3. Bölüm

Bölüm 2

Suveyda Rey
suveyda_rey

Keyifli okumalar!

 

******

 

Kararmış korkunç bakışlar yüzümün o kadar yakınındaydı ki o pis nefesi hissediyordum. Kanlı elleri bana doğru zehirli bir sarmaşık misali uzanıp boğazımı sardığında dünyam karardı kısa bir an. Tırnakları adeta o sarmaşığın dikenleriydi ve o dikenlerin iliklerime kadar battığını hissediyordum. Bağırıyordum ve sesim çıkmıyordu, delirmiş gibi debeleniyordum. Hemen yanıma çevirdiğim gözlerim o kızın parçalanmış cesediyle karşılaştı. Uzuvları yamuk yumuk kesilmiş, her kesikten deriler ve parçalar sarkıyordu. Kan gölü oluşmuştu ve bir zamanlar kanlı canlı bir kızın tüm parçaları o golün içinde sanki boğuluyordu.

 

Beynimin içinde beni delirten şimşekler çakıyordu.

 

Sesi kulaklarımı tırmalarken adamın ne dediğini asla anlayamıyordum. Boğulduğumu hissediyordum. Nefes alamıyor hareket edemiyor ve neredeyse kafayı yiyordum. O sırada bir şey oldu. Boğulduğum yerden birden çekildim ve sanki birbirine bağlanmış gözlerimi açmayı başardım.

 

Hep böyle oluyordu.

 

Aylardır rüyamda beni boğuyordu ve ben ise neredeyse boğulmak üzereyken uyanıyordum. Derin yavaş nefesler almaya özen göstererek yatağımda doğruldum. Ayaklarımı tahta yataktan sarkıtıp içeriyi ışığına boğan güneşe suratımı buruşturdum. Sanki güneş odanın içinde doğuyordu fakat oda buz gibiydi.

 

Ayağa kalkarak önce lavaboya geçtim hemen ardından mutfağa geçerek dolapları tek tek karıştırdım. Annem sağ olsun her şeyi ayarlamıştı fakat kahve yoktu. Kahvaltı yapmazdım, sevmezdim de. Ama uyandığımda ya çay ya da filtre kahve mutlaka içmem gerekiyordu. Kahve ararken bulduğum çayı alıp tezgaha koydum.

 

Ocağın üzerine konulmuş eski ama temiz duran çaydanlığa suyu koydum ve ocağa yerleştirdim. Suyun kaynaması için zaman tanırken hızlıca uyandığım odaya yani eskiden halamın kaldığı odaya girdim. Yaşanmışlık hissi içimi gıdıklıyordu. Daha önce burada şu an kayıp olan bir kadın yaşıyordu. Dokunduğum her şeye dokunmuş, uyandığım yatakta derin uykulara dalmıştı. İçimi saran ürpertiyle titredim ve kendimi bu hislerin içinden zorlukla çektim. Kahverengi dolabın gıcırtısına sinir olurken hızlıca üzerime geçirebileceğim bir şey çıkardım.

 

Saat sabahın sekiziydi ve ben günün geri kalanında ne yapacaktım asla bilmiyorum. Ardından aylardır koşu yapmadığım aklıma geldi ve elimdeki kıyafetleri yerine atarken alt raftan tayt, tişört ve şişme bir mont çıkardım. Üstümü değiştirip demlediğim çayı bardağa doldurdum. Dış kapının açıldığı balkondaki masaya çayı bırakıp içeriden sigaramı, telefonumu aldım ve tekrar balkona çıktım.

 

Egenin köyleri, ilçeleri her zaman çok hoşuma gitmiştir. Havası olsun, konumları olsun her zaman sıcacık hissettirmiştir. Kışın bile farklı bir aurası vardı. Kollarımı masaya yaslamış şekilde yağmurun ıslattığı sokağa baktım.

 

Soğuk içimi ürpertse de sıcak çay beni kendime getiriyor içimi ısıtıyordu. Gözlerim dün akşam adamla oturduğumuz yere kaydı. Boş duvara baktığımda gözlerim ister istemez onu aramıştı. Neden evsizdi? Veya köy halkı ona yardım ediyorken, olanak sağlıyorken neden evsiz olmayı tercih ediyordu?

 

Engeli olduğunu düşündüm önce ancak konuşması engelli bir bireye benzemiyordu, fakat yaşadıklarını da bilmiyordum. Belki de onu bu duruma iten bir şey vardı? Dün gece gözümün önünde canlanırken adamın hal ve hareketlerini tahlil ettim ister istemez. Elimdeki sargıları açtıktan sonra başka hiçbir şey konuşmamıştık. Börekleri yedikten sonra kalkıp eve girmiştim.

 

Issız sokağı inleten telefon sesim ile irkilerek bakışlarımı duvardan çektim. "Daha ilk dakikadan beni arıyorsanız, işimiz yaş." Arkadan gelen gülüşme sesleriyle dudağımın kenarı kıvrıldı. "Günaydın Komiserim." Özer'in heyecanlı ve canlı sesi biraz olsun canlanmamı sağlamıştı. "Günaydın."

 

"Uyandırdım mı sizi?" Gözlerimi devirdim anında. "İddiaya girdiniz değil mi?" Sorum arkadan Işıl ve Yiğit'in gülüşmelerini birbirine karıştırmıştı. "Olur mu öyle şey komiserim?" Küçük bir ekiptik fakat birbirimize bağlanmıştık. Işıl ve Özer'in ilk görev yerleri benim yanımdı. Yiğit'in ise ikinci görev yeriydi.

 

"Uyanıktım, çay içiyordum," diye cevapladım yine de. İddiayı kimin kazandığını merak etmiştim. "Çabuk çıkarın paraları," diyen Yiğit ile ister istemez gülümsedim. Ardından ayağa kalkıp sigaramı montun cebine koydum. "Siz Yiğit'e parasını verin ben koşuya çıkıyorum." Birbirimize görüşürüz diyerek telefonu kapattık. Ayağıma spor ayakkabılarımı giyip evin kapısını da kilitleyerek balkondaki üç basamağı hızlıca atladım.

 

Yavaş bir yürüyüşle başladım önce. Bir yandan da etrafa bakıyor, kasabayı inceliyordum. Rahat koşu yapabileceğim bir yer var mıydı emin değildim. Çünkü mahallenin sokakları engebeliydi ve koşuya müsait değildi. Ara sokaklardan geçerek köyün meydanına gelince birkaç insan görür oldum. Esnaflar artık dükkanlarını açıyordu ve her karşılaştığım kişiler gözlerini dikip bana bakıyordu.

 

O sırada meydandaki kahvenin boş sandalyesinde oturan o aadamı gördüm. Kahvehane yeni açılıyordu. Bir adam masaları silerken genç çocuk evsiz adama bir bardak çay bırakmıştı. Evsiz demek kötü hissettiriyordu. "Merhaba," diye seslendim kahvehaneye yanaşıp. Masayı silen adama seslenmiştim ama evsiz adamda bana doğru dönmüştü.

 

"Merhaba," dedi masayı silen adam. Otuzlu yaşlarda esmer bir adamdı. Üzerinde kalın oduncu gömleklerinden vardı. "Koşu yapabileceğim bir yer var mı buralarda?" Adamın bakışları temkinli şekilde üzerimde gezindi önce. Ardından gözleri arkamda kalan sokakta dolandı ve tekrar bana döndü. "Yeni mi geldiniz buraya?" diye sordu. Gözlerinde uzak olmama rağmen çok rahat görebileceğim bir merak saklıydı. "Evet," diye cevapladım adamı.

 

"Misafirlik mi?"

 

Detaylara girme çabası ile kaşlarım anında çatıldı. Sert bir duruşla adama bakıp, "Hayır, tatil amaçlı geldim. Dedemlerin evinde kalıyorum," diye açıkladım. Normalde asla böyle soru yağmuruna tutulmaya katlanamaz, ters bir çıkış gösterirdim. Fakat yabancılara olan tutumlarını anlayabiliyordum, o yüzden sabırlı davranmaya özen göstermeye çalıştım.

 

Adam tekrar ağzını açmıştı ki ondan önce gelen ses ister istemez kendisine çevirmişti bakışlarımı. Ellerinin arasına aldığı bardağın sıcağına sığınmış gibiydi. "Sahil yolu koşuya müsait." Dün gece sokakta oturduğum adamın konuşmasıyla çatık kaşlarım kendilerini bıraktı. Gözüm yola kaydı kısa bir an ardından tekrar kahveye döndüm.

 

Kahveci masaları silmeye geri dönmüştü ama alttan katı bakışlarını arada bana değdiriyordu. "Ne taraftan gideceğim koşu yo-," demiştim ki arkamdan seslenen kişi hepimizin dikkatini kendi üzerine topladı. "Vera, günaydın!" Semih hemen arkamdan merakla bana yaklaşıyordu. "Günaydın," diye cevap verip ellerimi montumun cebine yerleştirdim.

 

"Nasılsın? Var mı bir şeye ihtiyacın?"

 

Dudaklarımı birbirine bastırıp küçük bir gülümsemeyle kumral çehresine baktım. "İyiyim, teşekkür ederim," deyip kısa bir an etrafa baktım. Birkaç insan ben Semih'le konuşurken bize bakıyordu. "Koşu yapmak için sahile nasıl giderim?" Yakınımda olduğu için ona sorman daha mantıklı gelmişti. Semih kaşlarını kaldırıp az önce meydana çıktığım yola döndü. "Oturduğumuz sokaktan dümdüz gideceksin sokağın sonundan sola dön sahile çıkıyor," deyip elini koluma koydu. O sırada elindeki ekmekler dikkatimi çekti. "Zaten eve gidiyordum, istersen beraber yürüyelim?"

 

Gözlerim kolumdaki ellerine kaydığı sırada arka taraftan bir ses geldi. Evsiz olan adam sert bir şekilde itekleyerek kalktığı sandalyeden yüzünü kaldırıp bize bakmadan kahvenin merdivenlerinden indi ve sokakta gözden kayboldu. "Bir şeyi mi var onun?" diye sordu Semih meraktan kaşları çatılmış şekilde.

 

Kahveci de anlamaya çalışır gibi önce giden adamın arkasından baktı hemen sonra ise omuzlarını silkip masadaki boş bardağı alıp içeri girdi. Bizde tekrar yürümeye başladık. "Neden bu soğukta dışarıda durmayı tercih ediyor?" diye sordum merakıma yenik düşerek. Semih yoldaki bakışlarını bana çevirince ne sorduğumu anlamadığını fark ettim. "O adam," dedim Semih'e merakla bakarken. Kaşları kaldırıp dudaklarını birleştirdi kısa süre. "Kasabaya ilk geldiğinde insanlar ona sürekli yardım etti. Ev, iş her şeyi ayarladılar fakat hiçbirini kabul etmedi."

 

Yürürken poşetin boşluğundan bileğini geçirip ellerini cebine koydu. "İnsanlar neden kabul etmediğini merak edince araştırdılar. Sanırım, az önceki gördüğün kahveci bir şekilde konuşturmuş onu." Gözlerimi birkaç saniye sadece yola bakmak için ayırıp tekrar Semih'e döndüm. Diyeceklerini çok merak ediyordum. Nedenini bilmiyorum, belki mesleki deformasyon olabilir. "Erdem'in öğrendiğine göre ailesi depremde ölmüş ve kurtaramamış. O günden beridir evde yaşayamıyormuş." Duyduklarım ile bakışlarımı zorlukla Semih'in üzerinden çektim.

 

Çok zor bir durum olmalıydı bu. Yaşadığı acıyı asla tahmin edemem ama bir evde yaşayamamasını anlayabilirdim. Muhtemelen içten içe kurtaramadığı ailesi için kendini suçluyor olabilirdi. Az önce yürüdüğüm yolları tekrar yürüyüp evimin sokağına yaklaşana kadar ikimizde sessizdik. O adamın yaşadıklarını anlattıktan sonra ben bir şey diyememiştim. "Sabahları sürekli koşu yapar mısın?" diye sordu Semih. Sanırım sessizlik canını sıkmıştı.

 

Cıkladım. "Sürekli çalıştığım için bir temponun içindeyim ve çalışmadığım zamanlar genelde spora giderim. Ama burada bulamayacağım için koşmayı tercih ettim." Kafasını anladım dercesine sallarken dedemlerin evini geçmiştik çoktan. Bir yandan da sokakları zihnime iyice kazıyordum. "Bu gün evdesin sanırım." Sadece onun sohbet açma çabasını göz ardı edemedim. Arkadaş olmaya çalıştığının farkındaydım.

 

"Evet hafta sonu ya, banka kapalı."

 

Semih bir anda duraksayınca bende duraksadım. Tıpkı dedemlerinki gibi müstakil beyaz renkte bir evin önünde durduk. "Tarif ettiğim gibi devam edersen sahili bulursun," deyince gülümseyip teşekkür ettim ve o eve geçince bende sahil yoluna doğru yürüdüm. Kulaklıklarımı takarak şarkı açtığımda çoktan sahil yolunu bulmuş ve ağır tempoda koşmaya başlamıştım. Biraz ısındığımı hissedince tempomu arttırdım.

 

Çoğu dükkân yeni yeni açılıyordu ve parke yollar gece yağan yağmurun nemiyle parlıyordu. Sahil kıyısı tamamen teknelerle doluydu. Hepsi kıyıya bağlıydı. Havaların kötü olmasından dolayı bağlı olmaları zaten normaldi fakat sanki bugün özellikle insanlar daha soğuk, daha içe kapanıktı.

 

Anlayamadığım bir hava vardı ve oldukça boğuyordu insanı. Uzun sahili iki kere koştuktan sonra saatin neredeyse 11:00 olduğunu gördüm ve bir kafenin önünde duraksadım. Minik, nostaljik bir kafeydi. İçeri de çok az masa sandalye vardı ve geri kalanı tamamen kıyının yanındaydı. Tahta tabure ve masaların birine oturdum.

 

İçeride çalışan adamı görünce elimi kaldırdım beni görmesi için. O sırada yan taraftaki büfeden çıkmak üzere olan Evsiz adamı gördüm. Arkası bana dönük duran bir adamla konuşuyordu. Daha doğrusu sadece adam konuşuyor olmalı ki o, oldukça sıkılmış bir şekilde gözlerini etrafta gezdiriyordu. Göz göze geldik bir anda ve ben ne yapacağımı bir an bilemedim.

 

Asla böyle tökezleyen bir insan değildim ve kendime inanamıyordum. Hızlıca kendimi toparladım ve başımla selam verdim. Nedensiz bir şekilde üzerimde bakışları oyalandı bir süre, sonra kafasını konuştuğu adama çevirdi. Boyu adamdan 5 santim kadar uzundu ki tahminlerime dayanarak Evsiz'in 1,90 santim olduğuna eminim. Monttan ne kadar emin olamasam da fazla kalıplı duruyordu.

 

Selamıma karşılık vermeyişine sanırım bozulmuştum.

 

Fakat adama ne dediyse adam büfeden içeri girdi ve o bana doğru gelmeye başladı. Aramızda bulunan 3 dükkânın ikisini de seri ve kendinden emin adımlarla geçerken gözlerini gözlerimden ayırmayışı tuhaf hissettiriyordu.

 

Bu hareketi bana sorguya aldığımız zanlılara uyguladığım tarifeyi hatırlattı. Onlardan asla gözümü almaz, her hareketlerini izler, ağırlığımı ve benden korkmaları gerektiğini gözlerinin içlerine bakarak hissettirirdim. Peki, o neden böyle bakıyordu bana?

 

Masama birkaç adım kala durunca ona bakmak için kafamı kaldırmam gerekti.

 

"Al beni, sever misin?"

 

"Ne?"

 

Yüzümde nasıl bir ifade görmüştü bilmiyorum ama sarıya çalan sakalları arasında kaybolan dudağının kenarı kıvrılmıştı. Elini eski yer yer dikişli montunun cebine atıp bir paket çıkardı ve bana uzattı.

 

"Ha, çikolata," dedim huzursuzca kıpırdanıp.

 

"Hı hı, çikolata," dedi hafif mayhoş bir sesle.

 

Onu duymazdan gelip uzandım ve paketi tuttum. "Severim," dedim, ardından bakışlarım yüzüne tırmandı. Yüzünü ele geçiren tuhaf bir bakış vardı ama umursamadım ve paketi alıp masaya koydum. "Otursana dedim," elimle karşımdaki tabureyi gösterim. O sıra da yanımıza dükkânın çalışanı geldi.

 

"Tost yer misin?" diye sordum adama dönüp.

 

Omuz silkip "Aç değilim,"dedi fakat umursamadım. "Bize iki tost iki çay," dedim ve tekrar adama döndüm. "Yemek yerken eşlik edilmesi hoşuma gider," dedim beni yanlış anlamasını istemediğim için. Bu doğruydu. Tek başıma yemek yemeği sevmezdim o yüzden zorunlu olmadıkça kahvaltı yapmaz yemeklerimi de hep geçiştirir ya da dışarıda kalabalık yerlerde yerdim.

 

"Çikolatayı niye yemedin?" diye sordum merakla. Pek konuşma taraftarı olmadığı beliydi. Kollarımı göğsümde bağladım. Bakışlarını benden ayırmıyor güneş vurduğu için cam gibi parlayan mavi gözleri kısık bir şekilde bana bakıyordu.

 

"Çikolata sevmem."

 

Kısa ve hızlı konuşmuştu. Kahverengiden hafif sarıya çalan saçları alnına dağınık bir şekilde düşmüştü. Dağınık ve kirliydi. Turuncu sakalları ise uzun süredir kesilmiyordu. Yüzünden yer yer kir vardı fakat fark ettiğim şey dikkatimi onun üzerine daha çok çekiyordu.

 

Kokmuyordu?

 

Tamam adama sokulup koklamıyordum tabi ki fakat daha önce yardım amaçlı çok fazla evsiz insanlarla bir araya geldim. Biliyordum.

 

Evsizdi. Sokakta kalıyordu. Yüzü, saçları, kıyafetleri kirliydi fakat o kötü kokmuyordu. Ona çaktırmadan masada ritim tutan eline indirdim bakışlarımı. Diğeri masanın altındaydı fakat sağ elinin parmakları masada belli hareketlerle tıngırdayıp duruyordu. Ellerinin üzerinde siyahlıklar vardı fakat tırnakları kısa ve özenle kesilmişti. Temizdi.

 

Sanki özellikle kirli görünmeye çalışıyordu.

 

Gözlerimi ondan çekip denize döndüm. Onun ise hala baktığını görebiliyordum. Neden kirli gözükmek istesin? "İnanç," dedi bir anda. Ne demek istediğini anlamadığım için anında ona döndüm. "Adın," diye devam etti kısacık.

 

Kaşlarım çatıldı ister istemez. "Hayır adım Vera," dedim bende. İnanç değildi adım üstelik inanç diye isim var mıydı ki? Yine sakalları arasında kıvrıldı dudakları. "Adının anlamı," dedi tuhaf bakışları arasında. "İnanç. Her şeyin zarar olan fazlasından uzak durmak, haram şüphesi olandan kaçınmak." Sesinin ağırlığı vardı sanki.

 

Pekala, bunca zaman ismimin anlamını araştırmak aklıma gelmediyse bu benim suçum olamaz değil mi? "Eh," dedim gözlerimi eskimiş tahta masanın yüzeyine dikerek. "Çok da ismimin anlamanı taşıdığım söylenemez o zaman."

 

O sırada tostları ve çayları getiren adam masaya bıraktı ve bize afiyet dileyerek tekrar içeri girdi. Tostuma uzanacakken ellerimdeki yaraları görünce duraksadım. Sargıları karşımdaki adam çıkardıktan sonra tekrar takmadım. Fakat yemek yerken açık bir yara görmek çokta güzel bir şey değildi. Üstelik görmeye tahammül edemiyordum.

 

Montumun altından bluzumun kollarını çekiştirdim ve yaraları örttüm. Hemen ardından tostu tutup bir ısırık aldım. Tostundan çoktan ısırık alınca onunla göz göze geldim ve hızlıca bakışlarımı çayıma indirdim.

 

"Neden yaralarından utanıyorsun?"

 

Ne yaptığımı fark etmişti.

 

Kafamı iki yana sallarken ağzımdaki lokmayı aceleyle yutmaya çalıştım. Karıştırdığım cay kaşığını çıkarıp masaya bıraktım ve ona döndüm. "Utanmıyorum," diye konuşurken kısa bir an düşünme fırsatı yakaladım. "Belki biraz utanıyor olabilirim. Ama yaralarımdan değil, sebebinden. Ama daha çok tahammül edemediğim için kapatmakla uğraşıyorum."

 

"Nasıl yaralandığını sorsam ileri mi gitmiş olurum?"

 

"Sanırım," dedim yamuk bir gülümsemeyle. Belki üzerindeki detaylar dikkatimi çekememiş olsaydı sorması sorun olmazdı ama karşımdaki adam bir nedenden dolayı evsiz gibi davranıyor olabilirdi.

 

Tostundan son ısırığı aldıktan sonra cevabıma kafasını salladı ve çay bardağındaki son yudumu içti. O kadar çabuk bitirmişti ki ona şaşkınlıkla baktım çünkü ben daha iki ısırık almıştım. "Alışabildin mi peki buraya?" diye sordu adam bana bakıp. Dudaklarımı aşağı doğru büktüm bilmiyorum dercesine. "Sobayı yakamadım," dedim neden dediğimi bile bilmiyorum. "İnsanlar gözlerini bana dikiyorlar ve bu çok sinir bozucu. Ayrıca sabahın köründe uyanıp işe gitmeye alışığım ben. Boş boş oturmaktan nefret ediyorum."

 

Dediklerimi tüm dikkatiyle dinleyip gözlerini benden asla ayırmadı. Dudağının kenarı sanki kıvrılacak da o kendini tutuyormuş gibiydi. "Tatile nasıl ikna oldun peki?" Kaşlarımı kaldırıp gülümsedim. "İkna olmadım ki. Tehditlerle geldim buraya, daha çok babamla zıtlaşıp da kavga çıkarmayayım diye tamam dedim. İki gün kalıp geri döneceğim planım bu şimdilik."

 

Son cümlemden sonra kaşlarını havaya kaldırdı. "Yarın dönecek misin?" Kafamı anında salladım. Tatil dediler iki günlük tatil yaptım. Kafamı bir yıl tatil yapsam yine toplayamazdım o yüzden uzun tatillere gerek yoktu. "İşimi özledim. Ayrıca orada bensiz yapamazlar. Şu an telefonuma baksam bence defalarca aramış olmalılar." Koşu yaparken rahatsız olmak istemediğim için telefonumu sessize almıştım. Aynı yerde çalışırken beni defalarca arayan ekip sanırım tatildeyim diye aramamazlık yapmazlar.

 

"Hep sen sordun, sanırım biraz da ben sorsam sorun olmaz?"

 

Omuz silkip gülümserken garson boş bardaklarımızı tazeledi. Ardından küçük tabureye iyice yerleşip cebimden sigaramı çıkardım. Mesleğe başlamadan önce sigarayı sadece birkaç kez içmiştim fakat bu mesleğe başladıktan sonra bir baktım sigara içiyorum. "İçiyor musun?" deyip hafiften elimi uzatır gibi kaldırdım. İçip içmediğini bilmiyordum ama o çoktan uzanmıştı. Dudaklarımın arasına koyduğum sigarayı paketin içinden çıkardığım çakmakla yaktım ve dumanını çekip çakmağı uzatırken kenardan dumanını bıraktım. Dumanı ona gelmese de çakmağı alırken kısık gözlerle beni izliyordu.

 

"Adın ne?" Tam sigarasını yakarken sorduğum soruyla duraksadı ve alttan bir bakışla bana baktı. "Ne oldu?" dedim bana baktığını fark edince. "Soran ilk kişi değilim değil mi?" Ardından sigarasını yakıp çakmağı tahta masaya koydu. "Sanırım evsiz olunca adıma gerek kalmıyor," diye durumu şakaya vurmuştu. Fakat bu doğruysa cidden üzücü bir durumdu.

 

Kısa bir duraksamanın ardından "Adım Ecevit," dedi. Bakışlarını benden asla ayırmayan adam ismini söyledikten sonra gözlerini denize çevirdi. Derin nefes alıp sigaramın külünü silkeledim. "Buralı mısın Ecevit?" Adını ilk defa kullanmış olmam sadece ona tuhaf gelmedi. Sarı sakallarını kaşıyıp "5 yıl önce yolum düştü buraya," diye cevap verdi. "Nasıl düştü peki ve neden burası?"

 

Madem terör adam topluyor neden evsiz olan bir adamı es geçmişti?

 

Adam bana tuhaf bakışlar atmaya başlayınca arka arkaya sıraladığım soruları düşündüm. Yüzüm yaptığım şeyden dolayı buruştu ve "Kusura bakma," diye konuştum. "Benimki biraz mesleki defarmasyon."

 

Dediklerim onun birden kaşlarının çatılmasına sebep oldu. "Polis misin?" diye sordu bir anda. Suratındaki değişimi normalde kimse fark etmezdi fakat ben şu an ses tonundaki değişimi bile fark edebiliyordum. Profilinden, aslında polis olma ihtimalime şaşırmaktan çok bozulduğu anlaşılıyordu.

 

"Evet. Cinayet Bürodan."

 

"Zor olmalı," diye geçiştirdi cevabımın hemen arkasından. Ardından gözlerini gökyüzüne çevirip kısa bir süre baktı. "Sanırım yağmur yağacak. Gidip ıslanmayacak bir yer bulayım," diyerek ayaklandı. Görüşürüz deme fırsatını bile vermeden hızlı adımlarla yanımdan uzaklaştı. Arkasından kaşlarım çatık şeklinde baka kaldım.

 

Hayır yağmur bahaneydi, bunu anlamamak aptallık olur. Mesleğimi duyunca değişen suratı aslında neden bir anda kalktığını açıklıyor. Garsondan hesabı isteyip hızlıca ödedikten sonra bende evin yolunu tuttum. Hava bugün biraz daha soğuktu ve evet, Ecevit'in de dediği gibi yağmur yağacaktı. Hala sabah olmasına rağmen oldukça kapalıydı ve güneşin varlığı asla hissedilmiyordu.

 

Eve gidince duş almadan önce yine sobayı yakmak için uğraşmam gerekiyordu. Dün gece ne kadar uğraştıysam olmadı. Ya tutuşmadı ya da ufacık tutuşup evi dumana boğdu. Sinirim bozulmuştu çünkü evde elektrikli ısıtıcı da yoktu.

 

Eve girdiğim gibi hızlıca duş alıp saçlarımı havluya sardım çünkü evde kurutma makinesi de yoktu. gerçi bundan seneler önce babaannemler burada yaşarken saç kurutma makinesinden bir haberlerdi. Üzerime kalın bir ceket giyip telefonumu alarak balkona çıktım.

 

Sıkıntıdan boğulmak üzereydim ve babamın bir şey demeyeceğini bilsem aslında bu geceden yola çıkardım fakat yine de babamla inatlaşmama gerek yoktu. Birkaç cevapsız çağrı vardı. Bir kere annem aramıştı, iki kere Yiğit aramıştı. Annemden önce Yiğit'i aradım. İşle alakalı bir durum olabilirdi.

 

"Komiserim," diye açtı Yiğit telefonu.

 

"Beni aramışsın, Yiğit?"

 

Telefonda oyalanmayı asla sevmez, direkt konuya girilmesini isterdim.

 

"Evet. Bugün bir ceset bulmuşlar. Bizi yönlendirdiler fakat diğer ekip var ya onlar taş koyup duruyor. Komiserleri, Amirle konuşmuş, komiserimiz tatilde olduğu için cinayeti çözerken savsaklarmışız."

 

Sinirle gözlerimi kapattım. Bunu zaten bekliyorum. Bürodaki ekipler genelde hep bir yarış içinde olur. Çoğu değil bazıları yaptığımız işe kazanılması gereken bir yarış gibi davranır ve bunu öyle içselleştirirler ki bazen haksızlıklar yaparlar. "Ben halledeceğim, Yiğit. Siz işinizi yapmaya devam edin."

 

"Tamam Komiserim." Telefonu kapattıktan hemen sonra Amirimin numarasını bulup aradım. Amirim ile aramız oldukça iyidir fakat yine de iş ahlakını bozup laubali olmazdım.

 

"Hala dönmediğine göre tatil baya iyi gidiyor Vera?"

 

Gülümsedim. "Aslında yarın akşam kaçmayı düşünüyordum amirim. İki gün yeterli bir tatil. Hem daha ilk günden ekibim ayak işine gönderilmiş bile?" Amirimin kısa da olsa katı sesindeki kahkaha bana çoktan ulaşmıştı.

 

"Merak etme. Ekibin başında komiseri olmasa da gayet iyi çalışıyorlar, biliyorum. Sen biraz toparlan ve dinlenmeye bak. Geldiğinde zinde görmek istiyorum seni."

 

"Baş üstüne komiserim."

 

Telefonu kapattıktan sonra bu kez de annemi aradım. Daha çok ne yaptığımı, günümün nasıl geçtiğini sordu fakat verdiğim cevaplar hep aynıydı. Çünkü burada yapacak hiçbir şey bulamamıştım. Kısa konuşmamızdan sonra telefonu kapatmıştım ki bahçe kapısının açılma sesiyle dikkatimi oraya verdim. Benim boylarımda hemen hemen belki de benim yaşlarımda bir kadın elinde bir kap ile bahçemden girmişti.

 

Ayağa kalkıp balkonun merdivenine doğru yürüdüm. "Merhaba," dedim merakla kadına bakarken. Bukle uzun açık kahve saçlarını omzundan aşağı bırakmıştı. Üzerinde mavi bir kot pantolon ve kısa bir mont vardı. "Merhaba," dedi bana gülümseyerek. "Ben karşı komşun Selvi. Sana hoş geldin demek istemiştim. Umarım rahatsızlık vermedim?"

 

Minik sade bir gülümsemeyle kadına balkondaki masayı gösterdim. "Hoş geldin. Gelsene," diyerek masaya doğru ilerledim tekrar. O da beni takip ederek masada benim sandalyemin karşısındaki sandalyeyi çekti ve oturdu.

 

"Sana yaptım. Belki yerleşmekten bir şey yiyememişsindir diye düşündüm."

 

Uzattığı kabı alıp kapağını açtım. "Ne kadar ince bir düşünce çok teşekkür ederim." Ardından ayağa kalktım. "Ben bize iki kahve yapayım. Evde Türk kahvesi olacaktı. Nasıl içersin?" Bana sevecen bir şekilde bakıp ellerini masada birleştirdi. "Orta olur."

 

Mutfağa giderek ikimize de orta şeker kahve hazırladım. Türk kahvesiyle pek aram yok ama yanımda eşlik eden olursa içerim. Hazırladığım kahveleri bulduğum eski bir tepsiye koyup tekrar balkona çıktım. Masaya bırakırken kadının "Ellerine sağlık," demesiyle minik bir gülümseme gönderdim.

 

"Adımı söylemeyi unuttum." Sandalyeme yerleşerek kahvemi önüme çektim. "Vera."

 

Memnun olduğunu dile getirip kahvesinden minik bir yudum aldı ve bana dönerek bacak bacak üstüne attı. "Yeni mi taşındın buraya? Ev uzun zamandır boştu, ev sahipleri satmıyor diye biliyordum." Halamın vefatının arkasından kısa süre sonra dedem ve babaannemde vefat edince evin sahibi babam olmuştu aslında ve asla satmak istememişti. Bunu daha önce birkaç kere dile getirmiştim fakat umursamamıştı.

 

"Sadece tatil amaçlı, kafa dinlemeye geldim. Ev babamın ama burada oturmuyorlar. Aile yadigarı olduğu içine satmak istemiyor."

 

Dediklerimi can kulağıyla dinlemesi aslında merakındandı. Bu kasabaya geldiğim günden beri fazla göz hapsindeydim ki bu nefret ettiğim bir şeydir. "Eh," dedi tekrar kahvesinden yudum alarak. "Oturmamakta haklılar. Kim lanetli bir kasabada oturmak ister?"

 

Selvi bunları gülerek söylese kaşlarım anında çatıldı. "Lanetli mi?" dedim saçma cümle olduğunu düşünerek. Fakat ben ne kadar gerçekçi bulmasam da o bir anda ciddileşerek kafasını salladı. "Başka bir açıklaması olamaz. Onca kayıp var bu kasabada. Terör diyorlar ama sadece birkaç kanıta dayanarak. Seri katil dediler bir ara, o da sonradan çürütüldü. Bu insanlar başka nasıl kaybolabilir ki?"

 

Konu bir anda uzmanlık alanım olduğundan değil de olayların gizeminden olsa gerek dikkatimi çekmişti. Ecevit ile ilk tanıştığım gece bana bahsetmişti. Yaslandığım sandalyemden yavaşça doğruldum ve ellerimi masada birleştirdim.

 

"Bunun için mutlaka bir çalışma yürütüyordur emniyet olsun, jandarma olsun."

 

Yüzünü buruşturan Selvi'nin pekte hoşuna gitmedi söylediklerim. Suratındaki ifade aslında neden hoşuna gitmediğini de açıklıyordu. Halamın ortadan kaybolmasını da hesaba katarsak eğer uzun yıllara dayanan bir durumdu ve belki de halamdan öncesi de vardı.

 

"Artık yürütülüyor mu bilmiyoruz. Lakin insanlarımız oldukça korkuyor."

 

"Neden hala burada yaşıyorlar peki?"

 

Selvi'nin bakışları telve dolu olan fincandan bana kaydı. Sorduğum sorunun saçmalığını düşündü sanırım birkaç saniye. "Bu kolay bir şey değil. Buranın insani doğma büyüme, nesilden nesile buralı. Burada evleri, iş yerleri, bahçeleri var. Kışın iş işleyip yazın satıyorlar, onların geçimi bu coğrafyaya bağlı. Şimdi sen bu insana kalk git başka bir şehirde hayat kur baştan başla diyemezsin ki. Zaten yazın hiçbir şey yok, fakat kış gelince lanetiyle geliyor. Kayıplar hep kışın oluyor."

 

Haklıydı. Baştan başlamak asla kolay bir şey değildi. Hele buraya uydurulmuş bir düzen başka şehirde kolay elde edilemezdi. Aslında bu konuyu bugün gidip muhtarla da konuşabilirdim. Halamın dosyası yatağın kenarındaki komodin çekmecesindeydi. Muhtarın yanına gitmeden önce onu incelesem iyi olurdu. Ayrıca kayıp kışın olması da bir bakıma normaldi. Yazın ne kadar küçük bir kasaba olsa da turisti mutlaka oluyordur.

 

Bir yararım olur muydu bilmem ama üzerinden geçmekte bir zarar olmazdı. Terör durumu olsaydı, gerek TSK gerek TEM bu işin peşini asla bırakmazdı. Çünkü bu yıllar önce yaşanan birkaç kaybın konusu değildi. Sonuçta hala bu kasabada birileri kayboluyordu. Bir seri katil işi olmalıydı. Ama seri katillerin çoğunluğu geride mutlaka kendi imzasını bırakırdı ve cesetler de bulunurdu.

 

Belki emniyet güçleri böyle bir imzayı buldu ve katili arıyordur. Kasaba halkından saklıyorlardır?

 

"Haklısın. Yanlış bir düşünceydi."

 

Ciddiyetini hızlıca kenara atıp bana gülümsedi ve birden aklına bir şey gelmiş gibi heyecanlandı. "Yarın meydanda festival tadında eğlence var. Sende gelmelisin." Kaşlarım şaşkınla havalandı. Önce balkondan dışarıya sonra ise yüzüne yarının heyecanını kuşanan Selvi'ye baktım. "Bu havada mı?" diye sordum.

 

Dışarıda asla güneş varlığını belli etmiyordu. Bulutlar puslu bir kışın habercisi gibi kasabanın üzerine çökmüştü. Saat öğle vakitleri olmasına rağmen aydınlık değil kararmaya yüz tutmuş bir hava vardı. "Neden bilmiyorum ama bu kasaba uzun yıllardır bu tarihte eğlenceler yapıyor. Meydanda toplaşıp aktiviteler, müzikler, yemekler, tam festival tadında olur yani. Kış olduğu içinde sadece köy halkı oluyor, iç içe bir arada. "

 

"Baya ilginçmiş. Nedeninin olmaması daha ilginç tabi. Kasabanın tarihçesinde falan yazmıyor mu?"

 

Kafasını iki yana doğru salladı. "Kasabanın tarihi tüm bilgiler maalesef yanmış. Yıllar sonra İzmir belediyesinde falan bulabildikleri toplanmış ama çoğu şey yanıp kül olmuş." Kadın biraz daha konuşursa eğer kasabanın gerçekten lanetli olduğundan şüpheleneceğim.

 

"Baya ilginç bir kasabaymış," dedim. "Tam tatil yapmalık ve kafa dinlemelik."

 

Kendini tutamayıp gülünce bende ona eşlik ettim. Kim bilir belki de tatile diye geldiğim bu kasabada bambaşka kapılar açılırdı. Selvi gittiğinde saat akşamüzeri 16'yı geçmişti. Sohbeti gerçekten güzeldi, özellikle kasabanın geçmişini konuşmak gerçekten güzeldi. Zamanın nasıl aktığını ikimizde asla anlamadık. Eşinin neredeyse eve gelme saatinin yaklaştığını söyleyerek ayrılmıştı yanımdan.

 

Selvi'nin gitmesinin ardından kendimi içeri attım. Dolapların birinden battaniye arayışına girdiğimde eski yeşilin ve siyahın desen oluşturduğu bir battaniye bulmuştum. Soba yakmayı düşündüm ama uğraşmak gerçekten istemiyordum. Yine oturma odasını dumana boğması sinirimi yıpratırdı, üstelik daha yeni banyo yaptım.

 

Ocağa makarna suyu koyup elime halamın dosyasını alarak battaniyenin altına girdim. Elimde kalemim kenarda not defterim, ilk sayfayı açtım. Genel olarak, kaybolma zamanı, ihbar zamanları yazıyordu. İhbar 2 aralık saat 09:30'da yapılmış ve tahmini kaybolma tarihinin bir gün öncesi, 1 Aralık olduğu düşünülüyormuş.

 

Aslında vaka kayıp olarak değil kaçak olarak geçmiş çünkü halamın dosyasındaki tüm deliller onun kaçtığı yönünde. Kırmızı bir kağıdın üzerinde siyah bir kalemle yazılmış bir not bulunmuş komodinde. Dosyanın arasında kağıdın resmini bulup inceledim.

 

"Beni aramayın. Gidiyorum."

 

Evden kendi isteğiyle çıktığına dair görgü tanıkları vardı. Fakat yanında hiçbir şey almamış olması ise tuhaftı. Üstelik nişanlıymış o zamanlar halam. Herkesi geride bırakıp nereye gider insan? O sıralarda terör mevzuları çoktu ve halamın o gece üzerinde giydiği montu, iki ay sonra yakalanan bir teröristin üzerinde bulunuyor. Terörist ise bunu kendi aralarındaki bir kızdan aldıklarını söylüyor, böylece terör olayı olarak intikal ediyor dava.

 

Halamın dosyasına o kadar dalmıştım ki kapı sert bir şekilde çalınca, korkuyla sıçramıştım. Bazen çalışırken dış dünyadan kopabiliyordum. Bu çoğunlukla seri katil ve böyle gizemli vakalarda başıma geliyordu. Dosyayı koltuğa bırakıp battaniyeyi üzerimden atarak kapıyı açmaya gittim.

 

Kim olabilir ki diye düşünürken açtığım kapıda Ecevit'i görmek beklediğim bir şey değildi. Kaşlarım çatıldı ilk önce. Ecevit'in gök mavisi gözleri ise önce bana sonra kafamdaki havluya kayınca yine yamuk bir şekilde kırıldı dudağının kenarı.

 

*****

 

Bölüm hakkında düşüncelerinizi alabi

lir miyim?

 

En gizemli bulduğunuz karakter?

 

Oylarınızı bekliyorum ❤️

 

Instagram hesabım: suveyda_rey

Bölüm : 21.08.2025 19:42 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...