

BÖLÜM 1: ANTALYA'DA SIRADAN BİR GÜN
Meyhanenin loş karanlığında akşam vakti iş çıkışı buluşan iki erkek konuşuyorlardı:
"Bak, ikimiz de aynı okullarda okuduk, aynı mahallede büyüdük. Sonra liseyi bitirince ayrıldık. Sen benden daha zeki bir öğrenciydin, neden sen de mimar, mühendis, doktor, eczacı filan olmadın da polis oldun?"
"Ben polisliği bilerek ve isteyerek seçtim. İsteseydim belki dediğin gibi doktor filan da olabilirdim. Ama baba mesleği bu ve işimi çok seviyorum."
"Tamam, insan istediği mesleği yapmalı ama ne bileyim, çok tehlikeli bir meslek seninkisi. Katiller, hırsızlar, kaçakçılarla uğraşıyorsun, başın her an belada sayılır. Yıllarca şehirden şehre gezdin durdun, bir de iki yıl haksız sürgün yedin. Sonradan sana yapılan haksızlık anlaşılsa da ben iki yıl çekmezdim bu itibar kaybını. Basar istifayı, çeker giderdim."
"Haklısın, ne diyeyim, hadi şerefe."
Kadehleri kaldırıp birer yudum alınca bir süre sustular. Mimar Ertan yine söze girdi:
"Bak Doğancığım, yanlış anlama ama ikimizin geliri arasında da neredeyse uçurum var. Bir de bu tarafından baksan diyorum. Benim kazancımın onda biri bile geçmiyor eline."
Başkomiser Doğan buna gülerek yanıt verdi:
"Ertancığım, haklısın. Ama ikimizin yaşam standardı arasında ne fark var, söyler misin bana? Ben hala ilk eşimle yaşıyorum, onu da çocuklarımı da çok seviyorum. Sense üç kere evlenip boşandın, çocuğun olmadı. Kazancınla üç eski hanıma nafaka ödüyorsun. Ayrılırken verdiğin daireler de cabası. Şimdi de dördüncü evliliğini yapmak üzeresin. Ciddi misin bari yeni hatunla?"
"Evet, ciddiyim tabii, çapkın biri değilim ben. Sevdim mi tam severim ama bir kere yanlış gördüm mü siler atarım, dünyayı başıma yıksalar vazgeçmem dediğimden."
"Bilirim, bilmez miyim hiç? Eski arkadaşlarından da bir tek ben kaldım bu huyun yüzünden. Hepsini de tek kalemde silip attın. Bazıları seni sorup duruyor sosyal medyada. 'Sık görüşmüyoruz' filan deyip atlatıyorum."
"Valla, bir tek senin kalman gerçekten ilginç. Oysa ilkokuldan beri seninle ders ve ödevler konusunda sürekli tartışır ve birbirimize üstünlük kurmaya çalışırdık. Kızlar konusunda bile rekabetteydik, aynı kıza vurulmuştuk lisede, hatırladın mı?"
"Evet, hatırlamaz olur muyum hiç? Ama ilk gençlik aşkıydı işte, rüzgâr gibi geçip gitti. Sahi neydi o kızın adı?"
"Valla ben de hatırlayamadım, Füsun muydu, Filiz miydi neydi?"
"Boşver şimdi bunları. O-oooo, saat yediye geliyor. Benim gitmem lazım, çocuklar bekler beni. Hadi hesabı ben ödeyeyim bu sefer, geçenkini sen ödemiştin."
"Tamam Doğancığım, selam söyle yengeye, çocukları da gözlerinden öp. Bizim iş ciddileşince bir akşam yemeğe çıkar geliriz, tanıştırırım sizi."
"Tamam, görüşürüz."
Başkomiser Doğan garsona işaret ederek hesabı istedi, garson onu tanıdığı için hesap almak istemese de yüklü bir bahşişle birlikte zorla eline parayı tutuşturdu. Hızlı adımlarla evine doğru yürümeye başladı. O gittikten biraz sonra da Ertan masadan kalktı, evine doğru yavaş adımlarla şarkı söyleyerek yürümeye başladı.
Ertan eve geldiğinde sözlüsü Neşe onu bekliyordu. Ona sürpriz yapmak için gelmiş, akşam yemeği hazırlamıştı. Ertan eve girince salondaki masanın yemek için hazırlanmış, mumların yakılmış olduğunu fark etti. Işıkların yanık olmasından Neşe'nin evde olduğunu anladı ve sessizce mutfağa doğru gidip, şarkı söyleyerek yemek yapmakta olan Neşe'ye arkasından sarılıverdi. Neşe önce şaşırdı, biraz da korktu ama belli etmemeye çalıştı.
"Hoş geldin hayatım, yemek hazır sayılır. Sen ellerini yıkayıp üstünü değiştir, masaya otur. Ben hemen geliyorum."
"Sevgilim, zahmet etmişsin. Dışarıda yerdik, ne gerek vardı?"
"Zahmet ne demek hayatım? Bak, annenin yemeklerinden yaptım sana. Hani hep över durursun ya anneni, bakalım beğenecek misin?"
"Sen yaparsın da beğenmez olur muyum hiç? Anne yemeği gibi olmaz tabii, onu baştan söyleyeyim de sonra bozulmaca, kırılmaca olmasın, tamam mı?"
"Tamam hayatım."
Neşe'nin yanağına bir öpücük konduran Ertan hemen lavaboya gidip elini, yüzünü yıkadı, sonra odasına gidip üstünü değiştirdi ve salona gelip masaya oturdu. Beklerken günlük gazeteyi okumak için yerinden kalktı ve sehpadaki gazeteyi alarak haber başlıklarını okumaya başladı. Haberler yine iç karartıcıydı ve mutfağa doğru seslendi:
"Konyaaltı canavarı yirmi yedinci cinayeti de işlemiş. Hala yakalanamamış, okudun mu?"
"Evet canım, okudum. Tüylerim diken diken oldu okurken. Ama eşkalini tespit etmişler sonunda. Haberin devamını da oku."
"Evet, kumral, kırklı yaşlarda, gözlüklü biriymiş. Böyle tarif mi olur? Ben de kırklı yaşlardayım ve gözlüklüyüm."
"Yoksa katil sen misin? Hah hah hayy, güleyim bari..."
"Yahu ben bir tavuk bile kesemem. Çocukken köy tavuğu alırdık da kardeşime kestirirdi annem. Sinek bile öldüremem ben. Pencereyi açarım, havluyla kovalarım."
"Bilmez miyim hayatım?" diyen Neşe elindeki çorba tenceresiyle mutfaktan salona girdi. Masanın üzerine bıraktığı tencerenin kapağını yavaşça açınca ortalığı mis gibi çorba kokusu doldurdu. Ertan gözlerini kapattı ve bu kokuyu derin derin içine çekerken konuştu:
"Annemin çorbası gibi kokuyor, tadını bilmem ama kokusu bile yeter."
"Sen bir de tadına bak" diyen Neşe, Ertan'ın kasesine iki kepçe çorba koydu ve önüne doğru uzattı. Ertan çorba kasesini alınca tekrar kokusunu içine çekmeden edemedi ve kâseyi masaya koyup çorbadan bir kaşık aldı. Neşe onun yüz ifadesine dikkatle baktı, Ertan bunu bildiği için bir süre çorbayı ağzında dolaştırdı. Neşe'yi bekletmek hoşuna gidiyordu. Gözleri kapalı olarak bir kaşık daha aldı, ağzında dolaştırdı ve mutfağa doğru seslendi:
"Anne, sen mi geldin? Bu çorbayı senden başka kimse böyle yapamaz."
Neşe kahkahalarla gülmeye başladı, Ertan aslında çorbayı çok da beğenmemişti ama bunu ona beli etmek istemediği için şakayla karışık aklı sıra numara yapıyordu.
...
(Devam edecek)
Not: Görsel yapay zeka ChatGPT ile oluşturulmuştur.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 3.1k Okunma |
499 Oy |
0 Takip |
15 Bölümlü Kitap |