
Keyifli okulamalar iyi resitaller !
*****
Umur denen pislikle ne zamandır bir rekabet içine girdiğimizi asla hatırlamıyordum. Daha doğrusu kendimi asla onunla bir yarışa sokmadım fakat onun için aynısını diyemeyeceğim. Çünkü kendisi uzun zamandır kendini hep bir öne atmalar, soruşturma bozmalar ve kazanmak için usulsüzlük yapan bir polis olmuştu.
Yani aramızdaki asla tatlı bir rekabet değildi.
"Seni rahatsız etmesine neden izin veriyorsun?"
Kendi sinirim içinde kendimle boğuşurken bir an Ecevit'in yanımda oluğunu unutmuştum. Elindeki biten bardağıyla oturduğu kanepeden kalktı ve masaya koydu. "O umurumda bile değil. Yani tamam birbirimize karşı nedensiz bir nefret ve yarışımız var ama şu zamana kadar birbirimizin davalarını set vurmadık veya elinden almadık."
Demliği elinde bardağa çayı doldururken durup bana çevirdi kafasını. "Sanırım bu kez yaptı?" Anında kafa salladım. "Ben buraya gelmeden önce elimizde bir soruşturma vardı. Zaten ilerlemiştik sadece katilin kim olduğuna dair tek bir kanıt gerekiyordu. Ve ben buraya gelince ekibim ilgileniyordu. Ekibi iyi eğittiğim, ben olmasam da halledebilen iyi ekip gibi görünmesini yediremedi galiba. Davayı bir şekilde almış çocukların elinden ve kanıtı bulup adamı içeri tıkmış. Buna seviniyor kılıksız."
Çayını da alıp tekrar kanepeye yayıldı. Uzun bacaklarını iki yana doğru açmıştı ve elindeki bardağı da bacaklarına dayıyordu. "Bunu üstlerinle konuşmadın mı hiç." Sıkıntılı bir nefesle elim atkuyruğuma gitti. Avucuma hapsedip aşağı doğru kaydırdım. "Konuşmadın." Diyerek yüz ifademden anladığını sesli şekilde dile getirdi.
"Arkamdan, benden korktu, benimle yarışamadı, bari babasına şikayet de etsin gibi cümleler konuşulmasına tahammül edemem."
Yaslandığı kanepeden sırtını ayırdı ve dirseklerini dizlerine dayadı. "Senin iyi bir polis olduğunu bakışlarından, insanları izlemenden, kimsenin takılmadığı detayları kolayca görebilmenden anlıyorum." Böyle düşündüğünü asla bilmiyordum. Dalgın bir şaşkınlıkla kaşlarım havalandı.
"Her zaman tetikte, meraklı ve ileri görüşlüsün," diye konuşmaya başlayınca oturduğum yerden bacaklarımı topladım ve bağdaş kurdum. "Yani demem o ki, seni bildiğin taciz eden bir polisi şikayet etmen zaten bir polisin yapması gereken bir şey. Bu ondan korktuğunu veya onunla yarışmak istemediğini göstermez. İyi bir polis olduğunu, tıpkı senin gibi senden sonraki başka polislere yapmasını da engellemiş olursun."
Onun gözünden kendimi dinlememin verdiği o hoşluğu bir kenara zorlukla iteklersek eğer, Ecevit'in ağzından çıkan her kelime de ki haklılık paha biçilemezdi. Senelerdir asla düşünmediğim bir yönüyle durumu ele alması benim gözümü açmıştı.
Gülümsedim. "İyi ki senin yanında aramış. Farklı bir yerden bakmamı sağladın. Teşekkür ederim."Dudağının bir kenarı havalandı dediklerimden sonra. "Yarın ilk işim amirimi arayıp durumu konuşmak olacak."
Çayı dudaklarına yaklaştırıp son yudumlarını aldı. "Ona pabuç bırakma Orman gülü." Ayaklanıp tabağı ve biten çay bardağını masaya bıraktı. Ardından ceketini de eline alınca bacaklarımı sedirden aşağıya sarktım. "Ben artık gideyim."
Nedense gitmesini istemeyen yanım büyük bir hüsrana bulanırken sadece dudaklarımı birbirine bastırdım. O sırada açık duran perdeden dışarıdaki yağmur çok net şekilde görünüyordu.Yağmur yağdığını görene kadar sesini duymuyordum asla. Yürüyen insanlara da bakılırsa herkes evlerine gidiyordu.
"Ama yağmur var?"
Ceketini giyerken bana baktı. "Ne olacak?"
"O ne demek öyle?" Bir pencereye bir Ecevit'e baktım. "Yağmurda ıslanacaksın. Hasta olacaksın. Yatacak yerin yok?"
Sövseydin bir de, Vera?
Son dediğime mi yoksa kendisini düşünmüş olmama mı bilmiyorum ama yine yamuk bir gülüş sergilemişti. "5 yılı aşkındır bu böyle zaten."
"Olabilir. Ama şu an-," demiştim ki elleri iki kolumun da üzerinde durdu. "Vera," diye seslenirken bana, ismim ağzına öyle güzel durmuştu ki bir daha adımla seslenmesini istedim. "Ben alışkınım. Benim için endişelenmene gerek yok."
Gözlerimi devirerek kollarımı silktim ve onları Ecevit'ten kurtardım. "Bu bir şeyi değiştirmez. Yağmur dinene kadar gitmiyorsun." Kaşları şaşkınlıkla havalandı. Bu tepkim hem hoşuna gitmişti hem de onu hazırlıksız yakalamıştı.
"Ya dinmezse?"
"O zaman şuraya bir yere yatarsın." Derken elimle de evin bir yerlerini gösteriyordum. Bu onun güzel bir tınılı kahkaha atmasına sebep oldu.
"Ormangülü bu bir şey değiştirmez. Kışın ortasındayız ve hemen her gün yağmur yağıyor. Yani bugün burada kalsam yarın yine aynısı."
Bu benim canımı sıkmıştı nedense. Tuhaf flörtlşmemizden kaynaklı olabilir mi? 5yıldır hiç mi sıcak bir ev hayal etmedi? Bir yatakta uyumak istemedi? Hem sağanak ve şiddetli yağmurlardan nasıl korunuyordu?
Omzumun birini silktim. "O zaman bende bu evin anahtarını bırakırım. İstediğin kadar kalırsın."
"Tanımadığın bir adama aile evininin anahtarını mı vereceksin?"
"Artık tanımadığım bir adam değilsin. Arkadaşımsın. Ayrıca evde çalacak bir şey yok?"
"Bu beni tanıdığını göstermez. Ayrıca bir şey olsa da çalmazdım."
Bunu aslında ondan dolayı söylememiştim...
Beni sürekli bir şekilde baltalıyordu. "Ay!" diye az da olsa bağırdım bir anda. "Benim evim benim kararlarım. Bu yağmur da gitmiyorsun burada kalıyorsun. Ben yarın gidince de sana bırakıyorum anahtarı o kadar." Cümlem biter bitmez kendimi odadan dışarı attığımda dudağımın iç kenarını ısırıyordum.
Evin anahtarı biraz fazla mıydı acaba?
Neyse bu sonranın meselesi.
Diğer odalar yatılacak bir ısıda değildi. Yorgan altında bile asla ısınamazdınız çünkü buz gibiydi. O yüzden hızlıca temiz olduğunun gelen yumuşatıcıdan anladığım bir yastığı yorganı ve çarşafı aldım. Tekrar salona girdiğimde Ecevit bana yenilgiyle bakıyordu. Hiç umursamadan elimdekileri koltuğa koyup kanepeyi açmak için eğildim. Muhtemelen kanepeye sığmayacaktı.
"Sen dur ben hallederim," diyerek benden önce davranınca tekrar geri çekildim. Açtığı kanepeye çarşaf örtünce sıkıntılı bir nefes verdi. "Çarşafı, yorganı, hepsini kirleteceğim." Cümlesi öyle ağır gelmişti ki sırtıma sanki kilolarca yük binmişti. Sermeye çalıştığım çarşafla donup kaldım ve anında Ecevit'e döndüm.
"Bunun bir önemi yok. Ama buna çok takılıyorsan eğer sana dedemin kıyafetlerinden verebilirim. Hatta duşta alabilirsin."
Duş kelimesini duyunca gökmavilerinin parlamasına engel olamamıştı. Fakat kabul etmek yerine kafasını iki yana salladı. "Yeterince zahmet verdim."
Ona ters ters bakıp önüme döndüm ve yatağını hazırladıktan sonra dedem ve babaannemin odalarına gittim. Dedemde neyse ki boylu poslu bir adamdı fakat yine de biraz dar veya kısa gelebilirdi. Aldığım kıyafetlerle oturma odasına girdiğimde Ecevit hala ayaktaydı. Elleri belinde açtığım yatağa bakıyordu.
"Neyse ki evde şohpen var. Sıcak suyla hızlıca duş alabilirsin."
Elimdekileri birden ona uzatınca afalladı ve benden aldıklarına baktı.
"Yok," dedi mırıltılı bir şekilde. "Duşa hiç gerek yok. Nerede giyineyim?"
Hızlıca elimle halamın odasını gösterdim. "Oraya geç giyin sen," dememe kalmadan hızlı adımlarla halamın odasına girdi. Kapıyı kapatırken kısa bir bakış atmıştı. Tuhaf ve anlamsız duygular içerisinde kaldığını görebiliyordum. Belki de neden benim ona bu kadar yardım yaptığımı düşünüyordur.
Ayrıca bunun sorusunu ben de bilmiyorum. Ona neden yardım ettiğimi veya niye sürekli onunla birlikte durup sohbet etmek istediğimi bilmiyordum. Neyse ki bu düşüncelerle uğraşacak kadar uzun süre burada durmayacaktım.
Kendi eşyalarımı da getirip koltuğa koydum. Ardından saçımdaki lastiği çektim. Yatarken saçlarım açık yatmayı çok seviyordum fakat günlük hayatımda o kadar rahatıma düşkündüm ki asla saçım açık olmuyordu. Olsa bile en fazla yarım saat, sonrasında hemen topluyordum.
Ecevit üzerinde gülünç duran dedemin kıyafetleriyle salona girince gülmemek için dilimi ısırdım. Zaten zor giydirmiştim bir de komik olduğu için gülersem eğer koşa koşa çıkarmaya giderdi.
"Oldukça yakışmış."
Bana attığı ters bakışı saçlarımı görünce anında değişti. Kafasını yana eğip bana bakınca ise ister istemez utanmıştım. Bakışları beni yavaş yavaş soyar gibiydi. Boğazımı temizler gibi öksürüp "Ne oldu?" diye sordum.
"Saçların," diye mırıldanınca sesi aklımı kurcalamıştı. Şiir gibi konuşuyordu. Rahatlatıcı, dinlendirici. "Bu kadar güzel olduklarını bilmiyordum," diyerek bana doğru adımları. Hemen yanlardan sarkan bir tutamı alıp elinin içinde kaydırdı ve dirseklerimin altına gelene kadar durmadı.
"Nasıl bu güzel saçları saklarsın?" Bu kez daha büyü bir tutam almıştı. O saçlarıma mest olmuş gibi bakarken bende o şekilde ona bakıyordum. Saçlarımın neyi onu bu kadar etkilemişti? Kömür gibi karası mı yoksa dirseklerimi bile kat kat aşan uzunluğu mu?
"Aslında saklamıyordum."
"Her gün onları toplayarak eziyet ediyorsun."
Bu kadar yakınımda olup, hem fısıldayarak konuşması hem de şiir gibi konuşması yasaklanmalıydı.
"Rahat ediyorum?"
"Onları özgür bırakmalısın."
Saçlarıma olan mest olmuşluğu tuhaf gelse de bir yandan da hoşuma gitmişti. Gök mavisi gözlerini ayırmıyor tutam tutam elleyip duruyordu. "Çok yumuşaklar." Daha sonra ise ne yaptığını fark etmiş ve eli saçım yüzünden yanmış gibi bir anda geri çekildi. "Kusura bakma ben," diyerek geri adımlarken lafını kesip elimi salladım. "Önemli değil. Neyse uyusak iyi olur."
Yüzüme bakmadan hızla kafasını sallayıp kanepeye gitti. Bende ışığı kapatıp yatağa girdim ve uyumak için gözlerimi kapattım fakat uyumak yerine sadece Ecevit'in saçlarıma bakarken o mest oluşu geliyordu gözümün önüne. Saçlarıma öyle bir bakıyordu ki sanki şey gibiydi...
Aşık olmuş gibi.
*****
Güneş ışıkları kapalı göz kapaklarımı zorlarken uyanmamakta direnen ben kapının gümbürtüyle çalmasına anında gözümü açmıştım. Kapı öyle sert ve şiddetli çalıyordu ki aynı anda Ecevit'te ben de kendimizi yataktan atmıştık.
Yumruklanarak çalan kapıyı bin bir telaşla açtığım an karşımda asla Semih'i görmeyi beklemiyordum. Koşmuş gibi nefes nefeseydi. Önce bana sonra hemen arkamda tetikte bekleyen Ecevit'e baktı. "Vera," diye konuşurken hala hızlı şekilde nefes alıp veriyordu. "Sakinleş önce," diyerek elimi omzuma koydum. "Birine bir şey mi oldu?"
Sorum onun anında kafasını sallamasına sebep oldu. "Biri kayboldu," deyip gözlerini Ecevit'e çevirdi. "Yine."
Arka tarafımda kalan Ecevit'in küfür savurduğunu ardından hızlıca halamın odasına girdiğini göz ucuyla gördüm. "Şunu bana düzgünce anlatır mısın?" Önceki dediğimi dinleyerek kısa bir soluklandı ve derin nefesler aldı. Bana cevap verecekken telefonu çaldı fakat umursamadan kapatıp bana döndü. "Köyden birisi kayboldu," deyip duraksayarak kendini düzeltme ihtiyacı hissetti. "Kaçtı. Not bırakmış ama babam kaçtığına inanmıyor. Gelip bakmanı istiyor."
O sırada arkamdaki kapı açılıp kapandı tekrar ve Ecevit'in gölgesi hemen yanıma düştü.
"Not bırakmışsa muhtemelen isteyerek kaçmıştır zaten," deyince Ecevit'te beni desteklercesine kafa salladı. "Yine de gidip bir bakayım." Halamın odasına bu kez ben girmiştim. İçeri girdiğimde düzgün katlanılmış pijamaları görmüştüm. Adamdaki düzeni çoktan fark etmiştim zaten. Hızla dolabı açıp, pantolon sweetisrht çıkardım.
Üzerime geçirdiğim kıyafetlerin ardından üzerime açık renk bir ceket giyip saçlarımı topladım. Odadan çıktığım gibi salona geçip, Cüzdan, sigara ve telefonumu alarak dışarı attım kendimi. Ecevit çoktan ayakkabısını giymiş ve balkona çıkmıştı bile.
Siyah botlarımı giydim ve bahçeden çıkarken yüzümü Semih'e çevirdim.
"Bana yolu gösterir misin?"
Ecevit hızlıca evimin demir korkuluklu kapısını kapatarak "Bende geliyorum," deyip bizi takip etti. Meydana yaklaşmadan sola dönen bir ara sokağa sapınca Ecevit ile beraber onu takip ettik. Çok gitmemiştik ki iki katlı bir evin önünde durdu ve bahçe kapısını açıp bize geçmemiz için yer verdi.
"Hemen birinci kat," diye seslendi Semih bize arkamızdan. Evin kapısını çaldığımız da ise kapıyı açan Muhtar oldu. Önce etrafa hemen sonra ise bize döndü. "Girin çabuk," deyince içeriye adım attığımız gibi salona açılan odadaki kalabalığa göz gezdirdim. Selvi, Kaya ve Erdem tanımadığım iki kişi ile salonda duruyorlardı.
Tanımadığım iki kişiden birisi otuzlarının sonunda olduğunu belli olan bir adamdı, diğeri ise yaşlı bir teyzeydi. Erdem'in öldürücü bakışlarını görmezden gelerek muhtara döndüm. "Cemil'in eşi kayıp," diyerek konuya giren muhtara kaşlarım çatık şekilde baktım. "Bana not bırakıp kaçtığı söylendi."
Muhtar anında kafasını sallayıp yanımdan geçerek Cemil olduğunu düşündüğüm adamın elinde duran kırmızı not kağıdını aldı. "Sorun da bu. Kadın kaçabilecek birisi değil." Kenardaki peçetelikten aldığım peçeteyle muhtarın elindeki kağıdı aldım fakat okumadan önce koltukta oturan adama doğru ilerledim. "Eşinin adı ne," diye sorarken kırmızı küçük not kağıdına göz attım. "Serap," dedi adam ağlak bir sesle.
"Beni aramayın. Gidiyorum."
Notta yazan yazı ile tekrar yüzümü adama çevirdim. "Karın ile aran bozuk muydu Cemil Bey?" Sorum adamı büyük şaşkınlığa uğrattı. Elleri arasındaki kafasını öyle hızlı kaldırmıştı ki saldırabileceğini düşünmüştüm. "Hayır tabi ki! Biz birbirimizi seviyoruz." Kafamı muhtara doğru döndüğümde herkesin beni izlediğini gördüm. "Öyle bakmayın, önce bir şeylerden emin olmalıyım."
Kollarını göğsünde bağlayan Erdem'in deli bakışları hala üzerimdeydi. "Sorgu şu an sırası mı? Kadın kaybolmuş işte, tıpkı diğer kaybolanlar gibi. " Gözlerimi devirirken yönümü Erdem'e çevirdim. İnsanların bu kadar kapalı ve dar görüşlü düşüncelere sahip olmasına bazen katlanamıyordum. "Neye dayanarak bunu diyorsun? Elimizde muhtemelen kadının yazdığı bir not var. Açık bir şekilde ben gidiyorum demiş. Bu durumda istediğin kadar kayıp ihbarında bulun hiçbir sonuç alınmayacaktır çünkü kaçtığına dair kanıt var. Bende kestirip atmadan önce kadının kaçıp kaçmadığından emin olmalıyım. O yüzden işime karışma."
Erdem sert ve bir komiser edasıyla cevap vermeme tek kaşını kaldırırdı ve ölüm bakışları daha da karardı. Fakat yine de farklı duygular karışmıştı gözlerine, sanki eğleniyor gibi. Hemen yan tarafında elini arkasında birleştirmiş olan Ecevit ise Erdem'e yandan dalga geçtiğini açıkça belli eden yamuk bir gülüşle bakmıştı.
"Bakın," dedi hemen önümdeki koltukta oturan Cemil. "Karımın evden kaçması imkansız. Çocuğumuz olmuyordu ve biz yıllardır çocuğumuz olsun diye tedavi görüyorduk. Daha bir hafta önce tüp bebek sonucunda hamile olduğunu öğrendik. Günlerdir sadece bunun mutluluğunu yaşıyorduk, gitmez o."
Kadın hakkında söyledikleriyle anında kaşlarım çatıldı. Henüz yeni hamile olduğunu öğrenmiş bir kadın ki senelerce uğraşlar sonucu olan bir hamilelik. Yani evet bu durumda terk etmek saçma olurdu, fakat tek taraflı bir dinleyişti bu. Yani adam yalan söylüyor da olabilir.
"Kadının yazı yazdığı bir kağıt veya defter var mı?"
Yaşlı kadın çenesinden sarkan yazmanın ucuyla yanaklarını silerken anında doğruldu ve eliyle arkadaki çekmeceyi gösterdi. "Orada tarif defteri var." Ben gösterdiği konsola bakarken Ecevit kadının gösterdiği yere gidip defteri çekmeceden alarak bana verdi. Kenardaki masaya giderek elimde duran telefonun flaşını açtım, hemen ardından da defteri açtım.
Ben yazıların benzerliklerini incelerken Ecevit'te hemen yanımda benimle beraber bakıyordu. "Oldukça benziyor, gerçekten o yazmış olabilir," diye sesli düşünürken harflerin benzerliği beni de düşündürdü. "O yazmamış olabilir," dediğim an Kaya ve Erdem'de yanımıza gelmiş kenardan bakmak istemişti.
"Yazı aynı ama," dedi Kaya benim cevabıma hitaben. Defteri kapattığım gibi doğrulup telefonumun ışığını da kapattım. "Sorun da orada. İnsanların bir yazım stili vardır genelde benzerlikler onunla bulunur. El yazısını bilmediğin birini taklit ederken stilini kaçırabilirsin. Mesela 'y' harfinin kuyruğunu kimi kısa tutar kimi uzun. Bir kelimenin içinde ufak kısımların benzerlikleri o kişinin el yazısını çıkartır ortaya. Fakat bu kağıt ise, bu defterdeki yazının kopyası." Defterin kenarına takılmış olan kalemi aldım ve defterin boş sayfasını açıp alt alta üç kere "Vera Gürsoy," yazdım ve doğruldum.
Şimdi Semih ve muhtar da yanımızdaydı. "Üçü de benim yazım ve ben yazdım. Fakat bakarsanız birbirinden farklı duran yerleri var ama el yazımı aynı gösteren kısımları da var. Yani kimse yazısının birebir kopyasını yazamaz. Bu yazı Serap'ın el yazısının kopyası." Benim açıklamalarımın sonunda hepsi merakla yazıyı incelerken beynimde şimşekler çakar gibi bir şey hatırladım. "Hadi canım!" diye kendi kendime sesli şekilde şaşırırken anında telefonumu açıp galeriye girmeye çalıştım.
"Ne oldu?" diye sordu Ecevit büyük bir merakla. Aynı merak odadaki herkeste oluşmuştu hatta Cemil bile ayaklanmış yanımıza gelmişti. "Ben buraya babamın zoruyla kafayı dinlemek için gelmiştim. Hatta amirimden benden habersiz izin bile almıştı. Beni burada tutmak için halamın dosyasını valize koymuştu." Aradığım resimleri bulunca sakin bir şekilde o not kağıdını aradım. "Halamın dosyasında, onun yazdığı bir kağıt vardı. Tıpkı böyle kırmızı küçük not kağıdı."
Bulduğum resmi açıp öne doğru çevirdim herkesin görmesi için. "Beni aramayın, gidiyorum," diyerek okudu Selvi not kağıdında yazanları okuduğu gibi masadaki not kağıdını aldı. "Bunun aynısı." Kafamı sallayıp fotoğrafını çektiğim diğer kısımlara bakıp ekranı kapattım. "O zamanın araştırmaları sonucunda bu kağıtta hiç kimsenin parmak izine rastlamamış. Notu da zaten o zaman polis kitabın arasında bulmuş."
"Yazı yazdığın kağıtta parmak izinin bulunmaması imkansız," diye konuşan Erdem'e kafa salladım.
"Eğer eldiven kullanmadıysan," dediğim an hepsinin gerildiğine şahit oldum.
Bu not kağıtları hem halamın hem de Serap'ın kaçmadığına dair küçük bir ipucu sayılırdı. Halamın 2001 yılında kaybolduğunu ele alırsak teröre katılmadıysa muhtemelen bir cinayete kurban gitmiş olmalıydı ki bu hem ürkütücü hem üzücüydü. "Bir telefon konuşması yapmalıyım," diyerek not kağıdını da alıp gördüğüm ilk odaya girdim ve telefondan amirimin adını aradım. Arama tuşuna tıklarken içeriden bir konuşma sesleri geliyordu fakat dikkatimi vermedim.
"Vera?" diyerek açtı amirim. "Günaydın amirim." Saate asla bakmamıştım fakat galiba 08:00'ı biraz geçmiş olmalıydı. Gelen canlı sesi ve arkadaki telsiz sesi emniyette olduğunu gösteriyordu.
"Bir sorun yok ya?" Merakın karıştığı sesi duyduğumda odanın ortasında bir sağa bir sola gidiyordum. "Yani bunu tam olarak bilmiyorum," derken konuya nasıl gireceğimi düşünüyordum. Yürürken gelen topuk seslerim ise bana hiç yardımcı olmuyordu. "Bu saatte aradığına göre önemli olmalı ama?" derken sanırım boşuna beni bu saate rahatsız etmemişsindir gibi bir kinaye sezmiştim.
"Direkt konuya girmek istiyorum amirim," diyerek durdum ve elimdeki kağıda göz attım. "Bu tatil amaçlı geldiğim kasaba da insanlar kayboluyor. Bu kaybolan insanların içinde benim halamda var. 2001 yılında kırmızı bir not kağıdına gittiğine dair not yazmış ve sırra kadem basmış. Polisler hiçbir şey bulamadığını gibi not kağıdında halamın parmak izlerine de rastlamamışlar. O yıllardan sonra terör kaçırıyor diye söylenti çıkıyor, hatta herkes buna inanıyor fakat bununla ilgili de asla bir kanıt yok."
Derin nefes almak için duraksadığımda hattın diğer ucunda kapı kapanma sesi geldi ve telsiz sesi kaybolmuştu. Amirimin dikkatini çekmiştim. "Bugün ise bir kadın kayboldu. Polis olduğum için yardım etmemi istediler, kayıp kadının ailesi ile konuştuğumda eşinin gittiğine dair bir kağıt bıraktığını söylediler."
"Ee," dedi amirim anlamaya çalışır gibi. "Bu kayıp olduğunu göstermez."
Beni görmeyeceğini bilsem de kafamı sallamadan edemedim. "Bende öyle dedim fakat aile kaçmadığı taraftarı. Çünkü kadının hamile olduğunu yeni öğrenmişler ve günlerdir bunun mutluluğunu yaşıyorlarmış. Ayrıca inceledim kadının yazdığı kağıttaki yazı ile kadının yine kendi yazdığı tarif defterindeki yazı bire bir aynı."
Amirimden güler gibi bir ses geldi. "Vera iki gündür tatildesin diye paslandın mı? Sen diyorsun yazılar aynı, bunu kadın yazmış demek ki." Elim ister isteme saçımın at kuyruğuna gitti ve düzeltmek ister gibi avucumun içinden aşağıya kaydırdım. "Amirim," dedim emin bir sesle. "Tıpa tıp aynı. Her çizgisi, her harfi, hatta kalemin tutuş şeklinden dolayı çıkan eğim bile tamamen özenli."
"Kopya." Amirimin tek kelimelik düşüncesi ile gülümseyerek kafa salladım. "Kadının yazısı kopyalanmış," deyip duraksadıktan sonra, "peki benden ne istiyorsun?" diye sordu.
Gözlerim bilmeden girdiğim yatak odasında dolanırken, komodindeki fotoğrafa yaklaştım. "Babam ben buraya gelirken çantama halamın dosyasını koymuş. İncelerken ise içinde halamın bıraktığı not kağıdının fotoğrafı vardı. Aynı not kağıtlarından biriydi. Kırmızı kare."
Amirimin telefondan gelen soluk seslerinin azaldığına emindim. "Halanla bir alakası olabilir mi diye düşünüyorsun? Kırmızı kare not kağıdını bulmak hiç zor değildir." Elime aldığım fotoğrafta ki kadın elinde ultrason resmi tutuyor adam ise arkasından kadına sarılıyordu. Çok yeni bir fotoğraf olmalıydı bu. "Biliyorum amirim. Hatta birbiriyle bağlı da olmayabilirler fakat ben bu durumu çözmek istiyorum. Kaybolan insanlar var ve kaybolanlardan birisi de halam. Yıllar oldu belki ölmüş bile olabilir ki bu muhtemel. İzin kağıdımı doldurmadım hiç, hatta bugün eve dönüyordum aslında bu kayıp durumu bana engel oldu."
"Benden olayı soruşturmak için mi izin istiyorsun? Doğru mu anladım?"
Fotoğrafı tekrar yerine koyup derin nefes aldım. "Bir de ekibimi," derken sesim ister istemez incelmişti. Yüzümdeki mahcup ifadeyi göremese de gözünde canlandığına emindim çünkü bir şey isteyeceğim zamanlarda çok mahcup hissederdim kendimi.
"Vera, orta da bir cinayet yok. Cinayet şube ekiplerini göndermem için bir sebep yok." Olumlu bir cevap bekleyen heyecanlı yanım amirimin konuşmaya başlamasıyla omuzlarını düşürdü. Kısacık gelen öksürme sesinin arkasından "Sen izin kağıdına bir aylık izin yaz. Ekip işi zor şu an. Ellerinde bir dosya var onu halletmeleri gerekiyor, belki o zaman olabilir ama belki. Ayrıca," derken cümlenin devamını nefesimi tutarak bekledim. "Olayın içinde cinayet varsa dosyayı resmi şekilde yönetirsin, yoksa bir ay içinde çözüp ya gerekli şubeye devredersin ya da çözemeden iznin bittiği gibi iş başı yaparsın. Ben sana orada yardımcı olması için Emniyetteki arkadaşlarımla tanıdıklarımla konuşacağım. Ekibinde elindeki dosyayı hallederse belki yardıma gerek olduğunda gelir."
Ses çıkarmamaya özen göstererek gözlerimi kapatıp yumruk yaptığım elimi kendime doğru çektim. Sonra hattın ucundaki adam aklıma gelince sanki karşısında saygısızlık yapmışım gibi anında toparlandım. "Emredersiniz efendim. Teşekkür ederim."
"İzmir Emniyetinden arkadaşımın numarasını atacağım sana, onunla konuşurum şimdi. Herhangi bir ihtiyaç da size olanak sağlar. Zaten şuan sana olay yeri inceleme ekibi falan gerekecektir," deyip duraksadı ve o sırada kulağımdaki telefonum titredi. "Numarayı attım. Hadi bakalım, dikkat et kendine. Kahramanlıklardan kaçın. Bir şeye ihtiyaç olursa bana ulaş. Konuşma bittiyse görüşürüz."
"Teşekkür ederim amirim. Görüşürüz."
Telefonu kapattığım gibi arkamı dönüp odadan çıkarken ekibimin olduğu gruba girdim.
Ben: Burada bir görev var ve bu görev için bir ayım var. Bilim bakalım ne eksik? Tabi ki ekibim. Elinizdeki dosyayı hızlıca kapatın.
Ben: Sonra da toplanıp yanıma geliyorsunuz.
Mesaj panosundan çıkıp hala salonda bekleyen kişilere döndüm. Hepsi kimle ne konuşması yaptığımı merak eden bakışları üzerime dikmişti. Boğazımı temizleyip elimdeki kağıdı düzelttim. "Gitmekten vazgeçtim," diye konuşmaya başlayınca Ecevit'in kıvrılan dudak kenarını görmezden gelmeye çalıştım. "Amirim ile konuştum, bana burada dosyayı yönetmem için olanak sağlayacak. Fırsatını bulunca ekibim buraya yanıma gelecek bu dosyayı soruşturmak için. Yalnız bu gizli bir soruşturma olacak. Yani bu saatten sonra size bilgi vermem yasak."
Evet resmi bir soruşturma değildi ve bunu kimsenin bilmesine gerek yok. Tabi ceset bulursak işler değişirdi. Soruşturma bu sefer resmi bir hal alırdı ve amirimin soruşturmayı bize vermeleri için büyük uğraşlar vermesi gerekirdi.
***
"Elimizdeki dosya uzun soluklu değil. Zaten katil belli yakalamaya çalışıyoruz, Maktulün kardeşi."
Evin bahçesinde gözüm toprağın üzerinde gezerken kafa salladım. "Bu kez Umur beni böyle bir şey için tekrar ararsa kendinize çalışacak bir masa bulun." Aslında masaya vermezdim onları çünkü hepsi yetenekli. Lakin bunu bilmelerine gerek yoktu.
"Tamam komiserim."
Telefonu kapattıktan sonra yerde gördüğüm çizme izleri için eğildim ve inceledim. Erkek botuydu fakat eve giren çıkanı düşünürsek muhtemelen bizden birinindi. Gözlerim beyaz kıyafetleri üzerine kuşanmış olay yeri ekiplerinden birine kaydı. "Bakar mısın?" der demez zaten hepsi bana doğru döndü. "Buradaki ayak izinden de örnek alalım."
Ekipten bir tanesi hızlıca aldığı torba ve örnek pusulasıyla yanıma geldi. Yere çöküp önce ayak izini inceledi. Bende tıpkı onun gibi eğildim ve ayak izine tekrar ama bu kez yakından baktım. "Bu evdekilerden birine de ait olabilir komiserim," deyince kafa salladım ve demir kapının dışına çıkartılanlara baktım. "Onların ayakkabılarından da örnek alınsın karşılaştırılsın."
Adam hızlıca kafasını salladıktan sonra ayağa kalkıp demir kapıya yaklaşınca peşinden gittim. Saat ilerledikçe hava daha da soğumuştu. Olay çok kısa sürede duyulmuştu ve bu yüzden çok fazla kalabalık vardı. Fakat yine de demir kapının önündeki kalabalık zaten aradığım kişilerden oluşuyordu.
"Hepinizin ayakkabılarından örnek alınacak. Olay yerinde bulunduğunuz için diğer ayak izleriyle karşılaştırılacak eğer farklı çıkarsa bizi sonuca ulaştırabilir. O yüzden arkadaşın işini yapmasına yardımcı olalım."
Açıklamamın ardından Muhtar "Tabi tabi," diyerek arkasına döndü. "Hadi sırayla örnek verelim," diye bana yardımcı olmaya çalıştı. Görevli arkadaş ile evin bahçe kapısından dışarı çıktığımızda Ecevit yanıma yaklaştı.
"Komiser halini görünce etkilenmemek imkansız." Gülümsemeden edemedim.
"Bence abartıyorsun," deyince tek kaşını kaldırdı. "Alakası bile yok," derken elindeki kalın ceketi tekrar omuzlarıma koydu. "Üşüdüğünü görebiliyorum, komiser hanım."
Gerçekten geri çeviremeyeceğim bir yardımdı Üzerimdeki ceket ince geliyordu ve eve gidip değiştirmek istemiyordum, çükü olay yerini bırakamazdım. Bu ceketi kaçıncı giyişim bilmiyorum ama artık resmen kokum cekete sinmişti ki bunu ben bile anlayabiliyordum.
"Teşekkür ederim," diyerek gülümsedim.
Ceketi üzerime giydikten sonra alınan örnekleri izlemeye başladım. Selvi'nin ayakkabı altından alının bir çok örneğin ardından ayakkabının altının kalıp örneği alındı. Hemen ardından fotoğraflandı ve sıra hemen arkasında duran kocası Erdem'e kaydı. Suratsız bakışları görevli adamın yaptığı her işi itinayla izledi. Ardından kendine geldiğinde aynı şeyleri yaptı fakat oflayarak. Arada bir ağzının içinden homurdansa da gözlerimi devirip üzerinde durmamaya çalıştım.
"Erdem biraz daha bu şekilde davranmaya devam ederse, baş şüphelim olacak."
Hemen yanımda kolları arkasında bağlı duran Ecevit'in kafası bana döndü. Dar kazağı zaten üzerine oturmuştu, bir de kollarını arkasında bağladıkça vücudu geriliyor ve kazak iyice yapışıyordu. Göz yoran kasları yoktu fakat vücudu dikkat çekici şekilde yapılı ve güzeldi. Uzun yıllar vücut çalıştığını gösteriyordu. Ayrıca sürekli kollarını arkasında bağlaması da bir tuhaf gelmişti bana.
Bu duruşu bana bir nizamda yaşadığını çağrıştırıyordu. Eski mesleği neydi acaba?
"Erdem'in huyu ve yapısı bu. Kimseyi sevmez, bir şey yaptırılmasından hoşlanmaz. Hatta nefes alan hiçbir canlıdan hoşlanmaz."
Yüzümü buruşturmadan edemedim. Ecevit'in dediklerinden sonra gözlerim Selvi ve Erdem'e kaydı. İnsanların yanında duruyor ara ara sohbet ediyor fakat bir karı koca emaresi bulunmuyor gibiydi. Ya da Erdem ilgili bir koca olmadığı için görünmüyor da olabilir. "Selvi'ye üzüldüm şu an."
Kayıp kadının kocası Cemil Bey'den de örnek alındıktan sonra yanına yaklaştım. "Cemil Bey gün içinde başka girip çıkan oldu mu bahçeye?" Cemil Bey yorgun ve şiş gözlerle bana döndü. Adamdan asla gözümü ayırmadım ve saatlerdir onu izlemiştim. Tüm hareketleri ve tavırları karısını seven bir adam olduğunu gösteriyordu fakat yine köşede oturmuş bekleyen ihtimali yok sayamazdım.
Cinayet şube de öğrendiğim bir şey varsa o da asla yapmaz denilen kişilerin gerçekten yapmış olduğuydu.
Kafasını iki yana salladı. "Zaten herkes fasılla ilgileniyordu. Hatta bir ara eşimde yardıma meydana gitmişti." Elimdeki küçük deftere not aldıktan sonra kafa salladım. Adam dönüp kayınvalidesinin yanına gidecekken durdu ve bana döndü.
"Aslında," demişti ki tüm dikkatimi ona verdim. "Bir ara hoca efendi geldi. Ama bahçede ayak üstü oturup sohbet ettik sadece. Sonra da gitti."
"Hoca efendi dediğiniz kişi kim?"
Eliyle yanaklarını ovalayıp burnunu çekti ve bakışları kısa bir an yere değdi. "Caminin imamı Bektaş hoca." Elini kaldırıp evin arkasını işaret etti. "Arka sokakta oturuyor. Yakınız onlarla, hatta herkes yakındır hocayla."
Sanırım ilk geldiğim zamanlarda karşılaştığımız hocaydı bu. Adamın ismini hızlıca not aldım ve defteri indirdim. "Tamamdır, aklına bir şey gelirse önce bana söyleyin lütfen. Bir de bana karınızın yakın tarihte çekildiği bir fotoğraf lazım," deyince adam elini cebine attı anında. Telefonunu çıkartıp kurcalarken "Dün fasıl meydanında çekildik," deyip telefonu bana uzattı. Sırtını fasıldakı masalardan birine yaslamış kafası hafif eğik elinde koruk şerbeti ile üzerinde siyah kısa bir elbise olan kadını görür görmez dumura uğradım.
Bu dün Erdem'in konuştuğu kadındı. Yüzünü görmemiş olsam da kıyafeti ve saçından emindim. Hatta ayakkabısından da. Tıpatıp aynı giyinen bir başkası olabilir miydi?
Elimdeki telefonu hemen yanımdaki görevli arkadaşa uzattım ki içindeki fotoğrafın kopyasını alabilsin diye. Ardından adama dönüp "Teşekkür ederim," diyerek yanından ayrıldım adamın. Kimse görmeden not defterime Erdem'in adını da yazmıştım.
Görevlilerin işi bitmişti bu yüzden toparlanmaya başlıyorlardı. Hızlıca bahçeye girerek olay yeri inceleme ekibinin şefi olan Latif beyin yanına gittim.
"Gel komiser," dedi beni görür görmez. Yüzündeki maskeyi çıkardı ve bana baktı. "Parmak izlerinden bir şey çıkacağını sanmıyorum. Kağıtta zaten parmak izi yok fakat DNA veya başka bir iz için inceleyeceğiz. Boğuşma, kavga, kan izi gibi hiçbir şey yok. Sadece mutfakta bir çeşit kimyasal leke rastladık." Dudaklarını aşağıya doğru büktü. "Bir şey çıkar mı bilmem ama araştırılacak."
Atkuyruğumu düzeltme ihtiyacı hissederek saçımı omuza çektim ve Latif Bey'e kafa salladım. "Sağ olun," diyerek elimi uzattım. "Beni bilgilendirmenizi bekliyor olacağım."
"Merak etmeyin, dosya siteme geçmeyecek. Gizli bir soruşturma olduğu bilgisi geldi bize. Bu doğrultuda elimize geçen tüm bilgiler sadece sizinle paylaşılacak."
Bunun sağlanmasında amirimin yardımı büyüktü. İzmir emniyetindeki arkadaşı da tıpkı kendisi gibi bir amirdi ve onu aradığımda bana her şekilde yardım edebileceğini söylemişti, zaten bu kasabanın bu sorunuyla uzun zamandır uğraşıyorlarmış ve asla bir çözüme varamıyorlarmış. Kaybolan herkesin kaçtı gibi görünmesi dosyayı ilerletmediği için kısa sürece kapanıyormuş. Amirimle konuştuktan sonra evdeki herkesi dışarı çıkarttım çünkü burası artık bir olay yeriydi.
Hemen ardından ise amirimin attığını numarayı arayıp durumla ilgili kısa bir konuşma yaptık ve önce olay yeri inceleme ile küçük bir ekip otosu göndermişti. Sonra da benim şu haberlere çıkan seri katili öldüren polis olduğumu öğrenince beni tebrik edip emniyetin olanaklarını ihtiyacım doğrultusunda kullanabileceğimi söylemişti.
Olay yeri inceleme ve onlarla gelen 3 poliste araçlarına binip giderlerken herkes onları izliyordu. Ne zamanki araçlardan köşeyi dönüp gözden kayboldu o zaman toplanan halkla birlikte herkes bana döndü. "Ne olacak yavrum şimdi?" diye sordu kayıp kadının annesi. Kadının sorusuyla üzerimde hissettiğim bakışların baskısı ile gerilmemeye çalıştım.
"Şu anlık sizin yapabileceğiniz bir şey yok. İncelenen bilgiler bana gelecek zaten, o sırada bende kasabalılarla konuşacağım soruşturacağım," deyip kadının arkasındaki insanlara döndüm. "Sizinle konuşmak için evlerinize gelebilirim veya evime çağırabilirim. Eğer yardımcı olmak istiyorsanız soruşturma için sorularıma cevap vermeniz yeterli. Onun dışında şimdilik yapılacak hiçbir şey yok o yüzden artık evlerinize geçebilirsiniz."
İnsanlar yavaş yavaş evin önünden ayrılırken kolumdaki ceketi çekiştirip saate baktım. Benimde emniyete gitmem gerekti. İşleyiş hakkında bilgi almak ve bana yardımcı olacak insanlar ile yüz yüze konuşmam gerekiyordu.
"Hadi gel bizde kal, eve kafayı yersin," diyerek Cemil'in omzuna kolunu koydu muhtar. Onlar karşı sokağa doğru ilerledi önce yaşlı teyzeyi evine götüreceklerdi. Bizde sola hafif rampa olan yolun yukarısına doğru döndük. Kaya nerede oturuyordu bilmiyorum ama Erdem ve Selvi hemen yan tarafımda oturuyordu.
Saatlerce kayıp kadın soruşturmasıyla uğraştığımızı ikindin güneşinin üstümüze çökmesiyle anlamıştım. Açlığım kendini gösterse de umursamadan diğerleri gibi boğuk bir sessizlikle yürüyorduk. Ne olacak, bu olay bizi nereye götürecek bilmiyordum. Ama ne olursa olsun bir ay için bu soruşturmayı ya üzerime alacaktım ya da çözecektim. Başka oluru yoktu.
"Yalnız çok afiliydi," diye konuştu Kaya hafif matrak bir sesle. Tıpkı diğerleri gibi gözlerim ona dönmüştü. "Sen canım," dedi, gözleri üzerimdeydi. Erdem ne kadar sert bir mizaca sahipse Kaya bir o kadar rahat ve eğlenceliydi. "O komiser edası, o olayları ele alışın. Normalde bakınca sert ve soğuk biri değilsin ama polis ciddiyetine büründüğün an içinden çok farklı birisi çıktı."
Ecevit gözlerini Kaya'nın üzerinden çekip devirdi. Aynına yakın sözleri birkaç dakika önce ondan da duymuştum aslında.
Sonra Kaya'nın aklına bir şey gelmiş gibi kendisini düzeltme ihtiyacı hissederek hafif duraksadı. "Laflarımı sakın yanlış algılama. Sana yürümüyorum, zaten bir sevdiceğim var," derken gözleri kısa bir an yan tarafıma kaydı. Dalgın şekilde oyalanırken sert bir öksürük sesi kendisine gelmesine sebep oldu.
Kafamı çevirip öksüren Erdem'e ve Kaya'nın gözlerini az önce diktiği Selvi'ye baktım. Böyle bir şey müm- yok, saçmalama Vera.
"Bu olayın üstesinden kalkabilecek misiniz?" diye sordu Selvi heyecanın verdiği bir adrenalinle atılarak. Derin nefes alıp ellerini üzerine sürerken kendini toparlar gibiydi sanki. Bunu görmemişim gibi davrandım ve omuzlarımı silkerek "Umarım," diye kısa bir cevap verdim. "Olay tahmin ettiğim gibiyse çok eskiye dayanıyor."
"Sonuçta yıllardır çözülmemiş olay," diye konuşmaya başladı Erdem. "Şimdi bir polisin kolayca çözmesi çok zor. Hatta imkansız."
Hemen sol tarafımda duran Ecevit'in yanındaki adama baktım. "Belki de olayı çözüp yılları aşan bu soruşturmayı ben kapatacağım? Bunu bilemezsin."
'hah' der gibi güldü yamuk bir ağızla. Gözlerimi devirirken Ecevit'in ona ters ve karanlık bakışlar attığını gördüm. Onlar yanımızdayken pek bir sessizdi. "Hayaller gerçek olsaydı," deyip duraksadı Erdem ve devamını getirmedi. Ama benim sinirimi yeterince bozmuştu. Çünkü tıpkı Umur'a benziyordu, beni mesleğimle küçümsüyordu.
"Erdem," diye seslenince duraksayıp bana baktı. Kara kaşları çatılmış adını seslenmemden hiç haz almamıştı. "Haberleri izliyor musun?"
Sorumu tuhaf karşılayan bir yüz ifadesi takındı anında. "Yani denk gelirsem. Haber saati genelde kahvehane açık olduğun için fırsatım olmaz." Sonra sorumu neden cevapladığını düşünür gibi yüzünü buruşturdu. "Ne gereği var bu sorunun?"
"Başkentin seri katilini duydun mu diye merak ettim. Haberleri baya çalkaladı."
Ellerini cebine koyarken yüzünde düşünme emareleri vardı. Hatta Ecevit duymuş olmalı ki merakla bana döndü. "Evet duydum. Duymamak mümkün değil, kaç kadını öldürdü oruspu çocuğu," diye cevapladı Erdem beni.
"Heh işte bir meslektaşım bana demişti ki; o seri katili," deyip gülümsedim, "asla yakalayamazsın ve ne var biliyor musun?" deyip durdum ve ellerim ceketin cebinde gülümseyerek Erdem'e döndüm. "Ben insanları yanıltmayı çok severim. Soruşturmayı devralmamım ikinci ayı katili kendi ellerimle öldürdüm."
"Hassiktir," diye fısıldadı birisi hemen arkamdan. Kaya olduğunu biliyordum. Erdem'in ise önce kaşları havalandı daha sonra ise gözleri büyüdü. "Dalga geçiyorsun bizimle," diyerek yürümeye devam edince güldüm. "Dalga geçmiyorum." Derin nefes alıp Erdem gibi ben de yürüyünce hala şaşkınlıkla bana bakan üçlü de bizi takip etmeye başladı. "Bu soruşturmayı da çözeceğime eminim."
"Şimdi bundan daha da emin oldum," diye konuşan Ecevit'e döndüm. Sarı saçları darmadağınıktı. Düz ve dağınık şekilde alnını süslüyordu. Gökmavisi gözlerinin içinde şaşkınlık emareleri bakışlarına yansımıştı.
Selvi ile Erdem'in evinin önüne gelince duraksadık. Onlar bize doğru döndüğünde gözlerim tekrar Erdem'e kaydı. Suratı daha da asılmıştı, kaşları mümkünmüş gibi daha da çatılmıştı. "Hala inanmıyorum sen olduğuna." Aniden bana dönerek söyledikleri beni eğlendirmişti.
"Ne yapsın kız? Müdüründen imzalı onay mı getirsin sen inanacaksın diye?"
Ecevit'in dedikleri ile kendimi tutamadım güldüm. Benim gülmem ile Erdem'in nefret dolu bakışları bana kaydı. Uslanmaz bir gıcıklık ile omuzları koca bir bebek gibi silkti. "Tamam şansı yaver gitmiş ve katili yakalamış olabilir ama bu olayı çözmesi imkansız."
Bu tarz konuşmalarını aslına bakılırsa hiç umursamıyorum dersem yalan olur. Böyle küçük görülerek ve benim için bir şey yapamaz denildiğinde o yapılacak şeye daha fazla sarılıyordum. Hatta bunun için kendimi paralardım genelde ama mutlaka amacıma ulaşırdım.
"Bak ne diyeceğim," dedim bir elimi cebimden çıkartıp rahat bir tavır takındım. Başka bir şekilde bu tarzda konuşsaydı muhtemelen saldırmıştım belki de. Kadınların aşağılanmasını ve bir şey başarmasını hazmedemeyen insanları gördüğüm yerde boğma isteğiyle doluyorum.
Fakat Erdem'in konuşma tarzı bu tavırda değildi. Daha çok benim yapacağımı düşünmüyordu, açık bir nefreti vardı bana karşı. Odun toplamasına mani olduğum için nefret dolu olduğunu sanmıyorum. Altından eminim ki başka bir şey çıkacaktı.
Serçe parmağımı ona doğru uzatınca kafasını hafif geri çekti. Hal ve hareketleri biraz daha böyle sürerse elimden kaza çıkabilirdi. "İddiaya girelim mi?" Teklifim onu oldukça şaşırtmış olmalı ki duyar duymaz afalladı.
"Bu iş gittikçe eğlenceli bir hal alıyor," diye konuşan Kaya'ya gülerek kafa salladı Selvi. Benim kocasına yaptığım tekliften en az Kaya kadar memnun kalmıştı. "Ay ne oldu kocacığım? Bir kal geldi, korktun mu?"
Erdem'in sinirli ve ölümcül bakışları yan tarafındaki karısına döndü. Ben tepkisi için pusuda beklerken Selvi hiç umursamadan dalga geçerek bakmaya devam ediyordu. "Sana da eğlence çıktı," diye homurdandı Erdem, ağzının içinden. Kafasını tekrar bana çevirdi.
"Ne iddiası bu?"
Hala havada tuttuğum kolumu çekmeden çenemi havaya kaldırdım. "Soruşturmayı kazanırsam, ben senden bir şey isteyeceğim. Eğer soruşturmada ilerlemez ve bir sonuca varmazsam sen isteyeceksin."
Tıpkı Erdem gibi hemen yanımda duran Ecevit de tepkisiz ama meraklı bir şekilde bana bakmaya başladı. Bir şey demek veya sohbete katılmak yerine sadece izliyordu. Şimdi ise gözleri herkes gibi cevabını beklediği Erdem'deydi.
"Her yeni tanıştığın insanlarla hep böyle iddiaya mı girersin?"
Cıkladım anında. "Bana düzgün görünmeyen kişileri gözümün önünde tutmayı severim." Sözlerim Erdem'i sarsmış olmalı ki durduğu yerde birden sendeledi. Bakışlarındaki nefretin arasına sinir emareleri serpiştirdi.
"Benden mi şüpheleniyorsun?"
"Ben öyle bir şey demedim." Sinir etmek ister gibi gülümsedim. "İddiaya giriyor musun? Yoksa korkup geri mi çekilmek istiyorsun?"
Her sinirli, gururun altta kalmak istemeyen, kendini üstün görüp bir şey sanan erkek gibi anında atılıp serçe parmağını parmağıma doladı. "Girelim bakalım. Nasılsa kaybedeceksin."
Geri çekilirken ellerimi tekrar cebime koydum. Amacım böyle saçma bir iddiayla uğraşmak değildi. Gözüme batan her şeyinden dolayı Erdem'e karşı şüphelerim vardı. Eğer kayıp kadın olayının halamla bir alakası varsa muhtemelen Erdem'e karşı olan şüphelerim boşuna olurdu.
Bunu da iddia aracılığıyla yakından inceleyerek anlamaya çalışacaktım. Soruşturmaya karşı merakının yanı sıra iddia sebebiyle benimle muhatap olmak zorunda kalacaktı. Soruşturma bilgisi sadece bende olacaktı fakat velev ki soruşturma içeriğinden haberi var, işte o zaman tam olarak zanlı konumunda bir şüpheli olurdu.
"Emniyete geç kalıyorum," deyip kolumdaki saate baktım. "Sonra görüşürüz," diyerek hızla yan taraftaki evimin bahçesine girdim. Arkadan vuran ışık sayesinde önüme düşen gölge kafamı çevirmeme sebep oldu. Ecevit'i arkamdan ittirdiğim demir kapıyı tutup bahçeye girdikten sonra tekrar kapatırken gördüm.
"Bir şey mi oldu?" diye sormuştum ki aklıma gelen şeyle duraksadım. "Ay ceketi vermeyi unuttum," diye hayıflandım. Ben ceketi hızlıca üzerimden çıkartırken Ecevit sanki onu yanlış anlamışım gibi anında yaklaştı. "Yok ceket için gelmemiştim. İstersen kalabilir."
Çıkardığım ceketi ona uzattım. "İhtiyacım yok ona," diyerek gülümsedim. "Teşekkür ederim tekrar."
Dudaklarını birbirine bastırıp elimden aldı ceketi. "Ben dikkatli ol diyecektim."
Bunu söylemek için peşimden gelmesi büyük incelikti. Karanlıkta cam gibi parlayan gökmavilerine gülümsedim.
*******
bölüm hakkında düşünce
leriniz?
Ecevit?
Vera?
Erdem?
instagram: suveyda_rey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |