
Selamlaar. Şimdiden keyifli okumalar.
Oy ve yorum atmayı unutmayın lütfen.
*****
“Dikkat edin!” diye bağıran ses tüm algımı kendine getirmişti. Arabayla aramızda çok kısa bir mesafe kalmıştı ki, önümdeki İpek’i kolundan tuttuğum ikimizi de ileriye doğru koşturdum. Erken bir saat olmasına rağmen dışarıda olan kalabalık anında tüm ilgisini bize çevirirken arabadan kaçarken bize doğru iki adam koşuyordu.
Ben ikimizi de kaldırıma yetiştirmiştim ki bize doğru gelen araç düz gitmek yerine bize çarpmayı hedeflediğini göstererek bize çevirdi yönünü. “Üzerimize geliyor!” diye korkuyla bağıran İpek’in kolunu biri tutup anında çekerken bende belime sarılan bir kol sayesinde kendimi bakkalın içinde buldum. Araba ise gayet kıvrak bir şekilde direksiyonu toparladı ve yoluna son gaz devam ederken soluk soluğaydım.
“İyi misiniz?” diye soran kişinin sesi kulağımın dibinden geliyordu. Kolu hala belimde sıkı sıkıya tutuyor hatta beni çekiştirdiği için kayan kazağım yüzünden çıplak belimden tutuyordu. Gözlerimi İpek’e kaydırım. Bir müddet onu inceledikten sonra Ecevt’in sorusuna kafamı salladım.
“Adam bilerek üstlerine sürüyordu.” Kaya konuşarak iki şişe sudan birini bana diğerini İpek’e uzattı. Suyu içerken etrafa baktığımda Kaya’nın mini marketinde olduğumuzu anlamıştım. “Keşke plakasını alsaydım! Telaştan gözüm görmedi.”
Ben daha suyu içerken Ecevit sanki dizlerimin titrediğinin farkındaymış gibi belimden çekmediği koluyla beni kendine yasladı. “Plakası yoktu.” Şişenin kapağını kapatırken çatık kaşla Ecevit’e döndüm. “Nasıl?”
Omuz silkti. Çenesi gerilmiş suratı kaskatı olmuştu. “Araba yolun başında park edilmiş öylece duruyordu. Ne zaman siz yola çıktınız o zaman park ettiği yerden çıktı. Saatlerdir marketin önünde oturuyorduk, gözüme çarpıyordu,” deyip bana döndü. “Amaç yine senin canına kastetmekti.” Sesi öyle kalın ve sert çıkmıştı ki, o araba tam şu an burada olsaydı sanırım şoförü anında öldürürdü.
“Adamın suratında siyah kar maskesi vardı ve suratıma suratıma gülüyordu.”
“Oruspu çocuğu!” diye tısladı sinirle Ecevit. Derin bir soluk çekip kendimi rahatlattım ve yönümü Ecevit ile Kaya’ya çevirdim. Elini belimden çekmeyen Ecevit’e bu sayede daha da yapışmıştım ve galiba bundan ikimizde şikayetçi değildik.
“Siz tam vaktinde yetiştiniz. Teşekkür ederim.”
Kaya önemli değil demek istercesine gülümserken Ecevit hala çıplak belimde duran elinin parmaklarıyla hafif hafif okşuyordu. Gerginliği hala yüz ifadesinden belliydi fakat ona rağmen sanki benim gergin olmamı istemiyor gibiydi.
“Yetiştik, bir şey olmadı ya önemli olan o,” diyen Kaya’ya gülümsedim samimi bir şekilde. Ardından marketin kenarında duran tabureleri alıp dışarı koydu. “Hadi oturun size çay ısmarlayayım.”
İpek derin nefes alarak bana döndü. “Ben gideyim, annem merak eder.” Ne kadar korksa da oldukça dik duruyordu. Yaşı henüz küçük olmasına rağmen çok cesur bir kadın olacağı belliydi. “Tek olmaz,” demiştim ki eliyle yan tarafı işaret etti. “Amcamın dükkanı ileride, kuzenim de orada o bırakır beni.”
Emin misin dercesine baktığım da sakin ve korkusuzca gülümsedi. Beraber marketten kaldırıma çıktığımızda İpek aynı hizada olan amcasının dükkanına giderken göz hapsimdeydi. Dükkana sağ salim girip kuzeni veya amcasıyla çıktığından emin olacaktım.
Ecevit ile yanyana taburelere geçerken çoktan eli belimden ayrılmıştı. İpek ise girdiği dükkandan iki tane kuzeniyle çıkınca sakince önüme döndüm. “Günlerdir hiçbir ilerleme kaydetmedik,” diye konuşmaya başladığımda Ecevit’in gök mavileri bana odaklandı. “Buna rağmen neden hala beni öldürmek istiyorlar?”
Kaya, biz çıkarken giren müşteriyle ilgilendikten sonra market telefonunu kulağına dayadı. “Demek ki,” diye konuşan Ecevit’e dönüp baktım. Bakışlarını hala benden çekmemişti. “Hala izlediğin yol onların yoluna çıkıyor.”
Onun dediklerinden sonra sessiz kalıp biraz düşündüm. İzlediğim veya izleyeceğim yolları kafamda sıraladığımda gözlerim kısıldı. Tam ağzımı açıp konuşacakken Kaya gelince sustum. Fakat bende ki anlık duraksamalara dikkat kesilen Ecevit kafasını yana eğdi.
“Bir şeyler geldi aklına değil mi?” Gözlerim pantolon paçasındaki tozu silkeleyen Kaya’ya kaydığında Ecevit derin nefes aldı. “Vera,” diye fısıldadığında sesi içimi kemirmişti anlık. Öyle güzel bir tınıyla söylemişti ki derin nefes alma ihtiyacı hissettim. “Tek başına olmaz böyle. Bana güvendiğin gibi Kaya’ya da güvenebilirsin. Birileriyle çalışmak zorundasın çünkü karşı taraf fazla güçlü.”
Haklıydı. O yüzden aslında en başında ekibimi çok istedim ama resmi olmayan ve bunca zamandır sonuçlanmamış bir dosya için kimse en aktif iş yapan bir ekibi vermezdi. Benim buradan yardım almam lazımdı. Ecevit yardım ediyordu ama Kaya da aramızda olursa daha iyi olabilirdi belki.
Peki ben Ecevit’e ne kadar güveniyordum ki ?
Yine de bazı şeyleri kendime saklayarak farklı görüşler alabilirdim. “Aklımda iki şey var,” diye konuştuğum da Ecevit’in gözlerinde onu dinlediğim için oluşan bir gurur vardı. “Bu kasaba da olan yangın. 75 yılında olmuş ve büyük kayıplarla vermiş. Kasabanın toparlanması da çok uzun sürmüş.”
Kaya’nın meraklı ve dikkatli bakışları boğuklaştığın da kasabanın yıllar önceki yangınını düşündüğünü anlamıştım. “Ya tüm bu esrarengiz kayıplar bu yangına bağlıysa?” Ecevit ve Kaya benim sorumla kara düşüncelere daldığında onları izledim. İkisi de oyun sergilemiyor gerçekten düşünüyorlardı.
“Bir bağlantı bulamıyorum,” diye konuşan Kaya’nın sesi karamsardı.
“Arada çok uzun yıllar var. Yani nasıl bir bağ olabilir?” Ecevit’te tıpkı arkadaşı gibi düşünüp ışın içinden çıkamamıştı. Avuç içimi dizime silerken bir tane genç çocuk bize çay getirmiş ellerimize bırakmıştı. Çayıma attığım şekeri karıştırdıktan sonra dikkatimi karşımdaki adamlara çevirdim.
“İlk kayıp; yani halam,” diye söze girdim. “1 aralık 2001’de kaybolmuş.” İkisi de kafasını salladı zaten bunu biliyoruz dercesine. Kayıplar hakkındaki detayları ne kadar biliyorlardı gerçi, ondan emin değildim. “Yangın da 1 Aralık1975 de olmuş. Tabi sadece bir tesadüf olabilirdi, fakat şöyle bir şey var bir de; her sene yapılan bu kış festivali. Onun da tarihi 1 Aralık.”
Kaya şimdi şaşırmış gibi kaşlarını kaldırdığında oturuşunu düzeltti. “Ne lanet bir tarihmiş lan,” deyip kollarını gösterdi. “Resmen tüylerim ürperdi.”
“Ayrıca,”demiştim ki Ecevit kaşları çatık bir şekilde bana bakmaya ve sessiz kalmaya devam etti. “Ben ne zaman yangını araştırmaya başladım, işte o zaman onların radarına girdim.” Gözümü bu kez direkt Ecevit’e çevirdim ve az önceki konuşmasını hatırlattım. “Belki de izlediğim yol gerçekten onlara çıkan yoldu ve bu onları tedirgin etti.”
Bana bakan gözleri karardı. “Çünkü onlara bu kadar yaklaşabilen tek kişi sendin.”
“Hadi be!” diye konuştu Kaya aramızda oluşan çekimi yok edercesine. Bu tepkisi Ecevit ile bakışmamızı anında bölmüştü. Yüzümü Kaya’ya çevirdiğimde gerçekten şaşırmış olduğunu anlıyordum. Hatta öyle şaşırmıştı ki nedendir bilmiyorum, bir şeyler beklercesine Ecevit’e bakıyordu.
Bunu Ecevit’te fark etmişti çünkü oturuşunu düzelterek yönünü ‘daha fazla bakma’ der gibi bana çevirdi. “Peki.” diyerek dikkati başka yöne çevirdi Kaya. “Şimdi ne olacak? Yangınla ilgili nasıl bilgi alınabilir ki?”
Ecevit’in o an aklına Nagihan’ın hastanede söyledikleri gelmiş olmalı ki gurur duyan bakışlarla dudaklarını büktü. “Onu Vera ayarladı bile.” Kaya yine şaşırmıştı ve kaşlarını kaldırıp bana bakarak ıslık çaldı. “Var ya o kadar polis geldi soruşturdu, herkesi senin gibi sorguladı. Ama kimse gerçekten bu kadar ilerlemedi.”
Beğeniyle kafasını salladığında dudaklarımı utançla birbirine bastırdım. “Geleli daha iki hafta olmuş, sıfırdan öyle bir ilerledin ki, vallahi tebrik edeceğim.” Ayağa hafiften doğrulur gibi kalkıp aramızda olan kısa mesafeden uzandı. Elimi sıkıp tebrik edercesine sallarken iki yaşlı koca adamlar gibi kafalarımızı tokuşturdu.
İster istemez gülüp yerime oturdum ve artık konunun benden uzaklaşması için lafı çevirdim. “Bir kaç kişiye ulaştık, yangını soruşturanlardan. Çoğu vefat etmiş, bazıları da fazlaca yaşlı. Bir kişi var şu an en yakın o adam, belki yarın giderim yanına adamın.”
İki adamın da tüm ilgi ve ciddiyeti bana dönmüştü. Ecevit zaten ciddi bir adamdı ama Kaya güleç ve şamata seven biriydi. Ben konuşunca onunda asker gibi ciddiyete bürünmesi gözümden kaçmamıştı.
“Tek gitmeyeceksin diye düşünüyorum?”
Ecevit’in meraklı bir şekilde sorduğu soruyla alt dudağımı içe doğru kıvırdım. “Ekibim burada değil ve Ankara’dan buraya gelmelerini isteyemem.” Kaya bardağındaki çayı bitirip yerde duran çay altına bırakırken “Aşk olsun, Vera,” dedi. Benden önce Ecevit ona dönünce mahcup bir şekilde kısa bir an Ecevit’e baksa da tüm odağı bendeydi.
“Burada evsiz de olsa bir ortağın var,” derken yamuk ve imalı bir gülümseme belirdi suratında. “Ee artık bende ortağınım. Hep beraber gider geliriz.”
Emin olmak ister gibi ikisine de baktığımda Ecevit’in ne kadar ters ters baksa da arkadaşını haklı bulduğunu görebiliyordum. Hafifçe öne doğru eğildiğinde zaten kısacık olan mesafemizi de iyice kapatmıştı. “Hayır dediğin an başka arabaya atlar gelirim peşinden.”
Kaşlarım duyduklarım sayesinde anında havalandı. “Şaka yapıyorsun,” diye fısıldadım. Fakat bakışlarındaki kararlı duruşu görebiliyordum. Tek omzunu silkti, “Dene istiyorsan ortak,” diyerek geri çekildiğinde gözlerim yanımızda oturan Kaya’ya kaydı. Tüm ilgisi ve odağı elindeki telefon olsa da suratındaki alaylı ifade bizi dinlediğini gösteriyordu. Hafifçe doğrulup ayağa kalktı.
“En iyisi ben dükkanı çırağa bırakıp gidip hazırlanayım, çok eğlenceli bir yolculuğa çıkacağım.” Ben utançla başka tarafa bakıp, dudaklarımı yalarken Ecevit, sanki bu hallere alışkınmış gibi gözlerini devirdi. “Eğlenmeye gitmiyoruz Kaya, olay soruşturmaya gidiyoruz.”
Ecevit’in dediklerinden anlam çıkaracağına pis pis gülüş attı. “Ben zaten yolculuktan bahsediyorum,” diyerek markete girdiğinde derin nefes aldım. “Acaba Kaya’yı BAKKALINDAN mahrum etmesek mi?” Özellikle vurguladığım cümlemle baskın sesim hemen yan taraftaki mini markete girmiş olan Kaya’ya çoktan ulaşmıştı. “BAKKAL DEĞİL MARKET VE HAYIR BİR GÜN DE BATMAZ BU YİĞİT!”
Gözlerimi büyüterek Ecevit’e döndüğümde gülerek kısa süren laf dalaşımızı izliyordu. Kaya ile çok fazla muhabbetimiz yoktu fakat bu şekilde bir cana yakınlık da bekliyor değildim. En azından Erdem gibi gizli merhametli ayı değildi.. Derin nefes alarak ayaklandım. “Tamam o zaman gidip hazırlık yapayım bende, sabah karşı çıkarız yola.”
Ecevit de benim gibi ayaklandığı sıra da Kaya kafasını market kapısından uzattı. “Sabah namazını kılayım öyle çıkalım. Seferi olunca içim rahat etmiyor.” Çocuk gibi masum masum konuşmasına gülmeden edemedim. Temiz ve bebeksi yüzünün yanında eğlenceli konuşması tam bir küçük oğlan çocuğu gibi gösteriyordu onu.
“Tamam, sabah namazından sonra evimin önünde ol,” dediğimde emir almış polis edasıyla, “Baş üstüne komserim,”dedi. Ecevit ile birlikte yürümeye başladığımızda yüzümde hala minik bir tebessüm vardı. “Kaya biraz eğlencesine düşkündür,” deyip duraksadı. “Bir de namazına.” Son dediğine ister istemez gülmüştüm.
“Babam da öyle,” diye gereksiz bir açıklama yapsam da umursamadım. Evime gidene kadar içimdeki huzursuzluğumu Ecevit’e belli etmemeye çalıştım. Sessiz geçen yürüyüşümüzde arada bir bana bakıp durması saklamayı başaramadığımı mı gösteriyordu emin değilim.
Her hareketim izleniyormuş gibi hissediyordum, bu yüzden tüylerim bile ürperip duruyordu. Arada bir etrafı izliyormuş gibi yaparak çevreye bakındığımda tedirginliğimi anlamaması için dua ediyordum.
İçimdekiler yaşadıklarımdan ötürü bir hurafe olabilirdi, bu gereksiz hisler yüzünden onu da tedirgin etmek istemiyordum. Eve girdiğimizde kendimi odama attım ve ufak bir çanta ve giyeceklerimi hazırladım.
Görüşeceğimiz polis Muğla da oturuyordu. Kendi arabamla gideceğimden dolayı daha çabuk varabilirdim ki kalmayacak ve polisle görüştükten hemen sonra geri dönecektim. Güncel adresi elimizdeydi, o yüzden biraz çat kapı gidecektik. Umarım bize yardımcı olurdu çünkü olmazsa eğer yangın ile ilgili daha fazla nereden bilgi toplarız bilmiyordum.
Ben eşyalarımı hazırlarken Ecevit içeri de ne yapıyor bilmiyorum ama mutfak tarafından birkaç tıkırtı geliyordu. İşim bitince ufak çantayı yatağın ucuna bırakıp mutfağa doğru yürüdüm. Yaklaştıkça gelen kokuyu duyunca “Immm,” diye mırıldandım.
Ecevit ocağın önünde bir eliyle çorba karıştırırken diğer eliyle kendisinin çok rahat yetişebildiği eski mutfak dolabına yaslanmıştı. Mutfağa girdiğim gibi karşılaştığım bu görüntü öyle güzel görünüyordu ki, ayıp olacağını bilmesem telefonumun kamerasıyla çekip saklamak isterdim.
Üzerindeki montu çıkardığı için kendisine yapışan, griliği kirden koyulaşmış boğazlı bir kazak vardı. Kolunu havaya kaldırıp dolaptan destek alır gibi yasladığı için hafifçe açılan beline bakmadan edemedim. Kumral teninden gözümü çekerken derin bir nefes aldım ve yanına yaklaşıp ne pişirdiğine bakmıştım.
Ecevit’in hazırladığı çorbayı soğuk havada içimizi ısıtması için kase kase içtikten sonra toplamasına yardım ettim. Yemeğimizin ardından ben bulaşıkları hallederken laf arasında erken yatacağımdan bahsetmiştim. Bu yüzden salona girdiğim an sıcak odanın koltuklarına yatak açılmıştı bile.
Bana hala bu durum çok tuhaf geliyordu. Ecevit ile aynı evde, bir arada birlikte ev işi yapmamıza hala alışabilmiş değildim. Sanki evli gibi görünüyorduk fakat aramızda hiçbir şey yoktu. Böyle düşünmemin ardından Ecevit ile kısa saniyelik de olsa oluşan yakınlaşmalarımız geldi aklıma.
Yatağa girdiğim gibi bunu düşünmek uykumu kaçırmama sebep oldu. Kendimi bu soruşturmaya biraz kaptırdığım için Ecevit’in hareketlerindeki değişimi fark etmemiştim. O ilk zamandaki çekingenliği veya uzak durma çabası kalmamıştı. Ben çağırmadan eve geliyor, artık evi kendi evi gibi benimseyip istediğini yapıyordu.
Bu değişiklikler içimde tuhaf kıpırtılara sebep oluyordu. Gözlerimi hızla kapatıp kendime hayali bir tokat attım. Bunları düşünmek ve kafamı karıştırmak istemiyordum. Her şeyi akışında severdim. Ecevit ve diğerlerinin arkasında bir gizem var mı öğrenmek istiyordum. Bu şekilde bir kafa karışıklığı bunu görmeme engel olurdu.
****
Elimdeki çantayı arabaya koymak için bahçeden çıktığım zaman yan taraftan bahçe kapısının sesi geldi. Kafamı merakla çevirdiğimde Erdem’i evden çıkarken gördüm. Kahveyi çok erken saatlerde açmasının sebebi neydi bilmiyorum ama bu saatte nereye diye sorsam anında kahveye diyecek bir bakış vardı gözlerinde. “Günaydın.” O an hayatımın en büyük şokunu yaşamış olabilirdim. Erdem bana bakıp kendi hür iradesiyle günaydın demişti.
Artık şaşkınlıktan yüzüm ne haldeyse bunu saklamamış olmalıyım ki bana gözlerini devirip adımladı. “Sadece günaydın dedim Vera. Bunda bu kadar donup kalacak ne var?” Düşündüm. Aslında çok şey vardı.
“Ölüyor musun?”
Siniri bozulmuş gibi nefes vererek güldüğünde çantamı arabaya koymuştum. “Bu kadar gıcık olduğunu unutmuşum,” diye mırıldanışını duydum. “Duyuyorum,” diye belirttiğimde yüzünde mimik oynamadı. “Ayrıca günaydın. Merhametli ayı modunun açık olduğunu bilmiyordum.”
Bu kez afallayıp “Ne?” diye sorduğunda ben güldüm. Sırtımı arabaya yasladığımda çoktan karşımda durmuştu. “Hiç,” diye geçiştirdim. “Kahveye mi?” Kafasını olumlu şekilde salladığında kendi kendime gülümsedim.
“Nasıl oldun?” diye sorduğunda gözlerim eve kaydı. Ecevit hala çıkmak bilmemişti. “İyiyim, bir şey kalmadı. Dikişlerde çıktı zaten.” Bir şey demek yerine kafa salladığı sırada Ecevit evden çıkmış evin kapısını kilitlemişti.
Sanki evin sahibi gibi.
“Oo,” dedi Erdem kafasını bahçeme doğru çevirip. “Yine burada kalmış birileri.” Kinayeli cümlesine göz devirirken Ecevit’ten ters bakışlara maruz kaldı. “Sen de bir alışamadın gitti.” Ecevit’ten yediği ufak ayarla kaşlarını pis bir gülümsemeyle kaldırıp bakmaya devam etti. Ardından bana döndü. “Bu sabahları pek asabi, nasıl katlanıyorsun?”
Erdem’den hala böyle sakin bir sohbet beklemediğim için kısa bir duraksadım. İkisi arasında kayan bakışlarımın ardından omuz silktim. “Sana o asabiliği. Sabah gayet iyiydi.” Benim dediklerim ile aralarında kısa bir bakış geçtiğini görmüştüm. O sırada koşturarak gelen adam dikkatleri çekti.
“Geç kalmadım demi?” diyen Kaya yanımızda nefes nefese kalınca Erdem’in bakışlarına bu kez merak oturdu. “Yok şimdi çıktık bizde,” diye açıklamıştım. Erdem merakla arkadaşlarına ardından bana baktı. “Nerede gidiyorsunuz hep beraber?” Kaya ve Ecevit aynı anda sana ne dercesine omuz silktiler. Yaslandığım arabadan ayrılıp “Çocuklar sıkılmış, bir gezdireyim dedim,” diyerek konuştum.
Kaya bende şüphe uyandıracak hiçbir şey yapmamıştı. Ecevit ise beni ikilemde bırakıp duruyordu ama Erdem çok fazla gözüme batıyordu bu yüzden pek ona açıklama yapmayı düşünmüyordum. “Sen onu bunu bırak,” diye konuştu Kaya. Arabanın şoför tarafına geçmiştim ki kime söylediğini merak edip baktım. Bakışları Erdem’deydi. “Bizim komiser olayı çözerse derdine yan. Ben onda o cevheri görüyorum.”
Erdem derin bir nefes alıp elini salladı. “Bir çözsün, şu olaylar kapansın o kolay,” dediğinde şaşırmıştım. Ardından hala kapısını açıp oturmadığım şoför tarafındaki bana baktı. “Bizimkiler çok yaramazlık yaparsa kulaklarını çek ablası.” Kendimi tutamayıp kahkaha attığım da Erdem bile buna şaşırmıştı. Gülerek kafa sallayıp araca bindiğimde diğerleri de bir iki cümleyle birbirlerinden ayrıldı.
Ecevit yolcu koltuğuna oturduğunda Kaya arkaya oturdu. Arabayı çalıştırıp sokaktan çıktığımızda göz ucuyla Ecevit’e baktım. “Erdem’e güncelleme mi gelmiş?” Sabah mahmuru olan bakışları bana döndüğünde önce anlamadı. Fakat kısa süre sonra nefes vererek güldü.
“Gelmiş gelmiş,” dedi Kaya arkadan. “Birilerinden iyi ayar yemiş belli.”
Anlamadığım için dikiz aynasından Kaya ya baktım ama onun bakışları yoldaydı. “Aklı başına geldi en azında.” Ecevit’te destekler gibi konuşunca daha çok merak sardı içimi.
“Kimden yedi ayarı?”
Dikiz aynasından arkama bakarken Kaya’nın geniş şekilde sırıttığını gördüm. “Abisi çekmiştir kulağını,” diye konuştuğunda Ecevit yandan gülmüştü. Sorum havada kalsa da umursamadım. En azından merhametli ayı tarafını göstermeye başlıyordu. Yine de ne konuda ayar yediğini merak etmiyor değildim.
Yol üstünde gördüğüm benzinliğe girdiğimde benzin için durdum. Ben inerken benimle birlikte inip markete ilerleyen Ecevit’in arkasından baktım. “Fulle abi,” dedikten sonra aracın benzininin dolmasını bekledim. Yolumuz neredeyse iki saat sürecekti. Oradan sonrası da eski polis amirinin evini bulmak.
O sırada elime aldığım not defterimi gözden geçirdim. Yapmam gerekenleri not almıştım. Onları okuduktan sonra not defterine olay yeri inceleme ekibinin başkanı Latif beyi aramam gerektiğini yazdım.
“Al bakalım,” diyen ses ile kafamı kaldırdığımda Ecevit bana kahve uzatıyordu. Gülümseyerek aldım. “Bende ne eksikti diyordum.” Kendi kahvesinden bir yudum alırken ben de dudaklarıma yaklaştırdım.
“Kahvesiz güne başlamıyor benim komiser, o yüzden eksik olmasın dedim.”
Diyecek bir şey bulamayacak kadar utangaç bir insandım o yüzden kahveden yine yudumladım. Bu naif sesle söyledikleri dün gece uyumadan düşündüklerimi aklıma getirdi. Yine ani bir şekilde geriye doğru itekledim. Düşünmek istemiyordum.
“Tamam abla,” diye seslenen adama içimden beni kurtardı için teşekkür ettim. Kahvemi Ecevit’e uzattım tutması için. Alırken elimi sahiplenir gibi çevreleyince derin nefes alma ihtiyacı hissettim.
Cüzdanımdan çıkardığım kartımla hızlı şekilde ödeyip geldikten sonra yola tekrar koyulmuştuk. Kaya arkada tekrar uykuya dalmıştı. Bende bir yandan arabayı sürerken diğer yandan kahvemi içiyordum.
O sırada ısırmam için uzatılan gofrete baktım. “Isır,” diyerek destekledi. “Araba sürüyorsun, kahvaltı da yapmadık.”
Gülümsememi bastırarak uzandım ve bana uzatılan ufak gofreti ısırdım. Elini geri çekip kalan gofreti ağzına atınca içim gıdıklamıştı. Ardından tekrar bir gofret uzattı. Gözlerimi yoldan ayırmadan tekrar ısırdım. Bu kez dudaklarım parmak uçlarına değmişti. Anında bana dönen bakışlarının altında geri çekilirken yutkunamadım bile.
O da sanki gerildiğimi fark etmiş gibi derin nefes aldı, yine de gofretleri uzatmaktan vaz geçmemişti. Ama bu kez ısırırken çok fazla dikkat ediyordum. Yeterince gerilmiş ve aramızda anlamsız bir çekime sebep olmuştum.
Muğla’ya girdikten sonra Ecevit arkasını dönüp dürterek Kaya’yı uyandırdı. Kendine gelmek için gerinip ufaktan kendini tokatlayan Kaya’ya gülmeden edemedim. Ecevit ona önündeki poşeti uzattı bir şeyler yemesi için.
Poşetin içini kurcalayıp yarım gofret paketini alınca anında önüme döndüm. “Niye sen yedirmiyorsun bana da?” diye soran sesi uyku mahuru olsa da oldukça alaylı çıkmıştı. Gözlerim anında büyürken yan tarafıma dönüp baktım.
Ecevit ise tam ortamızda duran Kaya’nın elindeki gofreti tuttuğu gibi ağzına öyle bir yerleştirdi ki dövse daha iyiydi. Fakat Kaya etkilenmek yerine boğuk bir sesle gülüyordu. “Bir daha yedirmemi istersen seve seve,” derken yerine oturup üstünü düzeltti.
Kaya gülmeye devam ederken bir yandan da Ecevit’in benzinlikten aldığı yiyecekleri yemeye devam ediyordu. “Şu adresi navigasyona yazar mısın?” diye sordum telefonu Ecevit’e uzatırken. Ecevit hızlıca adresi ayarladıktan sonra tarife göre gittiğim yolun sonunda deniz kenarına yakın bir evin önünce durdum.
“Burası mı?” diye sordu Kaya hep beraber araçtan inerken. Elimdeki telefona baktım ve tekrar karşımdaki eve baktım. “Navigasyon burayı gösteriyor,” diyerek ilerledim. Benim arkamdan gelirlerken ikisinin de bakışları etrafta geziyordu. Sanki bu işlere alışkınmış gibi dik ve sakin duruyorlardı.
Kapının hemen yan duvarında duran küçük zili çaldıktan sonra beklerken arkamdaki adamlara döndüm. Ecevit’in bir eli cebinde duruyordu, gözleri etrafta gezerken sanki yanlış bir hareket tuhaf bir şey arıyor gibiydi.
Arkamdan açılan kapıyı hissedince hızlı bir şekilde önüme dönerken tepeden topladığım saçım yüzüme çarpmıştı. Orta yaşlarda sarıya boyanmış saçları iki yanından sarkan kadın açtı kapıyı. Merakla önce bana sonra arkamdakilere kısaca baktı. “Merhaba?” diye konuştum. Elim arka cebimdeki cüzdanıma kaydı anında. Açıp rozeti ve kimliğimi gösterdim.
“Komiser Vera Gürsoy. Bunlarda iş arkadaşlarım,” dediğimde kadının bakışları parmağımı takip etti. “Merhaba, buyurun?” Dudaklarımın üzerinde dilimi gezdirirken cüzdanımı cebime koydum. “Biz emekli amir Veysel Karar için gelmiştik. Güncel adresi burası görünüyor.”
Kadın kapıyı biraz daha açıp kendini gösterdiğinde “Babam oluyor. Evet bizimle yaşıyor burada,” diyerek içeriye doğru seslendi.
Elinde bastonuyla koridorda bize doğru gelen adamı görünce duruşumu değiştirdim. “Ne oldu?” Yaşlılığın sesine yansıttığı incelikle yanımıza gelen adam bize bakabilmek için boynunu kaldırmak zorunda kaldır. Kamburu çıkmıştı, bu yüzden kafasını tam kaldırdığı söylenemez.
“Veysel bey biz size eski bir olayla ilgili bir soru sormak istiyoruz.”
Adamın tüm dikkati bana döndü. Çatık kaşlarıyla bana bakıp “Ne olayı?” diye sordu. “Çok eskiyse hatırlamam.”
Derin nefes aldım. “Siz amirliğini yapmışsınız soruşturmanın. Sonuca ulaşıldığı pek söylenemez. Ama belki hatırlarsınız.” Adam bu dediğimi komik bulmuş gibi güldü. Yılların yaşattıkları yüzünde yaşlılık lekelerine sebep olmuştu. “Kaç tane dosya açık kaldı, kapanmadı biliyor musun? Öyle her şeyi hatırlayacak güç mü kaldı bende?”
Daha çok konuşmak istemediği için başından savıyormuş gibi hissettim. “75 yılında, İzmir’in Özbek kasabasında çıkan yangınla ilgili sorularımız,” diye konuştu arkamdan keskin bir ses. Omuzlarımı dikleştirirken kafamı yarım çevirip Ecevit’e baktım. Bana doğru adımlıyordu.
“Bizim o yangınla bağlantılı olduğunu düşündüğümüz bir dosya var. Ve bize bu konuda yardımcı olabilirsiniz diye düşünüyoruz.”
Yaşlı adamın bir anda gerildiğine şahit oldum. Benimle birlikte Ecevit’te bunu fark etmiş olacak ki kafasını yana eğip adamı izlemeye devam etti. “O olayla ne alakanız var sizin?”
Derin nefes alırken tedirgin şekilde etrafa göz attım. Tüylerim yine ürpermiş, bir çift gözün rahatsızlığı sırtıma binmişti. “Bunu içeride konuşsak olur mu? Ulu orta şeyler değil.”
Adam bizi içeri almaya pek hevesli olmasa da bunun mantıklı olduğunu düşündüğünden olsa gerek kızına eliyle kapıyı açması için işaret yaptı. Biz bize işaret edilen oturma odasına giderken kızı başka bir odaya geçmişti.
Adam her zaman oturduğu, yastık ve koltuktaki izden belli olan köşeye otururken biz üçümüz büyük koltuğa sıralandık. “Sizi dinliyorum,” diye konuşmaya başladı amir. Sırtını arkaya yaslamamış merakla bize bakarken bastonuna tutunmuştu. “Özbek kasabasında her sene bir insan kayboluyor. Bu arşive terör kaçırması olarak geçti fakat ben öyle olduğunu düşünmedim. İki hafta kadar önce yine bir kayıp vakası yaşandı. Ve araştırmalarım sonucunda 75 yılındaki yangını öğrendim.” Gözlerimi adamdan çekip yanımdaki ortaklarım da kısacık gezdirdikten sonra tekrar yaşlı adama döndüm.
Büyük bir merakla beni dinliyordu. “Bazı benzerlikler dikkatimi çekti. Yangın ne kadar arşive kaydolmuş olsa da bilgiler çok eksikti. Özellikle olay yeri raporları, polis raporları, ölü sayısı. Eksik bilgileri sizden öğrenmeyi umuyorduk.”
Adam aklına çelişkiler takılmışçasına kaşlarını çattı. O sıra kızının getirdiği sıcak çaylar ile kısa bir düşünme payı buldu kendinde. Kadın hepimize çayları ikram ettikten sonra meraklı bir şekilde karşımızdaki koltukta oturdu. “O yangının üzerinden çok yıllar geçti. Nasıl bir bağlantı olabilir ki?”
“Bizim amacımız da arada bir bağlantı var mı yok mu öğrenmek. Aklımızdaki eksik parçaları doldurursanız, bizde kayıplar için ona göre bir yol izleyeceğiz.” Ecevit sanki yıllardır bu işi yapıyormuş gibi düzgün, temiz bir dille konuşuyordu. Aynı zamanda sesindeki baskınlık kendisinin eski bir asker olduğunu çok güzel belli ediyordu.
“O yangın işi çok karışık. Bazı şeyler bahane edilse de raporlar bilerek kaldırıldı.”
Duyduklarım ile şaşkınlıkla çayımı karıştıran elim donup kaldı. “Nasıl yani?” diye sordu Kaya hepimizin merak ettiği soruyu dile getirirken. “O sene başka ülkelerde çok fazla savaş vardı. Yunanistan, Kıbrıs – Rum, Kore olsun, her ülkeye belli başlı mülteci gelmişti. O zamanlarda Özbek köyünde de vardı her ırktan bir insan. Velhasıl her şey güzel başlasa da bir zaman sonra bu mülteciler ve kendi halkımız arasında kavgalar, gapslar, saldırılar çoğaldı. Önünü alamadık. Bir gün ise büyük bir yangın çıktı. Önce kilisede başladı, sonra ormana kaydı, en son kasaba. Her şey dakikalar içinde oldu.”
Bastonu koltuğun kenarına yerleştirdikten sonra ise sırtını da koltuğa rahat bir şekilde yasladı. “Bize ihbar geldiği gibi kasabaya gittik. Gittiğimizde artık her yer can pazarıydı, yarısından fazlası yanmıştı kasabanın. Kurtarabildiklerimizi kurtardık.”
Böyle korkunç bir olayı gözümde canlandırmak bile tüylerimi ürpertmişti. Kasabanın yarısı demek çok fazla can kaybı demekti. “Yangın günler sonra durduruldu, ölenlerden geriye ise sadece küller kalmıştı, tamamen yanmışlardı.” Çayından bir yudum alırken adamdaki sakinliğe hayran kalmıştım. Zira ben çayımı zorlukla nefes alıp, önümdeki sehpaya çoktan bırakmıştım.
“Sorgular başladığında işin içi çirkinleşti,” diye tekrar konuştuğunda kaşlarım çatıldı. “Mülteciler, kasaba halkının onları kasabadan atmak için ayaklandığını söylüyor, halk ise mültecilerin kızlarına, çocuklarına sarkıntılık edip, orada burada önlerini kestiğini, hırsızlık yaptığını söylüyordu.”
Dirseklerimi dizlerime yaslayarak öne doğru meyillendim. “Yangını kim nasıl çıkarmış peki?” Adamın kaşları yorgun şekilde havalandı, sağ omzunu silkti. “Orası işte tamamen muamma. Kesin olan tek şey, yangının kasabanın yukarısında olan kilisede çıktığı.”
Yavaş hareketlerle yan tarafıma dönüp Ecevit’e baktım. “Yakın mı Kasabaya?” Bana kafasını sallarken o da benim gibi içmediği çayını bıraktı. “Mezarlığın yanında eski bir yol var, oradan gidiliyor.”
Beynimde çakan şimşekler o yolda karşılaştığım Erdem’i getirdi gözümün önüne. Ve ben bir kez daha Erdem’e karşı bir şüpheye doldum. “Sorgu da da mı bir şey çıkmadı?” diye sordum emekli amire dönüp. Adam kafasını iki yana salladı. “İki tarafta birbirine suç atıyordu. Yani asla bir sonuca varılmadı. Zaten kilise de bulunan kemik küllerinde çıkan fazla DNA’ya bakacak olursa asıl kavga oradaymış. Kasabanın halkı ve mülteciler orada büyük bir kavga yaşıyormuş ve yine çıkan yangınla kaçamayıp orada ölmüşler.”
“Bu dediğiniz mülteciler,” diye konuşmaya dahil oldu Kaya. “Hangi ülkeden?”
Amir biraz düşündü, düşünürken seyrelmiş kafasını kaşıdı. “Yani ne kadar unutulması zor bir olay olsa da yaşlılıktan artık çok zor hatırlıyorum detayları.” Kısa bir duraksamanın ardından kızına döndü. “Benim telefonu getir kızım,” dediğinde kızı ikiletmeden ayaklandı.
“Yangın ve kayıplar 3. derece acil durumu kapsıyordu çünkü çoğunluk mülteciydi. Biraz da olayın içi kazılmasın diye her şeyin üstü kapatıldı ama ben her şeyin bir kopyasını sakladım.” Kızının uzattığı telefonu alıp boynundaki gözlüğü taktı ve telefona bakmaya başladı.
“En iyisi beni oğlana söyleyeyim kanıtları size göndersin. Onlar benden daha çok yardımcı olur. Eğer yardımcı olmazsa da at gitsin, ben genç aklıyla saklamıştım.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak gülümsedim. “Teşekkür ederiz. Umarım işimize yarayacaktır.” Adam arayacağı ismi bulmuş olmalı ki telefonu kulağına koyduktan kısa süre sonra konuşmaya başladı. Önce hal hatırla başladığı cümleler sonrada evdeki dosyayı sakladığı yer tarifine döndü. Hemen arkasından ise evimin adresini benden istedi.
Arama kapandıktan sonra buradaki işimizin bittiğini anlamıştık. Tam kalkmaya niyetlenmiştim ki, “Siz kayıpların bu olayla neden bağlantılı olduğunu düşünüyorsunuz?” diye sordu Veysel amir. Derin nefes alıp şüphe duyduğum tarihleri, kayıpların zamanlarını anlattım. Beni can kulağıyla dinleyen amir eliyle yanağını kaşıdıktan sonra dudaklarını büktü.
“Ortak bir payda çıkar mı emin olamadım. İki uç nokta gibi duruyor. Ee kayıpların ilk olduğu tarihe bakarsak da, yangından 30 yıl sonra... Yangından kurtulanların çoğu ölmüştür, tabii çocuklar hariç,” demişti ki duraksadı. Sanki aklına bir şey gelmiş gibi kaşları çatıldı.
“Bir şey mi oldu?”
Ecevit’in sorusuyla kendini toparlayıp kafa salladı. “Hiç, bir şey hatırlar gibi oldum,” diye geçiştirdiğinde ellerimi bacaklarıma sürttüm. “Biz kalkalım o zaman artık,” diyerek önce ben ayaklandım. Amire döndüğümde bana elini uzatmıştı.
“Bakışlarından belli, cevval bir polis olacaksın ileride. Yolundan sapma sakın.”
Kafamı sallayarak teşekkür ettikten sonra diğerleriyle de el sıkıştı. Kendi koltuğa tekrar otururken kızı bizi uğurlamak için kapıya kadar geldi. Nezaketen hoşça kal dedikten sonra kendimizi arabaya bıraktık.
“Kafam yandı,” diye konuştu Kaya sessiz geçen yolcuğu baltalamak isterken.
“Böyle karanlık bir olay beklemiyordum,” diye konuştum bende. Tamam koca bir kasabayı kaplayan yangın her türlü karanlık bir geçmişti fakat yine de bu tarz bir şeyler beklemiyordum. Kırmızı ışıkta durduğum sırada hemen not defterime uzandım.
Kasabadaki bu olaylı kiliseyi tabi ki ziyaret etmem gerekiyordu. Bu yüzden hızlıca not alıp tekrar yola koyuldum. Ecevit hareketlerimi izlerken gözlerine konan hayranlığın sebebi neydi merak ettim. Zira herkesten duyduğuma göre ben çalışırken öyle bir ciddiyete bürünüyordum ki, bu herkesin benden çekinmesine sebep oluyordu.
Umur bile benimle iş üstünde uğraşmazdı. Sevimsiz herif aklıma gelince suratımı buruşturmadan edemedim.
“Amirin dedikleri doğruydu. Yangınla ilk kayıp vakasının arasında 30 yıl var. yani çok uzun bir zaman. Keza hala kayıplar devam ediyor, bu da 50-55 sene yapıyor,” diye konuşmaya başladığında canım sıkılmıştı.
“Gerçekten uçuk bir rakam,” diye destekledim Ecevit’i.
“Şu adamdaki dosya gelsin bakalım,” diye konuştu arkada oturan Kaya. “O Vera’ya bence daha fazla yol gösterir. En olmadı yangın meselesi tamamen rafa kalkar.”
Etrafımı saran can sıkıntısıyla derin nefes aldım. “Eğer yangın olayından bir bağlantı çıkmazsa bu beni en başa götürür.” Son dediğim hepimizin canını sıkmıştı fakat maalesef doğruydu. Yangın meselesinin ardından ben onların gözüne battım. Eğer ki bu olayın kayıplarla bir bağlantısı yoksa bu soruşturma yine böylece kapanır. Zira amirimin verdiği sürenin bitmesine iki hafta kaldı ve ben ne soruşturmayı üzerime alabildim ne de soruşturma da ilerleyebildim.
***
Evimin bahçesinde yürürken paranoyakça çevreyi kolaçan ediyordum. Saat ikindi vaktinin ortasıydı. Gök turunculuğunu etrafa saçmıştı. Evin anahtarını yerleştirip içeri girdiğimde ilk işim belimdeki silahıma elimi atmaktı.
O günden sonra bir travma kalmış olabilirdi bende. Önceden kasabada dolanırken silahımı yanımda taşımazdım ama o saldırıdan sonra neredeyse tuvalete giderken elimde taşımak istiyordum. Kaya’yı markete bıraktıktan sonra binbir bahanesiyle Ecevit’i almıştı yanına. Ecevit ise zorla arabadan indiğinde evime kalan yolu tek başıma gelmiştim.
Evde kimsenin olmadığından emin olduktan sonra salona geçip oturdum ve arkama yaslanarak gözlerimi kapattım. Yolun üzerime yıktığı yorgunluğu atmak istemiştim ki telefonum çaldı. Koltukta yanıma koyduğum telefonu doğrulmadan alıp yüzüme yaklaştırdım.
“Efendim, Nagihan.”
“Komserim Merhaba,” diye konuştu. “Benden istediğiniz bir şey vardı,” diye devam edince anında doğruldum. “Diğer kayıpların arama geçmişine ulaştım. Tabi çok eski olanların bazılarında cep telefonu yoktu ama diğer aramalarda bir şey dikkatimi çekti. Bu yüzden cep telefonu olmayanların ev telefonu bilgilerine ulaştım.”
“Nagihan,” diye seslendim şaşkınlıkla. “Sana daha önce harika bir polis olduğunu söyleyen oldu mu? Çünkü gerçekte mükemmelsin!”
Ufak kahkahası benimde suratımda gülümsemeye sebep olmuştu. “Estağfurullah, komiserim.”
“Ne çıktı kayıtlarda?” Derin bir nefes aldıktan sonra konuştu. “Siz bakın en iyisi. Mail attım.”
Telefonu kapatır kapatmaz mail adresime girdim. Ekranı yeniledikten sonra gelen bilgileri hemen indirdim ve eki açtım. Tüm arama geçmişlerini bir saatten fazla inceledim ve gördüklerim tüylerimin ürpermesine sebep olmuştu.
“Bu nasıl bir oyun böyle?”
Tüm eski kayıpların telefonları neredeyse her gün, her gece saat 03:30’da aranıyordu. Cep telefonları olmayan en eski vakalar, ki buna halam dahil, ev telefonundan aranıyordu.
Ne dönüyordu burada?
Bu kasabaya ne illet olmuştu?
Tüm bu düşüncelere dalmıştım ki elimde titreyerek çalan telefonum korkuyla irkilmeme sebep oldu. Bir elim göğsümün üstüne konarken, gözüm arayan kişinin ismine baktı. Muhtardı.
“Alo?” diye açtım telefonu. “Kızım rahatsız ediyorum, kusura bakma.”
“Ne kusuru olur mu öyle şey? Bir sorun yoktur umarım.” Sorumun hemen arkasından verdiği boğuk nefes bir sıkıntı olduğunu gösteriyordu. “Mezarlığa kurt dadanmış, mezarları eşelemiş. Dedenle, babaannenin mezarını harap etmiş biraz. Yani ne kadar önlem aldıysak bir türlü kurtulamadık şu hayvanlardan. Neyse, kayıt falan alınacak ben yine de sana haber vereyim dedim,” diye konuşurken sesindeki mahcup haller daha önce bu konuda kasaba halkıyla çok fazla tartışmaya girdiğini gösteriyordu.
“Elinizden geleni yapıyormuşsunuz. Daha ne olsun?” deyip aklıma gelen şeyle duraksadım. Mezarlığın yukarında kalan kilise ve hayvanların eşelediği mezarlar... Mezarlar özellikle hayvanlar kokuya gelmesin diye derin kazınıyordu.
“Ben birazdan oraya geliyorum,” diyerek adamın bir şey demesini beklemeden telefonu kapattım. İçim ürperirken mezarlığa gitmek için çoktan evden çıkmıştım.
****
Ay her yeni bölümde bir ürkünçlük oluyor ashahdjksd
Nasıldı bölüm ?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |