15. Bölüm

BÖLÜM 15: FİNAL - CANAVARIN SONU

Yılmaz Örmeci
yilmazormeci

BÖLÜM 15: FİNAL – CANAVARIN SONU

Ertan hemen harekete geçerken, Doğan dikkatle yere yaklaştı. Ayça’nın elindeki tabanca yere düşmüştü. Zühtü’nün ise soluk alıp almadığı belli değildi.

"Dayanın" dedi Doğan, daha çok kendine konuşur gibi. Gözleri yaşlarla dolmuştu ama elleri titremeden müdahale etmek için hazırdı.

Doğan, Ayça'nın nabzını kontrol etti. Yaşıyordu, sadece omzundan yaralanmıştı. Derin bir nefes aldı, gözlerini yere çevirdi ve Zühtü’ye odaklandı. Zühtü’nün göğsünden akan kan hızla zemini kaplıyordu. Doğan, Zühtü’nün nabzını kontrol ettiğinde hiçbir şey hissetmedi. Zühtü, hayatını kaybetmişti.

Ambulanslar apartman girişine yanaşırken, apartman sakinleri ve çevredekiler dışarıda toplanmaya başlamıştı. Sirenlerin yankıları, gerilimi daha da artırıyordu. Doğan, telsiziyle konuşarak ambulans ekibini daireye yönlendirdi. Ayça’yı dikkatlice kaldırarak oturtmaya çalıştı. "Ayça, bunu neden yaptın? Neden bu noktaya geldik?" diye sordu.

Ayça, halsiz bir şekilde gözlerini Doğan’a dikti. "Bu bir zorunluluktu, Doğan. Başka bir yol yoktu. Kadınlar ölmesin diye bu yükü taşımam gerekti."

Ertan, ambulans ekibiyle birlikte içeri girdi. "Başkomiserim, ambulans hazır. Ayça’yı hemen götürelim. Zühtü için de... Morg görevlileri çağırıldı" dedi, sesi titriyordu.

Bu sırada gazeteci Teoman olay yerine çoktan varmıştı. Herkesin şaşkın bakışları arasında fotoğraf makinesini çıkarıp çalışmaya başladı. Flaşlar ardı ardına patlarken, Teoman dikkatini dramatik kareler çekmeye vermişti. "Doğan Başkomiserim, bu olay hakkında ne söylemek istersiniz?" diye mikrofonu uzatarak sordu.

Doğan, Teoman’ın yüzüne baktı, gözlerindeki öfkeyi gizlemeye çalışarak. "Şu an açıklama yapacak durumda değilim Teoman. Bu işin hesabını sonra vereceğiz."

Ambulans görevlileri sivil polisler eşliğinde Ayça’yı sedyeye koyarak dışarı taşırken, Zühtü’nün bedeni bir örtüyle kapatıldı ve morg aracına götürüldü. Bu sırada Ertan, Zühtü’nün eşi ve çocuklarına durumu açıklamak için yan daireye geçti. Kapıyı çaldığında, Zühtü’nün karısı sakin bir şekilde kapıyı açtı.

"Ertan Bey" dedi kadın, donuk bir sesle. "Zühtü’nün başına geleni dışarıdaki seslerden duydum. Çocuklarla birlikte buradayız, onlara babalarını bu halde göstermek istemiyorum."

Ertan, kadının ve çocukların gözlerindeki duygusuz ifadeye bakarak içten içe sarsıldı. "Bunu hak ettiğini düşünüyorsunuz, değil mi?" diye sordu.

Kadın, biraz tereddüt ederek başını salladı. "Hak etmekten ziyade... Bu bizim için bir kurtuluş oldu."

Ertan, bir şey söyleyemedi. Duyguları karmakarışıktı. Zühtü’ye duyduğu insani üzüntü, bu ailenin hissettiği rahatlamayla çelişiyordu. "Ben yine de üzgünüm" dedi sonunda. "Zühtü kötü bir insandı belki ama... böylesi bir ölüm hak edilmemeli."

Kadın, hafifçe başını salladı ve kapıyı kapattı. Ertan derin bir nefes aldı, ardından tekrar olay yerine döndü. Teoman hâlâ fotoğraf çekiyor, polislerin ve ambulans ekiplerinin hareketlerini yakalıyordu.

Doğan, son bir kez dairenin içine baktı. Artık yalnızdı. Ayça’nın cümleleri, Zühtü’nün cansız bedeni ve Ertan’ın şaşkın hali zihninde dönüp duruyordu. "Bu nasıl bir sona dönüştü" diye mırıldandı kendi kendine. Telsizden gelen sesle irkilip toparlandı. "Başkomiserim, her şey kontrol altında. Daha fazla müdahale gerekirse haber veririz."

Doğan, başını salladı ve derin bir nefes alarak binadan çıktı. Gökyüzü griydi, ince bir yağmur yağmaya başlamıştı. Soğuk damlalar yüzüne düşerken, içindeki karmaşa bir türlü dinmiyordu.

Yağmur, Zühtü Bey’in evi önünde başlayan kaosun üstüne bir perde gibi serilmiş, yerdeki kan izlerini ve dağılmış eşyaları silmeye çalışıyormuş gibi durmadan yağıyordu. Polislerin telsizleri cızırdıyor, siren sesleri gecenin sessizliğini delip geçiyordu. Ayça, elleri kelepçeli şekilde ambulansa doğru taşınırken arkasından Ertan'ın boğuk bir sesle "Ayça! Neden?" diye bağırdığı duyuluyordu.

Birkaç saat sonra…

Ayça hastanede, ameliyat masasında hayatta kalma mücadelesi verirken, koridorda bir bankta oturmuş ve başını ellerinin arasına almış olan Doğan’ın yanına arkadaşı Ertan geldi ve sessizce oturdu. "Üzgünüm Doğan" dedi. "Umarım iyileşir, her şeye rağmen senin eşin, çocuklarının da annesi."

"Ayça yaşayacak mı?" diye sordu Doğan, sesi kısılmıştı.

Ertan, "Doktorlar ellerinden geleni yapıyor" diye cevap verdi. "Ama bu olayın ardından iyileşmek için zamana ihtiyacı olacak. Fizikselden çok, zihinsel anlamda."

Doğan, Ayça’nın bulunduğu odanın önündeki koridorda arkadaşı Ertan’la birlikte kısa adımlarla yürürken, Komiser Ülker’in de oraya geldiğini gördü. Ülker, suçluluk duygusuyla yere bakıyordu.

"Komiser" dedi Doğan, ona yaklaşarak. "Sakinleşebildin mi?"

"Hayır Başkomiserim" dedi Ülker, sesi titreyerek. "Ne yaptım… Nasıl bu kadar düşüncesiz davranabildim? Onları korumak için oradaydım, ama…"

Doğan, Ülker’in omzuna sertçe dokundu. "Hatalar yapılır, Ülker. Önemli olan, bundan sonra ne yapacağımız. Kendini toparla. Ayça’yı sorgulamamız gerek ama bunu mesleğimizin gerektirdiği şekilde ve insanca bir şekilde yapmalıyız."

Birkaç saat sonra doktorların izin vermesi üzerine Doğan, kapısında silahlı polislerin nöbet tuttuğu Ayça’nın odasına girdiğinde, eşi solgun bir şekilde sedyede yatıyordu. Gözleri tavana sabitlenmiş, dudaklarında ise neredeyse fark edilmeyecek bir gülümseme vardı.

"Doğan…" diye mırıldandı Ayça, sesi neredeyse duyulmayacak kadar zayıftı. "Sonunda buradayız."

Doğan sandalyeye oturup ellerini yüzüne kapadı. "Ayça… Neden? Bizi neden bu hale getirdin?"

"Ben seni korumaya çalıştım, Doğan" dedi Ayça, gözleri nemlenerek. "Onlar… Rüyalarım… Hepsi beni buraya yönlendirdi. Başka bir yol yoktu."

Doğan derin bir nefes alıp sakin kalmaya çalıştı. "Bunun bir rüya olduğunu biliyorsun, değil mi? Lilliput da, Lucifer da sadece birer hayal. Seni kimse büyülemedi."

Ayça, yavaşça başını salladı. "Belki de öyleydi. Ama bu zinciri kırmak gerekiyordu Doğan. Belki Zühtü o zinciri kıracak son anahtardı…"

Teşkilatta ise büyük bir soruşturma başlatılmıştı. Komiser Ülker’in kazayla ateş etmesi, teşkilat içinde tartışmalara yol açtı. Doğan, Ülker’i savunmak zorundaydı. "Bu bir kaza" dedi tekrar tekrar ve raporuna da böyle yazdı. Ancak bu durum, teşkilat içindeki kendine duyulan güveni sarsmıştı.

Olayların ardından Teoman, "Adaletin L Harfi" başlıklı bir köşe yazısı kaleme aldı. Yazı, hem polisiye bir dava olarak hem de insani bir dram olarak vakayı ele aldı. Yazı, halk arasında büyük bir yankı uyandırdı.

Doğan evine döndüğünde, Caner ve Tomris onu bekliyordu. İkisi birden "Baba" diye yavaşça ve ağlayarak babalarına sarıldılar. "Annemin durumu nasıl? İyileşecek mi?"

Doğan, oğlunun gözlerine baktı. "Bilmiyorum, Caner" dedi. "Doktorlar iyileşeceğini söylüyorlar. Ama doğru olanı yapmak için elimizden geleni yapacağız. Her zaman. Bunun için bu davada yaptıklarından asla pişman olmamalısın."

Ev sessizleştiğinde, Doğan geçmişi ve geleceği düşünerek oturdu. Ayça’nın gözleri karanlıkta parlayan bir L harfi gibi zihninde yankılanıyordu. Kendi kendine: “Umarım Ayça” dedi. “Umarım yaptıkların boşa gitmez, umarım kadın cinayetleri son bulur.”

Olay yerindeki bütün sahneyi yakındaki bir çatıdan izleyen iki silüet, kendi aralarında sakin bir şekilde konuşuyorlardı. Biri uzun siyah pelerinli ve başında zarif bir taç taşıyan Lucifer’di. Diğeri ise güzel, yine siyah renkli giyimli görünümüyle Lilliput'tu. İkisi de yağmura aldırış etmeden olanları izliyordu.

“Ah, sevgili Lucifer, itiraf etmeliyim ki Zühtü Bey'i vurması için Ülker'i manipüle etmek gerçekten yaratıcı bir fikirdi.”

Lucifer başını eğerek hafifçe gülümsedi.

“Sağ ol Lilliput. Ama unutma, Ayça’ya geçidi gösteren ve onu oradan geçirerek planı hızlandıran sendin. Eğer o kadın polisin bağcıklarını çözmeseydin, Ayça bu kadar rahat hareket edemezdi.”

Lilliput keyifli bir kahkaha attı, ince sesi yağmur damlaları arasında yankılandı.

“Doğru, doğru! Ama Ayça’yı bu kadar kolay manipüle edebileceğimi düşünmemiştim. İnsanlar bazen ne kadar kırılgan ve yönlendirilebilir oluyorlar, değil mi?”

Lucifer gözlerini gökyüzüne çevirdi. Yağmur damlaları, yüzüne zarifçe dokunurken hüzünlü bir tonla konuştu:

“İnsanların kırılganlığı bizim işimizi kolaylaştırıyor, ama bazen düşündürüyor. Onları yaratılışlarının sınırlarına kadar zorlamak, kaderlerini değiştirmek… Bu bizim için eğlenceli olabilir ama onların hayatları için ne anlama geliyor, hiç düşündün mü?”

Lilliput, alaycı bir şekilde başını salladı.

“Felsefe yapmayı bırak, Lucifer! Biz sadece işimizi yapıyoruz. Eğlenmek, iz bırakmak, isimlerimizi kazımak! Her şey yerli yerinde. Ama kabul et, bu son olay gerçekten hepsinin en zoru ve müthiş bir finaldi. Planın başından beri bu kadar iyi işleyeceğini düşünmemiştim.”

Lucifer, dudaklarında beliren ince bir gülümsemeyle Lilliput’a döndü.

“Seninle çalışmanın en güzel yanı bu, Lilliput. Sen küçük ama etkili hamleler yapıyorsun. Örneğin, Ayça’yı çocukluğunda gördüğümüz o kırılgan anlarına götürmek, onu karanlık bir yolculuğa sürüklemek… Bu tamamen senin eserindi.”

Lilliput, göğsünü gururla kabarttı ve ellerini iki yana açarak artistik bir tavırla eğildi.

“Teşekkür ederim efendim. Ama o zamanlar seni dinleyip Ayça’yı seçmeseydik, bu kadar ilginç bir hikâye olmazdı. Düşünsene, alfabenin tam ortasındaki L harfi, alfabenin sırayla işlenmesi… Bunlar hep senin dehanın ürünüydü.”

Lucifer ciddi bir ifadeyle başını salladı.

“Doğru. Her şeyin yerli yerinde olduğu bir tablo oluşturmak istedim. Ama bu sadece bir başlangıç. Buradaki işimiz tamamlandı. Şimdi başka bir şehirde, başka bir hikâye yazmanın vakti geldi.”

Lilliput, heyecanla yerinde zıpladı ve ince sesiyle sordu:

“Başka bir şehir mi? Gerçekten mi? Söylesene Lucifer, ne yapacağız? Başka bir harf daha mı kazıyacağız?”

Lucifer, Lilliput’un başını okşar gibi elini onun üzerine koydu ve derin bir sesle konuştu:

“Hayır Lilliput. Senin ismin burada başarıyla tamamlandı. Şimdi sıra benim ismimde. Başka bir şehirde, başka bir oyun kuracağız. Var mısın?”

Lilliput, Lucifer’a parlayan gözlerle baktı.

“Elbette varım! Ama bu sefer daha da büyük bir final olsun istiyorum. Hepimizi konuşsunlar, hikayemiz asırlar boyu anlatılsın!”

Lucifer, bir kez daha gökyüzüne baktı ve yağmur damlaları arasından bir yıldırımın çakmasıyla etraf bir anlığına aydınlandı. O sırada pelerinini savurdu ve Lilliput’la birlikte karanlığın içinde gözden kayboldular. Geriye sadece yağmurun sesi ve boş sokaklar kaldı.

 

 

 

- S O N -

  

 

Bölüm : 07.01.2025 08:49 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...