12. Bölüm

Bölüm 11

Suveyda Rey
suveyda_rey

Diğer kitaplarım çok güzel yükselirken Resitalciğime neden oe gibi davranılıyor çözemedim.....

neyse keyifli okumlar.

***

Boğuk ses ve kulağıma çarpan nefes içimi ürpertirken, sakince ellerimi hava kaldırdım. “Aferin,” diye fısıldamasıyla yutkundum. Boğazıma ilk sarıldığı an yere düşen çantama uzandı. Kenardaki koltuğun koluna koyduğu çantamı tek eliyle kurcaladı.

“Kimsin sen?”

Adam sanki susmamı istercesine boğazımdaki koluyla daha da sıkıştırdı beni. “Hiç bulaşmaman gereken şeylere bulaşıyorsun komiser,” diye konuştuğunda zorlukla yutkundum. Boyu benden uzundu, yapılı değildi ama kalıplı bir vücuda sahipti. Sesi öyle genizden geliyordu ki hem çok tanıdık hem çok uzak hem de çok ürkütücüydü. Ellerinde siyah deri eldivenler vardı.

“Kayıp insanlarla ne işiniz var?”

Benim sesime ve sorularıma tahammül edemiyormuş gibi boğazımı sıkarak sarstı. “Sesini kes ve bana elde ettiğin delil, kanıt ve not ne varsa ver!” Çantamın içinden bir şey bulamamış olacak ki umursamadan yere attı. Kafamı belli olup olmamasını umursamadan iki yana doğru salladım. “Asla.”

Sıkılgan bir nefes verdikten sonra boğazımdaki kolunu çekti. Çenemi ve boğazımı kasmaktan doğru düzgün nefes alamamıştım bu yüzden sakince soluklandım. Fakat bu soğuk parmakların boğazımı sarmasına kadardı.

Sırtımı tahta ve sert kapı pervazına vurarak parmaklarını gırtlağıma geçirdiğinde boğulmanın etkisiyle gözlerim büyüdü. “Seni öldürürüm!” Kalın ve gırtlaktan gelen sesini özellikle yapıyordu. Gözlerimin önündeki yüz tamamen siyahtı. Siyah kar maskesiyle bütünleştiği yetmezmiş gibi ağız ve burun kısımları bile kapalıydı. Gözlerinin olduğu yerde ise minik iki küçük delik vardı.

Konuşmak istedim fakat nefessiz kaldığım için hırıltılı bir ses dışında bir şey çıkmamıştı. “Seni öldürürüm. Tek bir parçanı bile bulamazlar senin! Şimdi bana elindeki tüm her şeyi ver!” Gözlerim boğazımdaki baskı yüzünden patlayacakmış gibi zonkluyordu. Zorlukla kapattığımda neredeyse dengem sarsılmaya başlamıştı. İki dakika daha sürerse bayılacaktım ve kısa bir süre daha boğazımı sıkarsa da ölecektim.

Ecevit bu kadar dakikadır Erdem ile ne konuşuyordu?

“Son kez söylüyorum,” diye konuşurken eli o kadar kasılmıştı gırtlağımın kırıldığına bile emindim neredeyse. “Elindekileri bana veriyorsun ve bu soruşturmadan çekiliyorsun. Hiçbir şey araştırmıyorsun! Duydun mu beni?!”

Kulaklarım o kadar boğuklaştı ki birkaç santim geriden konuşsa asla duyamazdım. Ama yüzümün önünde milimler varken söylediklerini çok rahat duyuyordum. Kafa salladım. Yüzümün ve dudaklarımın şiştiğine emindim. Bayılmak üzere olduğumun da farkındaydım. “Elindekiler nerede?” Zonklayan bakışlarımı halamın odasına çevirdiğimde orayı göstermeye çalıştığımın farkındaydı.

Ani bir hareketle ellerini üzerimden çekip oraya ilerlediğinde, hala boğuluyor gibiydim. Sanki o koca eli hala gırtlağımı sıkıyormuş gibi nefes alamıyordum. Boğulurcasına öksürürken elim boğazıma gitti. Karanlık yüzünden asla inceleyemediğim adam halamın odasını dağıtırken öksürerek sobanın önündeki odunlardan bir tanesini aldım.

Beynimin içi öyle zonkluyordu ki sanki ayaklarımı boşluğa atıyormuşum gibi başımı döndürüyordu. Halamın çekmecesine doğru eğilen adamın kafasını elimdeki odunla vurduğum gibi öne doğru yalpaladı. Doğrulmasına fırsat vermeden bu kez sırtına vurduğumda ben hala nefes almakta zorluk çekiyordum. Gözlerim de sanki ayağımın altındaki yer gibi kayıyordu.

Adam sarsak adımlarla gerileyip doğruldu ve elimdeki oduna uzandı. Karnına veya başka yerine, attığım tekme nereye geldi bilmiyorum ama eğilip bükülmesine sebep oldu. “Lanet oruspu!” diye boğuk bir sesle çığırdığında odunu yine vurmak için kaldırmıştım.

Bu kez aniden kalkıp odunu tuttu beni iterek almaya çalıştı. Zaten sağlam olmayan dengem yüzünden yatağa düştüğüm zaman odunda odanın bir tarafına düşmüştü. Üzerime oturup bıçağı kaldırdığında bir elim çoktan bileğine yapışmıştı.

Kendi ağırlığıyla üzerime abandığı için bıçak tam alnımın üzerinden yavaş yavaş iniyordu. Diğer elim ise seri bir hamleyle üzerinde bulunduğum yatağın yastığının altına kaydı. Soğuk kabza elime değdiği an kavradım ve karşımdaki adama sıkmak için kaldırdım.

O benim gibi bayılmak ve boğulmak arasında olmadığı için hızlı bir atakla benim yaptığım gibi silaha sarıldı. Ama ben silah ateşlemiştim. Kurşun evdeki eski tahta dolaba saplanırken duyması gereken adamların silah sesine koşması için dua ettim.

O sırada yakıcı bir sızı bir çığlığı dudaklarımdan kopardı. Silahın telaşıyla engel olmayı bıraktığım bıçak omzuma saplanmıştı. Acı avuçlarımı sıkmama sebep olduğunda silah tekrar ateşlendi ve odanın penceresini parçalandı.

“Vera!” diye kopan bağırtının sahibi Ecevit’e aitti. Üzerimdeki adam anında bakışlarını kapıya çevirdi ve tekrar bana döndü. “Kahretsin,” diye hırladı boğuk bir sesle. Elini elimden çektiği gibi saniyelik bir refleksle yumruk yaparak yüzüme geçirdi. Sersem gibi olan beynimin içindeki şimşekler beni dünyamdan ve etraftan soyutlarken adamın koşarak odadan çıktığını görmüştüm.

Yüzümün sol tarafında ve sağ omzumdaki tarifsiz acı ile inledim. Kendimi yan çevirerek dönüp duran baş dönmeme lanetler yağdırarak ayağa kalkmaya çalıştım. O an korkunç bir sesle kırılan kapı gözlerimi bile kapatacak kadar şiddetli ağrıya sebep olmuştu. Yataktan tutunarak zorlukla adımladığım sırada Ecevit’in “Vera!” diye bağıran endişeli sesini duymuştum.

Halamın odasının kapı ağzında çarpıştığım Ecevit’in vücuduna yaslandığım an elimden silahım düştü, dizlerim büküldü. Gözleri hala bıçağın saplı şekilde kaldığı omzuma korkunç bir şekilde bakarken, kolu daha beni gördüğü an belime dolanmış ve beni kendine yaslamıştı.

“Orman gülü,” diye fısıldadı hayret dolu bir sesle.

“Kaçtı,” diye inledim acıyla. “Yatak odasına.” Ecevit’in arkasında olduğunu yatak odasına doğru koştuğunda görmüştüm Erdem’i. “Tamam,” dedi Ecevit ne yapacağını şaşırmış gibi. “Yorma kendini sakın. Buradayım artık tamam mı?”

Gözlerim kapanmak üzereydi. Kendime engel olmak için büyük çaba sarf ediyordum ama acıdan ve hala zorla aldığım nefesler yüzünden gördüğüm her şey dönüyordu. Bu da içimde kusma isteği doğuruyordu.

“Pencereden kaçmış,” dedi Erdem nefes nefese. “Pencereden inip dolandım ama kimse yok.”

Ecevit toplu saçlarımdan dağılan tutamları okşarcasına düzeltirken bakışlarını arkasındaki adama kaldırdı. “Ambulansı ara, çabuk.” Erdem elindeki telefonu gösterip yanımıza çöktü. “Birazdan burada olurlar,” diyerek nereden bulduğunu bilmediğim bir tişörtü omzuma bıçağın etrafına sardı.

Acıyla bağırdığım sırada koridordan birisi koştu. “Hiii!” diye çığlık atan Selvi kocaman olmuş gözlerle bize bakıyordu. “Vuruldu mu?” diye sordu korku dolu bir sesle. Ecevit kemikli elini yanağıma koyarak yüzümü göğsüne yasladı ve Erdem’in yaranın etrafını sarıp sızan kanı kapatmasına izin verdi.

Zorlukla yutkunurken yüzüm buruştu. Boğazımda müthiş bir acı vardı ve acıyla inlerken bile hırıltılı bir ses çıkartıyordum. Dışarıda insanların sesi geliyordu ve bu yüzden nedensiz bakışlar Ecevit’e döndü. “Herkes silah sesine kalkmış olmalı.” Erdem’in dediklerine kafa salladı ve Selvi’ye döndü Ecevit.

“İnsanlara kabaca durumu anlatın ve kimsenin yaklaşmasına izin vermeyin, birazdan poliste gelir zaten.”

Erdem ve Selvi sanki bir komutandan emir almış gibi anında evden çıkarlarken Ecevit başımı nazikçe koluna yatırdı. Parmakları tüy hafifliğiyle boğazımda dolandığında loş karanlıkla parlayan cam gözleri dalgalandı. Yanaklarının gerildiğini görebiliyordum. “O piçi elime bir geçireyim, nasıl sikiyorum belasını.” Yaralarımı incelerken mırıldanmasına birazcık iyi hissetsem gülerdim.

“Özür dilerim, geç kaldım.” Fısıltısına saklanan utanç başım ağrıdan çatlasa bile kaşlarımı çatmama sebep olmuştu. Derin nefes alırken acıyla inledim. Benim acıdan çıkan sesim sanki onun canını yakmış gibi yüzünü buruşturdu. “S-senin suçun değil.”

“Sus,” dedi fısıltı gibi çıkan sesiyle. “Konuşmak için kendini zorlama sakın.”

Kafamın altındaki kolu beni hafifçe kaldırdı ve göğsüne doğru yatırdı tekrar. “Erdem!” diye bağırdı gerilerek. Koridordan sert adımları işitince Erdem’in koşturarak geldiğini gördüm. “Nerede kaldı ambulans?” Erdem sıkıntılı bir şekilde yanımıza gelip tek dizinin üzerine çökmüştü. O sırada koridorun ve bulunduğumuz odanın ışıklarını yakmıştı.

“Geliyor, sakin ol,” deyip yüzüme doğru eğildi. Beklenmeyecek nazik bir hareketle çenemi kavrayıp kendine çevirdi. Gözleriyle üzerimdeki hasarı tespit etmeye çalışırken yüzü buruşmuştu. “Boğazı ve yanağı çok kötü,” diye konuştuğunda eğer imkanım olsaydı ters bir şekilde laf sokmak isterdim.

Ardından bakışları Ecevit’e döndü. “Muhtar da dahil herkes dışarıda. Vera’ın ailesini arayacaktı ama engel oldum.” Erdem’in son dediğiyle birlikte gözlerimi rahatlayarak kapattım. Eğer ailem duyarsa ilk uçakla buraya gelirlerdi ve burası şu an asla güvenli değildi. Hem onları düşünüp hem de olayı soruşturamazdım. Gerçi amirim duyarsa da işler sarpa sarardı.

“Hiç kimsenin haberi olmasın,” diye fısıldadım boğuk bir sesle. Boğazım öyle bir sızladı ki, ses tellerimin zarar görüp görmediğini merak ettim. Erdem kafa sallarken Ecevit, “Merak etme, herkesi sustururum,” diye konuştu.

Ambulansın sesi gecenin koynunu yakar gibi bir acı sokuyordu insanın içine. Kapımın önünde durduğunu tüm mahalleyi ışıtan kırmızı mavi ışıklarından anlıyordum. Öyle parlaktı ki bulunduğum odanın ışığını rahat bir şekilde köreltiyordu.

“Geldi,” diyerek alelacele ayaklanıp giden Erdem’in dışarıda ki sağlık ekibine seslendiğini duyabiliyordum. “Merak etme,” diye konuştu Ecevit, yumuşacık bir sesle. “Yanından asla ayrılmayacağım.”

Konuşmak istediğim için boğazımı yumuşatmak istercesine yutkundum. “Eve tekrar girerler, defterimi al.” Diğerlerinin kopyaları vardı ama defterimde yazanlar tamamen benim düşüncelerim, bulduğum ip uçları ve ilerlemem gereken yollardı. Bunların hiçbirinin onların eline düşmesini istemiyordum.

“Nerede,” derken gözü kararmıştı sanki. Halamın yatak döşeğinin altına sakladığım defteri söylerken ilk defa tereddüt etmedim. “Tamam,” demişti ki içeri sağlık ekipleri girdi. Onlar benimle ilgilenirken Ecevit yanımdan kalktı ve bir köşeden bizi izlemeye başladı. Beni sedyeye koydukları sırada bir el elimi kavradı.

Yorgun şekilde açtığım gözlerim Ecevit’in gökmavisi gözleriyle karşılaştı. Elimi geniş kemikli eliyle tutup kaldırdı ve sert kapaklı bir şeyi tutmamı sağladı. “En iyi sen korursun bilgileri, orman gülü. Ben seni koruyacağım.”

Evden dışarı sedyeyle çıkartılırken kalabalığı görmemek için gözlerimi tekrar kapattım. Arkamdan ambulansın şoförüyle konuşan Ecevit’in sesi geliyordu. Arabaya binene kadar gözlerimi açmadım. Bindikten sonra da açtığıma pişman olmuştum.

Çünkü yükselen paniğim gözümün önüne aylar önceki olayı getirip duruyordu. Gözüm de canlanan parçalanmış ceset benle adeta dalga geçiyordu. Asitin acısını yine aynı yerlerimde hissediyordum. Kulaklarım uğulduyordu ve kalbim göğsümü delmek istiyor gibiydi. Ambulanstaki çalışan benimle konuşmaya çalışıyordu fakat benim gözümün önüne sürekli, aylar önceki halim geliyor. Acımı anımsıyorum. O kızın parçalanmış cesedini görüyordum.

Ambulans doktoru yanındaki sağlık çalışanına bir şeyler söyledi. Telaşlı bir hali var gibiydi fakat beynimin içinde öyle bir uğultu vardı ki, sanki ruhum bedenimden geri çekilmiş olayları dışarıdan izliyordu. Koluma damar yolu açılmadan önce tansiyonum ölçüldü, suratını buruşturan doktor sonucu pek beğenmiş gibi değildi. Açılan damar yolundan bir ilaç gönderilmeden hemen önce gözlerimin etrafı minik minik kararıyordu. Gerisi ise koca, karanlık dolu bir boşluktu.

****

“Sıkıntı büyürse bırak gel Vera.”

Belli etmemeye çalışarak boğuk bir nefes aldım. “Bırakmayı düşünmüyorum amirim. Galiba kuyruklarına bastım, bu da bana yaklaştığımı gösterir.” Arkadan gelen telsiz sesleri yüzünden amirimin sesini zorlukla duyuyordum.

“Bu canından önemli değil ve senin gibi bir polisi kaybetmek istemiyorum,” dediği sırada yanındaki kişiye kısa bir cevap verdi. “Ayrıca daha birkaç ay önce böyle bir durum atlattın. Hatta daha ciddi bir durumdu. O yüzden kendine çok daha fazla dikkat etmek zorundasın. Tekrarlarsa, iş başı yapmak zorunda kalırsın.”

“Emredersiniz amirim.” Sıkıntıdan yanağımın içini kemirirken amirimin diyeceklerinin bitmediği belliydi.

“Zaten şurada üç haftan kaldı. Aynı şeyleri tekrarlamama gerek yok, öyle değil mi?”

Hafifçe öksürüp boğazımı temizledim. “Evet efendim. Bu arada size bir şey daha demek istiyordum.” Amirimi çok fazla tuttuğumun farkındaydım ama Umur’un dediklerini ve yaptıklarını bu kez söylemek zorundaydım. “Dinliyorum.”

Dudağımı yalayıp sakin bir şekilde ve saygımı kaybetmeden anlattığım duruma amirimin de sinirleniyor olmasına sevinmiştim. En azından Umur’a hak ettiği bir ikazı, uyarıyı verecekti. Konuşmam bittiğinde ise “Onu ben hallederim, Vera. Ayrıca bu durumu daha erken söylemeliydin.”

“Geçici bir yarışın içindedir diye düşündüm amirim.”

Ben daha cümlemi bitirmemişken yanındaki memurdan Umur’u çağırmasını isteyince içimin buz gibi olmasına engel olamadım. “Tamam. Şimdi kapatıyorum, ailene de söylemiyorum ama bu seferlik.”

“Teşekkür ederim amirim.”

Telefonu kapatmam ile odamın kapısının çalması eş zamanlı olmuştu. Ecevit yapılı cüssesiyle odaya girerken bana göz ucuyla bakmıştı fakat uyandığımı görünce anında durakladı. “Uyanmışsın orman gülü.” Ona gülümseyerek kafa salladım. “Yarım saat olmuştur,” diye gereksiz bir açıklamada bulundum. “Sen nereden geliyorsun?”

Eliyle odanın kapısını gösterdi. “Buralardaydım. Nagihan diye bir polis kapıya iki tane polis dikince içeri giremedim.” Bunu öyle masum bir yüz ifadesiyle söylemişti ki neredeyse gülecektim. Nagihan ben kendime gelene kadar kapıya koruma amaçlı polis dikmişti ve muhtar da dahil kimseyi almamışlardı. Ben kendime geldiğimde ise gerek olmadığını söyleyip polisleri gönderdim.

“İyi misin?” Az önceki sesine nazaran daha yumuşak ve merak doluydu fakat tınısında karanlık barındırdığını bulutların çöktüğü gözlerinden anlayabiliyordum. “Daha iyiyim,” deyip kolumu gösterdim. “Oynatabiliyorum,” desem de tekrar boğazımı temizleme ihtiyacı hissettim.

Kolumdaki bıçak yarasına dikiş atılmıştı, neyse ki çok ciddi bir durum değildi. Boğazımda ise sıkılmaktan dolayı fazla tahribat almıştı. Yutkunurken bile acısını hissedebiliyordum. Arada bir öksürme ihtiyacı hissediyordum.

Ecevit’in bakışları boğazıma kaydığında nereye baktığını bilmek tekrar yutkunmama sebep oldu. Yumuşak yüz ifadesi boğuk bir hal aldığında, sarıya çalan sakallarının sakladığı yanaklarındaki oluşan çukurları gizleyemiyordu.

“Doktor da gelir birazdan,” diye konuştuğumda amacım bakışlarındaki bulutları dağıtmaktı. Bakışları amacımı karşılar gibi gözlerime kaydı. “Acıyor mu?” diye sorarken eli kendi boğazını gösterdi. Tekrar sessizce yutkundum ve kafa salladım. “Birazcık,” derken yüzüm hafifçe buruştu ve iki parmağımla da dediğimi destekledim.

“Birazcık,” dedi o da beni tekrar edercesine. Ama sanki o buna daha çok bozulur gibi olmuştu ve bakışlarını odanın penceresine çevirmişti. Odanın kapısı açıldığında Nagihan ve hemen arkasından da beyaz önlüklü bir doktor girmişti.

“Geçmiş olsun,” diyerek selam veren doktora gülümseyerek teşekkür ettim. Nagihan önce Ecevit’e bakıp baştan aşağıya inceledi ardından ise bana döndü. “Çıkış yapabilir miyim?” Doktor soruma cevap vermeden önce yatağımın önündeki masadan aldığı dosyamı inceledi.

“Omzunuza birkaç gün dikkat etmeniz gerekiyor. Ani hareketlerden kaçının, dikişler açılmasın, ayrıca her gün pansuman da şart. Boğazınız ve yanağınızdaki morluk içinde krem vereceğim, sabah akşam sürerseniz kısa sürede iyileşirsiniz. Burada kalmanızı gerektirecek bir durum yok, işlemlerden sonra taburcu olabilirsiniz,” deyip elindeki reçeteyi onaylayıp masanın üzerine bırakıp odadan çıktı.

Nagihan aldığı reçete kağıdını bana uzattıktan sonra beklenti dolu bakışlarla bana baktı. “Bir şey mi oldu?” Gözleri Ecevit’e kaydı ve emin olmak istercesine bana döndü. “Benden istediğiniz bir şey vardı,” diye konuştuğunda benimde bakışlarım kısa bir an Ecevit’e döndü.

Ecevit kendine bakılmasından hoşlanmamış gibi bir surat ifadesi takındı ve tam bir şey söylemek ister gibi ağzını açmıştı ki tekrar Nagihan’a döndüm. “Söyleyebilirsin, Ecevit bu soruşturmada benim ortağım.”

Nagihan’ın bakışları şaşkınlıkla havalanırken tekrar dönüp Ecevit’i inceledi. Sanki benim dediğimden emin olmak ister gibi. Tekrar bana döndüğünde emin olmak ister gibi bakıyordu. Bende emin değildim aslında ama emin olmam gerekiyordu. Ecevit ne kadar çok şey öğrenirse o kadar çabuk hata yapardı ve onu çok rahat bir şekilde yakalardım.

“Gizli polis falan mı?”

Ben Nagihan’ın sorusuna geniş bir şekilde gülerken Ecevit’in afallayıp ani bir öksürük tufanına takıldı. “Evet,” derken bakışlarım ona öndü. “Çevreyi kolaçan ediyor, kasabalıların arasına sızdı.”

Gök mavisi gözleri büyüyen Ecevit ne yapacağını şaşırmış şekilde bakıp duruyordu. Kendisiyle dalga geçtiğimin tabii ki farkındaydı ama nedense afallayıp, şaşkın bakışlar atmaktan kendini alamamıştı. Bana, bir şeyler anlamaya çalışarak bakıyordu ve nedenini sonraya atmak istercesine Nagihan’a döndüm.

“Sen bana ne söyleyecektin?”

Nagihan kendisine yönelttiğim soruyla anında toparlanıp ellerini arkasında birleştirdi. “Serap hanımın son arama kayıtlarını çıkardım. Bir numara bir hafta içinde kendini defalarca aramış. Numarayı şu an araştırmaya aldım, listeyi de istediğiniz gibi mail olarak attım.”

Nagihan’ın söyledikleriyle düşünceli şekilde kaşlarım çatıldı. “Mesajlarına ulaşabilir miyiz?”

Dudağının kenarını kaşıyan Nagihan sorumla birlikti sıkıntılı bir iç çekti. “Ona mahkeme kararı gerekecektir. Fakat yine de isterseniz birkaç arkadaşımdan yardım isteyebilirim.” Gevşek şekilde toplanmış olan saçımdan sızan telleri kulağımın arkasına yerleştirdikten sonra kafamı salladım.

“Yapabileceğinden emin olduğun kişi varsa yardım iste ama daha fazla bahsetme kimseye.”

Emir alan polis asilliğiyle kafasını salladı. “Bir de 75 yangını ile ilgili bir şey var,” dediği an tüm dikkatimi üzerine çekmişti. Bu konu fazla derindi ve beni kendine nedensiz bir şekilde çekiyordu. “O zaman ki soruşturma içinde bulunan polislerden birinin bilgilerine ulaştım. Geri kalanların çoğu vefat etmiş, bir iki tanesi de fazla yaşlı ve hasta, sağlıklı iletişime kapalı.”

“Sağ ol, Nagihan. Sen yine bilgileri mail olarak at bana.”

Emin bir şekilde dik bir duruş aldı. “Attım komiserim. Ben çıkış işlemlerinizi halledip geliyorum. Arabanız hastanenin otoparkında sizi eve götüreceğim.” Elimi gerek yok dercesine salladım. “İşine mani olmayayım, eve bırakmana gerek yok.” Yumuşak bir ifade takınarak söylediklerimden sonra baş selamı vererek odadan çıktı.

Ecevit ile odada yalnız kaldığımız zaman yerinde hareketlendi. “Gizli polis ha?” Muzır bir ifadeyle bana baktığını ona dönünce fark ettim. Omuzlarımı silktiğim de yine dudağının sağı kıvrıldı. “Eh evsiz bir adamı neden ortak yaptığını açıklayamazdın.” Kendi sorusunu cevaplar gibi konuşmuştu.

“Açıklamaya ihtiyacım mı var ki?” deyip baygın bakışlar attım. “Zaten amacım senden faydalanmak. Sonuçta eski bordo berelisin, tabii ki benden daha donanıma sahip olabilirsin. Bu durumda ortağım da oluyorsun.”

Aslında yalan sayılmazdı. Evet Ecevit’e karşı şüphelerim vardı. Onu yanımda tutarak bir kumar oynuyordum. Eğer şüphelerimde haklı çıkarsam, bir yanlış yapana kadar çoktan sezmiş olurdum. Her hareketini izleyip aklıma yazıyordum. Şüphelerimde haklı çıkmaz isem, eski bordo bereli bir askerden yürüttüğüm soruşturma için yardım almış oluyorum.

O sırtını odanın duvarına yaslayıp sessizleşince elime telefonumu aldım. Nagihan’ın attığı mailleri inceledim. Yangın soruşturmasında adı geçen birinin bilgileri atmıştı. Adam oldukça yaşlıydı, doğru düzgün bilgi alabillir miydim, hiçbir fikrim yoktu. O yüzden bu işi toparlandıktan sonraya atmıştım.

Diğer maile tıkladığımda gönderdiği son arama listesi ekini indirdim ve açılmasını bekledim. Arama kayıtları son bir haftayı kapsıyordu. Ekteki numaraları renklere göre ayarlanmıştı ayrıca numaraların hemen yanında rehbere nasıl kayıtlıysa o isim vardı.

Rehbere kayıtlı olmayan o numaraya baktım. Her gün aynı saatte aramıştı. Arama saati baya tedirgin ediciydi, hatta bu saatte arandığından eminim kocasının da bilgisi vardı. Neden sorgu da bahsetmemişti?

Serap hanımı tedirgin eden şey, bu numaranın her gün araması mıydı? Bir dakika bile şaşmamış. Her gün sabaha karşı saat 03:30’da aramıştı. Neden engellememişti numarayı? Mesaj panosuna geçerek, Nagihan’dan, Serap hanımın arama kayıtlarından bir hafta geriye gidip bir liste daha çıkarmasını istedim.

O sırada geçenlerde gece arayan gizli numara geldi aklıma. Bağlantı olabilir miydi?

Hemen ardından ise kopyaladığım numarayı arayüze yapıştırdım ve aradım. Bu arada varlığını bile unuttuğum Ecevit ile göz göze geldik. “Yine tüm komiser ciddiyetini kuşandın,” diye takıldı bana. Aradığım numaranın çalmasını bekledim fakat “Aradığınız numara kullanılmamaktadır,” diyen tele sekreter ile kaşlarım çatıldı. Bir hafta boyunca aynı saatte aktif olan numara şimdi kapanmıştı.

Serap hanımın peşinde olan kişi veya kişiler miydi? Belki de Serap hanımı ele geçirince numaraya gerek kalmamıştı.

O an aklıma gelen detay ile tekrar Nagihan’ın mesaj panosuna geçtim. “Serap’tan önceki iki kaybın son arama kayıtlarını çıkartır mısın, acil olarak.” Kısacık sürede yine Nagihan’dan olumlu bir yanıt alınca telefonumu kenara bırakacaktım ki, çıkış işlemlerini hallettiğini ve acil anons geldiğini için gitmesi gerektiğini yazmıştı.

Rahat bir nefes vererek üzerimdeki pikeyi çektim. Üzerimde hala dünkü kıyafetlerim vardı. Benim doğrulduğumu göre Ecevit ise anında doğrulup bana doğru geldi. “Ne oldu?” Ayakkabılarımı giymek için dalgınlıkla eğilmiştim ki içine bıçak saplanmışçasına şiddetli bir acıyla sızlandım.

“Ne bu acelen Orman gülü?” Elini sağlam omzuma koyarak doğrulmama yardımcı oldu. Acıyla buruşturduğum suratıma gözlerine oturan merhametle baktığında içimde tuhaf bir sızı oluştu. Gök mavisi gözlerine merhamet çok yakışıyordu.

“Yeterince kaldım, sevmiyorum hastaneleri.”

Aslında kendimi aylar öncesini düşünmemek için zorluyordum. Hastanenin kokusu bile o seri katili öldürdükten sonrasını hatırlatıyor. Parçalanmış kız için sorulan sorular, hissettiğim pişmanlık ve utanç. Göğsümdeki ve ellerimdeki yaraların, derilerini düzenli aralıklarla soymaları... Hatırladıkça sanki göğsüm ve ellerim için için sızlıyordu.

“Bu şekilde hareket edersen daha çok kalacak gibisin,” deyince omuzlarım düşer gibi nefes verdim. “Haklısın,” diye mırıldandığımda tek dizinin üzerine çöktü. Hemen önümde eğilince, merak ve sorgulama hissiyle kaşlarım havalandı.

“Ne yapı-” demiştim ki ayak bileğimde hissettiğim soğuk parmaklar tüylerimin ürpermesine sebep oldu. Ayağımı diğer elinde tuttuğu ayakkabıya doğru yerleştirirken, “Eğilmene gerek yoktu, ben giyerdim,” diye mırıldandım utangaç bir edayla. Kısa bir an bana bakıp göz kırpınca ayakkabımın bağcığını bağlayıp diğerine geçti.

“Benim için büyük bir zevk,” derken sesindeki eğlenir tını, anlayamadığım başka bir tonun gölgesinde kalmıştı.

İki ayakkabımı da giydirdikten sonra doğruldu ve kenardaki tekli koltuktan aldığı montumu yakalarından tutup açtı giyeyim diye. Kendimi gülmekten geri alamadım. “Alışırım ben bunlara,” derken sesimi boğazım ağrıdığı için kısık tuttum. Önce omzu yaralı olan kolumu geçirirken yamuk gülüşüyle esrarengiz bakışları altındaydım.

“Montunu tutmakla ve ayakkabını giydirmekle korkutamazsın beni.”

Duyduklarım ile kaşlarım havalanırken dudaklarım beğeniyle büzüldü. “Ağzın laf yapma konusunda müthiş,” dediğimde bu kez geniş bir şekilde sırıttı ve montumun içinde kalan saçlarımı nazik bir şekilde çıkardı. “Diğer her şeyde de iyi olduğu gibi,” diye fısıldarken elleri nazik ve oldukça yavaş şekilde saçlarımda kayıyordu.

Uyarmak istercesine öksürdüğümde ellerini ben suçsuzum der gibi kaldırdı ve geri çekildi. Sağlam kolumla kenardaki çantamı alıp ona muzip bir şekilde kınayan bakışlar atarak hastane odasından çıktım. Eşyalarımı arkamdan hastaneye kim getirmişti bilmiyorum ama gayet ihtiyacım olabilecek şeyleri bulmuştu.

Otoparka doğru sessizlik içinde yürürken sonunda çantamdaki anahtarımı buldum. Ecevit’in yönlendirmesiyle arabamın yanına gelmiştik. O sırada önüme doğru uzatılan avuç içine kısa bir an bakıp Ecevit’e döndüm.

“Bu omuzla arabayı sürmeyi düşünmüyorsun değil mi?”

Yüzüme gelen saçı kulağımın arkasına koyarken kısacık an arabama baktım. “Düşünüyordum?” Bana gözlerini devirip elimdeki anahtara uzandı. “O omuzla kasabaya kadar kaç kere vites atman gerekiyor, biliyor musun? Dikişlerin patlayacak.” Ben engel olamadan elimden anahtarı aldı ama şoför koltuğu yerine yolcu koltuğu tarafına geçip kapıyı açtı.

“Buyurun Başkomiserim,” dediğinde beni güldürmeyi başarmıştı.

“Henüz başkomiser değilim,” diyerek araca oturdum. Baş komiser olmayı tabii ki istiyordum, hatta baş komserimin aniden gelen emekliye ayrılma kararıyla boşalmış olan konumuna aynı anda hem ben hem de Umur göz dikmiştik.

Şoför koltuğuna kurulan Ecevit yandan bana baktıktan sonra arabayı çalıştırdı. “Belki bu gizemi çözdükten sonra Başkomiser olursun?” Aklıma seri katili yakaladıktan sonra ‘kademe atlarsın artık’ diyerek lakaydilik yapan arkadaşlarım gelmişti.

“O tür şeyler fazla nadir. Hatta hiç yok. Onun için sınavı var ona girip kazanmam gerek.”

Kaşları merakla kalkınca onunda bilmediğini anlamıştım. Genel bir algı olarak vardı bu, güzel bir iş başarınca kademe atlıyorsun falan. Bunlar çoğunlukla dizi filmlerde olurdu. Eğer bu gözle bakacak olursak çok fazla komiserlerimiz var, işinde çok fazla iyiler ve çok güzel işler başarıyorlar.

“Ama geçen sene bir polis kademe atladı. Hatta haberlerde açıkladılar.”

Gözümün önünde canlanan haber kanalı ile gülümsedim. “O gerçekten hak etmişti. Büyük bir şey değil, çok çok büyük bir şey başarmıştı.” Sözlerimden sonra yolu takip eden meraklı bakışları bana dönmüştü.

“Tanıyor gibisin,” dediğinde kafa salladım. Dudağıma manidar bir gülümseme çizilmişti. “Çelebi benim akademiden beri çok yakın bir arkadaşımdır. Haber ve sosyal medyalarda da söylendiği gibi çok kötü bir geçmişe sahip.” Derin bir nefes alıp aklımdaki görüntülerin gözümün önünde akmasına izin verdim. “Kaç çocuk kurtardılar tam sayıyı kimse bilmiyor. Büyük, köklü bir çeteyi çökerttiler.”

Gurur dolu bir bakışla yolu seyrederken kafa salladı. “Canlı yayını Erdem’in evinde izlemiştik. Hatırlıyorum. O çocukların bulunduğu ortam, o yaralanan genç kadın,” deyip sıkıntılı ve boğuk bir nefes verdi. “Olaydan sonraki bir ay, Türkiye zor toparlanır diye düşünmüştüm, fakat altından kalktı.”

Ben canlı yayını zor bela telefonumdan takip edebilmiştim. Çünkü o gece Ülke öyle feci bir şeye uyanmıştı ki büyük kötü bir darbeye sebep olur diye tüm kolluk kuvvetleri düzeni sağlamak için sokaktaydı. Karadul büyük bir şey başarmıştı. “Yani Çelebi sınavsız hak etmişti rütbeyi. Hatta Karadul için MİT aralarına katmak için teklif edecek diye söylemişti bana Çelebi. Sonra ne oldu bilmiyorum.”

Sohbetin akıcılığından mıdır bilmem o kadar çabuk varmıştık ki kasabaya, zamanın nasıl aktığını bile fark etmedim. Ecevit arabamı her zamanki yere yerleştirdi ve ben eve girmek üzereyken çabucak yetişmişti bana. Gözlerim, eşyalarımı halamın odasına koyarken pencereye kaydı. Yenilenmişti. Dökülen kırılan şeyler kaldırılmıştı ve hatta eve girince gelen güzel kokuya bakılırsa eğer temizlenmişti.

“Evi kim temizledi?” Oturma odasına girdiğimde Ecevit yine her zamanki yerindeydi; sobanın başında. “Biz hastaneye gittiğimizde polisler evi araştırmış, delil falan derken daha fazla dağılmış. Muhtar başlarındaydı, Erdem ile birlikte. Polisler gidince de Erdem cam için adam getirtmiş,” dediği an koltuğa oturuyordum ki kalakaldım.

“O saatte mi?”

Kafa sallayıp kenardaki odunları sobaya koymaya devam etti. “Cam takıldıktan sonrada Selvi ve Fatoş abla evi temizledi. Erdem de yanımıza uğradığında Selvi’nin sana hazırladığı çantayla birlikte arabanı ve evin anahtarını getirmişti.”

Şaşkınlığım tamamen Erdem’in bu şekilde uğraşmasından dolayıydı. Asla bu iyiliği yapabilen bir adam izlenimi vermiyordu bana. “Bir ara teşekkür etmem gerekiyor,” dediğim de yamuk bir şekilde güldü. “Daha önce de dedim, Erdem öküz, aptal, sinirli ve insan sevmez ama içinde de büyük bir merhametli ayı vardır.”

Kendimi yavaşça geriye atarken kahkaham salona dolmuştu. Ecevit’in saydığı sıfatlar tamamen Erdemi anlatıyordu. Yalnızca o merhametli ayıyı görmemiştim daha önce, onuda görmüş kadar oldum.

Ecevit sobayı yakmış, koltuğa oturacağı an birileri kapıyı çalmıştı. O oturmak üzere olduğundan tam ben kalkacaktım ki eliyle kalkmamam için uyardı. Kapıyı açmaya gittikten saniyeler sonra ise kapıdan gelen kalabalık sesler yüzümü buruşturmama sebep oldu. Kimlerin geldiğini ise salona girdiklerinde görmüştüm.

Karşılamak için oturduğum koltuktan kalkınca muhtar aniden engel olmak istedi. “Kalkma öyle yaralı halinle kızım. Biz seni görmeye geldik,” deyince arkasında kalabalığın devamını görmüştüm. Karısı, oğlu Semih, Erdem, Selvi, Kaya, hatta kayıp olan Serap hanımın annesi de gelmişti.

“Hoş geldiniz,” diyerek oturmaları için koltukları gösterdim.

“Nasılsın kızçem?” Serap’ın annesinin sorusu ile bakışlarım yaşlı kadına döndü. “İyiyim çok şükür, merak etmeyin. Önemli bir şeyde yokmuş, dikiş atıldı sadece.”

Yaşlı kadın bana üzgün bakışlar atarken Semih “Daha iyi misin?” diye sordu. Gözleri yanağımdaki ve boğazımdaki morlukta dolanıyordu. “Evet, iyiyim. Morluklar içinde merhem verdi doktor, çabuk geçer onlarda.” Semih’in cevabıyla bakışlarım yine katı ve sevimsiz bir suratla masanın önündeki sandalye de oturan merhametli ayıya döndü. “Yaptıkların için teşekkür ederim,” diye konuştum. Fakat afallamadan önce kime teşekkür ettiğimi anlamadı ve yanında oturan eşine baktı.

Bu hareketine gülmemek için dişlerimi sıkmam gerekmişti. “Ayrıca camın ücretini söylersen iyi olur. Ödemek isterim.” Artık kendine doğru konuştuğuma emin olunca gergin bir şekilde elini salladı. Bu gerginliği daha çok odadaki ilgi ve odağın kendisine dönmesinden kaynaklıydı. “Gerek yok. Ayrıca önemli değil kim olsa yardım ederdim,” derken buna inanmadığımı bakışlarımla belli edince bana sinir olmuşçasına gözlerini devirdi.

O an Erdem’in aslında gerçekten Ecevit’in dediği gibi soğuk bir insan olabileceğini düşündüm. Gereksiz samimiyet ve sohbeti sevmediğini, ilgi odağı olmaktan kaçındığını düşündüm.

Ondan şüphelenmekte haksız olabilir miydim?

Ya da o kadar profesyoneldi ki, kendi davranışlarını bile yönetebiliyordu.

****

Neredeyse bir buçuk saate yakın oturan misafirler sonunda gittiğinde Ecevit’in de bir an gideceğini düşünmüştüm. Yanıldığımı, misafirleri gönderip tekrar yanıma dönünce anlamıştım. O gün ben ısrar etmememe rağmen, hatta kal demememe rağmen kalmıştı. Yemeği bile kendi hazırlamış, çok güzel bir mantar sote yapmıştı.

Yatmak üzereyken elinde merhem ve pansuman malzemeleriyle döndüğünde uykum açılmıştı. “Ben yaparım,” dediğinde ise içime konan o heyecana tokat atmıştım. Beyaz ve mavi renklerden oluşan tüp merhemi parmak ucuna sıkmıştı.

Yanağıma sürmesi için kafamı çevirdim, sarıya çalan kaşlarını çatmış tüm dikkatini yüzüme vermişti. Hatta dikkatinin buna yoğunlaşmasından dolayı galiba yakınlığımızı bile fark etmemişti. Hemen ardından ise boynuma geçtiğinde gözleri arada bir göğsüme doğru inen yaraya kaysa da çabucak halletmişti.

Omzumdaki yaraya ise pansuman yapması için üzerimdeki yarım boğazlı kazağı çıkarmam gerekmişti. Askılı bir atletle kalmıştım. Derin nefes çekmesi içimi gıdıklamış olsa da sanki ikimizi de birbirimize bakmamakta kararlı gibiydik. Pansumanın ardından ise yataklarımıza geçmiştik ama ne o ne de ben gözlerimizi kapatabilmiştik.

Bunun gibi geçen 5 günün ardından artık çok daha iyiydim. İşimi asla aksatmıyor, her gün sorgularımı yapıyordum. O günden sonra bir daha Ecevit’e kal dememe gerek kalmamıştı çünkü her gece gelir olmuştu. Önce merhemi sürüyor ve pansumanı yapıyor, sonra hazırladığım yemekten atıştırıyor. Böyle geçen günlerin ardından tek sıkıntı soruşturma da adım atamamış olmamızdı.

İlerlemiyordu asla. Sorgular bir sonuç vermediği gibi, çıkan bazı olay yeri inceleme sonuçları da boştu. Adamların bana saldırması, bir şeylere adım atmış olmamı gösteriyor diye düşünüyordum. Yaklaşmasam da her an farkına varabilirim belki diyordum ama şu an takip ediliyor hissi dışında elimde elle tutulur bir şey yoktu.

Müdürümün verdiği bir aylık sürenin dolmasına iki hafta kadar bir süre kalmıştı. Yine de hala çabalıyor bir şeyler yakalamayı umuyordum.

İpek’in uzattığı kahveyi aldığım gibi yine etrafa göz attım. Sürekli izlendiğimi hissetmek bir yerden sonra paranoyak hislere döndü benim için. Sürekli etrafa bakıp, tuhaf hareketler sergileyen birilerini arıyordum. Sırf dikkatimi çeker ve yakalarım diye her sabah İpek ile birlikte yürüyüşe çıkıyorduk.

“Imm,” dedi İpek, yüzünü buruşturup. “Krema koymamış.”

Kendi kahvemi hızlıca dudaklarıma yaklaştırdım. Bende kremalı içiyordum ve bana da koymadıysa gidip içine krema koyduracaktım. Dilime değen acı kahveyi zorlukla yuttum. “İkisine de ekstra kremalı demiştim, kalabalık diye karıştırmış olmalı,” deyince yolun karşısına doğru yürümeye başladık. Geniş ve boş yolun ortasına gelmiştik ki gaz sesiyle sokağı inleten bir arabanın geldiğini gördük. Nereden çıktığını bile fark etmediğimiz araç asla frene basmıyor ve her saniye hızlanıp üzerimize doğru geliyordu.

Bakışlarım yaklaşan aracın şoförüne kaydı. Yüzündeki simsiyah kar maskesi, asla bu şehrin soğuğunda kullanılacak bir şey değili. Tıpkı şu an gülerek üzerime sürdüğü araçtan belli olduğu gibi amaç tamamen suikasttı.

Hem de bana yapılan.

****

Bu kızdan ne istiyorlar anlamadım gitti arkadaş djdhjjhdjk

oy vermeyi yorum yapmayı unutmayın yaaa.

sizi çok sevmek

Bölüm : 09.03.2026 00:55 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...