı ve hiçbir şey bilmediğini bir şey söylemeyeceğini vurguladı. Ama..” diyerek duraksadığım da hızla yanıma gelip önümde diz çöker gibi eğildi. “Ama?”
“Sanki özellikle söylemek istemiyor gibiydi, aksi, agresifti. Belki tedirgin bile olabilir.”
Bakışları boşlukta dalgalanırken o da benim gibi saklanmış yerleri ortaya çıkarmaya çalışır gibiydi. “O da bu işin içinde olabilir miydi yani?” Bakışları yüzümü tararken bilmiyorum dercesine dudaklarımı büzdüm.
“Ölen o polisin dosyasındaki bilgiler lazım bize,” diye mırıldandı Ecevit. Daha doğrusu sesli düşündü. O an aklımda canlanan isim ile birden doğrulduğum zaman Ecevit eğildiği yerden kalkmak zorunda kalmıştı. “Ne oldu?”
“Olayla ilgili kimden bilgi alabiliriz onu buldum galiba,”derken salonun içinde telefonumu aradım. Nereye bıraktığımı asla hatırlamıyordum, üstelik üzerime tuhaf bir yorgunluk çökmüştü. Ecevit ne aradığımı biliyormuşçasına az önce uyandığım yere uzandı. Elinde aldığı telefonum parladığında hemen uzandım.
Parmaklarım eski arkadaşımın ismini bulana kadar ekranı kaydırdı. Gördüğüm isme tıklarken bana yardım edebilmesi için içten içe dua ettim. “Gecenin bu vaktinde umarım bir sorun yoktur,” diye telefonu açan ses salona dolmuştu. Ecevit’in de duyması için hoparlöre almıştım telefonu.
“Yani bu sana bağlı,”dediğimde Çelebi telefonun ucunda birilerine bir şeyler söyledi. “Müsait değil miydin?” Hafif bir gülme sesi geldi. “Sana mı? İmkansız.” Yakınlığımızdan kaynaklı benimle böyle konuşsa da asla başka duyguların aramıza karışmayacağından emindim. Yine de göz ucuyla baktığımda Ecevit çatık kaşlarıyla bana ve telefona bakıyordu.
“Az önce geçen bir son dakika haberi için aramıştım Çelebi,” diye konuştuğumda sesimdeki ciddiyeti çoktan aldığını biliyordum. Konu iş olduğunda ikimizde her zaman ciddiydik. “Seni dinliyorum.”
Yutkunurken sanki yorgunluğum daha fazla artmıştı. Bu yüzden Ecevit’in yanında geçip koltuğa oturdum. “Birkaç saat önce emekli bir polis memuru evinde ölü bulunmuş,” diye konuştuğumda Ecevit de yanıma gelmişti.
Yanıma otururken uzattığı elini alnıma bastırmıştı. Ne yapıyorsun dercesine ona döndüğüm zaman bakışları hala telefondaydı fakat düşünceleri başka yerdeydi. “Evet benim ekip ilgilendi,” diye konuşa Çelebi beni kendime getirmişti. Ecevit elini alnımdan çektiğinde yanımdan da kalkmıştı.
“İşte o konuyla ilgili detaylara ihtiyacım var,” diye konuşurken Ecevit’i izlediğim için dalgındım. “Vera,” diye seslendi Çelebi. Hımlarken gözlerim kabın içindeki suyla bezi ıslatan Ecevit’teydi. “Neden soruyorsun?” Çelebi’nin sesindeki merakı cevaplamak zorundaydım.
“Burada yıllardır süre gelen kayıp olayları var Çelebi. Onu araştırıyorum.”
Telefonun diğer ucunda kaşları çatıldığına ve saçmalamışım gibi baktığına emindim. “Bunun bu ölen polisle alakasını anlamaya çalışıyorum.” Ecevit elindeki ıslak bezle yanıma otururken telefondan gelen sese gözlerini devirmişti. Islak bezi nazik bir şekilde alnıma yaslarken gözleriyle telefonu işaret edince anladım; gözümü dikmiş onu izliyordum.
Kendimi hızlıca toparladıktan sonra derin nefes aldım. Çelebi ile arkadaşlığımız boyunca hiç onun kaybından bahsetmiş miydim hatırlamıyordum. “Halamın dosyasıyla bu adam ilgilenmişti ve bu kasaba da halamdan sonra her sene bir insan kaybolmuş. Bende tatile geldiğim bu yerde böyle bir şey ile karşılaşınca resmi olmayan bir şekilde araştırmaya başlamıştım. Ve bu polisle iki gün önce konuştuk.”
“Şaka yapıyorsun!” Bu sayede kendimi Çelebi’nin soruşturmasının içinde bulmuş olacaktım... Ecevit elindeki bezi ters çevirip enseme sürtünce aniden irkildim. Soğukluğunda dolayı ona döndüğümde o beni umursamadan tenimi soğutmak istercesine enseme omuzlarıma bezi sürüp duruyordu. Yorgunluğumun ateşimin tekrar çıkmasından dolayı olduğunu anlamıştım.
“Çelebi,” diye seslendiğimde yorgunluğum kendini yine göstermişti. “O polis normal bir şekilde mi öldü?” Sıkıntı dolu bir nefes çektiğinde cevabı az çok almıştım. “Kaza süsü verilmeye çalışılmış ama aceleci davranıldığı da belli. Polis cinayete kurban gitmiş kesin olarak.”
“Sikeyim,” diye mırıldanan Ecevit’in elleri duraksamıştı. Adamla konuştuğum için öldürülmüş olma ihtimali beni sarınca gerildim. “Yanında biri mi var?”
Gözüm tekrar yanımdaki adama kayınca yüzünü buruşturup özür dilercesine baktı bana. “Soruşturmada bana yardımcı olan arkadaş,” diye açıkladım. “Bana bu dosya hakkında bilgiler vermeni istesem, ileri gitmiş olur muyum?”
“Saçmalama,” diye yakındığında derin nefes aldım. “Ben bir şeyler buldukça ya da olayı çözdükçe seni arar bilgilendiririm.”
Ecevit tekar yanımdan kalkıp bezi yıkarken dikkatimi tekrar telefona verdim. “Teşekkür ederim,” diyerek konuşmayı bıraktım. Ben telefonu yan tarafıma atarcasına bıraktığımda Ecevit geri gelmişti.
“Strese girince ateşin yükseldi,” diye açıkladı ve askılı tişörtümün açıkta kalan omuzlarımı ıslatmaya başladı. “Yarın sabah ilaç alırım,” derken bakışlarım ciddiyetle işini yapan Ecevit’ydi. “Sen uğraşma.”
Muzip ve ışıl ışıl bir bakış atıp tekrar işine döndü. “Uğraş olmayacak kadar zevkli,” diye konuştuğunda göğsüm nefes ihtiyacıyla doldu bir anda.
Fakat sonra elindekini kenara bırakıp ayağa kalktı. “Gidip elin yüzünü yıkayalım,” dediğinde anlamsız bakışlar atıyordum. “Ben hallederim?” Sorarcasına konuşmamı umursamayıp elini uzattı. “Ben halledemezsin demedim zaten. Hadi,” diyerek elini tutmamı istedi.
Uzanıp tuttuğumda bunu neden yaptığımı sorgulamaya izin vermedim. İçim elini tutup dediğini yapmam için bas bas bağırıyordu. Beni kendi eviymiş gibi küçük lavaboya yönlendirdiğinde kare alanda sıkışmıştık.
Odadan çıktığım anda itibaren tüm kaslarım soğuktan gerilmiş için için titriyordu. Kastığım omuzlarımla suyu açıp elimi koyacakken benden önce davrandı yanımdaki beden. Aniden yüzümü geniş avucuna aldığı su ile ıslatırken nefes çekerek küçük bir çığlık attım.
“Dondum!”
Benim halim onu güldürürken işine devam ediyordu. Elinden kaçmaya çalışırken boştaki soğuk elini enseme konmuş ve yumuşak bir sıkılıkla kavramıştı. Beni kendi vücudunun yan tarafına yapıştırırken yüzümü yıkamaya devam ediyordu. Hatta deli gibi debelendiğim için kendi de ıslanıyordu fakat umurunda değildi.
“Yeter bu kadar!” diye çığırdığımda çeşmeyi kapatmıştı fakat ensemdeki elini geri çekmemişti. “Şimdi nasılsın?” diye sorarken sesindeki eğlenen tını yüzünde onu dövmek istemiştim.
“Mükemmel!” Homurdanmam onun daha fazla gülümsemesine sebep oldu. Fakat yorgunluğum hala üzerimde olduğu için ayaklarımı sürüyerek salona tekrar gitti. Ateşimin yükselmesinden kaynaklı galiba, yüzümü yıkamış olsam da uykum vardı. Kendimi az önceki yatağıma bıraktığım zaman çoktan bayılmış gibi uyumuştum.
***
Güneşin gözlerimi yakmasına daha fazla dayanamadım. Uyandığımda boğazımda modumu düşürecek, surat asmama sebep olacak hafif bir ağrı vardı. Yine de sıcak bir odaya uyanmış olmak beni rahatlatmıştı.
Doğrulup yatakta oturduğumda Ecevit odada değildi. Yattığı yer ve dün kullandığı bezler, kap kaldırılmıştı. Evde olduğunu ise odanın dışından gelen seslerden anlıyordum. Ayaklanıp odadan çıktığımda iliklerime değen soğuk hava yüzünden gerildim. Lavabodan çıktığım gibi kendime çeki düzen verip mutfağa ilerledim.
İki kişilik küçük masada kahvaltı hazır bekliyordu. Ocakta kaynayan bir çay vardı. Ecevit ise eski tip küçük tezgahın önünde dev gibi dururken yumurta çırpmakla ilgileniyordu.
“Günaydın,” diye konuştuğumda sesimin de dün geceye nazaran değişik çıktığını fark ettim. Ecevit bana doğru dönüp baktı ve hafifçe gülümsedi. “Günaydın uykucu,” derken yumurtayı pişirmeye başladı. Hazır kahvaltıya oturmayı seven yanım mutluydu. “Nasıl hissediyorsun?”
“Boğazım yanıyor bu yüzden mutsuz.”
Bazen her şeye katlanılıyor ama bir boğaz ağrısı hayattan soğutabiliyordu. Eliyle masanın yan tarafındaki sandalyeyi gösterdiği gibi ilerledim. “İstersen ilaç alırım ama bir sağlık ocağına gidip görünmen daha iyi.”
Dudaklarımı büzüp tabağıma biraz peynir aldım. “Kendimi iyi hissedersem uğrarım.” Kendimi ihmal ettiğim için olsa gerek ben çay doldururken ters bir bakış attı. Karşıma oturup sıcak çayından yudum alırken, “Benim bugün Erdem’e uğramam gerek.” Merakla ona baktığımda benim gibi tabağına bir şeyler koyuyordu. “Bugün maç var ve kahvede izleniyor. Kalabalık olduğu için yardım edeceğim.”
Ona kafamı sallarken bakışlarını kaldırıp bana baktı. “Çabucak kaçmaya çalışacağım, seni evde tek bırakmak istemiyorum,” dediğince karnımın içimde tuhaf bir his oluştu. Duygularım içimde kayar gibi geziyordu sanki.
“Benim gözetmenim olmak zorunda değilsin,” dediğimde aslında yine de gelmesini istiyordum. “Gözetmenin değilim,” diye kısaca açıkladı. “İsteyerek geliyorum.”
Daha sonra başka bir konuşma geçmedi. Aslında geçmesini istemedim. Her konuşmamız tuhaf yerlere gidiyordu ve ben yine saçma duygular ve hisler içerisinde boğuluyordum.
Kahvaltı yaptıktan sonra mutfağı toplamak istedim ama Ecevit sert olmaya çalıştığı bir dille beni sıcacık odaya kovmuştu. Kendi ise kısacık sürede mutfağı çok güzel toplamıştı. İçeri girdiğim de aslında çok geç uyandığımı saate bakınca anlamıştım. Saat öğlen 12’yi geçmişti çoktan.
Ecevit tekrar odaya girdiği zaman gideceğini söylemişti. Montunu giyip evden çıktığında özellikle arkasından kapıyı kilitledim. Evime girilmesinin ardından evin camlarına korkuluk takılmıştı. Camları yaptırırken Erdem bunu da aradan çıkarmıştı ve ücretini de istememişti. O yüzden kapıyı kilitleyince daha rahat hissettim.
Daha fazla uyumak istemediğim için halamın ve geri kalan kayıpların dosyasını inceledim. Aklım kayıpların aranmasındaydı hala. Nagihan’ın önceki numaralar ya da Serap’ı arayan numara hakkında bir şeyler bulmasını ümit ediyordum. Ama içimdeki ses ise gereksiz bir ümit olduğunu söylüyordu. Bunca senedir böyle temiz iş yapan kişiler geride belirli bir telefon numarası bırakmaz.
Neredeyse iki saate yakın araştırmalar yapıp dosyaları inceledim. Kendimce yine önemli olduğunu düşündüğüm bir takım notlar aldım. Daha fazla da çalışmayı düşünüyordum fakat boğazımdaki ağrı artmaya başlamış hatta yanında vücudumda da bir takım ağrılar çıkmaya başlamıştı.
Ecevit’in dediği gibi aklıma sağlık ocağı gelince gitmemin iyi olacağını düşündüm. Çünkü tam soruşturmanın önemli boyutlarındayken yataklara düşüp hasta olmak veya hastalıkla uğraşmak istemiyordum.
Üzerime montumu ardından çantamı alarak evden çıktığımda hava kapalı duruyordu. Arabayı sürmeyi düşündüm önce fakat arabayla uğraşacak kadar bir halim olmadığı için yürüyerek gitmeye başladım.
Şu birkaç gündür uğramadığım muhtarlığa gittiğim süre boyunca kasabayı az çok öğrenmiştim. Sağlık ocağı ise Muhtarlığın bulunduğu sokaktaydı. Kahvenin önünden geçerken camlarından Ecevit ve Erdem’in hem konuşup hem de bir şeylerle uğraştıklarını gördüm. İçeride oldukları için beni görmediler, bende yoluma devam ederek kısa sürede geldiğim sağlık ocağında çabucak muayene oldum.
Zaten benden ve soruşturmamdan haberi olan doktor bana yardımcı olmak için serum verdi ve birkaç tane ilaç yazmıştı. Sedyede uzanarak serum yediğim odada sıkıldığım için elime telefonumu almıştım ki sessizde olan telefonumda çok fazla çağrı gördüm.
Ben dün gece sessize almamıştım telefonumu. Arayanlara girdiğimde dün gece uyduktan iki saat sonra başlayan aramalarım 38 kere devam etmişti. Arayan ise aynı kişiydi; Umur. Sürekli aradığı için Ecevit mi sessize almıştı?
Aramak üzere üzerine tıklayacağım numara tam o anda beni yine aramıştı.
“Bana aşık mısın doğru söyle?”
Karşıda sinir bozucu bir kahkaha geldiğinde yüzümü iğrenerek buruşturdum. “Allah korusun. San aşık olacağıma seri katillerin eline düşeyim,” diye konuşan Umur’un sinir bozucu sesine katlanmak çok zordu. “Nerede o güzel günler?”
“Eh,” diye konuştuğunda yine canımı sıkacak şeyler söyleyeceğine emindim. “Ben gidersem sen üzülme sonra? Hayatında ki tek eğlence benim.” Eğlence değil de işkence olmasın diye sormamak için dilimi ısırdım.
“Dün geceden beri deli gibi aramana bakılırsa, asıl senin hayatındaki tek eğlence ben olmalıyım.” Derin nefes aldım. “Biraz dışarı çık ve arkadaş edin, Umur.”
“Benim sayemde eğlenmediğini söyleyemezsin,”derken sesinde dediklerime karşı alınma belirtileri asla yoktu. Hayatımda gördüğüm en sinir bozucu ve en yüzsüz insandı. “İnan ki eğlenmiyorum,” derken bir gözümle az kalmış seruma baktım. “Hatta inanman için yemin edeyim mi?”
“Ne oldu,” derken sinir bozan gülümsemesini duydum. “Beni alt edemeyeceğini anlayınca müdüre şikayet etmişsin?”
Konun bu olduğunu anlamam gerekiyordu. Bu kadar aramasının sebebi kesinlikle onu şikayet etmiş olmamdı. Hatta dün geceki arama sayısına bakacak olursak o sıralar oldukça sinirlenmiş olmalıydı.
“Sen kimsin ki seni alt edemeyeyim?” Sesimin yüksek çıkmasına engel olamadım. Sağlık ocağında tek tük insan vardı ve odanın kapısı da kapalıydı. “Bu zamana kadar bana yaptıklarına karşılığını hep verdim ama ekibime dokunma diye uyardım seni. Dinlemedin. Tekrar onlara karşı bir şey yaptığını duyayım ilk işim Ankara’ya gelmek olacak.”
Uzanarak istediğim şekilde rahat konuşamayacağımı anladığım için doğrulup oturdum. “Ama benim duyduğuma göre senin henüz gelmen için bir ayın var?” Sesindeki o tehditvari tını gerilmeme sebep oldu. Sanki ‘Neler çevirdiğini biliyorum’ der gibiydi.
İster istemez nefesimi tuttum. “Neden sustun?” Gülümsediğini anlayabiliyordum. Sakince gözlerimi kapattım. “Burada bir aylık izinde olmam bir boku değiştirmez. Eğer ekibime dokunursan yarın sabah oradayım.”
Umur bir şeyler öğrendiyse bu benim için felaket demekti. Ne kadar amirim biliyor olsa da burada resmi olmayan bir soruşturma yapıyordum. Evet hiçbir polis diğerinin önüne taş koymaz fakat benden haz almayan Umur bunu gönül rahatlığıyla yapardı.
“Orada bir aylık izinde değil, bir aylık bir görevde olduğunu gayet iyi biliyorum,” dediğinde elimle alnımı ovaladım. Kim söyledi bu gerzeğe bunu? Ağzımı açıp bunun gizli ve resmi bir soruşturma olduğunu söylemek istemiştim fakat lafı ağzıma tıkarcasına konuşmaya devam etti.
“Hatta bu görevin resmi olmadığını ve hatta seni ilgilendiren birimle alakalı olmadığını söyledi kuşlar,” deyip düşür gibi hımladı. “Acaba bu konuda bir şikayet oluştursam kimlerin dikkatin çeker?”
“Umur gerçekten katlanılmaz bir insansın,” derken sesimdeki bezmişliği aldığına emindim. “Ciddiyim, karın sana nasıl dayanıyor?”
Bu onu sinir etmek yerine iğrenç gülümsemesini gösterecek şekilde güldürmüştü. “Senin beni düşünmek yerine daha önemli dertlerin var, bebeğim. Mesela şu an yazıyor olduğum şikayetimin ana konusu olman. Neysee,” diyerek bir takım seslere sebep oldu. “Benim yazmam gereken o kadar uzun bir şikayet var ki, seninle konuşacak vaktim bile yok.”
Sinirim taşmak için göğsümü tırmıklıyordu. “Umur aptalca bir şey yapma!” diye bağırırken telefon çoktan suratıma kapatılmıştı. Yumruk yaptığım elimle sinirim bozulmuş şekilde sedyeye vurduğum. Aklıma yine müdürümü aramak geldi fakat duraksadım.
Defalarca adamı arayamazdım. Ne kadar babamla sonradan oluşan samimiyetleri olsa da adam benim üst üst rütbemdi ve bunu kullanamazdım sürekli. Özel istek ve şikayet kutum gibi kullanamazdım. Birkaç kere Umur’u arasam da şerefsiz adam aramayı direkt meşgule atıyordu.
Benimle uğraşmak o lanet herifin tüm eğlencesiydi. Tam serumun bittiğini görmüştüm ki odaya hemşire girmişti. “Nasıl hissediyorsun?” diye sorduğunda düşünme fırsatı bulmuştum. Boğazımda hala gıcıklık vardı fakat saatler önceki halimden kat ve kat iyiyim. “Kendime geldim,” diye konuştum. Kolumdaki serumu çıkardıktan sonra damar yolunu çıkardı ve doktorun odasına gidebileceğimi söyledi. Kalabalık olmayan küçük sağlık ocağında çabucak doktorun odasına ulaşmıştım bile. Bana reçete hazırlayıp ilaçları nasıl kullanmam gerektiğini açıkladıktan sonra sağlık ocağından çıkmıştım.
Yerini hemşireden öğrendiğim eczaneye giderken defalarca Umur’u aradım fakat asla açmadı telefonlarımı. Şikayetlerin geri dönüşü 10-15 günü bulurdu. Tabii bu en iyi ihtimaldi. Yani daha erkende sonuçlanabilirdi.
Sıkıntılar içinde boğulurken üstüne bir de yine sırtımda hissettiğim karıncalanma beni geriyordu. Bazen insanlar gerçekten üzerinde duran bakışları hissedebiliyordu. Ve ben emindim, sırtımdaki o karıncalanma hisleri gözleri benim üzerimde olan birilerine aitti.
Ya izleniyordum, ya takip ediliyordum.
İki aynı şey gibi görünebilir fakat farklı şeylerdi. İzleniyorsam, öldürülmem için fırsat kollanıyordur. Takip ediliyorsam daha çok neler yaptığım merak ediliyordur.
Birinci seçeneğin baskın olduğunu daha önce anlamıştım.
Tedirgin bakışlarımı arkaya çevirip sokağı inceledim. Öyle gizli saklı da değil. Dümdüz beni takip eden var mı diye bakmıştım. Sokakta bulunan her araba, ya da yanında geçtiğim her insanı inceliyordum. Nereden üzerime geleceği asla belli olmazdı. Eh elimden geldiğinde etrafa da bakıyordum fakat bunlar ne kadar önlem sayılır orası tartışılır.
İlaçlarımı almış eve dönerken adım seslenildi. Kahvenin açık kısmında yola yakın yerindeki masada oturanlardan Selvi bana el sallayınca yanlarına yürüdüm. Ecevit aralarında değildi. “Nereden böyle?”
Elimdeki eczane poşetini gösterdim. “Biraz rahatsızım, ilaç aldım.”
Üzerinde yazılar yazan kahvenin can kapısından çıkan Kaya bana genişçe gülümsedi. “Ortak! Geçmiş olsun, Ecevit hasta olduğunu söyledi.” Erdem ve Selvi neden bize söylemedi dercesine Kaya’ya baksa da o üzerindeki bakışları asla umursamadı.
“Şimdi daha iyiyim,” diye konuşurken gözlerim arkalarına kaydı. “Ecevit nerede?”
“Buradayım, Orman gülü.”
Arkamdan gelen ses ensemdeki tüyleri ürpertirken dönüp ona baktım. “Eve geldim seni sağlık ocağına götürmek için.” Dudağımı yalarken beni düşünmüş olmasına ve bunun hoşuma gitmesine sinir oldum. Kendime gelmem gerektiğini hatırlatıp duruyordum.
“Bende oradan geliyordum,” dediğim zaman kaşları çatılmıştı.
“Sürekli işi bana kitleyip yanına gelecekti, zor engel oldum,” diye konuştu alaylı bir sesle Kaya. Ecevit, arkamda konuşan arkadaşının zevzekliğine gözlerini devirdi. Ardından gergin bakışları bana döndü. “Neden tek gittin?”
Biriyle gitmem gerekmiyordu zaten. Ayrıca her anımda yanımda olamazdı. “Silahım yanımda ve tedbirli davrandım.” Fakat bu dediklerim onun suratındaki gerginliği alıp götürmemişti.
“Bunların ne yapacakları belli olmaz. Belki de tek başına kalmanı bekliyorlar?”
Derin bir nefes alarak onun sesine yansıyan gerilmenin geçmesi için dua ettim. Anlamadığım bir şekilde fazla gergindi ve gözleri benim geldiğim tarafta oyalanıp duruyordu. Sanki birileri her an bir yerden saldıracaktı.
“En iyisi sende yanımıza gel Vera,” diye konuşan Selvi, tüm gözleri üzerinde topladı. “Olanları duydum, gerçekten çok geçmiş olsun. Bugün burası kalabalık olacak, hem bizde varız. Evde tek kalman daha ürkütücü.”
Dudaklarımı bilmem dercesine büzdüğümde Erdem bile hevesli hevesli bakıyordu. “Maç geç bitmez ama adamlar geç kalkar. Evde tek başına duracağına otururuz burada beraber.” İşte bu yine beklenen bir şey değildi. Gerçek bir endişe vardı suratında, sesindeki samimiyet ise her duyduğumda şaşkınlıktan adama dik dik bakmama sebep oluyordu.
Erdem’in kafasına bir şey düşmüş olabilir miydi?
Arkamda duran ve üzerime gölgesi düşen Ecevit’in kolu belimi sardı. Parmak uçlarından elektrik sızar gibi çarptığında irkilmemek için zor tuttum kendi. “Hadi geçelim,” diyerek benim cevabımı beklemeden kahvehanenin 5 basamaktan oluşan merdivenine yönlendirdi.
Kahvehanede şu an birkaç tane emekli yaşlı amcalar vardı onun dışında bomboştu. Fakat bugün maç olduğu için en çok gençlerin geleceğini ve kahvenin 19’dan sonra kalabalıklaşacağını biliyordum.
“Aslında akşam kalabalıkta insanları izlemem daha rahat olabilir,” diye koştum sırtımı sandalyeye yaslarken. “Fena bir gözlemcisin. Bazen bakışların beni ürkütmüyor değil,” diye konuşan Kaya, Selvi’nin gülmesine sebep olmuştu.
“Gerçekten!” diyerek destek çıktı Selvi. “Bazen öyle bir bakışın var ki geriliyorum,” deyip elinde tuttuğu çay bardağını dudaklarına yaklaştırdı. “Hatta ilk zamanlar kocama öyle dik bakardın ki, yani başta kıskanmadım değil.”
Düşüncesi beni çok şaşırtmıştı. Aslında kocasına olan dik bakışlarımdan hiç kıskandığı izlenimi almamıştım. “Yanlış anlaşıldıysam kusura bakma lütfen,” diye konuştum yakınarak. “Bazen sezgilerimi ve düşüncelerimi yüzüme yansıtıyorum farkında olmadan.”
Elini salladı önemli değil dercesine. “Bazen kocama olan sert tutumun hoşuma gitmiyor değildi,” diye konuştu serzeniş dolu bir sesle. Bacak bacak üstüne atarken yandan ters bir bakış attı kocası Erdem’e. Aralarında geçen sessiz bakışma da aslında çok şey konuştuklarından emindim. “Onu bir tek sen dize getirdin.”
Erdem gözlerini devirip asık somurtmuş bir suratla başka tarafa döndü. O sırada Selvi’ye gülümserken onu daha fazla inceleme fırsatı buldum. Boyu benden belki birkaç santim uzundu. Fakat bedenlerimiz hemen hemen aynı duruyordu, sadece onun kalçası belki benden daha iyi ve çıkıktı. Koyu kahve kızılı saçları bugün dümdüzdü ve dipleri gelmesinin yakın olduğunu gösterir gibiydi. Kumral teni gözlerinin altı ve burnun üstündeki çillerle süslenmişti. Çenesi çıkık burnu düzgündü. Biraz sonradan görmüş gibi ve fazla iyilik timsali davranmadığı zamanlar aslında onun da somurtgan olduğunu görebiliyordum.
Yüz haltlarına sert ve kaya gibi bir duruş çok yakışıyordu. Yine huyu ve yapısı benim düşüncemin tam tersiydi. Erdem ise Selvi’den çok çok uzun ve iri yarıydı. Erdem aslında Ecevit’ten de iriydi. Simsiyah saçları hem tıraşlı ve temizdi. Eşine nazaran temiz ve bembeyaz teni vardı ve kalın siyah kaşları sürekli çatıktı. Sakalları varken kaşları çatık durduğunda ise ürkütücü bir adama benziyordu.
Kaya’nın boyu ise neredeyse Ecevit kadar vardı. Bu kış günün de her zaman montunun altından kısa kollu tişört giyerdi. Kollarındaki kaslar ise kendini kısa kollu tişörtte rahatça belli ederdi. Kıvırcığa yakın koyu kahve saçları vardı. Yine kahverengi gözleri beyaz teninde onu oldukça yakışıklı gösteriyordu.
Bakışlarımın Ecevit’e kaymasına engel olamadım. Her zamanki kalın içi kürk gibi olan montu üstündeydi. Sarıya çalan sakalları bugün daha uzundu. Saçları ise düz olduğundan birbirine girmiş, darmadağınık duruyordu. Gök mavisi gözleri sert bakışlarını desteklercesine keskin duruyordu. Şimdi fark etmiş olmak beni şaşırtmıştı ama kasabalıdan duyduklarım galiba doğruydu. Ecevit çok sert duruşa, kızgın bakışlara sahipti.
Erdem de somurtuyor ve sert duruyordu ama Erdem’e bakan bir insan onun ‘Bana bulaşma canımı sıkma ne yaparsan yap’ havasında olduğunu anlardı. Fakat Ecevit’e bakan ise ‘Canımı sıkarsan seni gömerim’ havası vardı. Herkesin aslında ondan çekinmesi belki de bu yüzdendi.
“Yine dikti gözlerini fark ettiniz mi?” diye konuşan Kaya beni kendime getirmişti. Ne zaman elime aldığımı bile hatırlamadığım çayımın etrafına parmaklarımı sarmış gözlerimi Ecevit’e dikmiştim. O ise ona bakmamdan memnunmuş gibiydi.
“Bak bak,” diyen Kaya yine giydiği tişörtün dışında kalan kollarında ki tüyleri gösterdi. “Bakışları üzerime geldiği an nasıl gerildim. Görüyor musunuz?”
Selvi onun bu hallerini sever gibi bakarken Erdem Kaya’yı omzundan itekleyip kendinden uzaklaştırdı. “Üşüdüğün için ürpermişsin geri zekalı.” Erdem’in sonucu beğenmediğini belli eden bakışlarla geriye yaslandığında aralarında tuhaf bir yakınlık olduğunu sezdim.
Teker teker değil. Hepsi. Masadakilerin, ben hariç hepsi uzun yıllara dayalı bir yakınlık sergiliyordu. Yıllardır aynı yerde yaşıyorlar ve esnaflar bu normaldi fakat yine de içimde anlamlandıramadığım bir şeyler vardı. Eksik bir şeyler.
O sırada Ecevit aklına bir şey gelmiş gibi doğrulup cebinden bir kağıt çıkardı. Bana uzattığında elinden alırken ne olduğunu sorarcasına ona baktım. “Mezarları yaptırmak için istemiştin. İlgilenen kişinin numarası yazıyor üstünde.”
Parmaklarımın arasında duran kare kağıdın üstündeki numarayı incelerken montumun cebinden telefonumu çıkartıyordum. Çabucak yaptırıp onu da aradan çıkartmam gerekiyordu. Masadakiler sessizleşirken adamı arayıp durumu anlattım. Ertesi gün, gün içinde geleceğini söylediğinde adresi vererek telefonu kapattım. Ardından adamın numarasını kaydettim, gitmeden bu işi halledecek olmak beni rahatlatıyordu.
Saat ilerleyince sahil yolundaki yemekçilerden yemek sipariş ettik. Hava soğuk olsa da sohbetten mi ilaçlardan mı bilmem üşüdüğümü hissetmemiştim. Saat 19’dan sonra ise artık adamlar gelmeye başlamıştı. İyice kalabalıklaşmadan ısınmak için içeriye geçtiğimiz iyi olmuştu çünkü birkaç dakika sonra yer kalmamıştı.
Gelen herkesi inceliyorum, beni gördüklerinde nasıl tepki verdiklerini izliyordum. Bir ara içeri giren Semih ile selamlaşıp sohbet etmiştik. Ardından maç başlamış ve kuru bir gürültü kahveyi esir almıştı.
Her bağırtı da yüzüm buruşmuştu çünkü başımın ağrısını tetiklemişti. Koluma dokunan sıcaklık ile yan tarafımdaki Ecevit’e döndüm. Sesini bu kalabalıkta anlamayacağım için dışarıyı göstermişti. Ben ayağa kalkarken o da kenardaki ilaç poşetimi almıştı.
“Eve gidelim, iyi görünmüyorsun,” deyince bakışlarım kapısında durduğumuz kahvehaneye kaydı. “Sana ihtiyaçları olmayacak mı?” Kafasını olmaz dercesine yukarı kaldırdı. “Kendileri halleder.”
Bir şey dememi beklemeden belime koyduğunu koluyla beni yönlendirince derin nefes aldım. Gidip uyumak istiyordum cidden. Beraber yürümeye başladığımızda belimdeki kolunu çekmemiş olması beni rahatlatmıştı. Biraz olsun ondan destek alarak yürüdüğüm için daha rahattım.
“Kahveye gelenlerden dikkatini çekenler oldu mu hiç?” Oflayarak kafamı iki yana salladım. “Acil bir şekilde bir şeylere ulaşmam gerekiyor artık,” dediğimde sorgulayıcı bakışları bana döndü. Önce neden böyle düşündüğümü düşünmüş olmalı. Sonra ise aklına gelmiş gibi suratı düşmüştü.
“Bir ayın dolmasına çok az kaldı,” diye mırıldandı keyifsizce. Bahçemin kapısını açarken geçmem için yer açtı. “Tek derdim verilen sürenin doluyor olması değil.” Arkamdan gelen sert adımları evin kapısına yaklaşınca duraksadı ve kilitli kapıyı açmamı bekledi.
“Başka ne var?” derken son anda aklına bir şeyler gelmiş gibi mırıldandı. “Tabi tüm bunlara sebep olanların dikkatini çekmiş olman var. Bende ki de soru...”
Kapıyı iterek açarken yandan bir şekilde ona baktım. “İnan o bile umurumda değil,” dediğimde sesimdeki bıkkınlık ve sıkıntıyı anında kavramıştı. İçeri girdiğinde onu takip ettim. Kapıyı ardımdan kapattıktan hemen sonra yanıma yaklaştığını hissettim. Kapıyı kilitleyip önüme döndüğüm an ise bu kadar yakınıma girmiş olduğunu asla tahmin etmiyordum.
“Sorun ne?” diye sorarken sesindeki karanlık tüylerimin ürpermesine sebep olmuştu.
“Umur,” diye açıklamaya başladığımda kendime şaşırmıştım. Onun bende tuhaf bir etkisi vardı. Öncelikle ben kimseye bir şeyler açıklamayı sevmezdim... “Benim onu amire şikayet etmemi hazmedemedi.”
Umur diyerek cümleye başlamam bile onun kaşlarının çatılmasına sebep oldu. Kafasını ölüm sakinliğinde yana doğru eğerken ürkütücü durduğunun farkında mıydı acaba? “Benim burada resmi olmayan bir soruşturma yürüttüğümü öğrenmiş ve beni şikayet edecekmiş. Şu ana kadar etmiş olmalı.”
Bunu beklemediği için donup kaldı anında. “Oruspu çocuğu,” diye fısıldadığında sinirim bozulmuşçasına güldüm. Evet tam olarak Umur’a özel bir küfür olabilir.
“Ne olacak peki şikayet?”
Omuzlarımı silkerken geri çekildim. Eğilip botlarımı çıkarırken o da beni takip etti. “Şikayetinin sonucunda ben hala burada olur ve bunu doğrularsam, açığa alınabilirim belki. O zamana kadar ya soruşturmayı üzerime almam gerek ya da bırakıp gitmem.”
Can kulağıyla beni dinlerken son kelimem ile yüzü gerildi ve kaşları çatıldı. “Soruşturmayı üzerime alabilmem için bir ceset bulmuş olmam gerek ki ben soruşturmada henüz ciddi adımlar dahi atamadım. Zaten iznimin bitmesine şurada birkaç gün kaldı, şikayeti yazsa bile sonuçlanana kadar dönmüş olurum.”
Kendi içinde bakışları üzerimdeyken düşüncelere dalmıştı. Fakat bakışlarındaki karanlık, Gök mavisi gözlerine kara bulutlar bırakmıştı. “Alışmıştım,” diye mırıldandığında bakışlarım ona kaydı. “Yani hiç gitmeyecekmişsin gibiydi.”
Sanırım bende alışmıştım. Tuhaf, değişik bir adamdı.. Evsiz ve sokakta kalıyordu ki bu kendi seçimiydi. İki değişik ev arkadaşı gibiydik, iki farklı ortaktık. Sanırım gidince onu özleyecektim...
Bunu içimden de olsa itiraf etmiş olmak canımı yakmıştı. Tıpkı onunda benim gibi canının yandığı, yüzünü buruşturmasından belliydi. O da bana mı alışmıştı?
“Belki tatillerde gelirim?” diye konuşsam da yüzündeki bozuk ifadeyi düzeltmemişti bu.
“Ya geldiğin de burada olmazsam?”
“Gidecek misin?” diye sordum merakla. Omuzlarını silktiğinde bakışları bir şeyler söylemek ister gibiydi fakat o buna izin vermiyordu. “Sen gidince kalacak yerim olmayacak...” Bu söylediği sanki kendi istediği dışında çıkmıştı ağzından. Kaşlarımın çatılmasına engel olamadım.
“Anahtarı sana bırakmayı başından beri düşünüyordum,”diye konuşurken bana doğru adımlamaya başladı. Benim dediğime yamuk ama tehlikeli bir gülüş sergiledi. “Evden bahsetmemiştim,” diye fısıldadığında göğsüm benden bağımsız derin nefes aldı. Elini kaldırıp omzumdan göğsüme doğru inen saçımdan bir tutam aldı. “Sen yokken ne yapacağım evi? Ben zaten sokaklara alışmışım.”
“Ama,” diye konuşmaya başlasam da devam edecek kelimeleri toparlayamadım.
“Ama,” diye tekrarlasa da aslında kendi cümlesinin başlangıcıydı. “Evim olmayı nasıl başardın bilmiyorum. Bırakmaya da pek niyetim yok.”
Sınırları zorlayan yakınlığımız ikimizin de soğuk ve geniş koridorda, yanmamıza ve sıkışmamıza sebep oldu. Saçlarımdaki parmakları yanağıma konup okşarken istemsiz çenemi dikleştirdim. Bunun iznini alan Ecevit ise yüzümü avuçlarken dudaklarını aralık dudaklarımın üzerine bıraktığında çoktan gözlerimi kapatmıştım.
****
ay ay ay yandı buralar. nasıldı bölüm?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |