
Bu bölüm fena hâlde kalp kırıklığı içerir...
Bu bölüm fena hâlde kalp kırıklığı içerir...
⚫
5 Yıl Önce Diyarbakır
Belçim Atalay
Hayatta yüzünü güneşe çevirmeli insan; bazen o sıcaklığı hissetmek imkânsız görünse de umut, bulutların ardında hep pusuda bekler.
Son zamanlarda içim, sanki hiç bitmeyecek bir bahar sabahı gibi umutla doluyordu. Gelecek heybesinde ne saklıyor, hangi fırtınayı üzerime salacak bilmiyordum ama ben inatla güneşi seyrediyordum.
Hayatımın başucuna koyduğum tek hakikat buydu. Eğer nefes alıyorsam, umut hâlâ benimleydi. Onu ruhumun en derin, en dokunulmaz kuytusuna saklamıştım. Kimsenin el sürmesine, o saf ışığı kirletmesine izin vermeyecektim.
Abimin elinden tutup, hıçkırıklarım boğazımı yakarak terk ettiğim o eve, ertesi gün arka kapıdan sessizce girmek zorunda kalmıştım. Gidecek bir yerimiz, sığınacak bir limanımız olmadığı için onlara mecburduk. Onlar da bu mecburiyeti bir kırbaç gibi kullanıyor, bizi her fırsatta örseliyorlardı. Bakışlarında bile nefret vardı; bizden, varlığımızdan, sessizliğimizden nefret ediyorlardı.
Neyse ki bu konuda adildik, duygularımız karşılıklıydı. Abime ağzını açan, onu o çocuksu saflığıyla yargılayan herkesten tiksiniyordum. Bazen hepsinin bu dünyadan çekip gitmesini isterken buluyordum kendimi; inanın bir damla yaş dökmezdim arkalarından. İçim bir an bile sızlamazdı.
Çocukken bu karanlık isteğimden çok korkardım. Allah duyar da bana çok kızar diye düşüncelerimi kimselere söylemez, içime gömerdim. Ama ninem bir keresinde Allah kalbinin en kuytusunu bile bilir dediğinde, bu gizleme numaramın bir işe yaramadığını anlamıştım. Şimdi büyüdüm, ama hâlâ sesli söyleyemiyorum bu duygumu. Sadece gözlerime bakan anlar, hıncımı, kırgınlığımı, sessiz feryadımı...
Gerçi, son günlerde O hariç gözlerime bakan da yoktu. Ama O... O öyle bir bakıyordu ki, sanki tüm dünya birleşip tek bir noktaya odaklansa, kalbim bu kadar hızlı çarpmazdı. Bakışlarında yüreğimi yakan bir kor vardı; korkuyordum, o yangın en sonunda beni de kül edecekti.
''Belçiiiim!''
Duyduğum o cırtlak sesle irkildim. Elimdeki bardağı tezgâha bırakıp, ıslak ellerimi mutfak önlüğüme sile sile salona yürüdüm. Abim, köşede ona aldığım kırmızı topla kendi dünyasında oynarken, yengem bir kenara tünemiş, muhtemelen Selvi'nin çeyizi için hummalı bir şekilde oya yapıyordu.
''Ne oldu yenge?'' dedim, sesimdeki bıkkınlığı gizlemeden.
''Bekir'e Dışarıda oyna oğlum dedim, Belçim'den başkasını dinlemem diyor. Sanki ona kötü bir şey demişim gibi bir de dik dik baktı bana. Laf anlat şu ağabeyine.''
''Merak etme yenge,'' dedim tezgâha yaslanarak. ''Sen o cümleyi kurarken araya mutlaka canını yakacak bir iki laf sokuşturmuşsundur.''
''O nasıl söz, Belçim? Sen hâlâ geçen akşamki meseleye kızgınsın bize. Unut artık kızım, bak yine buraya geldin. Ben tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkânıdır diyor muyum hiç?''
Alaycı bir gülüş yayıldı yüzüme. ''Demezsin sen yenge, hiç der misin...''
''Gel hele, yamacıma otur. Bak sana oya örüyorum,'' diyerek yanındaki boşluğu işaret etti.
İstemeye istemeye yanına oturup elindeki yazmaya baktım. ''Sentetik şifon mu bu? Geçen gün ipek yazma oyalıyordun.''
''O Selvi içindi,'' dedi gururla göğsünü kabartarak. ''Hassas benim avukat kızım, öyle her kumaşta rahat edemez.''
''Yenge... Sen Selvi'yle konuşuyor musun hiç? Okul nasıl gidiyor, dersleri nasıl, bir sorsana.''
''Ben sorunca oflayıp pufluyor, pek anlatmıyor ama ben anlarım; dersleri çok iyi, Belçim. Nazar değmesin, iyi ki gitmiş o okula, bak avukat oluyor kuzenin.''
İçimde bir yerlerde o eski yara sızladı, buruk bir tebessümle mırıldandım. ''Ben de gitsem, diş hekimi olacaktım.''
Yengem dudak büktü, elindeki iğneyi kumaşa saplarken aşağılayıcı bir bakış attı. ''Milletin ağız kokusunu çekecektin yani? Hem beceremezdin sen, boş ver. Senin elin hassas değil, kaba işlerin gülüsün sen. İyi olmuş okumadığın, her şey okumakla olmuyor.''
''Haklısın yenge,'' dedim, sesimdeki öfkeyi iğneleyici bir tona dökerek. ''Okumanın her şeyi çözmediğinin en büyük kanıtını Selvi'de görüyorum zaten.''
''Tabii görürsün! Kimin kızı o anası gibi zehir gibi aklı var kızımın. Cübbeyi mezun olur olmaz verirler değil mi Belçim? Üstünde ismi de yazar mı dersin?''
Ona ne kadar kızsam da bu cahil ama hevesli hali içimde tarif edemediğim bir acıma duygusu uyandırıyordu. ''Bilmem, verirler herhalde,'' diye geçiştirdim.
Yengem ağzındaki sakızı çıkarıp, tülbendinin üzerine yapıştırdı. ''Buradan da kurtuluruz yakında. Selvi bizi köyden aldırır, şehirde gıcır gıcır bir daire tutar bize.''
Azıcık kafa bulmak, o pembe hayalini test etmek istedim. ''Abimle ben de geliriz değil mi yenge? Bizi bırakmazsınız herhalde?''
Yengem bir an duraksadı, elindeki iğne havada asılı kaldı. ''İlmek kaçtı bak! Beni lafa tuttun, dikkati mi dağıttın kız,'' diye söylendi.
Elindeki oyaya baktım, benim için yaptığı oya, tıpkı niyeti gibi yamuk yumuktu. Ne soruyorsun ki Belçim? Tabii ki cevap hayırdı, ikimiz de biliyorduk.
Yengem kolumu dürterek konuyu değiştirdi. ''Hadi, abini çıkar evden. Yoksa valla akşam televizyona falan bir şey atar, seyreyle o zaman şamatayı.''
''Televizyonu ben aldım yenge,'' dedim dikleşerek. ''İsterse kırsın, bir cam parçası abimden değerli değil.''
''O nasıl söz? Senin benim mi var aramızda? Ben iyiliği için diyorum kızım, sokakta daha rahat oynar, hava alır.''
''Köy çocukları rahat bırakmıyorlar abimi yenge. Topunu çalıyorlar, dalga geçiyorlar. Korkuyor abim, biliyorsun.''
''Koca adam ama içi sübyan gibi değil mi Belçim?'' diye sordu, o sahte acıma tonuyla. ''Allah vermiş bir dert işte, ne yapacaksın...''
''Bebek o yenge, evet. Ama abimle bir daha sakın böyle acıyarak konuşma. Her hafta rehabilitasyonda öğrendiklerini sizin tek bir lafınızla yerle bir ediyorsunuz. Kaç defa uyardım sizi.''
''Kızım ben ne dedim şimdi? Benim bir kere kötülüğüm dokundu mu şu sabiye?''
''Dokunmadı mı yenge?'' dedim, gözlerimi gözlerine dikerek. ''Daha geçen yıl, abimi aşağıdaki harmanda milletin içinde maskara edip oyun havası oynatan sen değil miydin?''
''Ah kızım ah, her şeyi böyle kafana takarsan yazık edersin kendine. İleride koca evinde çok çekersin sen bu huyla.''
''Sen benim koca evimi hiç düşünme yenge,'' dedim kestirip atarak.
''Hem ben o gün dalga geçmek için oynatmadım Bekir'i. Güzel oynuyor ama abin, oynamak kötü mü yani? Hadi, bir kere kıvırıver bakayım, Bekir!'' diyerek ellerini şıklatmak için iki yana açtığında, abim elindeki topu tam bir nişancı maharetiyle yengemin kafasına fırlattı.
''Gol!''
Abimin o çocuksu zafer çığlığı karşısında dudaklarımı ısırdım, gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Yengem ise sanki kafasına plastik top değil de gülle yemiş gibi bir dramaya bağladı hemen.
''Anaaam! Yandı kafam, nevrim döndü!''
''Abartma yenge, top plastikti. Aynı elindeki şu kumaş gibi, adi, kalitesiz yani... Bir şey olmaz.''
''Anam anam... Gitti kafatasım! Çabuk bir tuzlu ayran çırpıver, Belçim. Tansiyonum fırladı.''
Canı ayran çekmişti ve işi bana kilitlemek için en dramatik yöntemi bulmuştu. ''Abimle top oynayacağız yenge, yoksa bir kez daha gol atar, bu sefer tutamam. Sen kendin yap ayranını,'' dedim ve abimin elinden tutup gülüşerek evden çıktık.
Bahçeye çıktığımızda elimi eline vurdum. ''Tam isabet ortak!''
Benden aldığı güvenle yüzü aydınlandı. ''Bir kere daha gol atayım mı, Belçim?''
''Şimdilik bu kadar yeter, akşam amcama atarsın, olur mu?''
Başını hevesle salladı. ''Kafasına mı?''
Gülerek uzayan saçlarını karıştırdım. Gerçekten çok uzamışlardı. ''Saçlarını keselim mi bugün?''
Yüzü anında düştü. ''Emmiye gitmeyelim ama... Geçen kulağım acıdı.''
''Yok, başka berbere gideriz. Bugün bizim temizlik ve yakışıklılık günümüz olsun.''
''Bana yeni pantolon alacak mısın peki?''
''Alacağım,'' dedim kararlılıkla. ''Hem de en mavisinden!''
''Paramız var mı?'' diye sordu, çocuksu bir endişeyle.
''Var, ben kazandım.''
''Sen niye hep para kazanıyorsun ki?''
Duraksadım. ''Sen de Dinçer gibi mi başlayacaksın şimdi 'Neden bu kadar çok çalışıyorsun' demeye?''
''O kim?''
''O... Dev adam.''
''Ne kadar dev?''
''Bilmem ki... Bayağı uzun işte.''
''Ne kadar bilmezsin?''
''Hiç bilmem...'' diye mırıldandım, kalbimdeki o tuhaf sızıyı bastırarak.
''Ben de hiç bilmem! Hadi elma yiyelim mi?''
''Ama sen toplayacaksın.''
''Söz!''
Abimle ağaçların altına yürüdük. Bugün öğlene kadar onundu mesaim, sonrası ise hayat kavgası... Ağacın dibine çöktük. Abimin ağaca tırmanıp bana uzattığı elmayı aldım. Hemen yanıma bağdaş kurdu. Elmayı tam ısıracakken elinden alıp çıkınımdaki suyla yıkadım.
''Meyveleri yıkamadan yemiyorduk değil mi abi?''
''Ama yengem diyor ki daldan ye, bir şey olmaz.''
''Hani yengemin söylediklerini yapmayacaktın artık?''
''Tamam tamam, yapmam bir daha. Yenge yok, amca yok, Musa yok. Selvi bazen var bazen yok... Belçim hep var, Elife öğretmen de var.''
Yıkadığım elmayı tekrar ona uzattım. ''Aferin sana. Aynen öyle.''
''Belçim, bana kitap okusana.''
''Ama daha akşam olmadı ki?''
''Olsun, şimdi oku. Sadece uyurken mi okunuyor bu kitaplar?''
''Hayır, her zaman okunuyor aslında.''
''O zaman okusana.''
Çantamdan köşeleri yıpranmış bir kitap çıkardım. ''Bunu daha önce okumuştuk ama.''
''Olsun, ben zaten hep unutuyorum. Sen oku, ben yine unutayım.''
Eğilip alnından öptüm. ''Bunu unutma sakın.''
''Tamam.''
Klasik masallardan iki tane okudum ama abim hemencecik sıkılıverdi. ''Üf çok saçma o ayakkabıdan sadece bir tane mi varmış? Sadece o kızın mıymış?''
''Hıhı masal böyle.''
''Bu masalı yazanlar benden de deli.''
Abimden duyduğum bu cümle ile suratım düştü. ''O ne demek abi?''
''Ben deli deli küpeliyim,'' dedi kulak memesini çekiştirerek. ''Ama küpesizim!''
''Abi. Sen deli değilsin. Sana deli diyen olursa,'' diyerek topu işaret etim. ''Kafalarına bunu at.''
Keyifle gülümsedi. Gülüşünün bir ayarı olmadığı için bazen salyaları da akıyordu ama gülüşünü seyretmek her şeyden özeldi. ''Tamam atacağım.''
''Abi ben sana ne diyeceğim,'' diyerek iç çektim. Abimle geleceğimiz hakkında hayal kurmak kof hayatıma renk katıyordu. ''Ben şimdi diş hekimi olacağım ya, sen ne olmak istersin?''
Abim geleceğimle kurduğum hayalleri hiç sevmiyor, bunlarla ilgilenmiyordu.
''Kes gereksiz sözleri, Belçim. Acıktım ben.''
Geleceğin ne olduğuna aklı ermiyordu. Fakat o da kendi dünyasında hayaller kuruyordu. Tek dayanağım olan abimin benden bu denli çabuk sıkılması bazen koysa da genel olarak onun mutluluğunu gözetiyordum.
''O zaman plan belli, önce berber, sonra lokanta. Ne yemek istersin?''
''Ben kebap isterim, hem de karışık!''
Kebap biraz pahalıydı ama abime feda olsundu.
''Tamam, senin dediğin gibi olsun.''
Abimle yapmayı en sevdiğimiz şey esnaf lokantasına gitmekti. Ben ciğer o da hep karışık kebap yerdi.
Bir elimle çantamdaki cüzdanımı sıkı sıkı kavrarken, diğeriyle abimin koluna girdim. Uzun boylu olan abim birazcık ittirse yere düşerdim ama ona sıkı sıkı sarılıyordum. Beraber şehre inen minibüse bindik.
Burada da üzerimden bakış eksik olmadı. Düzgün ürün görmediği için keçeleşen saçlarım, bir haftadır elim değmediği için alamadığım bıyıklarım ve hiç dokunmadığım kaşlarımla yabani gibiydim.
Şehre varınca ilk işimiz bir berber dükkanına girmek oldu. İçerideki erkek kalabalığına hiç aldırmadan, başım dik içeri girdim. Abim etrafı merakla incelerken onu boş koltuğa oturttum. Berber, abimin o heyecanlı, ele avuca sığmaz hallerinden bir terslik olduğunu anlamış gibi bana bakıyordu.
''Abi, sen söyle bakayım nasıl bir model istiyorsun?'' diye sordum abime.
Abim hevesle aynadaki aksine baktı. ''Yanları al, önler kalsın!'' dedi ve sonra heyecanla bana döndü. ''Dedim mi? Doğru dedim mi Belçim? Oldu mu?''
''Oldu abi, harika oldu.''
Üzerimizde gezinen o yargılayan, garip bakışlara hiç takılmadan birbirimize gülümsedik. Biz böyle böyle, el ele aşacaktık her şeyi. Abimin durumunda asla bir gariplik yoktu, o birçok insandan her anlamda daha sağlıklıydı.
Engelli biri her zaman dikkat çeker, bakışları üzerinde toplardı. Önemli olan acıyarak değil, sevgiyle bakmaktı.
Berberden çıktığımızda yakışıklı abime bakmaya doyamıyordum. ''Çok yakışıklı oldun abi, inanılmaz oldun.''
''Yetmiş doksan sekiz kere söyledin, Belçim. Sussana artık!''
Benden bıkmıştı ama yüzünde o muzip gülümseme vardı. ''Ama gerçekten öyle oldun.''
''Hadi o zaman Elife öğretmenime gidelim, o da böyle desin bana.''
''Elife öğretmenine mi gitmek istiyorsun?''
Kahkaha attı, dünyadaki en güzel sesti bu. Sokaktan geçen, ağzından akan hafif salyaya midesi bulanarak bakan insanların o çirkin bakışlarını aradı gözleri. Hızla önüne geçtim ki o kirli bakışları asla bulamadı.
''Hayır! Önce kebap yiyelim, hadi!''
Abimin neşesi benim can suyumdu.
''Önce sana pantolon alalım, sonra da kebap.''
Mağazanın vitrinindeki o güllü zarif elbiseye baktım. Beğendiğim, her geçişimde iç çekerek baktığım o elbise hâlâ oradaydı. Alacak param vardı aslında ama hayatımdaki öncelik sıralamasında hiçbir zaman o elbise yoktu. Ben de yoktum ya, neyse.
Abimin bedenine uygun, canlı bir mavi pantolon seçtik. ''Dilerseniz deneyebilirsiniz,'' diyen görevli kızın sözüyle abimin gözleri parladı.
''Ben de deneyebilir miyim, Belçim? Yapabilir miyim?''
Başımı güven vermek istercesine salladım. ''Tabii yaparsın abi, hadi gir kabine.''
Kabin kapısında beklerken fark etmeden tırnaklarımı kemirmeye başladım. Giyinmek, düğmeler, fermuarlar... Abim için bunlar bazen aşılması imkânsız dağlar gibiydi. Aradan beş dakika geçti, içeriden çıt çıkmıyordu. ''Abi, giydin mi?'' diye seslendim usulca.
''Olmadı, Belçim. Olmadı... Çok kötü, çok.''
Bir gün olacaktı ve o gün gelene kadar ben abimin yanında dimdik duracaktım. ''Yanına geleyim mi abi?''
''Ben geleyim.''
''Hayır, sakın! Sen kal, ben geliyorum.''
Kumaş perdeyi aralayıp içeriye süzüldüm. Pantolon kasıklarında toplanmış, fermuarı takılmıştı. Dikkatle yukarı çekip düğmesini iliklerken bir yandan da ona nasıl yapması gerektiğini, ellerini nereye koyacağını sabırla anlattım. Kabinden beraber çıktığımızda mağazadaki birkaç müşterinin o delici, garip bakışlarıyla karşılaştık. Bu bakışlar benden çok abime tanıdıktı aslında ama onun güzel yüreği bu bakışlara hep yabancı kalsın istiyordum.
Pantolonun yanına kış için kalın bir mont da ekledik, kışlıkları erkenden almak her zaman daha karlıydı. Eve girdiğimizde yengemlerin diline düşmemek, parayı çarçur ediyor damgası yememek için de birkaç parça erzak aldık. Abime aldıklarımı saklamaya çalışsam da abimin sevinci içine sığmıyordu. Biliyordum ki daha eve varmadan tüm köy ne aldığımızı öğrenecekti.
Derdimi, o bitmek bilmeyen iç sesimi görünmez bir perdenin arkasına ittim; yüzüme her zamanki maskemi takıp abimle o tanıdık kapıdan içeri girdik.
Yıllardır değişmeyen o koku karşıladı bizi. Hiç ikiletmeden abimin en sevdiği yere, cam kenarındaki o masaya geçtik. Dışarıda akıp giden hayatın gürültüsü, camın ardında sessiz bir film gibi kalmıştı. Abim, iştahla her zamanki kebabından sipariş verirken, ben de önümdeki menüye kısa bir bakış atıp musakkada karar kıldım.
Aslında burnuma o meşhur ciğerin kokusu doluyordu, canım ne çok çekmişti... Ama gözüm listenin sonundaki rakama çarpınca sessizce yutkundum. Buranın ciğeri meşhurdu, evet ama şöhreti fiyatına da yansımıştı. "Bir dahaki sefere," dedim kendi kendime. Aramızdaki o sessiz ama huzurlu bağ eşliğinde, tabağımdakileri afiyetle yedik. O an için ne o vitrindeki elbise ne de zihnimdeki sorular vardı; sadece abim, sıcak yemek ve camın kenarına sığınmış küçük dünyamız vardı.
Benim huzur alanımdı.
Köy yoluna sapmadan önce bankamatiğe uğradık. Ev temizliğinden ve tarladan kazandığım her kuruşu, tırnaklarımla kazıyarak biriktirdiğim o parayı hesabıma yatırdım. O banka hesabı, ikimizin bu köyden, bu hayattan kaçış biletiydi, tek ümidimizdi.
Abim, bayram sabahı yeni pabuçlarını başucuna koyan bir çocuk gibi şendi. Yürürken zıplıyor, poşetleri sallıyordu. O mutlu olsun diye tüm paramı tek bir günde harcayabilirdim.
Abim ve eğitimim benim hayatımın mihenk taşlarıydı.
''Belçim!'' diye seslendi mahallenin girişindeki kadınlar grubu. Çocuklar okula, kocalar işe gönderilmiş; çaylar demlenmiş, fasulyeler ayıklanmaya başlanmıştı. Akşama ne yemek yapacaklarını konuşurlarken tüm köyün dedikodusu da dillerinden geçmişti.
''Nasılsınız?'' diye sordum, sesimdeki mesafeyi koruyarak. Komşularla ne kadar samimi olursam, o kadar çok Vah zavallı, abisi de böyle işte, acımasıyla karşılaşıyordum.
Mesafe, bazen insanın onurunu koruyan tek kaleydi.
''Hayırdır kız, nereden geliyorsunuz böyle abi kardeş?''
Benden önce abim atıldı. ''Bana don aldık, bir de kışlık gocuk! İstersen sana da vereyim mi Hafize yenge?''
Kadınlar kahkahayı patlattı. Abim, kim ona gülse dost sanır, o da katılırdı onlara. Gidip fasulye ayıklayan kadınların arasına çöktü, bir yandan onlara yardım ediyor bir yandan da yeni montunun ceplerini tarif ediyordu.
''Aman Bekir, dişimin ağrısını unutturdun bana, çok yaşa emi!'' dedi kadınlardan biri.
Abim hemen kolumu tutup beni öne çıkardı. ''Belçim diş doktoru! Hemen baksın sana, hemen yapsın dişini.''
Kadınların meraklı bakışları üzerime dönünce başımı önüme eğdim. İnsan, kalabalıklar içinde haykıramadığı hayallerinden, gerçekleştiremediği sözlerinden bazen utanıyordu. ''Ben diş hekimi değilim abi, anlamam ki.''
Abim itiraz ederek üsteledi: ''Nasıl anlamazsın? Sen hep ders çalışıyorsun ya! Kocaman kocaman kitaplar okuyorsun, bana da okuyorsun. Biliyor musunuz teyzeler, Belçim'in aklı çok ama çoooook güzel!''
Gülümsedim, içim ısındı. ''Senin aklın da güzel abi.''
''Demek okuyacaksın ha Belçim?'' dedi Hafize abla. Kırklı yaşlarında, balık etli bir kadındı. Sesinde, sadece benim duyabileceğim o ince, alaycı tını vardı. Dudağının kenarı sanki sen mi? Bu halinle mi? der gibi kıvrılmıştı. Sesli söylemeseler de benim gibi birinin okuyup büyük yerlere gelmesini hayal bile edemiyorlardı. Bu küçümseme, içimdeki hırs ateşine odun atıyordu.
''Nasip,'' dedim soğukça. ''Her şeyin hayırlısı. Benim için çizilen yol neyse onu yaşayacağım.''
''Âmin kızım, inşallah güzel bir kısmet çıkar önüne de bir an önce kurtulursun el elinden.''
''Koca evi el evi değil mi Hafize abla?'' dedi birisi. ''Kaynanası, görümcesi, yengesi... Bitmez dertleri.''
''Ah bir de yatak faslı var bunun. Hemen çocuk isterler. Belçim'in boyu var ama dirgen gibi, bu kemikten çocuk çıkmaz.''
''Belçim güzel kız, bulur elbet iyi birini. Aslında ben bizim sülaleye çıtlattım senin ismini ama ses çıkmadı, dur bakalım.''
Öfkeyle kadınların yüzüne baktım. ''Ne haberi, Hafize abla? Ben koca diye yanıp kederlendim de sizin kapınıza mı geldim? Sizin üstünüze vazife mi benim hayatım?''
''O nasıl laf kızım? İyiliğine konuşuyoruz şurada.''
''Ondandır ki her hafta amcam açıyor bu konuyu. Yahu hanginize dokunsam bin derdiniz var, bir ben mi kaldım dertsiz? Bir daha bana görücü falan bakarsanız, hiç erinmem, kahveye gider kocalarınıza kadar anlatırım bu çöpçatanlık işlerinizi. Şakam olmadığını bilirsiniz.''
Abimi de alıp hızla uzaklaştım yanlarından. Selam versem borçlu çıktığım, her adımımın takip edildiği bu köyde nefes almak zordu.
Abim koştur koştur okula, Elife öğretmenin yanına yeni kıyafetlerini ve saçını göstermeye gitti, bense mesaiye gitmeden önce eve uğradım. Kapıdan girer girmez yengem tarafından karşılandım.
''Neler aldın bakayım, Belçim? Dök bakalım şu poşetleri!''
Yengemin kenafir gözleri, sanki her poşetin içinde bir sır arıyormuş gibi üzerimizde geziniyordu. ''Erzak aldım yenge, evin eksiklerini tamamladım,'' dedim soğukça.
''Selvi fisfuk istiyordu, hani şu mısır gevreği zımbırtısı... Aldın mı onu?''
''Aldım yenge, aldım. Evimizdeki tek eksik o çünkü, o da tam olsun dedik.''
''Selvime feda olsun,'' dedi göğsünü kabartarak. ''Bir tek onunla kahvaltı edebiliyor zavallım son aylarda, ders çalışmaktan iştahı mı kaldı kızın?''
''Sen şunları yerleştiriver yenge, ben tarlaya geçiyorum. İnekler bende değil bugün, yevmiyeye gideceğim.''
Yengem elini beline atıp hemen yüzünü buruşturdu. ''Kızım nasıl yerleştireyim? Belim ağrıyor, fıtığım azdı iyice. Fırına ekmek yoğurdum, onu da payla fırına koyuver, pişince çıkarırsın.''
Gözlerimin içine baka baka yalan söylüyordu. ''Belin o kadar kötüyse koca tekne hamuru nasıl yoğurdun yenge?''
''Yeni azdı belim diyorum sana! Çok fena kızım, çok fena...''
''Fena fena,'' dedim gözlerimi gözlerine dikerek. ''Çok fena yenge, biliyorum.''
Aldıklarımı söylene söylene yerleştirdim. Yengemin her zaman olduğu gibi darmadağın bıraktığı mutfağı toparlayıp ekmek teknesini bahçeye taşıdım. Kollarımı sıvadım, hamurun elime yapışmaması için ellerimi ıslatıp paylara böldüm ve kızgın fırına sürdüm. Ekmekler pişerken boş durmadım, tekneyi yıkadım, etrafı sildim. Zaman, benim için kum saati gibi değil, bir kırbaç gibi işliyordu.
Tarlaya gideceğim için üzerimdekilerden daha eski, yama tutmuş kıyafetlerimi giyip çantamı omzuma attım. ''Yenge, ben kaçtım!''
''Geç kalma, amcan kızar bak!''
''Kızarsa o geç kalmasın o zaman. Haydi, selametle.''
Tarlaya giden tozlu yolu adımlamaya başladım. Sırtımda güneşin ilk sıcaklığı, üzerimde ise artık tenimle bütünleşmiş tarla kıyafetlerim vardı.
Üzerime, rengi güneşten solmuş, bol ve rahat bir pazen şalvar giymiştim, eğilip kalkarken hareketlerimi kısıtlamasın diye. Onun üzerine, terimi çeksin ve kollarımı güneşten korusun diye uzun kollu, ince pamuklu bir gömlek geçirmiştim. Belime ise eski bir kuşağı sıkıca doladım hem sırtımı tutsun hem de tarladaki keskin otlar tenime değmesin diye.
En önemlisi ise başımdaki yazmaydı. Alnımdan süzülen teri emmesi için önce tülbentten bir bandaj yapmış, üzerine de oyalı, pamuklu bir yazmayı Diyarbakır usulü dolamıştım. Yazmanın ucunu ağzıma kadar çekmiştim ki, çapa yaparken havalanan o ince toprak ciğerlerime dolmasın. Ayaklarımda ise her türlü börtü böceğe ve sert toprağa dayanıklı eski lastik pabuçlarım vardı.
Ustabaşına geldiğimi işaret edip sırtımı güneşe, ellerimi toprağa verdim. Diyarbakır'ın bereketli topraklarında, uçsuz bucaksız uzanan pamuk tarlalarının arasındaydık. Eğilip kalkmaktan, çapayı toprağın bağrına saplamaktan, o inatçı yabani otları ellerimle söküp atmaktan parmak uçlarım sızlamaya başlamıştı bile. Güneş tepemizde yükseldikçe pamuk yapraklarının kokusu toprağın buğusuyla birleşiyor, insanın genzini yakıyordu.
Mola vakti gelince eski bir örtü serip yere çöktüm. Çıkınımdan dün bin bir emekle yaptığım otlu gözlemeyi çıkardım. Tam bir lokma alacaktım ki Ayşe ablanın sesini duydum.
''Belçim, önüme dursana bir zahmet... Şu oğlanı emzireyim, kimse görmesin.''
Hemen Ayşe ablayı görüş açısına kapatacak şekilde sırtımı döndüm. ''Keşke getirmeseydin el kadar bebeyi bu toza toprağa abla,'' dedim üzülerek.
Bebeğini emzirirken derinden bir iç çekti. ''Getirmeyip ne yapayım, Belçim? Herif kamyonda, kaynana desen öldü ölecek. Kime bırakayım bu canı?''
Sustum. Haklıydı. Yaşları birbirine yakın beş çocuğu vardı Ayşe ablanın, hepsinin yüzü gözü toprak içinde, kıyafetleri kirden kaskatı kesilmişti. Çocukların dilinde ise tek bir kelime dolanıyordu. ''Anne acıktık.''
''Çıkında ekmek var, Fatma! Kızım, yapıver kardeşlerine domatesli ekmek.''
Fatma'ya baktım, daha on yaşına bile basmamıştı ama elleri bir yetişkininki kadar çatlaktı. Bıçağa uzanan elini nazikçe tutup hepsini yanıma oturttum. Çıkınımdaki gözlemeleri bölüştürüp çocukların ellerine verdim. İştahla yemelerini izlerken içim sızladı. Ayşe ablaya da uzattım bir parça. Bebeğini kucağıma bıraktığında, narince kollarımı etrafına sardım.
''Sağ ol, Belçim... Allah sana da nasip etsin, eline çok yakıştı.''
Kucağımdaki sabiye gülümsedim. Bu masumların suçu neydi? Ben de bir zamanlar onlar gibi yengemin peşinde tarlalarda sürünür, önüme ne atılırsa enik gibi onu yerdim.
Bir gün bitlenmiştim kaşınıp duruyordum. Yengem tüm tarlanın ortasında beni işaret etmişti. Anası orospu babası hain, bu yetimler kaldı başa, bir de bitlendi. Ah benim çektiğim çile bitmedi.
Çocukken kulağınıza dolan acımasız cümleler ölene dek o kulağınızın içerisinde kalıyordu. Beni de abimi de hiç sevmeyen insanların çatısının altı benim şimdilik korunaklı alanımdı. Gün gelecek müstakil bir evde, tavanı tamamen camdan olan bir odam olacaktı.
Bunu ben başaracaktım.
''Bahtları güzel olsun abla,'' diye fısıldadım kız çocuklarının keçeleşmiş saçlarını toplarken.
''Orası zor be Belçim... İki kuruşu denk getiremiyoruz. Fatma ilkokulu bitirsin, okutamayız biz onu.''
''Olur mu öyle şey abla? Okumak bu çocukların tek çıkış kapısı. Fatma zehir gibi kız, sakın hakkına girme. Öte dünyada hesabı ağır olur.''
''Dardayım be kızım, ne yapayım? Keşke bu kadar çocuk yapmasaydık diyorsun ama... Anlar mı benim herif? Ne zaman korunalım desem harammış diyor, Allah veriyormuş rızkını.''
''Sefalette çocuk büyütmek haram değil miymiş peki abla?''
Sessiz kaldı. Dudakları aralandı ama tek bir kelime dökülmedi dışarı, sanki söyleyeceği her şey zaten yıllar önce boğazına dizilmişti. O da bu topraklarda hikayesi yarım bırakılmış, gölgede kalmaya zorlanmış binlerce Anadolu kadınından biriydi işte. İnsanlar, yorgun bedenlerine bakıp "Neden bu kadar çok çocuk?" diye sormayı biliyordu ama kimse o yorgunluğun ardındaki çaresizliği, kadının kendi bedeni üzerindeki söz hakkının nasıl elinden alındığını sorgulamıyordu.
Duygu Asena'nın satırlarını anımsadım o an. Feminizmi, kendi sesimi bulmayı ondan öğrenmeye çalışıyordum. Duygu Asena, sanki bugünü ve karşımda duran bu kadını anlatmıştı yıllar öncesinden. "Kadının adı yok," demişti; gerçekten de yoktu. Kadın; anneydi, eşti, evlattı ama hiçbir zaman sadece kendisi olamamıştı.
Ona bakarken zihnimde Duygu Asena'nın o sarsıcı tespiti yankılandı: "Kadınlar için yaşam, başkaları tarafından çizilmiş bir yoldur, o yoldan sapmak ise her zaman bir bedel gerektirir." Karşımdaki bu kadın, o yoldan sapmaya hiç cesaret edememiş, bedenini ve ruhunu bu uğurda feda etmişti. Bir kadının hayatındaki en büyük sınavın, ona sınır çizen erkekler olduğunu anlamak canımı yakıyordu. Duygu Asena'nın da dediği gibi, "Aslında hepimiz özgür doğuyoruz ama sonra birileri gelip bize kafeslerimizi hediye ediyor."
Onun sessizliği, aslında binlerce kadının ortak çığlığıydı. Elimi elinin üzerine koydum. Kelimelerle anlatamadığını, içindeki o bitmek bilmeyen yorgunluğu hissedebiliyordum. O kafeslerin kapısını aralamak için önce ismimizin, sonra da irademizin var olduğunu haykırmamız gerekiyordu.
Karnı doyan çocukların toprak üzerindeki neşeli oyunlarını izledim. Onlar, yaşayamadıkları çocukluklarını bir avuç topraktan çıkarmaya zorla kazımaya çalışıyorlardı.
Tarlada işim bittiğinde toparlanmaya başladım. Gitmeden önce Ayşe ablanın çocuklarını kamyonete bindirmesine yardım ettim. Elime sayılan yevmiyeyi Ayşe ablanın eline sıkıştırdım. ''Abla, sana yalvarırım Fatma'yı okut. Biliyorum hayatın zor ama o kızın hakkına girme,'' dedim yalvaran bir sesle.
Para için teşekkür etmesine fırsat vermeden sarıldım. Elimden gelen tek şey iki kuruşluk da olsa destek olmaktı. İçimden ona dua ediyordum. Kendim hiç dualık değilmişim gibi.
Tarladan çıktığımda hava kararmak üzereydi. Sırtım, kollarım, her yerim sızlıyordu ama bu fiziksel acı, zihnimdeki gürültüyü bastırmaya yetmiyordu. İki gündür Dinçer'den haber yoktu. Oysa her fırsatta yazardı. Zakkum çiçeğini de getirmemişti. Operasyona çıkacağını söylemişti, peki çıkmış mıydı? Merak etmiştim, hem o beni merak edince çekinmeden söylüyordu, ben de bir arkadaşı olarak yazabilirdim.
Yol kenarındaki o büyüleyici gün batımını çekmek istedim, gökyüzü turuncudan kızıla dönüyor, bulutlar bir tablo gibi ovanın üzerine seriliyordu. Ancak eski telefonumun ekranında sadece anlamsız bir karaltı, pikselleri birbirine girmiş bir karanlık belirdi.
O an Dinçer'in telefonu aklıma geldi. Onun ekranında her şey cam gibi parlak, her renk olduğu gibi canlıydı. Aramızdaki o görünmez ama devasa uçurumu tam şuranda, göğüs kafesimin altında hissettim yine. Sadece bir telefon kamerası değildi mesele; maddi farklar, imkanlar ve o her kapıda önüme çıkan imkânsızlıklardı.
Ben eşitliğe çok inanıyordum. Ama hayat bana eşit davranmıyordu. Nasıl Elife ile denk değilsem, Dinçer ile de denk değildim. Bazen sanki sadece bu köyde, benim gibi sefaletin içinde boğulan birileriyle gerçek anlamda yan yana gelebilirmişim gibi hissediyordum. Ne Dinçer'in o ışıltılı dünyasını ne de Elife'nin o dingin hayatını hak etmiyordum.
Ne kadar kitap okursam okuyayım ne kadar kendimi şu daracık köy sınırlarından öteye taşımaya çalışırsam çalışayım, içimdeki o karanlık kuytularda sahici kimliğim bir avcı gibi pusudaydı. Üzerimdeki toprak kokusu, nasırlı ellerim ve sırtımdaki o sönmeyen ağrı bana her saniye kim olduğumu fısıldıyordu. Ben tarladaki Belçim'dim, o ise bambaşka bir gökyüzünün fırtınasıydı. Bizim dünyalarımız ancak bir hayalin içinde, o da kısa bir süreliğine kesişebilirdi.
Sanki göğünü yitiren bir kuştum. Göğüm bile yoktu, koftum. Sevdam nasıl olabilirdi ki?
Hem benim hayattaki tek önceliğim bu köyden kaçmaktı, okumaktı. Diğer her şey bana zarar verirdi. Hayatım incecik bir ipin üzerinde yürümek gibiydi ve Dinçer'e attığım yersiz adımlar ipimi daha da inceltiyordu sanki.
Tüm bu düşüncelerimin yanında kalbimi susturamadım.
Uzun uzun düşündükten sonra sadece iki kelime yazabildim.
Belçim: Nasılsın?
Mesajı atar atmaz telefonu bir bomba tutmuşum gibi çantama tıktım. Dudaklarımı dişleyerek yürümeye devam ettim. Ama o ekran hiç aydınlanmadı. Meşguldü elbet, polisti o. Benim gibi boş durmuyordu ya.
Evin gıcırtılı ahşap kapısından girdiğimde, beni bahçedeki o rengi atmış plastik sandalyede oturmuş, iştahla gofret yiyen ninem karşıladı.
''Belçim... Hoş geldin kurban olduğum, hoş geldin kızım,'' dedi, titreyen incecik kollarını iki yana açarak.
Döne Hanım'ın o eski toprak kokan kolları arasına sığınıp gözlerimi sıkıca kapattım. ''Hoş buldum ninem, hoş buldum.''
''Gidip o güneşin alnında, elin tarlasında öldürüyorsun gençliğini be kızım,'' dedi. Çukurlaşmış, feri sönmüş gözlerinde hüzün bir toz bulutu gibi havalandı. ''Her gece seccademde ağlıyorum, şu güzelliğine, şu temiz kalbine göre bir hayatın olsun, kapın hep hayra açılsın diye dua ediyorum sana.''
Ninemin, yaşlılıktan ve yorgunluktan artık nereye uzandığını kestiremediği, damarları çıkmış ellerini tutup şefkatle öptüm. ''Yaşayacağım nine, sen hiç merak etme. Öyle bir yaşayacağım ki.''
Öyle bir yaşayacağım ki, bugün bana acıyarak bakan herkes şaşacak. Belki başkası için çok basit, çok sıradan gelecek ama ben kendime o koltuk altı açık, tiril tiril bluzlardan alıp giyeceğim. Bana altın tepside sunulmayan o hayatı, ellerimle tırnaklarımla kazıyarak, tıpkı o kurumuş zakkum kökünü inadına yeşertir gibi yeşerteceğim.
Ninem elimi sıkıca tutup yüzüme derin derin baktı.
''Bak hele bana güzel kızım... Kader dediğin bazen dar bir gömlektir, sıkar insanı, nefes alamazsın. Ama sanma ki kumaşı Allah'tandır, terzisi kullardır. Kulun biçtiği dikişi, yine kulun sabrı ve inadı söker. Sen o yüreğindeki ateşi söndürme, su dökene bakma, odun atana bak. Toprak ölüdür sanırlar ama her bahar Ya Allah deyip dirilir. Sen de öyle dirileceksin, bu kurak tarla senin mezarın değil, fidanlığın olacak inşallah.''
Ninemin bu sözleri içimde bir yere kor gibi düştü. Haklıydı; bu hayatı kaderim diye kabullenmek, daha açmadan solmayı seçmekti. Ben solmayacaktım.
Evin iç kapısından girer girmez yengem elime bir tencere yeşil mercimek tutuşturdu. ''Erişteyle pişir ama acı etme geçenkini kimse ağzına sürmedi.'' Üzerimi değiştirmeye fırsat bulamadan ocağın başına geçtim. Sonunda kendimi odaya attığımda, Selvi'yi aynanın karşısında dibi gelen kızıllarını savurmuştu, annesinden para çalarak aldığı pembe beyaz çizgili pijamalarıyla poz veriyordu.
''O dil niye dışarıda?''
Yakalanmış bir ifadeyle yüzüme baktı. ''Of, Belçim! Abimler sandım,'' diyerek elini damağına götürdü.
Selvi'nin abilerinden bu kadar korkmasına çok öfkeleniyordum.
''Ne bu hal?'' diye sordum üstünü başını işaret ederek.
''Fotoğraf çekinirken senin süprüntülerini giymeyecektim herhalde?'' dedi, benim üzerimdeki eski kıyafetleri süzerek.
''Bana bak kızım, eğer bu pozları iki kuruşluk erkeklere atıyorsan seni mahvederim.''
''Nüde atacak kadar salak mıyım ben, Belçim?'' diye cırladı.
''Evet. Çok geriye gitme, Selvi. Liseyi hatırla. O zaman da bir şey olmaz diyordun.''
Selvi liseye giderken üst sınıftan bir çocuğa dekolteli birkaç fotoğraf atmıştı. İstediği parayı ona vermezse eğer fotoğrafları yayacağını söylemişti. Tabii o dönem okula bile gitmiyor, Selvi'nin önüme attığı notlardan denklik kurmaya çalışıyordum. Bu durumu ağlaya ağlaya anlatınca da abimle bir oyun oynamıştık. Abimi polis kılığına sokmuş çocuğun üstüne salmıştım. Fena korkmuştu enayi.
''Onlar öyle değildi bir kere!'' dedi Selvi kendini savunarak.
''Bir de öyle olsaydı zaten bu evden cenazen çıkardı. Düzgün dur, koskoca üniversite orası. Biraz oraya yaraşır davransana.''
''Of Belçim, sen ne sanıyorsun üniversiteyi? Lise beş işte,'' dedi umursamaz bir sesle.
Yutkundum burukça. Benim etrafına çiçekler çizerek kurduğum hayallerin içindeydi o ama kıymetini bilmiyordu. ''Neyse ne, hadi giyin üstünü de yardım et, yemek hazır sayılır.''
Yanıma gelip yanağımdan öptü. ''Kokuyorsun kızım sen... Tuvalet temizliğine mi başladın yine?''
''Senin pisliklerini az temizlememiştim vaktinde, sayılır mı?''
''Hemen de laf sokma! Ne dedim sanki, espriden de anlamıyorsun.''
''O dolma bacaklarına bir eşofman çek de git sofrayı kur hadi.''
''Ay oje sürdüm, Belçim. Taze daha. Abim laf yapmasın şimdi.''
''Laf yaparsa ona da sürersin, hadi, Selvi. Kur şu sofrayı!''
Ben üzerimi değiştirirken Selvi de sallana sallana odadan çıkmıştı. Akşam yemeğini evin o her zamanki ağır, sessiz havasında yemiştik. Ortalığı topladıktan sonra utana sıkıla Musa abiye yanaştım. Evin diğer erkekleri henüz dönmemişti. Musa abiden abimi yıkamasını istedim. Biraz mırın kırın edip laf yaptıktan sonra, cebine sıkıştıracağım iki paket sigara parasına kabul etmişti.
Aslında abimi kimseye, hiçbir vicdana emanet etmek istemiyordum. Onun en çıplak ve en savunmasız haline kıyamıyordum ama abim benden çok utandığı için bunu Musa abimden rica ediyordum.
Güğümü sobadan indirip banyoya götürdüm. Kırık fayanslara, rutubet kokusuna basarak içeri girdim. Büyük kovaya sıcak suyu boşaltıp ılıştırdım. Abim içerde yıkanırken ben de onun odasındaki sobayı harladım. Biliyordum, banyodan sonra kuş gibi titrer, çok üşürdü. Giyeceği kıyafetleri sobanın etrafına, ısınsınlar diye özenle sererken Selvi yanıma geldi. Ağzında yine o aromalı, baygın kokulu sakızlardan biri vardı.
''Cakkıdı cakkıdı çiğneme şu sakızı, beynim şişti.''
Sakızı inadıma patlattığında pembe sakız parçaları dudaklarına yapışıp kaldı. Onun bu şaşkın haline dayanamayıp güldüm.
''Gözün kaldı değil mi kenafir?'' diye söylendi sakızı toplamaya çalışırken.
''Hıhım, benim gözümün de işi gücü yok, senin kokuşmuş sakızında kalacak.''
Selvi'nin baygın gözleri sobaya ilişti. ''Ay sobayı niye yaktın bu havada? Piştik!''
''Abin üşümesin diye yaktım. Çok sıcağı sevmiyorsan etin ısınsın diye az yanaş, sonra gidersin.''
Telefonunu karşıya doğru tutup elini omzuma koydu. ''Fotoğraf çekelim hadi, gülümse biraz.''
Aniden açtığı kameranın ışığına tepkisizce, yorgun gözlerle bakarken o çoktan çekmişti.
''Neydi şimdi bu?''
''Bir fotoğrafımız olsun dedim, fena mı?''
''İyi, tamam, bir şey demedim.''
Abimin eşofmanlarını sobanın karşısına asarken o çektiği kareyi inceliyordu. ''Telefonum hepten gitti Belçim ya... Hafıza desen Allah kerim, not bile alınmıyor artık.''
''Saçma sapan uygulamaları sil, yer açılır.''
''Of, onlar gerekli şeyler! Benim acilen yeni bir telefona ihtiyacım var. Bak, yeni bir model çıkmış...''
''Ha, şu elmalı olan mı?''
Sevinçle yerinden sıçradı, gözleri parladı. ''Ay evet! Harika değil mi?''
''Değil, Selvi.''
''Belçim gerçekten ihtiyacım var... Hem doğum günüme de az kaldı. Bence bana şahane bir hediye alabilirsin.''
İnanmaz gözlerle yüzüne baktım. ''O telefona verecek param yok benim, Selvi. Biliyorsun.''
''Ya hadi oradan sende! Her hafta bankaya para yatırıyorsun, yeme beni.''
''Param yok demedim, Selvi. O telefona heba edecek param yok dedim.''
Yüzü anında asıldı. ''Doğum günü hediyem de mi olmayacak yani?''
''Geçen ay bilgisayarını tamir ettirerek kutladım ya ben senin doğum gününü? Onu ne çabuk unuttun?''
''Haklısın,'' dedi, sesindeki o çocuksu heves yerini kabullenişe bırakırken. ''Neyse, demedim farz et.''
Elimdeki kazağı koltuğun kenarına bıraktım ve yanına gidip gözlerinin içine baktım. ''Selvi, inan almak isterim ama o paranın yeri ayrı. O para bizim geleceğimiz, kurtuluş biletimiz. Senin için her şeyi yaparım ama bu olmaz, yapamam.''
''Ay, balık burcuyum ben, ağlatacaksın beni şimdi!'' diyerek gülerek boynuma sarıldı.
''Tamam tamam, sustum. Hadi gel içeri, dizi başladı, beraber izleriz.''
''Mısır patlatırsan gelirim.''
''Selam verdik borçlu çıktık!'' diyerek mutfağa doğru seğirtti.
Abim, iyice ısınmış kıyafetlerini giydikten sonra sobanın başına serdiğim yumuşacık döşeğine uzandı. O yemeden boğazımdan geçmezdi; Selvi'nin patlattığı mısırdan ilk ona getirdim. Ben abimi izliyordum, abim ise Selvi'nin bilgisayarından heyecanla çizgi film seyrediyordu. Odanın içindeki o huzurlu tabloyu tamamlayan son şey de hazırdı artık.
Sobanın üzerindeki cezveden taşan ıhlamur, döküm yüzeye damladıkça cıs diye ses çıkarıyordu. O sesle beraber odaya yayılan ıhlamur kokusu içimi ferahlattı.
''Kuşun burnu hazır olmuş, Belçim?'' diye sordu abim merakla.
Dizlerimin üzerine doğrulup bardağa uzandım. ''Hazır olmuş abi. Ne kadar bal istersin içine?''
Biraz düşündü, sonra tüm parmaklarını açıp gösterdi. ''Bu kadar!''
Gülümseyerek cezvedeki kuşburnu çayını bardaklara boşalttım. Kavanozun kapağını açıp içine cömertçe bal katıp karıştırdım. Bu, abimle bizim en büyük lüksümüz, en sevdiğimiz içeceğimizdi. Ballı kuşburnu sanki bizi birbirimize daha sıkı bağlıyordu.
Abimin benim için ucu açık bıraktığı yorganın altına süzüldüm. Sırtımızı duvardaki mindere yasladık, üzerimizi sıkıca örttü. ''Üşüme emi, Belçim.''
Bardağını uzattım. ''Hadi iç, mis gibi oldu.''
İçmeden önce o derinden kokladı. ''Çok güzel kokuyor.''
''Afiyet olsun abim.''
Cebime sakladığım fındıklı çikolatayı çıkarıp ona uzattım. ''Bak, burada ne var?''
Gözleri ışıldadı, sevinçle çikolatayı kaptı. ''Hadi bunu böl, Belçim. Ben çok yemem, sen çok ye.''
Çikolatayı tam ortasından ikiye bölmedim, büyük olan parçayı ona geri verdim. Her zaman yaptığım gibi. ''Sen çok ye abi, senin en sevdiğin bu.''
''Seni de seviyorum, Belçim... Abi seni çok seviyor.''
İçim titredi. ''Ben de seni çok seviyorum abim.''
Beraber çizgi film izlerken mısırları atıştırdık. Onun beklenmedik anlarda patlattığı o saf kahkahalar, odanın rutubetini bile dağıtıyordu sanki. İkişer bardak ballı kuşburnunun ardından abim, çizgi filmin üçüncü bölümünde derin bir uykuya daldı. Bilgisayarı usulca kenara koydum, yağlı parmaklarını ıslak mendille incitmeden sildim. Üzerini iyice örtüp, bugün o titizlikle kestirdiğimiz saçlarını koklayarak öptüm.
O, benim şu yalan dünyadaki tek gerçeğim, tek kıymetlimdi. Yaşadığım her şeye katlanma sebebim; umudum, gücüm, her şeyimdi o benim. Benim hem abim hem de gözümden sakındığım çocuğumdu.
Dolan gözlerimi silip salona geçtim. Amcam başköşede sigarasını tüttürürken, yengem ve Selvi televizyona kilitlenmişti. Haberler yeni bitiyordu. Ekranda hızla geçen bir muhabir silueti gördüm, sesi, duruşu o kadar tanıdık gelmişti ki... Ama dikkatli bakamadan haber bitti.
''Neydi o muhabirin adı, Selvi?''
''Valla adından çok gözleriyle ilgilendim, çok yakışıklıydı,'' diye fısıldadı Selvi kıkırdayarak.
Aklıma takılsa da üzerinde durmadım. Yengem, dizisi başlayınca sanki ekrana girer gibi yaklaştı televizyona.
''Bu dizi ne böyle?'' diye sordum.
''Kardaki Karanfil... Yeni başladı ama çok tuttu, güzel dizi.''
Ekranda sarışın, mavi gözlü, duru güzelliği olan bir kadın belirdi. O kadın sahneye çıkınca, diziyle pek işi olmayan amcam ve Musa bile gözlerini televizyondan ayıramadı.
''Kim bu oyuncu?'' dedim Selvi'ye.
''Pelin Aktuna.''
''Güzel kadınmış gerçekten, oyunculuğu da fena değil gibi.''
''Ay nesi güzel şunun, Belçim! Basmışlar filtreyi, zaten her yeri estetik harikasıdır kesin...''
Gözlerimi kısarak ekrandaki kadını inceledim. Yüzündeki duru ifadeye, gülüşündeki doğallığa baktım. ''Bence değil,'' dedim sakince. ''Gayet doğal duruyor hatları.''
''Sen ne anlarsın estetikten acaba? Dudakları da kesin botoks, bağırıyor resmen.''
Dirseğimle kolunu dürttüm muzipçe. ''Kıskandın mı sen, Pelin'i?''
''Ay, ne kıskanacağım be şu Barbie bebeği!''
''Su gibi kız valla, ben çok beğendim. Dediğin gibi estetikli falan da değil bence, Allah vergisi.''
Selvi, tam beklediğim o zehirli oku fırlatıverdi. ''Evet, su gibi... Senin şu Dinçer'in de kesin böyle kızları beğeniyordur. Hiç şaşmaz bu erkek milleti.''
İçimde bir yerlerde o tanıdık sızı baş gösterse de gülümsememi bozmadım. Başımı hafifçe diktim. ''Yok Selvi, o beni beğeniyor. Beğenisi benden ibaret.''
Selvi, beklemediği bu özgüvenli cevap karşısında bir an duraksadı, sonra yüzüne o alaycı ifadeyi yerleştirdi. ''Hıh, bir hayaletten konuşuyoruz belki de... Belki de öyle biri hiç yok.''
''Evet Selvi, dev bir hayalet o. Hatta söyledim, bu gece rüyana girip seni korkutacakmış.''
''Nereden belli öyle biri olduğu? Hadi, yarın beni de götür yanına, görelim şu devi.''
''Senin ne işin var benim arkadaşımın yanında? Hayırdır?''
''Ay, yemedik arkadaşını! Varsa tabii...''
''Varsa bana var, Selvi. O kadar. Başka kapıya,'' dedim ve konuyu kapattım.
Biraz daha diziye baktıktan sonra yorgunluktan dökülen bedenimi koltuktan kaldırdım. ''Ben odama geçiyorum, size iyi akşamlar.''
Yengem, elindeki boş meyve tabağını bana doğru uzattı. ''Mutfaktaki bulaşıkları yıka da öyle yat Belçim. Sabaha zor olur sana, birikmesin.''
Tabağı elinden aldım. ''Çok yorgunum yenge, Selvi halleder bu akşam.''
''Kız okula gidiyor, Belçim! Evde iki kişi varken, koskoca ablan varken Selvi'ye mi yıkatalım bulaşığı? Ayıp değil mi?''
Amcamın ve Musa ağabeyin bakışları da üzerimde toplanınca yenilgiyi kabul edip derin bir nefes verdim. ''Tamam, yıkarım.''
Mutfağa geçip yığınla bulaşığın başına geçtim. Akşam yemeğini ben yıkadığım halde, dizi izlerken çıkan meyve tabakları, çay bardakları dağı gibi birikmişti yine. On dakikada hepsini halledip mutfağı parlatarak odama geçtim. Selvi ders çalışsın diye alınan ama onun her köşesine makyaj malzemelerini dizdiği o derme çatma masaya oturdum.
Çekmecedeki kitapları çıkarıp hırsla test çözmeye başladım. Türevi neredeyse bitirmiştim. Matematikteki en büyük eksiğim de tamdı. Dinçer sayesinde tamdı.
Artarda yedi sayfa türev çözdükten sonra diğer konulara geçtim. Üniversite sınavı için çok heyecanlıydım fakat kaynak kitaplarım ise bu zorlu yol için çok yetersiz kalıyordu. Tüm bu yorgunluğun, hengamenin içinde yetmiş soru devirmiştim bile. Bu kitaplara gömüldükçe, hayatın gerçeklerinden kaçıp rakamların sığınağına giriyordum.
Bir trigonometri sorusuyla, o inatçı açılarla cebelleşirken Selvi esneye esneye içeri girdi. ''Bir baksana şu soruya, Selvi. Sen bilirsin belki?''
Yanıma gelip kitaba öylesine, sanki iğrenç bir şeye bakıyormuş gibi baktı. ''Matematik mi o? Iyy, kusacağım şimdi, iğrenç!''
''Kızım bir baksaydın bari, belki hatırlarsın?''
''Ay, nefret ediyorum ben matematikten, Belçim. Biliyorsun.''
''Onu anladık herhalde,'' dedim, başımı tekrar kâğıda eğerek.
Selvi üzerini değiştirip yatağına kurulurken ben rakamların arasında kaybolmaya devam ediyordum. Bir şeyler anlatıyordu, dedikodu yapıyordu ama ben sadece o sorunun çözümünü duyuyordum zihnimde. Omzuma dokunduğunda arkamı döndüm, elinde banka kartım vardı.
''Neydi bunun şifresi?'' diye sordu pişkin bir ifadeyle.
''5362... Niye sordun ki şimdi?''
''Hiç... Merak ettim öylesine. Hadi yat artık, uykum var benim.''
''Otuz sorum kaldı, Selvi. Çözeyim öyle yatacağız.''
''İyi, ben yatıyorum. Sen matematik zehirlenmesi yaşa orada tek başına!'' diyerek küs bir çocuk gibi yorganı kafasına çekti.
Sıfır yedi kalemime yeni bir uç takarken kapı aniden açıldı, gelen yengemdi. ''Belçim, saat kaç olmuş! Kapat şu ışığı artık, israf her yer!''
''Yenge, soru çözüyorum daha...''
''Selvi okula gidiyor, o uyuyor! Onunla mı yarışıyorsun yoksa sen? Ayıp kızım ayıp, ufacık kızla rekabet etme, hadi uyu artık!''
Oflayarak arkasından baktım. Işığı açsam geri gelir, yarım saat laf sayardı. Çekmeceden çıkardığım mumları yakıp masanın üzerine dizdim. Titrek mum ışığında, o inatçı sorularla boğuşmaya devam ettim. Hedeflediğim sayıyı bitirmiştim ama bir soru... O tek bir soru, sanki bana meydan okuyordu. Yarım saat boyunca sadece o işlem için uğraştım.
Hırstan kitabı delmek üzereydim. Bilmem kaçıncı kez sildim, kurşun kalem izleri kâğıdı karartmıştı. Tekrar başladım, olmadı. Bir daha denedim, yine çıkmadı. Pes etmeden uğraşırken kitabın sayfası aniden ıslanmaya başladı. Ağladığımı o zaman fark ettim. İçimde biriken tüm o yorgunluk, aşağılanmıştık ve yalnızlık, çözemediğim o tek bir sorunun üzerinden taşmıştı.
Bir soruya yenilip ağlayacak kadar güçsüz, mum ışığında yapayalnızdım o gece.
Öfkeyle kitabı kapatıp odadan çıktım. Evin gıcırtılı merdivenlerinden süzülüp dama çıktım. Gece rüzgârı yüzüme çarptığında biraz olsun ferahladım. Bir kuytuya sinip hemen Dinçer'i aradım. Böyle zamanlarda bir tek onun sesini duymak, bana yaşıyorsun diyordu. Eğer açmazsa, o damda sabahlayacaktım.
''Lütfen aç...'' diye fısıldarken son çalışta duydum o yorgun ama güven veren sesini.
''Efendim?''
Yutkundum, sesim boğazımda düğümlendi. ''Nasılsın?'' diye sordum cılız bir sesle.
''Bugün seni arayamadım, Belçim... Kendime de ulaşamadım zaten.''
Sesi benimkinden daha beter geliyordu. Birbirimize ihtiyacımız vardı, hissettim. ''Seni görmem lâzım, Dinçer,'' dedim kararlı bir tonda.
''Benim seni daha çok görmem lâzım, Belçim.''
Hafifçe gülümsedim karanlığa karşı. ''Yarın olur mu?''
''Şimdi olmaz mı?'' diye sordu ansızın.
Şaşkınlıktan kalbim tekledi. ''Şimdi mi? Gecenin bu vakti?''
''Evet. Geleyim mi kapına?''
''Hayır!'' dedim telaşla. ''Sakın! Hem evden kaçamam öyle kolayca.''
''Sen kaçma... Beni eve al o zaman.''
''Ha, oldu! İstersen bir de koynuma gir, Dinçer!''
Telefonda kısa bir sessizlik oldu. ''Ne dedin sen?'' diye sordu, sesinde ilk kez duyduğum bir koyulukla.
Dilimi ısırdım hemen, yanaklarımın yandığını hissettim. ''Bir şey demedim! On dakika sonra seninle nane topladığımız o tarlada ol.''
''Harbi mi?''
''Harbi.''
Gülümsemesini duydum hattın öbür ucunda. ''Kalın giyin, hava buz gibi.''
''Sen dışarıda mısın yoksa?''
''Tarlaya doğru yürüyorum bile. Geç kalma.''
''Tamam, geliyorum hemen.''
''Telefonu kapatmasak olur mu? Sesini duysam yol boyu?''
''Olmaz, kontörüm az benim, Dinçer.''
''Benim çok, kapatma.''
''Allah bereket versin o zaman,'' dedim gülerek.
''Âmin.''
Telefonu kapatıp -çünkü kontörüm gerçekten azdı- parmak uçlarımda evden süzülmeye başladım. Son olarak cebime bir poşet kuşburnu attım, benim sevdiğim çayı o da severdi diye düşünüyordum. Köylülerin uykusunu, köpeklerin yerini ezbere biliyordum. Kuytulardan dolaşıp tarlaya doğru koştum. Adımlarım yetmedi, içimdeki heyecan bir çığ gibi büyüyüp beni ileri itti.
Tarlaya vardığımda nefes nefeseydim. Dinçer beni fark ettiği an, o devasa ceketini üzerinden çıkarıp bir pelerin gibi omuzlarıma bıraktı. Ceketin içindeki o sıcaklık, tenime değen Dinçer'in kokusu... Sarsıldım.
''Sıkı giyin demiştim sana, Belçim.''
Şaşkınca yüzüne baktım. ''Unuttum ben onu.''
Gülümsedi, gözlerinin içi parladı ay ışığında. ''Belli oluyor.''
Ceketin kollarını geçirdim, ellerim kayboldu içinde. ''Bu bana biraz büyük geldi sanırım, içinde kayboldum.''
''Hayır,'' dedi Dinçer, sesi derinleşerek. ''Tam senin için dikilmiş gibi duruyor.''
Ceketin o uzun ve boş koluyla omzuna hafifçe vurdum. ''Dalga geçme benimle.''
''Tamam, sustum.''
Gümüş bir tepsi gibi asılı duran ay ışığının altına, toprağın üzerine oturduk yan yana. O kadar yakındık ki, başımı bir milim eğsem omzuna değecektim. Ama o mesafeyi, o sınırı korudum.
''Nasıl kızları beğenirsin sen, Dinçer?'' diye sordum ansızın.
Dinçer başını bana çevirdi, bakışları yüzümde sabitlendi. ''Benim beğenim, sadece senden ibaret Belçim.''
Duyduğum cümleyle kalbim duracak gibi oldu, şaşkın ve utangaç bir gülümseme yayıldı yüzüme. Konuyu değiştirmeliydim. ''İneklerin memeleri yara olmuş, krem sürdük sabah Selviyle.''
''Hay Allah...'' dedi, ne diyeceğini bilemez bir halde gülerek. ''Şimdi nasıllar bari?''
Benim bu alakasız, köylü dertlerime uyum sağlamaya çalışırken o kadar tatlı, o kadar samimi görünüyordu ki kuşburnu ile içtiğim ballar ona karışıyordu sanki.
''Daha iyiler ama birkaç gün sağdırmazlar kendilerini.''
''Süt onları rahatsız etmez mi peki?''
''Eder... Sağsak da canları yanacak, sağmasak da. Bir çaresine bakacağım artık.''
''Anladım,'' dedi başını usulca sallayarak.
Kahverengi anlamsız gözlerim onun yüzüne değdiğinde anlamlandı sanki. Önden, arkadan, yandan... Çok yakışıklı bir adamdı. Çok kalıplıydı. Daha önce hiçbir erkeğe karşı bu denli hisler içerisine girmemiştim. Yemyeşil gözleri sanki bir büyü gibi bağlıyordu beni ona. Hem bulutların üzerinde yürüyor hem de yere çakılıyordum.
''Sana kuşburnu getirdim,'' diyerek cebimden o şeffaf küçük poşeti çıkartıp ona uzattım.
Dinçer, poşetin içindeki kurumuş, kırmızı meyveleri görünce gözleri parladı. Yüzünde çocuksu bir neşe yayıldı. ''Valla mı? Çok teşekkür ederim, Belçim,'' diyerek paketi heyecanla açtı. Ben daha ''Dur, ne yapıyorsun?'' diyemeden, avuçladığı kuru kuşburunlarını sanki çerezmiş gibi kütür kütür ağzına attı.
Şaşkınlıktan donakaldım. ''Ya ne yapıyorsun!'' diyerek eline vurmak için hamle yaptım ama Dinçer, sanki bu anı bekliyormuş gibi bileğimi yakalayıp beni kendine doğru çekti. Dengemi kaybedince beraber tarlanın yumuşak çimenlerine devrildik.
Düşerken beni korumak ister gibi belimden kavrayıp kendi üstüne çekti. Sırtı toprakla buluştuğunda ben onun geniş göğsünün üzerindeydim. Nefes nefese kalmıştık. O an, Dinçer'in dudakları usulca alnıma değdi, kalbim göğüs kafesimi delecek gibi çarpmaya başladı.
Avuç içlerimi Dinçer'in sert göğsüne yaslayarak hafifçe doğruldum, şimdi yüz yüze, nefes nefese aynı hizadaydık. ''Sen hiç mi kuşburnu görmedin ya?'' dedim hem şaşkınlık hem utançla. ''Avuçlayıp ağzına atmak ne? Kuru onlar, Dinçer. Kaynatılır o!''
Dinçer, ben hala üzerinde dururken hiç istifini bozmadan tek elini başının altına aldı. Omuz silkerek sırıttı. ''Ne bileyim ben kuşburnunu? Köylü müyüm kızım ben?''
Hemen kaşlarımı çattım. ''Köylü milletin efendisidir bir kere, düzgün konuş.''
''Bu laf kimindi ya?'' diye sordu, gözlerimin en derinine bakarken.
Saçımı hafifçe kaşıyıp düşündüm. ''Atatürk'ün diyen de var, Kanuni diyen de... Tartışmalı biraz.''
Dinçer hafifçe güldü, göğsü ellerimin altında sarsıldı. ''Net bir kaynak yok yani? İyi, sınavda çıkmaz, rahat ol o zaman.''
O an, üstünde olduğumun, ellerimin göğsünde durduğunun ve birbirimize ne kadar yakın olduğumuzun ağırlığı bir balyoz gibi indi zihnime. Telaşla, sanki ateşe dokunmuşum gibi üzerinden kayıp hemen doğruldum. Dinçer de hafifçe öksürerek toparlandı, üstündeki toprakları silkerken bakışlarını benden kaçırmaya çalışıyordu ama yüzündeki o muzip gülümseme hala oradaydı.
Sessizlik çöktü aramıza. Sadece rüzgârın ekinlerin arasından geçerken çıkardığı o hafif hışırtı ve uzaktan gelen, geceye meydan okuyan bir kuşun sesi duyuluyordu. İkimiz de birbirimize asıl söylemek istediklerimizden, kalbimizde kopan o fırtınaları dile getirmekten korkar gibiydik.
''Hangi kuş o?'' dedi Dinçer, az ilerimizde bir taşın üzerine tünemiş, ay ışığında tüyleri mor bir parıltıyla parlayan simsiyah kuşu işaret ederek.
''Kuzgun,'' dedim fısıltıyla. ''Eskiler onun yeniden doğuşu ve değişimi temsil ettiğini söylerler. Zorluklardan sonra gelen o büyük dönüşümün habercisidir.''
Dinçer gülümsedi. Bakışları kuşun üzerinde asılı kaldı. ''Çok asil bir hayvanmış,'' dedi, sanki ona doğru çekiliyormuş gibi usulca yanına ilerleyerek. ''Elime alsam kaçar mı dersin?''
''Dene,'' dedim. İçimden bir ses, o kuzgunun Dinçer'in o güven veren ellerinden kaçmayacağını söylüyordu.
Dinçer, o koca gövdesine tezat bir zarafetle eğildi. Ellerini büyük bir dikkatle, sanki kutsal bir şeye dokunuyormuş gibi açtı. Kuzgun, sanki onu bekliyormuş gibi yerinden kımıldamadı, aksine, Dinçer'in avuçlarının içine usulca yerleşti.
''Değişimi...'' dedi Dinçer, sesi gecenin karanlığında yankılandı. Parmak uçlarıyla kuşun kanadına dokundu. ''Yeniden doğuşu...''
O an onu izlerken içimdeki o kör düğümün biraz daha çözüldüğünü hissettim. Üzerimdeki devasa ceketi, ellerindeki o narin siyahlık ve ay ışığının altındaki dik duruşuyla öyle bir manzaraydı ki... Dayanamayıp iç çektim.
''Kuzgun olmak isterdim,'' dedi Dinçer, gözlerini kuştan ayırmadan. Sesi o kadar dertli, o kadar derinden gelmişti ki kalbim sızladı.
Şaşkınlıkla ona baktım. ''Neden? Özgürce uçmak için mi?''
''Hayır,'' dedi başını hafifçe bana çevirerek. ''Değişmek için, Belçim... Sadece değişmek için.''
Sustuk. Kelimeler o tarlanın toprağına gömüldü sanki. Değişmek istiyordu; uğradığı haksızlıktan, üzerine yapışan o çömez etiketinden, belki de onu bu şehre, bu yalnızlığa iten her şeyden sıyrılmak istiyordu. Sessizliğimiz, tarladaki rüzgârdan daha ağır bir hale geldi. İkimiz de değişimin ne kadar sancılı, ama o kuzgun kadar asil bir şey olduğunu biliyorduk.
Hangi değişim bizi birbirimize daha çok bağlar, hangisi bizi tamamen koparırdı? Bu sorunun cevabını vermeye ne benim gücüm yetiyordu ne de onun.
''Anlatacak mısın artık?'' dedi Dinçer yumuşak bir sesle. ''Gözlerin neden şişmiş? Neler olduğunu anlatmayacak mısın?''
Omuz silktim, hıçkırığımın geri gelmemesi için direndim. ''Bir şey olmadı... Sadece bir soruyu çözemedim ve canım çok sıkıldı.''
''Matematik yüzünden mi yani tüm bu yaşlar?''
''Evet,'' dedim, sesim titreyerek. ''Sadece matematik yüzünden.''
Dinçer elimi tutmak için uzandı ama sonra vazgeçip cebinden bir kalem çıkardı. ''Türev mi?''
''Bu kez integral.''
Gülümsedi, elinde hala kuzgun duruyordu. ''Bana getirseydin ya, çözerdim,'' dedi.
''Mesele sadece soru değil, Dinçer... Seni görünce sanki tüm düğümlerim çözülecekmiş gibi hissediyorum.''
Biraz duraksadı, bakışları derinleşti. Benimle aynı anda, aynı içtenlikle gülümsedi. ''Ben de seni görünce yaşadığım tüm o kötü olayları unutuyorum sanki. Henüz bir adı yok bu hissin ama...''
''Benimkinin de yok,'' dedim cesaretimi toplayarak. ''Ama yakında koyarız adını, değil mi?''
Başını yavaşça salladı. ''Koyarız, Belçim, koyarız.''
''Peki ya sen? Sen anlatacak mısın bugün sana ne olduğunu? İşle alakalı sanırım, sesinden belli.''
Derin bir iç çekti. ''Haksızlığa uğradım. İçime atıp unutmakla intikam almak arasında gidip geliyorum. İki türlü de ucu bana dokunacak, iki türlü de üzüleceğim biliyorum.''
Oturduğum yerde doğruldum. ''İkisini de yapma o zaman Dinçer. Herkese tam olarak hak ettiğini yaşat. Haksızlığa uğradıysan sakın peşini bırakma. Çünkü susarsan, gerisi daha acımasız bir şekilde üstüne geliyor, biliyorum.''
Neler yaşadığını, uğradığı o ağır dışlanmayı çok detay vermeden anlattı bana. Anlatırken sinirli değildi, hayır, o daha çok kırılmıştı, çok üzgündü. Onu tanıdığım şu kısacık sürede, kalbinin ne kadar temiz olduğunu anlamıştım ve bunları asla hak etmediğini biliyordum. O an anlattıklarına ondan daha çok öfkelendim, onun yerine dişlerimi sıktım.
Uzun uzun konuştuk o gece tarlanın ortasında. Birimiz susuyor, diğerimiz devralıyordu kelimeleri. Aramızda bir saniye bile boşluk kalmıyordu. En sonunda, ay ışığının altında parlayan o kararlı gözlerle yüzüme baktı.
''Bu şehirde yapayalnızdım, Belçim. Kimsem yok gibi, bir başımaymışım gibi hissediyordum. Ama artık kimsem olmasın, sadece sen ol istiyorum.''
Beceriksizce, mahcup bir ifadeyle gülümsedim. ''Olurum... Yani görev süren yettiği, tayinin çıkmadığı sürece buradayım. Sonra ne sen beni hatırlarsın ne de ben seni...''
''Ömrümce unutmayacağım seni,'' dedi, sözleri bir yemin gibi döküldü dudaklarından. ''Belki de ömrüm olacaksın, hayat bu... Belli mi olur?''
Utanarak gözlerimi kaçırdım, bu gece sözlerim onunki kadar cesur değildi ama kalbim fırtınalıydı. Başımı ansızın, sığınacak bir liman arar gibi omzuna yasladım. ''Artık gidelim mi?''
''Gerçekten gitmek istiyor musun?'' diye sordu, gitmemi hiç istemez gibi.
Söylediklerim yaptıklarımı tutmuyordu ama ben bu çelişkiden, bu karmaşadan o an çok memnundum. ''Evet,'' dedim fısıltıyla.
Kolunu omzuma atıp beni kendine çekti, sıkıca sardı. ''Gitme o zaman.''
Ona sinmekten, ceketine sinmiş o erkeksi kokusundan, ona böyle pervasızca sarılmaktan hiç korkmuyordum. Oysa korkmam gerekiyormuş gibi bir his vardı içimde; canımı çok acıtacaktı sanki, onun yüzünden çok gözyaşı dökecektim, belki hayatımı darmadağın edecekti... Ama o an, o adamın kollarının arasında dünyadaki en huzurlu insandım.
Yanağına, bu geceyi ve bu anı unutulmaz kılmak ister gibi narin ama iz bırakan bir öpücük bıraktım. Hiç olmadığım kadar cesurdum. Gitmeme izin vermeyip beni göğsüne daha da sıkı bastırdığında, ikimiz de sahte her şeyden uzaktık. Kalbimde çağlayan o duygulardan başka hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. Ay ışığının altındaydık; koca dünya durmuştu ve sadece ikimiz vardık. Ben ve o... Her şey bu kadardı işte; mutluluk aslında bu kadar basit, bu kadar yakındı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |