

BÖLÜM 11: AYÇA’NIN MASALLARI
Doğan, yatağında sessizce uzanırken Ayça’nın gözlerinin derinliklerinde bir şeyler arar gibiydi. O akşam öğrendikleri kafasını karıştırmıştı ama eşine olan güveni hâlâ dimdik ayaktaydı. Ayça, Doğan’ın bakışlarını fark edince gülümsedi.
"Ne oldu, Doğan? Bu gece beni sorguya mı çekeceksin yoksa?" dedi, hafif bir şaka tonuyla.
Doğan iç çekti. "Sadece seni daha iyi tanımak istiyorum Ayça. Çocukluğunda yaşadıklarından pek bahsetmedin bana. Hangi masalları severdin en çok mesela?"
Ayça bir an sustu, sanki geçmişin tozlu raflarından bir kitap seçiyordu. Sonra gülümseyerek konuşmaya başladı. "Bir masal vardı çocukken annemden dinlediğim. Lilliput ve Lucifer’in hikayesi. Şimdi komik gelebilir ama beni çok etkilerdi."
Doğan kaşlarını kaldırdı. "Lilliput derken, Gulliver’in cüceleri mi?"
Ayça güldü. "Hayır, bizim masalda Lilliput küçük bir kızdı. Hep bir başına kalırdı ve her gece gökyüzünde parlayan yıldızlara bakarak dilek tutardı. Bir gün, Lucifer adında karanlık bir prens çıkagelir ve ona, 'Eğer dileklerin gerçek olsun istiyorsan, ruhunu bana vermelisin' der. Lilliput da kabul eder ama zamanla anlar ki Lucifer ona sadece dert ve karanlık getirmiş. Sonunda Lilliput cesaretini toplayıp Lucifer’le yüzleşir ve özgürlüğünü geri alır."
Doğan başını hafifçe yana eğdi. "İlginç bir masal. Peki seni neden bu kadar etkiledi?"
Ayça iç çekti, gözleri geçmişe dalar gibi oldu. "Çünkü annem bu masalı anlatırken hep bana şunu söylerdi: 'Ayça, her karanlıkta bir ışık vardır, ama o ışığın nereden geldiğini her zaman sorgula.' L harfi bana o masalı ve annemin bu sözlerini hatırlatıyor. Belki de bu yüzden o harf beni bu kadar düşündürüyor."
Doğan, eşinin gözlerindeki hüznü fark etti. Onun geçmişindeki karanlıkları anlamaya bir adım daha yaklaşmıştı. Ama kafasında hâlâ çözülmesi gereken bir bilmece vardı: L harfi gerçekten bir masaldan mı geliyordu, yoksa Ayça’nın masumiyetine gölge düşürecek başka bir şey mi vardı?
Başkomiser Doğan, şüphelerin ağırlığı altında eziliyordu. Eşi Ayça’nın adının da şüpheliler arasında geçmesi, zihin karmaşasına tuz biber olmuştu. Konyaaltı Canavarı’nın kimliğini çözmek için yürüttüğü soruşturma, artık onu her yönden kuşatıyordu. Suçsuzluğunu kanıtlamaya çalışan Teoman'ın işbirliği teklifi hâlâ masadaydı. Şimdi de en yakın arkadaşı Ertan’dan beklenmedik bir öneri gelmişti.
Ertan, Doğan’ı iş çıkışı sahilde yürüyüşe çağırdı. Konuşmak istediği önemli bir şey olduğunu söylemişti. Doğan kafasında dönüp duran düşüncelerle sahile indiğinde Ertan onu bir banka oturmuş bekliyordu. Elinde bir termos ve iki bardak vardı.
“Çay içelim mi, Doğan?” diye sordu Ertan, başkomiserin yanına otururken.
“Çay mı?” dedi Doğan, hafif gergin bir gülümsemeyle. “Kafamda patlayan sorularla pek çay modunda değilim, Ertan.”
Ertan termosu açıp bardakları doldurdu. “Biliyorum, dostum. Ama bazı şeyleri konuşmanın vakti geldi. Bu davanın seni nasıl yıprattığını görüyorum.”
Doğan iç çekerek bardaktan bir yudum aldı. “Beni asıl yıpratan, artık kimseye güvenemiyor oluşum. Teoman, Ülker, çevremdeki bazı kişiler... Herkesin üzerine bir gölge düşmüş durumda.”
Ertan başını sallayarak Doğan’a döndü. “Tam da bu yüzden konuşmak istiyorum. Belki bana da şüpheyle yaklaşıyorsun, bilmiyorum. Ama sana yardım etmek istiyorum Doğan. Hatta gerekirse, bu katili birlikte arayalım.”
“Nasıl yani?” dedi Doğan, kaşlarını çatıp Ertan’a bakarak.
“Bak, senin polis olarak yapamayacağın şeyleri ben yapabilirim. Mimarlık mesleği bana, istediğim yere girip çıkma konusunda avantaj sağlıyor. Çoğu insan beni sorgulamaz bile. Şüphelenilen kişilerle ya da olay yerleriyle ilgili bilgiler toplayabiliriz.”
Doğan biraz düşündü. “Bu riskli bir teklif, Ertan. İşin içine fazla girersen, seni de zan altında bırakabilir.”
Ertan gülümsedi. “Şimdiden şüphe altındayım zaten, değil mi? O yüzden kaybedecek bir şeyim yok. Ama dost olarak seni yalnız bırakmak istemem.”
Doğan bir an sessiz kaldı. “Bu konuyu biraz düşünmem gerek. Teoman’ın da benzer bir önerisi var. Onunla işbirliği yapmak riskliydi, seninle çalışmak ise kişisel bağımızı tehlikeye atar. Ama seni anlıyorum.”
Ertan, dostane bir şekilde Doğan’ın omzuna dokundu. “Ne karar verirsen ver, arkandayım. Ama unutma, dostlar bazen en karmaşık düğümleri çözmek için en iyi anahtar olabilir.”
Doğan, dalgaların sahilde bıraktığı köpüklere bakarak sessizce düşündü. Ertan’a güvenebilir miydi? Belki de dostunun yardımı, karanlıkta el yordamıyla aradığı çözümün anahtarı olabilirdi.
Doğan, yoğun bir günün ardından masasındaki kâğıt yığınlarına dalmışken kapı nazikçe tıklatıldı. Başını kaldırdığında içeri giren Ertan’ın yüzünde kararlı bir ifade gördü.
"Doğan, bir süre seni meşgul edeceğim" dedi Ertan, kapıyı arkasından kapatarak.
"Yine ne var, Ertan? Bu kadar resmi bir giriş pek senlik değil."
Ertan, doğrudan masanın karşısındaki sandalyeye oturdu. "Üç blokluk site... Hatırlıyorsun, değil mi? Onların projelendirmesini ve inşaatını ben yaptım."
Doğan'ın gözleri bir anda dikkat kesildi. "Evet, ne diyorsun?"
"Şunu diyorum" diye devam etti Ertan, elini ceket cebine atarak eski bir çizim kâğıdı çıkardı. "Burası benim elimden çıktı. Katilin bu bölgeyi nasıl kullanabileceğine dair senden daha fazla bilgiye sahibim."
Doğan, kâğıda bakmak için eğildi. "Ne gibi bir bilgi bu?"
"İlk olarak" dedi Ertan, parmağıyla blokların arasında bir noktayı işaret ederek, "bu üç binanın da bodrum katı var. Normalde her dairenin bir deposu var ama binalar arasında birbirine bağlı gizli bir geçit bulunuyor. İnşaat sırasında yangın güvenliği için yapılmıştı ama sakinlere hiç anlatmadım."
"Gizli bir geçit mi?" dedi Doğan, şaşkınlıkla.
Ertan başını salladı. "Evet. Ayrıca bazı daire sahipleri, bu projede çok dikkatimi çeken insanlar. İlk boşandığım eşim Funda’yı hatırlarsın. O da bloklardan birinde oturuyor, boşanma tazminatı olarak vermiştim.”
...
(Devam edecek)
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 3.1k Okunma |
499 Oy |
0 Takip |
15 Bölümlü Kitap |