8. Bölüm

Bölüm 7

Suveyda Rey
suveyda_rey

Hellooo, keyifli okumalar.

Utangaç bir insan olmak beni çok yoruyordu. Her konuda utangaçtım, biri beni övse utanırdım, sevse yine utanırdım. Şu an karşımda duran Ecevit kıpkırmızı kesilmeme sebep oluyordu. Sarışın çehresine sızdırdığı yamuk gülümseme kendisine o kadar çapkın bir adam imajı çiziyordu ki bir an karşımda ki Ecevit aslında bu kişiymiş gibi geldi

Sonra bir anda ciddileşti.

“Ne saçmalıyorum,” diye ağzının içinden mırıldanırken hemen bakışlarını çevirdi. Bir anda üç gündür tanıdığım Ecevit olmuştu işte. “Sikeyim,” diye mırıldandığı gibi yan çevirdi kafasını. Elini uzatırken kafası duvara dönüktü. “Elimi tut kaldırayım seni.”

Uzattığı eli tutarken acaba kişilik bozukluğu var mıdır diye düşünüyordum.

Belki de gerçek kişiliğini saklıyordu. Muhtarın dedikleri kafamın içinde kısacık bir an yankılandı. Beni ayağa kaldırdıktan sonra gözleri bana doğru döndü. “İyi misin?” Kafamı sallayınca geri çekildi ve gözlerini milim aşağıya çevirmeden hızlıca banyodan çıktı.

Kendime söverek bacaklarımı yıkadım ve kenardaki havluya sarılıp odama gittim. Yedek pijama ve çoraplarımdan giydikten hemen sonra sıkıntılı nefesler soluyarak salona girdim. Ecevit onu görmeye alıştığım yerinde duruyordu. Sobanın başında.

“Ben seni korkutmak istemedim.”

Bakışlarımı anında ona çevirdim. “Önce kapıyı çalacaktım sonra kovayı doldurup kapıyı çalmak mantıklı gelmişti.” Isınan sobanın sıcaklığı hafif hafif kendini hissettirmeye başlamıştı. Sobaya yaklaşıp ellerimi belli bir mesafeye kadar uzattım.

“Sobanın içeriyi ısıtması her şeyden önemli şu an.”

Aslında değildi ama şu an aklımdaki tek düşünce Ecevit’in diğer insanlara karşı tutumuydu. Gözlemlemem lazımdı çünkü eğer gerçekten muhtarın dediği gibiyse bunun altında bir şey var demekti.

“Aç mısın?” Sorumu beklemiyor olacak ki anlık bir bakış belirdi ve hemen kayboldu gözlerinde.

“Yedim.” Nerede yediğini merak ettim.

Dışarıda yağmaya başlayan yağmur ile Ecevit’in gözleri pencereye kaydı. “Birkaç gün boyunca gece hava yağmurlu.” Akşam üstü ne zaman baktığımı bile hatırlamıyordum hava durumuna ama sebebi karşımdaydı.

Yağmurun yağması canını sıkmış gibiydi.

“Bu gece burada kal.” Kaşları çatık şekilde bana dönünce suratımdaki ifadeyi o fark etmeden düzelttim. “Yok olmaz,” deyince yan bir bakış attım ona.

“Nereye gideceksin ki bu havada?”

Turuncuya çalan sakallarıyla dışarıyı işaret edercesine gösterdi. “Kahvede bir yerde kalırım ben.”

Gözlerimi devirip hiçbir şey demeden odadan çıktım. Hala sıcak olan çay için iki küçük kupa bardağını alıp tezgaha koydum ve doldurdum. Aldığım kupalarla birlikte yavaş adımlarla salona geri döndüm. “Ha kahve de kalmışsın ha burada?”

Uzattığım çayı alıp sırtını duvara yasladı soba başındayken. “Otursana.” Ben masanın başındaki yerime geçerken o hala duvara yaslanmış şekilde duruyordu.

“Yok üstüm kirli.”

Masadaki kağıları dosyaları toparladım. “Bunu dert edecek bir sahibi yok bu koltukların.” Sonuçta babaannemler vefat etmiş, babamlar da ben buraya gelmeseydim çok umursamazdı bunları. “Yarın bir işin var mı?”

Sorumu komik bulmuş olacaktı ki yamuk bir gülüşle bana baktı. Bu gülüşü ona çok yakıştırıyordum. Onu çapkın, muzip bir kişiliği varmış gibi gösteriyordu ama olmadığı çok belliydi. “Olmadığını biliyorsun,” derken alınmış gibi değildi şükür ki. Kusura bakma dercesine gülümsedim ona ve o an bakışları gülümsememde durdu.

“Güzel gülüyorsun.”

Yüzümdeki geniş gülümseme küçülürken kafamı eğdim hafifçe. Tekrar gülmeye utanmıştım. Sanki o bunu fark etmiş gibi daha bir seyredercesine bana baktı. Sırtı duvara yaslı ve kafası eğik. Bir ayağını diğerinin önüne koymuştu. “Utanınca ne kadar tatlı olduğunu biliyor musun?”

Böyle şeyler söylemesi aynı zamanda hoşuma gidiyordu. Fakat gitmemesi lazımdı, özellikle de önemli bir soruşturma ortasındayken. O da bundan yeterince eğlenmiş gibi vazgeçti. “Boş boş dolanmak dışında yarın bir işim yok.”

Elimdeki çay bardağında dolanan bakışlarım anında ona döndü. “O zaman yarın bana muhtarlıkta yardım eder misin?” Çayın sonunu kafasına dikip yaslandığı yerden doğruldu. “Olur,” deyince gülümsedim.

“O zaman burada kalıyorsun?”

Tanıyalı 3 gün olan ve hala kişiliği konusunda hiçbir şey bilmediğim bir adamın evimde kalmasını istiyordum. Bu benim yapacağım bir şey değildi asla. Ama haklı sebeplerim var diyebilirdim. “Sabah kahvaltı yapar öyle geçeriz muhtarlığa.”

Bana ne yapmaya çalıştığımı çözmeye çalışır gibi bakıyordu. Kimse evsiz barksız, ne yapabileceği belli olmayan bir adamı eve almayı bırak sohbeti çok görürdü muhtemelen. O yüzden ben ona tuhaf gelmiştim. Normalde de olan konuşkan kişiliğim onun yanında başka bir hal alıyordu ayrıca. Kendime dur demesem neler konuşurdum bilmiyorum.

“Başıma bela olacaksın gibi geliyor.”

Neyi kastettiğini bilmiyorum ama bardağımı masaya bırakırken alttan ona baktım. “Belayı çektiğim doğrudur.” Bu dediğim kendisini oldukça eğlendirmişti, minik kahkahası salonda kayboldu.

“Bir şey sorabilir miyim?”

Ortama çöken sessizlik yüzünden arkasına saklandığım sorumla oturduğum sandalyeden kalktım. Kendimi eskimiş olsa da yumuşak koltuğa atıp bacaklarımı kendime çektim.

“Ne istersen.”

Bakışlarında soracağım soruyu tahmin ettiğini düşündüğüm ifadeler vardı. Belki de herkes belirli soruları sorduğu için bekliyordu. Muhtar içime kuşkuyu yerleştirdiğinden beridir kafamın bir köşesinde çok fazla sorum vardı. Daha sonra Semih’in anlattıkları. Kaybettiği ailesi vardı. Ya da var mıydı?

“Betonda nasıl yatabiliyorsun?”

Önce kaşlarını çattı, daha sonra sanki asıl beklediği sorular bu değilmiş gibi güldü. Hatta sorumu saçma bulmuş olabilirdi ama umurumda değildi. O kadar yardıma ve desteğe rağmen hala evimin karşısındaki o duvarın dibinde nasıl yatabiliyordu merak ediyordum.

“Ne var ya?”

Büyük bir kahkaha olmasa da oldukça eğlenmiş bir şekilde bana bakarak gülmüştü. “En çok bunu mu merak ettin?” Ne var bunda dercesine omzumu silktim. “Uykuma ve rahatıma fena halde düşkünüm. O yüzden merak ediyorum, nasıl betonda bir yerlerin tutulmadan, buz kesmeden yatabiliyorsun?”

Kahkahasından geriye küçük bir tebessüm kalmıştı. “Zor şartlara alışığım,” dedi kederin bulandığı bir sesle.

“Kimse buna alışkın olamaz,” diye konuşurken hareketlerine çaktırmadan dikkat kesiliyordum.

“Eskiden bordo bereliydim,” deyince yaşadığım büyük şaşkınlığın yüzüme yansıdığına emindim. “O yüzden her türlü zor şartlara alışık bünyem var.”

Evet başarmıştım, hayatından ufakta olsa birkaç bir şey alabilmiştim.

“Şaka yapıyorsun!” Oturduğum yerden şaşkınlıkla doğruldum. “Mesleği mi bıraktın?”

Sorum onu duraksattı anında. Gökmavisi bakışlarına kararsızlık doluştu. Sanki bir cevap vermek istemiyor gibiydi. “Bıraktım,” diye mırıldanınca gönülsüzlüğünü sezebilmiştim.

“Ondan sonra mı sokaklarda yaşamaya başladın?”

Birbiriyle uğraşan parmaklarındaki bakışları bana döndüğünde yüzündeki ve bakışlarındaki ifadeyi çözemedim. Derin nefes alıp doğruldu ve sandalyeye otururken “Pek konuşmak istediğim konular değil,” diyerek kestirip attı. Ne yaşadığını merak ediyordum, onu sokağa neyin attığını. Anlatsın diye zorlayamazdım tabii, saygı duymak gerekiyordu. İçimden bir ses Semih’in anlattıklarının yalan olduğunu söylüyordu çünkü çoktan duyduğumu tahmin ederdi. Belki de herkese öyle bir yalan uydurdu sokakta yaşamasının sebebinin üzerine düşmesinler diye.

Avuç içlerimi bacaklarıma gezdirip ayaklarımı indirdim. “Senin için zor zamanlar olmalı, öyle kulaktan dolma şeylerden anladığım kadarıyla. Sormam yanlıştı kusura bakma.” Bakışlarını bana kaldırınca sanki başka bir şey söylemek ister gibiydi. Kemikli yüzü kederden çok eminsizlik doluydu. Bir şey varmışta anlatmamak için kendini zor tutuyormuş gibiydi.

“Kırıldın mı?” Bunu gerçek bir merakla sormuştu. Öyle masum bir surat ifadesi vardı ki gerçekten neredeyse birkaç saat önce muhtarın dediklerinin saçmalık olduğuna emin olacaktım. “Ne için?”

“Anlatmadım diye.”

Bu kez gülme sırası bendeydim. “Saçmalama Ecevit. Tıpkı benim gibi seninde içinde aşamadığın ve anlatmak istemediğin şeyler olabilir. Bu alınacak bir şey değil.” Bakışlarına koca bir merhamet oturmuş esefle beni izliyordu. “Sadece bilirim,” deyip dudaklarımı yaladım. “İçinde aşamadığın şeyle boğuşmanın nasıl bir şey olduğunu bilirim. Ben anlatamıyorum, utanıyorum ama belki sana yardımcı olabilirim diye düşündüm.”

Cümlemin sonundaki dediklerime takılmış gibi kısacık bir an kaşlarını çattı. Fakat bu merakın sarıp sarmalamasından dolayıydı. Derin nefes alarak ayaklandı kenara koyduğu büyük odunu sobaya atarak ellerini silkeledi. “Muhtemelen kasabadan birilerinden duymuşsundur bir şeyler,” deyince kafa salladım fakat o sırada bana bakmıyordu. Ama ses çıkarmamış olmamı duyduğuma yormuş olmalı ki devam etti.

“Yalandı. Asıl gerçek bambaşka,” deyip bana döndü ve kararlı bakışlarıyla bana baktı. “Ama sen zaten bunu çoktan anlamıştın.” Aşırı dikkatli ve izlediklerini kavrayan bir adamdı. Muhtemelen zamanında mesleğinde çok iyi olmalıydı.

“Yani,” diye kıvırdım. “Tahmin ettim diyelim.” Şu an kendini bir şekilde konuşturmak istediğimi geçte olsa kavramıştı ama ben çoktan ufakta olsa bir bilgi almıştım ondan.

Yamuk bir şekilde güldü dediğime. Hala sobanın dibinde duruyor olması dışarıda çok üşüdüğünü düşündürüyordu bana. Ve bu içimde bir yerleri acıtıyordu anlamadığım bir şekilde.

“Soruşturma nasıl gidiyor?”

Oturduğum yerden sesli nefes vererek ayaklandım ve Ecevit’in yanına gittim. “Henüz gitmiyor,” diyerek ellerimi sobaya uzattım. “Araştırma yapmam lazım, yarın sorgularla uğraşacağım. Nereden baksan kasabadaki herkesi sorgulayacağım.”

“Buranın halkı iyi hoş ama sonuca çabuk ulaşmak istiyor. Onları özellikle beklentiye sokmaman gerek.”

Ecevit’in iyi niyetle söylediği sözler beni boğuk bir çekimle geçmişe götürdü. Umur’un beni kurban olan kıza umut verdim diye uyardığı zamana. Tek ve en büyük hatam, hatta bir cana mahal olan hatam.

“Merak etme,” dedim zorlukla. Sesim bile hafif kısık ve kırıktı. Ecevit ise bunu anlamışçasına bana baktı. “Bunu öğreneli çok oldu.” Nasıl bir yüz ifadesi ve ses tonuyla söyledim bilmiyorum ama Ecevit bir an bana fikir verdiği için kendine kızmış gibiydi.

“Artık yatakları açayım ben. Yarın çok iş var.”

Ben dönüp odadan çıkınca arkamdan geldiğini duydum ve dönüp baktım. “Ne?” dedi bana bakıp. “Madem burada kalıyorum, yatağımı kendim açabilirim. Sen hazırlamak zorunda değilsin.”

Düşünceli hali ister istemez beni gülümsetmişti. “Senden iyi ev arkadaşı olur ha.”

Dedemlerin odasındaki yüklük dolabından aldığım yorganları Ecevit’in kollarına bıraktım. Yastıkları ise ben alınca önden yürümeye başladı. Ben daha atılmadan koltuğu açınca kendi yatacağım koltuğa yürüdüm. Bu soğukta asla diğer odada kalamazdım.

Ben soğuğa gelemezdim. Evet Ankara’nın ayazı buranın kat kat soğuğu belki ama kendimi bildim bileli tuvaleti bile sıcak evlerde yaşadım. Burada odadan odaya geçerken nefesimden duman çıkıyor. Ayrıca sanki kış daha bir çetindi.

***

Elimdeki tabağı aldığım gibi dönüp mutfaktaki masaya koyacaktım ki kapı eşiğindeki uykulu bakışlar atan Ecevit ile yerimden sıçradım. “Ödümü kopardın,” derken tabakları koymuştum masaya.

“Günaydın.” Bakışları önce masaya sonra bana kaydı. “Uyanmak için çok erken?”

“Yatmaya alışık değilim.” Elimi hafifçe salladım. “Tek başıma kahvaltı da etmiyorum hazır sen buradayken güzel bir kahvaltı yapalım istedim.”

“Ellerine sağlık,” deyip lavabonun olduğu yere doğru döndü. Hazırladığım küçük kahvaltının yanına çaydanlığı da bırakıp doldurmaya başladım. O sırada lavabodan çıkıp mutfağa gelmek yerine salona geçen Ecevit’e kısa bir an bakıp tekrar önüme döndüm. Çaylardan sonra ekmekleri unuttuğumu fark ettim ve kenardaki ekmekleri de koydum.

Sandalyeme oturmuştum ki Ecevit gelmişti. O da karşıma oturunca gözleri masanın üzerinde gezinde. “Alışık değilim, pek fazla uğraşamadım,” diye açıklama ihtiyacı hissettim bir an. Gereksiz bir açıklama olduğunu ise bana bakan dik ve ters bakışlarından anladım.

“Tamam saçmaydı,” diyerek devam ettim.

“Muhtarlıkta ne yapacağız?”

Çayımdan bir yudum aldıktan sonra kenardaki ekmeğe uzandım. “Dolu bir oda var, orayı boşaltmak lazım çok kimseyi tanımıyorum o yüzden senden yardım istedim. Sorgu odası olacak orası.”

“Muhtar bulurdu birilerini,” deyince bakışlarımı ona çevirdim. Bana yardım etmesi gerektiğini, bunu zorunda hissetmesini istemezdim. Tam ağzımı açacaktım sanki ne düşündüğümü anlamış gibi anında konuşmamı engelledi. “Gelmek istemediğimden sormuyorum, geleceğim kendi isteğimle,” diye vurgulayınca gülmeden edemedim.

“Yardımları elimden geldiğince kısıtlı kişilerden istemeye çalışıyorum. Her tanımadığım insanı soruşturma için önemli yerlere sokmak istemiyorum ne olur ne olmaz.”

Elinde çatalı konuşurken bana bakarak beni dinlemesi çok hoşuma gitmişti. Ben konuştuktan sonra çatalını bıraktı ve çayına uzandı. “Cidden mesleğinde iyisin,” deyince bir yanım gururlanıyor diğer yanım ise hayıflanıyordu.

Çünkü diğer yanımın canı fazlasıyla yanıyordu.

“Bir kere çok dikkatlisin,” deyip domatesten yedi. Yavaş ve iştahsız kahvaltı yapıyor oluşum normaldi. Ecevit ise oldukça iştahlı ve tertipli yemek yiyordu. Ağzında yemek varken konuşmuyor, sokakta aç gezse de yemek bulduğunda saldırmıyordu.

Çok ilginç bir evsizdi.

“Çok geniş ve mantıklı düşüncelere sahipsin.”

İlk defa birinin beni övmesi utandırmak dışında sevindirmişti. Asla iyi bir polis olduğumu düşünmüyordum, son olaydan dolayı. Ecevit’in beni böyle övmesi ne kadar beni mutlu etse de gerçeği öğrenince o da bu dediklerinden vazgeçecekti emindim.

Teşekkür etmem gerekiyordu güzel düşünceleri için ama etmek istemiyordum.

Masanın kenarında duran sigarama uzandım. İçinden aldığım kısa sigarayı dudaklarımın arasına aldığımda bakışlarım kısa bir an karşımda kahvaltı yapan adama kaydı ve duraksadı.

“Ne oldu?” Elinde çay bardağı, kolunu geriye çekip sandalyesinin sırtına yaslamış öylece beni izliyordu.

Dudaklarını bilmem dercesine aşağıya doğru büktü. O sırada çakmağı çakıp sigaramın ucunu ateşledim ve dumanı ciğerlerime hapsettim.

“Yakışıyor.”

Kısık şekilde açık duran dudaklarımdan kalan dumanı sızdırırken bakışlarımı karşıma çevirdim.

“Sigara mı?”

Anında kafa salladı ve masadaki paketime uzanışını seyrettim. Yabancılık çekmeden içindeki son kalan bir dal sigarayı alıp dudaklarının arasına sakladı. Sanki uzun zamandır tanışan iki insan gibi oturmuş karşılıklı kahvaltı yapmış sigara içiyorduk.

“Her insanda farklı bir duruşu olduğunu düşünüyorum, kimisinin eline bile yakışmıyor.” Benim gibi yaktığı sigarayı üfledi. “Fakat sende öyle bir duruşu var ki, içmeyeni sigaraya başlatır.”

Dudaklarıma çizilen ince gülümsemeye engel olamadım bir an fakat kendimden ödünde veremiyordum. “Abartıyorsun,” diye mırıldandım. Kısa bir an yine yamuk bir gülüşle bana baktı sonra sigarasını içti. “Bir şeyi abartacak olsaydım eğer yanık tenini ve gecende bile kara olan saçlarını abartırdım. En çok onların hakkı.”

Asla bir şey diyemiyordum! Ne denirdi şu an? Böyle şeyler söylemesi beni tuhaf hislere boğuyordu. Normalde böyle cevapsız kalmazdım, ilk iltifat eden kişi Ecevit değil. Fakat o iltifat edince farklı hissettiriyordu. Ayrıca bu kadar açık sözlü olmak zorunda mıydı? Her şeyi böyle dan diye söylemesine de gerek yoktu.

“Bir de utangaçlığın var tabi.” Sigarasının sonunu içmeden önce dedikleriyle neredeyse ellerimle yüzümü kapatacaktım. “Ay yeter!” Bir anda cırlar gibi bağırtım dudaklarını birbirine bastırıp gülümsemesini gizlemesine sebep oldu. “Sana yasak bundan sonra böyle konuşmak.”

Daha fazla engel olamayıp geniş şekilde gülümserken ayağa kalktım. “Ben hazırlanıp geliyorum, gelince de gideceğiz.”

Büyük olmayan bir kahkaha mutfağı sarınca kıstığım gözlerimle karşımda eğlenen adama ters ters baktım. “Emir anlaşıldı komiserim.” Eğlenir sesine tezat ölümcül bakışlarımı mutfaktan çıkana kadar üzerinden çekmedim. Bu da onun daha fazla eğlenmesine sebep oluyordu.

Odama girdiğim gibi bol pantolonlarımdan birine uzandım ve üzerine de örme kalın ve hafif bol kazağımı aldım. Üzerimi giyindikten sonra komodin üzerindeki kancalı tokamı alıp aynanın önüne geçtim. Çalışırken bu saçlarım sımsıkı şekilde at kuyruğu olmak zorundaydı ve gün içinde de asla bozulmamalıydı. Odadan çıktığım gibi mutfağa girdiğimde Ecevit’in elindeki kahvaltılıkları dolaplara yerleştirdiğini gördüm.

Hızlıca ona yardım edip bulaşıkları da elimde yıkadım. Sorguya bugün başlayacağım için döndüğümde asla bir işim olsun istemiyordum. Salondaki dosyayı almak için girdiğimde yatakların toplanmış bir şekilde kenarda durduğunu gördüm.

“Salonu sen mi topladın?” diye seslendim lavaboda ellerini yıkayan Ecevit’e.

Birkaç saniye sonra arkamda adım sesleri duydum önce. “Evet.”

Geniş kol çantama dosya ve notları tuttuğum defteri atıp Ecevit’e döndüm. “Teşekkür ederim.” Kenardaki montunu alıp üzerine giyerken “Teşekkür etme,” diye konuştu.

“Sonuçta açıp yatıyorsan toplamasını da bileceksin değil mi?”

Yamalı ve kirli montunu düzeltirken yine dudağının tek tarafı kıvrılmıştı. “Ha şunu bileydin.” Koridora çıkarken o da arkamdan geliyordu. Önce montuma uzandım. “Neden benim yatağımı da topladın o zaman?”

Kenardaki botuna uzanırken saniyelik bir duraksama yaşadı. “Çünkü,” deyip doğruldu diyecek bir şeyi yokmuş gibi. Sonra yüzünü ani bir hızla bana çevirdi. “Çünküsü yok, canım öyle istedi.” Tersleyerek konuşması o kadar hoşuma gitmişti ki kahkaha atmadan duramamıştım.

Kenardaki ayakkabılarımı da giyince önden Ecevit arkasından ben çıktım. Evimin kapısını kilitledikten sonra Ecevit’in peşi sırada bahçeden çıktım. “Hava yağmurlu arabayla gidelim bence,” diye konuşurken bir adım arkasında kaldığım için gök mavisi gözleri bana döndü.

Dışarıda daha bir güzel duruyordu gözleri.

“Islanmak varken mi?” Bunu öyle bir tatlılıkta söylemişti ki yağmurun altında ıslanmayı düşünmüştüm. Normalde yağmuru sevsem de ıslanmayı sevmezdim. Bir kere aşırı derece de düşük bir bünyem vardı, en ufak şeyden boğazlarım şişerdi.

İçimde bir kerecik de olsa ıslanmak isteyen heyecana kulak kabarttım.

“Islanalım bakalım,” deyip yanından geçtim. Neresi eğlenceli diye merek etmiyor değildim fakat yürürken ıslanmanın bir romantikliği yoktu bence. Gerçi bana göre ıslanmanın hiçbir romantikliği yoktu.

“Yağmuru sevmediğin o kadar belli ki,” derken sesindeki eğlenmiş tınılar ona yandan bakmama sebep olmuştu. Hemen yanımda elleri montunun cebinde rahat adımlarla yürüyordu. Ben ise kafam hafif eğik, yüzüme düşen yağmur taneleri yüzünden suratım buruşmuş bir şekilde acele adımlar atıyordum.

“Sen de pek bir seviyorsun.”

“Severim,” dedi benim aceleci tavırlarıma ayak uydurup. “Orman gülü en güzel yağmurda açar.”

Bana sesleniş şekli yüzünden orman gülü dediği an anlık ona dönmüştüm ve bunu fark ettiği için ufak bir sırıtışla bana bakıp önüne döndü tekrar. “Bu sevdiği anlamına gelmez.” Kahvenin önünden geçerken Erdem’in bize gözlerini dikip bakışını gördüm.

Hatta gözleri Ecevit’in üzerinde fazlaca dolanmıştı fakat dönüp baktığımda Ecevit ona değil bana bakıyordu. “Niye öyle dedin ki?” diye sorduğunda bir an önce ne dediğimi düşündüm fakat hatırlamıştım. “En güzel yağmur da açıyor olması ihtiyacının karşılandığından. Belki de katlanıyordur.”

Dediklerimin saçmalığına burun kıvırmadan edemedim. Yani gören duyan olsa ciddi bir ifadeyle çok önemli bir konu münakaşa ediyoruz sanırdı fakat alakası yoktu. Belki de ben öyle düşünüyordum çünkü Ecevit’in dediklerimden sonra bir an suratı düştü, kafasını önüne çevirip düşünce buhranlarına boğulmuştu.

“Vera!”

Adımın boş sokakta yankılanmasıyla sesin geldiği tarafa doğru Ecevit ile aynı anda döndük. Selvi bakkaldan elinde iki poşetle beraber çıkmıştı. “Günaydın,” diyerek konuştum bana doğru yaklaşınca. Koştur koştur muhtarlığa gitmemek için kendimi zor tutuyordum çünkü yağmur sanki çoğalmak üzereydi.

“Günaydın, nereye böyle?” Ecevit’in bizden birkaç adım uzaklaşmasıyla bakışları kısa bir an ona döndü. “Muhtarlığa. Sorguya başlayacağım,” diye kısa bir bilgi verdim. Dediklerimin hemen ardından tüm ilgisini üzerime çekmiştim sanki. Bakışlarına çöken canlılıkla bana baktı. “Öyle mi? Ben de seni akşam yemeğine davet etmek istiyordum.”

Bugün Erdem’i vakit kalırsa sorguya çağırmayı planlıyordum. Sorgunun ardından adamın evine, ki bu adam Erdem’di, yemeğe gitmek ne kadar mantıklı olabilirdi? “Vaktim ve zamanım kalır mı bilmiyorum.”

Olsun dercesine elini sallayan Selvi yandan Ecevit’e bir bakış attı. “Gece geç vakitlere kadar sorgu yapacak değilsin ya.” Sağ elindeki poşetleri sol eline alırken kısa bir an duraksadı ve “Ecevit de gelir. Zaten Erdem ile de iyi anlaşıyorlar.”

İyi mi anlaşıyorlardı?

“Geç vakte kalmaz belki ama kaçta işim biter bilmiyorum.”

Elini hızlıca arkasına atıp telefon çıkardı. “O zaman sen bana numaranı ver, yemek saati yaklaşınca seni ararım gelebilecek misin diye.” Bana uzattığı telefona numaramı yazıp tekrar uzattığımda önce kaydetti sonra beni çaldırdı. “Geleceksen zaten Ecevit’i de alır gelirsin değil mi?”

Manidar bakışlarına sızmış imayı anlamamak aptallık olurdu. Şey der gibiydi; zaten sürekli bir aradasınız gelirken beraber gelirsiniz. Bir şey demek istemediğim için sadece gülümsedim. O da gitmesi gerektiğini söyleyip evinin yolunu tuttuğu gibi yürümeye devam ettim.

“İyice ıslandık, hızlanalım.” Ecevit dediğime uyarak benim hızıma ayak uydurmuştu. Muhtarlığa vardığımız gibi hızlı adımlarla içeri girdik. Sesimize odasından çıkan muhtarı görünce gülümsedim. Sıcak alana girmek kemiklerimin anında yumuşayıp rahatlamasına sebep olmuştu.

“Hoş geldiniz,” diye karşıladı muhtar bizi.

“Hoş bulduk.” Montumu çıkartıp boş bir sandalyeye çantamla birlikte bıraktım. “Hemen başlayalım, vakit kaybettik iyice çok fazla sorgu yapamayacağız bu gidişle.”

“Hallederiz hallederiz hemen kızım,” dedi muhtar babacan bir tavırla. Beraber ardiye gibi olan odaya girdiğimizde Ecevit öne doğru çıktı. “Bunlar nereye koyulacak?”

Muhtar kapının ağzından koridorun sonundaki odayı gösterdi. “O odanın arka köşesine bırak, yeterli.” Muhtarı diledikten sonra uzandığı büyük bir koliyle kollarının nasıl gerildiğini seyrettim. Ne zaman montunu çıkardığını bile bilmiyordum. Üzerinde sadece boğazlı bir kazak vardı üzerine yapışmıştı.

Ardiyeden çıkınca onun peşinden taşıyabileceğimi düşündüğüm bir koliyi daha aldım. “Kızım sen bırak biz hallederiz.” Normalde bir iki kişiyi odayı boşaltmak için çağırmayı düşünen muhtarı ben durdurmuştum. Gizlilik en önemlisiydi.

“Hep beraber taşıyalım ki çabuk bitsin.”

Fakat öyle olmadı. Sabahın sekizinde muhtarlığa gelmiştik biz fakat küçük odanın işinin bitmesi tam tamına öğleden sonra 15’i bulmuştu. Arada eskidiği için taşırken yırtılan ve dökülen koliler olmasaydı işimiz eminim daha çabuk biterdi.

Şimdi ise elimde vileda boş odayı siliyordum. Kolilerin altındaki masa ise oldukça paslanmıştı o yüzden Ecevit onu alıp dışarıda temizlemek istedi. Gerek olmadığını, zaten arada bir kullanacağımı söylesem de beni dinlemedi. Hatta tetanos kapabileceğimden ve ölebileceğimden bahsedince muhtarın rengi solmuştu. Viledayı lavabonun yanına bıraktıktan sonra demir sandalyeleri sırayla odaya koydum ki dışarıda masayı temizleyen Ecevit elinde temizlenmiş masa ile gelmişti.

“Baya iyi temizlemişsin.” Sandalyelerin arasına masayı da koyunca oda tam olarak sorgu odasına dönmüştü. O sırada çalan telefonumu cebimden çıkardığımda aran kişi ile dışarı çıktım.

“Komiserim ben muhtarlığın önündeyim.”

Dışarı çıktığımda ekip otosundan inmiş bekleyen iki polis memurunu elimle gelmesi için işaret ettim. Ellerinde ekipmanla birlikte içeri giren polisleri çabucak sorgu odasına götürdüm.

“Bunlar ne için?”

Muhtar merakla polislerin yaptığı işi incelerken yorgunlukla arkamdaki duvara yaslandım. “Sorguları kaydedeceğiz. Kopyaları hem bana hem emniyet arşivine gidecek.”

Memurlar işini bitirip doğrulunca onlara doğru adımlar attım. “Komiserim bu video kayıt,” deyip yanındaki tuşu gösterdi. “Bu durdurur, bu videoyu kapatır bu siler. Sorgu kaydı yaptıktan sonra videoyu kapat tuşuna basmadan önce şu tuşa basın ki kopyaları hem size hem de arşive gitsin.”

“Tamam anladım.”

Polis memurları gidince odada ben ve muhtar kaldık. Tam Ecevit’in nereye kaybolduğunu soracaktım ki elinde üç tane çayın bulunduğu tepsiyle odaya girdiğini gördüm. “Ay çok iyi oldu bu,” diyerek tepsideki çaya uzandım. Hemen ardımdan muhtarda aldı ve Ecevit tepsiyi masaya bıraktı.

Muhtarın telefonu çaldığı an odadan çıkan adamın ardından kendimi sandalyeye attım ve çantamdaki dosyayla deftere uzandım. “Hemen başlayacak mısın sorguya?” Ecevit’e cevaben kafamı sallayıp deftere not aldığım şeyleri gözden geçirdim. “En azından iki kişiyi sorguya almayı planlıyorum.”

Aldığım notları inceledikten sonra sorgu için çağıracağım iki kişiye karar vermiştim. İlk kişi Serap hanımın kasabada en yakın olduğu kişiymiş. Yani kocasına göre. İkinci kişiye ise karar vermiştim çoktan. Erdem.

“Ben böyle çalışırken izlemeyi mi düşünüyorsun?”

Kafamı defterden kaldırmadan konuşmuştum o yüzden Ecevit’in yüz ifadesini göremedim. Fakat oturuşunu düzelttiğini anlamıştım.“İş söz konusu olduğunda çok farklı bir kişiliğe büründüğünü söyleyen oldu mu daha önce?”

Cıklayıp önümdeki defteri kapattım ve yüzümü Ecevit’e döndüm. “İlk defa senden duyuyorum.” Farklı bir kişiliğe büründüğümü değilde duvar gibi sessizleşip suratsızlaştığımı söylerler.

Elindeki çay bardağından ufak bir yudum aldıktan sonra “İmkansız,” dedi. “Yani birinin fark etmemesi imkansız.”

Birkaç yudum aldığım çayı masaya koydum ve önümdeki defterin köşesiyle oynarken, “İmkansız değil çünkü birkaçı dışında hiçbir iş arkadaşımla dışarıda görüşmüyorum. O yüzden beni hep komiser Vera olarak biliyor, tanıyorlar.”

Bir şey demek yerine öylece bakınca masadaki defteri de alıp ayaklandım. Muhtarın odasının kapalı kapısını ufak bir tıngırtıyla çalıp içeri geçtiğimde bilgisayarındaki bakışlarını bana çevirdi. “İki kişiyi sorguya çağıracaktım. Muhtemelen numaraları kayıtlarda vardır.”

Muhtar eliyle masasının önündeki sandalyeyi gösterince ilerledim. “İsimleri ne?”

“Birisi Serap hanımın kasabadan arkadaşıymış. Yasemin.”

Muhtar bilgisayara verdiğim ismi yazarken Ecevit’te odaya girmişti. “Buldum. Sen mi arayacaksın,” deyince ayağa kalktım. Masadaki muhtarlığın telefonunu alıp eğilerek bilgisayardan baktığım numarayı girdim.

Üçüncü çalışta artık aramaya cevap vermeyeceğini düşünmüştüm ki “Alo?” diyerek açıldı telefon. “İyi günler. Ben Komiser Vera Gürsoy. Serap Hanımın dosyası için sizin bilgilerinize başvurmamız gerekiyor. Yarım saat içinde muhtarlığa gelebilir misiniz?”

“Serap mı? Neden benim bilgilerime ihtiyacınız var anlamadım? Bir sorun mu var?”

Bu gayet genel ve normal bir tepkiydi. Daha önce hiç polisler ile bir münakaşası veya bir sorgusu olmayan her insan önce korkuyordu. “Hayır Hanımefendi. Soruşturma için herkesin bildiklerine başvurulacak. Sorularınızı geldiğinizde daha rahat cevaplayabilirim.”

“Peki o zaman geliyorum.”

Armayı kapattıktan sonra muhtarın bakışları bana döndü. “İkinci kişiyi Yasemin hanımın sorgusundan sonra mı arayacaksın?” Elim düşünceli halde atkuyruğu yapılı saçlarıma kaydı. O sırada Ecevit’in de elimi saçımdan kaydırışımı seyrettiğini gördüm.

“Hayır onu da şimdi arayacağım,” deyince adamın yüzü bilgisayara döndü ismi söylememi beklercesine. “Erdem,” dediğim an Ecevit’in saçlarımdaki bakışları sarsıldı. “Bu kahvehanenin sahibi mi işletmecisi mi ne, o kişi.”

Ecevit gibi muhtarda önce tuhaf karşılamıştı benim Erdem’i çağırmamı fakat ikisi de neden çağırdığımı bilse ne düşünürdü merak ediyordum. “Neden Erdem?” O sırada muhtar numarasını görebilmem için bilgisayarı yine bana çevirdi. “Daha önce de söylediğim gibi,” derken bir yandan da ekrandaki numarayı tuşladım. “Kasabadaki herkesi sorgulayacağım.”

Fakat telefonu kulağıma koyup Ecevit’e baktığımda söylediklerime asla inanmadığını, bir şeyler sakladığımı sezen keskin bakışlarıyla karşılaştım. “Alo,” diye konuşan kalın ve aksi ses ile bakışlarımı Ecevit’ten çektim.

“Merhaba. Ben Komiser Vera Gürsoy. Sizi Serap Hanımın soruşturmasında yardımcı olabilmeniz adına muhtarlığa bekliyorum. Soru sormam gereken birkaç konu var.”

Muhtar ve Ecevit pür dikkat beni dinlerken ben, telefondan gelecek konuşmaya odaklanmıştım. Erdem’in aksi ve kalın sesi en az on saniye boyunca gelmemişti.

“Erdem Bey, orada mısınız?”

Şaşırmış olma ihtimali oldukça yüksekti.

Gergin bir öksürük sesi geldi bir anda. “Evet, buradayım. Bugün gelmem şart mı?”

“Evet.” Net ve kesin bir şekilde verdiğim cevapla yüzünde oluşan ifadeyi azıcıkta olsa tahmin edebiliyordum. “Bu zorunluluk neden? Yanlış biliyorsam beni düzeltin ama,” diye konuşmaya başladığında fark ettim. İstediğinde baya iyi bir resmiyetle konuşabiliyordu. “Resmi bir soruşturma değil. Böyle bir yetkiniz yok.”

“Dosyayı resmi bir şekilde açmamış olmam şu an bu soruşturmayı yürütmediğim anlamına gelmiyor. Siz saat 17:00’da muhtarlıkta olmazsanız sorun değil. Yarın ekip aracıyla geldiğinizde İzmir emniyetinde sorgularım. Görüşmek üzere.”

Cevap vermesini beklemeden telefonu kapatmamın ardından Ecevit’in hareketlendiğini gördüm. “Burada bana ihtiyacın var mı?” Gerginliğini fark etmemişim gibi tatlı bir şekilde gülümsedim.

“Teşekkür ederim. Seni de yorduk.”

Normalde güzel, tatlı bir cümleyle cevap vereceğine emin olduğum Ecevit sadece dudaklarını birbirine bastırıp minik bir gülümseme gösterdi. Sonra muhtara dönüp kafasıyla selam vererek odadan çıkınca onu takip ettim.

Muhtarın yanımızda olması onu sessizleştirmiş olabilirdi. Ya da Erdem’i sorguya çağırmam. Aralarındaki şeyi de çözmem gerekiyordu ayrıca ama ondan önce Erdem ve Serap Hanım ile arasındakini öğrenmeliydim. Soruşturmada büyük bir adım atmama yarayabilirdi.

“Bu arada,” diye seslendim Ecevit muhtarlıktan çıktığında peşine takılarak. “Selvi akşam yemeğe davet etti. Seninle beni.” Son cümle bana fazla tuhaf gelmişti. Bir çift olarak gitmemiz mantıksızdı fakat yine de bir çift gibi davet edilmiştik.

İster istemez gülmüştü. “Ev sahibini sorguya aldıktan sonra akşam yemeğine evine mi gideceğiz?” Yani evet, biraz farklı geliyor kulağa ama bu bir şey değiştirmez.

Omzumu silktim ve kollarımı birbirine bağladım. “İş başka arkadaşlık başka,” deyince cümlemdeki absürtlükle göz devirdim. “Erdem pek arkadaş canlısı sayılmaz ama Selvi iyi. Her neyse,” diyerek kollarımı çözdüm. “Eğer gelmek istemezsen bir bahane uydururum ikimiz içinde.”

Niye ikimiz için mesela? Adam gelmek istemiyorsa gayet kendisi bir şeyler uydurabilirdi.

Ecevit’in dudaklarında yine yamuk bir gülümsemenin oluşmasına asla bir şeylere yormak istemediğim için görmezden geldim. “Benle gitmek zorunda değilsin.”

Gayet haklıydı.

“Sorgu da Erdem’i terletmeyi düşünüyorum, hemen arkasından akşam yemeğine gidersem öldürülebilirim.”

Kaşlarını kaldırarak gülünce bende kendimi tutamadım. “Tek başıma ölmemeyim mi diyorsun?”

“O da mantıklıymış ama hayır.” Geniş şekilde gülümsememe engel olamadım. “Geride görgü tanığı kalır diye düşünüyorum. Tabii seni de susturmazsa.”

Bu kez ciddi bir ifadeyle tek kaşını kaldırdı. Bir adım muhtarlığın kapısında dikilen bana doğru adım atınca sert bakışları netleşti. “Seni öldürecek ve beni susturabilecek?” Tehlikeli bir şekilde gülümsemesi ile gerildim. Rol değildi suratındaki ifade, gerçek bir tehlike simgesiydi.

Bu adamın gerçek yüzü neydi? Bu muydu?

“Daha elini kaldıramadan onu parçalara ayırırım. Hem de en acılı şekilde.” Sonra tuhaf bir şey oldu. Bir anda geri çekildi ve az önce söylediklerini kendisi söylememişçesine üzerini düzeltti. “Akşam evinin önünde beklerim ben seni. Beraber gideriz.”


 

****

“Teşekkür ederim yardımlarınız için.”

Uzattığım eli kavrayıp sıkan kadın bana gülümseyerek bakıyordu. Gözleri hala hafif şekilde nemliydi, bu da kayıp olan arkadaşını anmamızdan kaynaklıydı.

“Rica ederim. Umarım bir yardımım dokunmuştur.”

Kadın odadan çıkarken kameranın tuşlarına polis memurunun gösterdiği şekilde bastım ve masaya geçtim. Not defterine kadından aldığım bilgileri yavaş yavaş asıl deftere geçtim. Somut bir bilgilere ulaşamadım Serap Hanım için. Ama en ufak korkularını ve tedirginliğini öğrendim. Kaybolmadan önce bir hafta boyunca tuhaf bir korku varmış üzerinde.

Hatta öyle ki dışarı çıkmayı bırak kasabadan taşınmayı bile düşünme raddesine gelmiş. Takip ediliyormuş gibi arkasına dönüp bakıyormuş yürürken. En son fasıl gecesi fazla iyiymiş. Yani göze batacak kadar hem de.

Yasemin Hanım’a “Artık korkacak bir şeyim yok. Yardımcı olacaklar bana,” diye garip bir cümle kurmuş ama o sırada o kadar yoğunlarmış ki üzerinde durmamış.

Kim yardım edecekti bu kadına?

Yine gözümün önüne Erdem ile Serap Hanım’ın görüntüleri geldi. Tam bu sırada iyi insan lafının üzerine mi denir yoksa başka bir şey(!) mi denir bilemedim, Erdem geldi. Sorgu odasının kapalı kapısını çalmadan dümdüz giren adam ile ayağa kalktım. Üzerinde kalın örme bir ceket vardı. Normalde de kalıplı olan adam bu kalın ceketle daha da dev gibi olmuştu.

Ayağa kalkıp elimi uzattım. “Hoş geldiniz.” Sirke satan, memnuniyetsizliği kilometrelerce öteden görünen bir suratla önce elime baktı sonra yüzüme. İsteksiz şekilde elimi tutarak masadaki karşıma oturdu. O oturunca arkamda kalan kameranın kayıt tuşuna bastım.

“Söylediğiniz ve söyleyeceğiniz her şey delil niteliğinde sayıldığından ötürü kayıt altındadır.”

Sert, mesafeli ve resmi halimi ilk defa gördüğünden olsa gerek kaşlarını çattı anlık. Bir şey demesini beklemeden elime küçük not defterimi aldım. Bu defteri biraz karalar şeklinde not alıyordum. “Serap Hanım’ı tanıyor muydunuz?”

“Kasabalı olarak evet, şahsen değil.”

Sorumun bitmesiyle sanki soracağım soruyu biliyormuşçasına saniyelik cevabına kafa salladım. “Bir sohbetiniz yok yani?” Üst dudağının kenarını kaldırarak cıkladı. “Peki Serap Hanım’ın kocasıyla?”

Bu soruları neden sorduğumu merak edercesine alttan bir bakışla bana baktı. “Kahveye çok gelmez ama gelirse de selamlaşır iki kelam ederiz.” Bunları hızı şekilde not aldığımda Erden geriye doğru yaslanıp odayı incelemeye başladı. Bir eli masanın üzerinde, vücuduna kuşandığı rahat imajı ile fazla göze batan cinstendi.

“2 aralık saat 2 ile sabaha karşı 5 arası ne yapıyordun?”

Kaşlarını çatarak bana döndü. “Yatıyordum.” Hatta bunu sormama da şaşırmış gibiydi. sanırım kendinden şüphelendiğimi düşünmüş olmalıydı. “Peki 1 aralık saat 23:42’de neredeydin?”

İşte şimdi ciddiyetini bürünüp öne doğru eğip kollarını masaya koydu. “Fasıldaydım. Hatta aynı masada oturuyorduk seninle.” Elimdeki kalemi bırakıp pişkin bir şekilde bana bakan adama bakarken ellerimi masanın üstünde birleştirdim.

“Hayır,” diye konuşmaya başlayınca gerilmesini izlemeye koyuldum. “Ben o saatler civarında, eşin Selvi ile birlikte evine doğru gitmiştim. Sen ise bir sokak arkada Serap Hanım ile bir şeyler konuşuyordun.”

Cümlem biter bitmez bakışlarının bulanıklaşmasına, alnının gerilmesine şahit olmuştum. Bazı hisler saklanmakta çok zorlanırdı. “Şimdi,” diyerek elime kalemi tekrar aldım. “Bana şahsen hiç tanımadığınız bir kadınla neler konuştuğunuzu açıklar mısınız?”

Masa üstündeki elleri birbirini ovalarken yüzüne öyle bir duvar örmüştü ki ifadesi asla okunmuyordu artık. “Ne ithamda bulunuyorsunuz? Tanımıyorum dediysem öyledir!”

Çenemi dikleştirerek Erdem’in gözlerinin içine baktım. “Bir şey itham etmedim. Sadece saatler sonra kaybolan bu kadınla son konuşan kişi sizsiniz. O yüzden bana ne konuştuğunuzu anlatmanızı istiyorum.”

“Hiçbir şey. Sadece kendisinin bir kitabını karım okumak için almıştı. Onu söyledi.”

“Geri mi istedi yanı?”

Omuzlarını bilmem dercesine silkti. “Pek dinlemedim. Galiba okuduysa almak istediğini söylüyordu.”

“Telefonda size ne gösteriyordu?” Gözümde canlanan o gece telefonda bir şey gösterdiğini çok net hatırlıyordum.

Etrafta dolanan gözleri kısa bir an duraksasa da çabuk toparladı. “Kitabı. Karımda fazla kitap vardı bende hangisi diye sormuştum.”

“O zaman kitabın ismini hatırlıyorsunuzdur?”

Bana bakan keskin bakışlarını görmezden geldim. “Çok net değil kafamda. Fazla geveze bir kadındı, ismi okudum ama çok konuştuğu için kafamı karıştırdı sanırım,” deyip kısa bir an düşünür gibi bakışlarını masaya düşürdü.

İlk yalanı.

Serap Hanım geveze değildi. Yasemin hanım özellikle erkeklerle konuşurken çok çekingen olduğundan bahsetmişti. Erdem ve Serap hanımı birlikte gördüğüm için yasak bir aşkın içinde olup olmayacağını özellikle sormuştum. Ve o da kocasına çok aşık, ona düşkün olduğundan bahsetmişti. Fazlasıyla da içe dönük bir kadınmış.

“Galiba Çalıkuşu kitabın adı.”

Not defterime notları yazdıktan sonra tekrar Erdem’e döndüm. “Şu an karınızı arasam bunu doğrular mı?” Zorlukla yutkunuşunu gördüğümde yalan söylediğinden daha fazla emin olmuştum. Fakat yine de kafa salladı. Cebimden telefonumu çıkardım ve sabah beni çaldıran numarayı aradım. Emin olduğum numaraya basarak hoparlöre aldım ve masaya bıraktım. Çalışının beşinci saniyesine “Efendim?” diyerek açıldı telefon.

“Merhaba, benim Vera.”

“Biliyorum canım, kaydettim numaranı.”

“Sana bir iki şey sormam gerekiyordu.”

Arka taraftan gelen tangır tungur bir takım sesleri çözmeye çalışsam da anlayamadım. “Tabii ki.”

“Serap Hanım’ın sende bir eşyası varmış galiba.”

“Ne gibi?” deyip duraksayınca bakışlarım Erdem’e çıktı. “Aaa, tamam kitabı var.” Karısının cevabının arkasından kaşlarını kaldırdı gördün mü dercesine. “Adı neydi?”

“Çalıkuşu. Neden sordun ki?”

“Hiç soruşturma için. Teşekkür ederim. Bu arada,” diyerek sandalyemde geriye doğru yaslandım. “Akşam yemeğine geleceğiz.”

“Süper bir haber. Bende çoktan yemeklere başlamıştım. Akşam görüşürüz o zaman.”

“Hoşça kal.”

Telefonumu tekrar cebime koyduktan sonra boynumu ovaladım. Erdem’in suratında şu an kendini beğenmiş ifade iğrenç bir şekilde asılı kalmıştı. Fakat ben bunu yemezdim.

“Güzel toparladın, aferin.”

Gözleri çok kısa bir anlık kısılır gibi oldu fakat kendini toparlamakta ve ifadelerini kullanmakta oldukça rahattı. “Toparlayacak bir şey yoktu ortada.”

“Karının kitap durumunu onaylamış olmasını bir şey değiştirmiyor umarım farkındasındır. Şu an hala kayıp kadınla konuştuğu görülen son kişisin. Yani baş şüpheli.”

“Bu senin görüşün tabii,” diye konuşarak beni umursamayıp küçük görmesi içimdeki sinirin kavrulmasına sebep oldu. Duruşumu dikleştirip Erdem’in hin dolu kara bakışlarına gözlerimi diktim.

“Karşında soruşturmanın tek görevli komiseri duruyor. Sorguları muhtarlıkta yapıyor oluşum seni yanıltmasın, tüm kasabayı her gün emniyete taşımak istemememden dolayıydı. Aksini istersen bir gün nezarete aldırıp seni sorgu odasında devam edebiliriz ifadeye.”

Yanak kasları gerilse de bir şey demek yerine sadece baktı.

“O yüzden Erdem, benimle resmi kurumlarda sokak ağzıyla konuşmazsan senin açından iyi olur. Ayrıca kasabadan uzaklaşmanı da yasaklamak durumundayım, malum,” deyip yalan bir sırıtma ekledim suratıma. “Baş şüphelisin. Ortadan kaybolmanı istemem. Çağırdığım zaman sorguya gelmek zorundasın, bu kaç kere olur bilemem.”

Deftere notlarımı yazdıktan sonra Erdem’e döndüm tekrar. Bana koyu renk gözlerini dikmişti. “Serap hanım bir şeylerden korkuyormuş, izlendiğini düşünüyormuş. Bir bilginiz var mı bu konu da?” Sorum çene kaslarının gerilmesine sebep oldu. Fakat sadece kafasını iki yana sallayarak bilmediğini belirtti. Üstüne gidersem bir işe yaramayacağını biliyordum o yüzden sorguyu bitirmek daha mantıklıydı.

Önümdeki defteri kapattıktan sonra ayağa kalktım ve kameranın tuşuna bastıktan sonra Erdem’e döndüm. “Çıkabilirsin, sorgu bitti. Kapıyı kapatmayı unutma.” O kapıdan çıkarken ben kameradaki hafıza kartını aldım ve cebime koydum. Evdeyken baştan izleyip insanların hareketlerinden, ifadelerinden analiz yapıp not tutmam gerekiyor.

****

Nasıldı bölüm?

Kime karşı şüpheleriniz var alayımmm?

Bu arada wp de kanal açtım, hem bölümlerden alıntı hem sohbet hem de sizlere çekliş tadında sürekli kitap hediye edeceğim. kanala katılmak için instagramdan (@suveyda_rey) yazmanız yeterli.

Bölüm : 04.01.2026 22:29 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...