11. Bölüm

Mor Çiçekler Ayazda Açarken

Pekbiafiliyalnizlik
pekbiafiliyalnizli

5 Yıl Önce Diyarbakır

Meslek hayatımın en uzun, en kemikli görevine çıkmıştım. Bugün on üçüncü gündü. On üç koca gündür Fırtına timiyle dip dibe, omuz omuza, bazen de burun burunaydım. Operasyon alanında her biri birer ölüm makinesine dönüşüyordu, profesyonellikleri su götürmezdi. Ben ise tecrübe olarak henüz onların tozuna yetişemediğimden, pusuda arka saflardaydım. Şimdilik.

Bu süreçte her birinin ciğerini okuma fırsatım olmuştu. Kâzım, ekipteki herkes için gözünü kırpmadan namlunun önüne atlayacak kadar delikanlı ama bir o kadar da yontulmamış bir adamdı. Zümra sertti, kuralları demirdendi. Efe dünyayı umursamazdı, Feyyaz ise ağzını her açtığında bir şeylerden şikâyet ederdi.

Ben mi? Ben konuşmam gereken yerde konuşuyor, susmam gereken yerde ise buz kesiliyordum. Tıpkı şu an olduğu gibi. Bir sızma girişimi için üstten gelecek emri bekliyorduk, hepimiz mevzilenmiştik. Gece yarısı on ikiyi vuruyordu. Ayaz, bıçak gibi kesiyordu teni ama bana işlemiyordu, zihnim tek bir amaca kilitlenmişti. Ben sessizliğimi korusam da kulaklıklardan gelen telsiz sesleri bir an olsun susmuyor, bizimkiler nöbet stresini anı anlatarak dağıtıyordu. Bu, bu gece dinlediğim onuncu hikâyeydi.

''Yeni gelmişim ekibe, daha zayıfım tabii o zamanlar,'' diye başladı Kâzım, sesi telsiz cızırtıları arasında yankılanarak. ''Genceciğim lan, saçlarım bile şu Çömezinkinden daha siyah, daha gür.''

''Orhan Şef'in boya numarasını öğren Kâzım abi, lazım olur,'' dedi Feyyaz alayla. ''Dinçer'in saçından bile siyah senin o zamanki saçlar, sanki kömür karasıyla boyuyor mübarek.''

''Şef'iniz harekât merkezinde de olsa sizi duyuyor çocuklar, haberiniz olsun,'' dedi Orhan Şef'in otoriter sesi telsize sızarak.

Feyyaz'ın telsizdeki gülüşü bir bıçakla kesilmiş gibi sustu. ''Şef, ben öyle demek istemedim...''

''Merkezde seni bekliyorum Feyyazcığım; gel yavrum, o kömür karasını sana yakından göstereceğim,'' dedi Şef.

''Emredersiniz Şef!''

Silahımın dürbününü düzeltirken bıyık altından gülümsediğimi gören Kâzım'ın sesi duyuldu kulaklığımda. ''Hoşuna mı gitti ekipten birinin azar yemesi Çömez?''

Başımı hafifçe yana eğdim. ''Seni azarlasalar daha çok hoşuma giderdi, Kâzım.''

''Ulan tam seni sevmeye niyetleniyorum, hemen yapıyorsun o pis hareketini.''

''Kendini zorlama, Kâzım. Beni yeterince seven var zaten.''

''El bebek gül bebek büyüseydim, beni de seven çok olurdu anasını satayım,'' dedi Kâzım, sesinde gizli bir hasetle.

Belçim'den aldığım güçle eskisi gibi susmamaya karar verdim. ''Mesele büyüdüğün ortam değil, o ortamdan ne çıkarıp karakterine kattığın. Sevilmemen normal, fazla zorlama,'' dedim buz gibi bir sesle.

''Düzgün konuş Çömez!''

''En düzgün halimle konuşuyorum seninle. Emin ol, diğer türlüsünü duymak istemezsin.''

''Lan Çöm...''

''Kâzım!'' diyerek araya girdi Zümra. ''Sana sadece albay demem yeterli gelecektir herhalde. Devamını söyletme bana.''

Kâzım'ın yelkenleri anında suya indi. ''Albaya saygımız sonsuz da... Neyse.''

''Albayın o gürlemesi on sekiz gündür beynimde çınlıyor lan, o nasıl bir ses tonudur anasını satayım,'' diye söylendi Efe.

''On üç gün oldu, Efe. Albay senin beynini öyle bir sökmüş ki zaman kavramın kaymış,'' dedi Feyyaz.

Efe sırıttı. ''Bu gidişle benimkini değil de Kâzım ağabeyinkini sökecek, bir daha da yerine takmayacak herhalde.''

Kâzım bozuk bir sesle çıkıştı. ''Albayla alakalı konuşurken hazır ola geçin lan, gevşek herifler!''

''Kâzım abi, seni niye almadılar Özel Kuvvetlere?'' diye sordu Efe.

''Yeterlilik testini geçemedim lan, var mı diyeceğin?''

''Bordo bereliler zeki adamlardır, Kâzım abi. O yüzden elenmiş olabilirsin.''

''Ne alakası var lan!''

''Çünkü sende o beyin yok.''

''Sikerim seni, Efe!''

''Beyler!'' diye bağırdı Zümra telsizden, sesi bir kırbaç gibi şakladı. ''Küfredip de kulaklarımı kirletmeyin, disiplini bozmayın.''

''Küfür duymak istemiyorsan daha hanım hanımcık bir meslek seçseydin, Zümra. Burası kışla!''

Zümra'nın sabrı buraya kadardı. Bir süre Kâzım ile ağız dalaşına devam ettiler. Sürekli tartışmaya giriyor ve huzurumuzu kendi deyimleriyle sikiyorlardı. Artık bu kaos benim için bir rutindi. Gecenin ilerleyen saatlerinde dinlediğim on birinci hikâye, yine Kâzım'ın dikiş tutmaz aşk hayatına dairdi.

''Bir kız vardı,'' dedi Kâzım, uzun ısrarlar sonucu kelimeler nihayet döküldü. ''Nasıl güzel, nasıl yakıyor içimi... Sevdalandık işte.''

Efe geniş bir kahkaha attı. ''Senin gibi bir ayıya âşık olduysa kıza 'Yılın Hayvanseveri' ödülünü vermeleri lazımdı abi.''

''Efe! Düzgün konuş komiserinle!'' diye bağırdı Zümra.

Başımı çevirip baktığımda Zümra ile göz göze geldik. Zümra her ne kadar saklamaya çalışsa da Kâzım'ın anlattığı o kadının kendisi olduğu, bakışlarındaki o hüzünlü kırılmadan belliydi. Görmüş, anlamıştım.

''Evlilik hazırlığı yapıyoruz, köpek gibi aşığım kıza. Öl dese sıkarım kafama, o derece,'' dedi Kâzım, sesi boğuklaştı.

''Hastalıklı bir ilişki, tam da sana göre,'' dedi Efe alayla.

''Delikanlı gibi sevdim ben o kızı!'' diye gürledi Kâzım.

''Belki o kızın delikanlı gibi sevilmeye değil, sevildiğini hissetmeye ihtiyacı vardı Kâzım? Ondan kaybetmişsindir,'' dedim sakince. Gözüm hâlâ Zümra'nın üzerindeydi.

''Sevgi görmeyen adam nasıl göstereceğini ne bilsin be?''

O an kendimi düşündüm. Birini seversem eğer ona sevgimi sular seller gibi gösterirdim.

''Sonra ne oldu abi? Kız bastı tekmeyi tabii,'' dedi Efe. Bu kırık aşk hikayesi herkesin en çok da Efe'nin dikkatini çekmişti.

''Bıraktı beni,'' dedi Kâzım, sesi bu kez çok derinden, sanki bir kuyu dibinden geldi. ''Terk etti. O gün anladım, senin neyine sevilmek Kâzım, dedim kendi kendime.''

''Neden terk etti?'' diye sordum. ''Durduk yere gitmez bir kadın.''

''Ben durdum... Dünya durdu... Ama o gitti,'' dedi iç çekerek.

Ortam bir anda sessizliğe gömüldü. Zümra, her zamanki sert tavrıyla o sessizliği yırtıp attı. ''Nöbet sırası kimde?''

Elimi kulaklığıma götürdüm. ''Bende komiserim.''

''İyi, gözünü dört aç.''

''Emredersiniz.''

Diğerleri kumanya yemek için mevziden ayrılırken, ben geceyle baş başa kaldım. Gözümü bir an bile dürbünden ayırmıyor, karanlığın içindeki en ufak hareketi süzüyordum. Aklım operasyondaydı ama kalbim çoktan o Diyarbakır'daki tozlu avluya, Belçim'e gitmişti.

Konuşmamızın ardından sesi kulağımdan hiç gitmemişti, yapışıp kalmıştı ruhuma. Tahmin ettiğim gibi, o evin içinde hiç mutlu değildi. Yanımdayken cıvıl cıvıl olan o sesin, telefondaki o kimsesiz hali canımı yakıyordu. Onu o mutsuzluğun içinden çekip alma isteği, görev bilincimin bile önüne geçiyordu bazen.

Belçim... Onu bu zifiri karanlığın ortasında bile görebiliyordum. Onun mutsuz olmasına katlanamıyordum ve o an kararımı vermiştim: Bu görev bitecek ve ben Belçim'in yüzünü yeniden güldürecektim.

Tanışalı çok kısa bir zaman olmuştu ama sanki ruhumun bir parçası o tozlu köy yolunda, onun yanında kalmıştı. Değerliydi benim için. İçimde ona dair bir şeyler yapma, küçük de olsa bir iz bırakma isteği vardı. Bir hediye almak istiyordum mesela.

Kafam tıka basa Belçim'le doluyken dağ başında vakit geçmek nedir bilmiyordu. Saniyeler, namlu ucundaki soğuk kadar ağır ilerliyordu. Omzuma dokunan Efe, yemeğe gitmemi söylediğinde daldığım o uzaklardan sıyrıldım. Mevziimden kalkıp uzaklaştım ama amacım mideyi doyurmak değildi, ben o sese, o nefese acıkmıştım.

Mevziden yeterince uzaklaştığıma emin olunca telefonumu çıkardım. Büyük bir ikilemdeydim. ''Ben aramadan arama,'' demişti, sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Ama dayanmak, barut kokusunu ciğerlerine çekip de öksürmemeye çalışmak gibi imkansızdı. Benim yüzümden başı belaya girer miydi? Eğer öyle bir şey olursa, onun başına bela olanları seve seve cehenneme gönderirdim, orası ayrı.

Nasıl bir aile yapısı içinde nefes almaya çalıştığını az çok tahmin ediyordum, bu da endişemi körüklüyordu. Sonunda merakım, temkinli yanımı mağlup etti. Son aramalardaki ismine basıp kulağıma götürdüm. Hayatımda ilk defa bir kadının telefonumu açmasını bu denli garip, çocuksu bir heyecanla bekliyordum. Lise yıllarımda bile böyle bir çarpıntı hissetmemiştim. Belçim, en ummadığım anda, en sert zırhlarımın arasından sızıp çıkmıştı karşıma.

Telefon usul usul çaldı. Kısık bir sesle ''Alo'' demesini, arkadan gelen o tanıdık inek seslerini duymayı bekledim. Pamuk'u bahane edip aslında onu ne kadar özlediğimi söyleyecektim... Ama tüm kelimeler dudaklarımda mühürlü kaldı. Açmadı.

Öfkeyle telefonu kulağımdan çekip, dağın yamacına doğru sessiz bir küfür savurdum.

''Karı kız meselesi mi çömez?''

Kâzım gelmişti yanıma, ağzında her zamanki tütünüyle. Sigara dumanından iyice paslanmış sesiyle yine o yontulmamış tarzıyla konuşuyordu.

''Yemek arası bu aslanım, telefonla fingirdeme arası değil,'' dedi, derin bir nefes çekip dumanı yüzüme savurarak. ''Neyse, biz de genç olduk. Konuş kiminle konuşacaksan, hadi.''

''Sağ ol, gerek yok,'' dedim buz gibi bir sesle.

''Lan hadi oğlum, naz yapma, ara işte.''

''Gerek yok dedim, Kâzım. Hallettim.''

Elini omzuma koydu, bu kez sesi biraz daha yumuşaktı. ''Lan oğlum genç adamsın, bak işine işte. İyilik yapalım diyoruz, tersliyorsun. İyiliği unutuyoruz sonra.''

''Kâzım, aradım ama açmadı. Müsait değil demek ki, sonra ararım.''

''Kız kısmına çok güvenme, Dinçer. Sınırı bir aşmaya görsünler, çok vicdansız olurlar,'' dedi, sanki kendi yarasını deşer gibi.

''Sınırı aşmasaydın sen de... İnsan ilişkileri tek taraflı yürümez, Kâzım. Önce kendine bakacaksın.''

''Lan oğlum sen psikoloji mi okudun başımıza? Ne bu dakika başı analizler?''

''Mesele psikoloji değil, sen hayata çok dar bir pencereden bakıyorsun. Sadece senin gördüklerin yok bu dünyada. Biraz o pencereyi genişlet, inan bana daha rahat nefes alırsın.''

''Gençsin daha sen... Benim yaşıma gelince göreceğim ben seni. Şimdilik acemi katır gibisin, kapı önüne yük indiriyorsun ama bakalım o yükü kim taşıyacak.''

''Sen bu kafayla tecrübeli olsan ne olur? Toplumun genelinde kabul göremezsin. Kabul görmek için değil, sadece iyi bir insan olmak için çabalasan belki hayatın biraz daha kolaylaşır.''

Kâzım, umursamaz bir tavırla omzunu silkti. ''Delikanlı adamım ben çömez. Öyle topluma, millete göre şekil değiştirmem. Benim dünyam bu, girene eyvallah derim, çıkana siktiri çekerim.''

Gözlerimden umutsuz bir bakış döküldü. Bu adamla konuşmak, kör bir kuyuya taş atmak gibiydi. ''Peki,'' dedim sadece.

''Hadi, git de timi bekletme artık.''

Baş selamı verip mevziime, sessizliğime geri döndüm. Bu gece uykusuz geçecekti, belliydi. Bir hareketlilik bilgisi sızmıştı kulağımıza. Görev planı yarın için son buluyordu ama bizim meslekte hiçbir şeyin net bir tarihi olmazdı.

''Çerez yer misin?'' diye sordu Efe, karanlığın içinde paketi uzatarak.

''Ne bitmez zulan varmış arkadaş, kışlık hazırlık mı yaptın?''

Efe sırıttı. ''Plak var ağzımda, iyice yapışsın diye yiyorum. Stres atıyor.''

''Sakız çiğne o zaman.''

Kâzım hiddetle araya girdi: ''Aklına sokma lan çömez! Cak cak cak sakız sesi çekemem ben burada. O ne lan öyle karı gibi!''

''Sakızım yok yanımda Kâzım abi, olsa inan senin inadına patlata patlata çiğnerdim,'' dedi Efe, dalgasını geçerek.

''Tüfeğin kabzasını görüyor musun, Efe?''

''Evet abi, görüyorum.''

''Hah, işte o kabzayı sana s....''

Araya girmek zorunda kaldım. ''Yarın için dön emri verildi mi komiserim?''

Zümra başını hafifçe salladı. ''Gece sessiz geçerse şafakla döneriz.''

''Üç gün dinlenme gelir mi dersiniz?'' diye umutla sordu Feyyaz.

''Üç gün dinlenecek ne yaptık lan biz, Feyyaz?'' dedi Kâzım aksi bir sesle.

''Abi iki hafta olacak neredeyse, ayaklarım botların şeklini aldı, sızım sızım sızlıyor.''

''Alacak tabii lan! Bebe gibi sızlanmayın, yakarım sizi burada.''

''Seninle de bir şey konuşulmuyor ki Kâzım abi...'' diye homurdandı Feyyaz.

''Adam gibi konuşursanız konuşurum! Ne bu hal hareketler lan? Biri görev ne zaman bitecek diye ağlar, diğeri izin koparmaya çalışır. Dönüşte sizi anaokuluna da bırakayım mı, sütçü mü çağırayım?''

Kâzım'ın bu sert tahakkümü artık iyice can sıkıcı bir hal alıyordu. Efe ve Feyyaz kaç yıllık polisti ama Kâzım hepsine çömez muamelesi yapıyordu. Şakaya vursalar da içten içe kurdukları o baskıdan nefret ettiklerini görebiliyordum. Benden sonra onlar da biraz daha dikleşmeye, kendi seslerini bulmaya başlamışlardı aslında.

''Yatırıp ağzımıza da sıç istersen abi? Öyle mi dedik biz? Muayyen gününde misin nesin anlamadım ki bu sinir ne?'' dedi Feyyaz.

Kâzım, Feyyaz'ın bacağına bir tekme savurdu. ''Siktir git lan serseri!''

''Biraz daha bağırın da yerimizi tam anlasınlar, süzgece döneyim şurada,'' dedi Zümra otoriter bir sesle.

''Ben varken kimse seni süzgece çeviremez komiserim, rahat ol,'' diye konuştu Kâzım, sesindeki o tuhaf sahiplenmeyle.

Gece uzun ve sessizdi. Ama içimde, tarifi zor, soğuk bir his vardı. Efe'den nöbeti devralıp Kâzım'ın yanına geçtim. Gün aymaya yakındı.

''Geçen on üç günde bir tık iyi olma yoluna girdin sanki Dinçer,'' dedi Kâzım, karanlığa bakarak.

''Daha yeni mi girdim o yola?''

''Hayırdır aslanım? İki adam yere serdin diye kendini ne sanmaya başladın sen?''

''Bir şey sandığım yok, Kâzım. Sadece kendimin farkındayım.''

''Bazen cidden karı gibi konuşuyorsun, felsefe yapma bana.''

Bu adamı alıp bizim evdeki kadınların, annemlerin eline vermek vardı. Halide ve Bahar yengem bu herife bir günde haddini bildirir, mum gibi yaparlardı. Ama yok, vazgeçtim; kıskanırdım şimdi, değmezdi.

''Tabii, Kâzım. Haklısın.''

''Bana şöyle Tabii falan diyerek cevap verme çömez. Efendi gibi davet ettik seni soframıza, biraz ağırlığın olsun.''

Amcam sayesinde davet etmişlerdi; zoraki bir ilişkiye gerek var mıydı? Bilmem, neden olsun istiyordum?

''Ben yüz numaraya gidiyorum. Dokuz dakikada gelirim.''

Başımı salladım. ''Anlaşıldı.''

Yedi dakika geçmiş, dokuzuncu dakikaya girmiştik. Saniyeleri sayıyordum. Çünkü bu, bizim dünyamızda hayati bir meseleydi. Giden arkadaşınız size belli bir vakit veriyor ve o süre içinde dönmüyorsa, orada bir sıkıntı, bir kan sızıntısı var demekti.

Son saniyelere girdiğimizde, avcumda sıktığım telsizi kayanın üzerine bıraktım. Tam o anda arkamda belirdi.

''Korktun mu lan?''

''Endişelendim,'' dedim dürüstçe.

Gevşekçe güldü. ''Bana bir şey olmaz, korkma.''

Aradan geçen yarım saatin ardından bu kez ben ayaklandım. ''On dakikada gelirim.''

Silahımı da yanıma alarak mevziden uzaklaştım. Belçim'e dair tek bir bildirimin bile düşmediği telefonumu açıp baktım. Umutsuzca oflayıp tekrar kapattım. Geri dönüşe geçtiğimde, kulağıma yabancı bir çalı çırpı sesi doldu. Adımlarım anında durdu. Silahımı doğrultup hızla siper aldıktan sonra etrafı süzdüm.

Üç terörist, bizimkilerin mevzi aldığı yöne doğru sinsice adımlıyordu. Silah tutuşlarından tecrübeli oldukları belliydi. Telsize sarılacak, haber verecek vakit yoktu, parmaklarımın ucundaki saniyeler namlunun ucundaydı. Hızlıca bir atış planı kurdum. Kendime üç atışlık hak verdim, dördüncü mermiye ihtiyaç kalmayacaktı. Derin bir nefes aldım, ciğerlerime dolan o keskin ayazı sabitledim.

''Bismillahirrahmanirrahim.''

İlk olarak Kâzım'ın o kalın ensesini hedefine koyan elemanı, ardından birer adım gerisindeki diğerlerini indirdim. Üç kurşun sesi yankılandı dağda, üç nefes kestim, nefesini kestiklerinin adına.

Fırtına timi silah sesleriyle beraber fırlamıştı yerinden. Hepsi namlusunu bana doğrultmuştu. Sakince indirdim silahımı. ''İyi misiniz?''

''Hay siktir lan! Bu neydi?'' diye söylendi Feyyaz.

''Beceriksiz bir suikast girişimi,'' dedim düz bir sesle.

''Sen mi akladın lan bunları?'' diye sordu Efe, yanıma gelip koluma sarılarak. ''Aslan kardeşim benim! Helal olsun.''

''Niye haber vermedin çömez? Eşek başı mıyız burada?'' Kâzım'ın sesi yine hırçındı.

''Telsize uzanacak vaktim yoktu.''

''O telsizi süs diye mi veriyoruz sana lan! Raporlarda ne denilecek? Nöbet saati Kasap Kâzım'da ama çömez teröristlere halleniyor...''

Kâzım'a doğru bir adım attım. O ise her zamanki gibi diklenmeye devam etti.

''Tek derdin bu değil mi?'' dedim, sesimdeki öfkeyi dizginleyerek. ''Ulan olmasam ensenden giriyordu 308 Winchester. Hâlâ neyin peşindesin?''

''Ayaklarına mı kapanayım lan? Ben bu ekipteki herkesi defalarca ipten aldım, bir kere söyledim mi?''

''Sus da eyvallah demesini öğren! Çıkıntılık yapıp durma. On üç gündür hepimizin beynini sikmekten başka ne yaptın?''

''Ulan sen ne diyorsun, geçi—''

Zümra araya girdi, sesi dağı inleten cinstendi. ''Yeter! Dinçer komiserinle konuşuyorsun! Kâzım, sen de ekip arkadaşınla... İkinizde kesin sesinizi!''

Emirle beraber yerime döndüm. Artık Kazım yüzünden sesimin yükselmesine sinirlerimin gerilmesine alışmıştım.

İlk günler kadar hareketli geçmişti son gecemiz. Gün ağarırken ilk işim, Belçim'den bir bildirim görme umuduyla telefonuma bakmak oldu. Ekranda onun ismini görünce mevziimden usulca kalktım.

''Beş dakikaya geliyorum,'' diyerek uzaklaştım. Dağın arkasına yürüyüp mesajı tekrar açtım. Kendi kendime gülümsemekten alıkoyamadım kendimi; Atlas şu hâlimi görse ömür boyu dilinden kurtulamazdım.

Kısacık mesajı sanki içinde gizli bir şifre varmış gibi defalarca okudum: '

Belçim: Merhaba Dinçer. Geç gördüm aramanı, kusura bakma açamadım. Gördüğüm zaman rahatsız olursun diye geri aramak istemedim. Uyudun mu mesajı için henüz erken değil mi? Neyse, nasılsın?''

Soğuktan uyuşmaması için taktığım eldivenlerle telefonu kavrayamayınca, küfrederek eldivenleri çıkardım. Parmaklarım sızlarken yazdım. '

Dinçer: Günaydın, Belçim. Kusura bakmadım. Şimdi daha iyiyim, sen nasılsın?

İki kelimelik mesajı yazmam beş dakikamı almıştı. Dağ başındaki ayaz, insanın parmaklarını beceriksizleştiriyordu. Mesajı gönderdiğim an cevabı beklemeye başladım. Çok geçmeden telefon titreşti.

Belçim: Sabah telaşı işte, Pamuk'la ilgileniyorum. Mesajı atmam için Pamuk zorladı, nasıl olduğunu merak etmiş.

Bak sen şu Pamuk'a...

Dinçer: Ben de merak ettim, Pamuk'u. Bugün bir sıkıntı olmazsa dönüyorum. Ona öyle söyle, buralardan istediği bir şey var mıymış?

Belçim: Pamuk ot istiyor, yonca en sevdiği otmuş.

Dinçer: Sen bir şey istiyor musun?

Belçim: Seni görmek.

Kalbim göğüs kafesimi zorladı. Bu kızla ne zaman konuşsam, yüzümün o sert ifadesi dağılıp gidiyordu. Ama Belçim'in geri vitesi çok geçmeden gerçekleşti:

Belçim: Yani bir şey istemiyorum, sağ ol.

Dinçer: Hani beni görmek istiyordun.

Birkaç dakika sessiz kaldı. Telefona bakarken deli gibi sırıtıyordum.

Belçim: Ben değil, Pamuk yazmış.

Sesli bir gülümseme çıktı dudaklarımdan.

Dinçer: Bak sen şu Pamuk'a, pek marifetli bir kuzu.

Belçim: Tabii, okula da yazdıracağım onu. Okumuş bir miss kuzu olacak. Onu harika bir kariyer bekliyor.

Belçim'in kafası en az kendi kadar güzeldi.

Dinçer: Bizim evimizde kuzenimin eşeği vardı bir ara, onunla çok iyi anlaşırlar.

Belçim: Kuzenini merak etmeye başladım, evin bahçesinde eşek beslemek harika bir şey olmalı.

Ulan Demir...

Dinçer: Kuzenimi niye merak ettin ki? Beni merak et.

Belçim: Merak etmesem inek sağmam gerekirken seninle konuşur muydum?

Değer görmek ne güzel bir hismiş... İnsan neden yaşadığını o anlarda anlıyordu.

Dinçer: Hiç inek sağmadım. Makinesi yok mu onun?

Belçim: Gülistan'ın memeleri hassas, makine acıtıyormuş. Öyle söyledi.

İneklerin iletişimi bile Kâzım'ınkinden daha güzeldi. Gülümsedim. Dönüş yoluna geçmek için can atıyordum.

Dinçer: Tarhana kurudu mu?

Belçim: Kurudu, kışın bol bol içeriz artık.

Dinçer: Öğüttünüz mü yoksa yaş mı bıraktınız?

Belçim: Birazını öğüttük, birazını yaş bıraktık.

Dinçer: Ben öğütülmüş severim.

Belçim: ''Ben de... Hem öyle yapması daha kolay. Neyse, kahvaltı ettin mi?''

Dinçer: Yok, bugün etmeyiz. Geri dönünce yerim artık. Akşamüzeri aynı yerde mi buluşuyoruz?

Belçim: Biz Pamuk'la orada olacağız. Ama sen uzun bir görevden döndün, dinlenmek istemez misin?

Dinçer: Ben dinleneceğim yeri buldum Belçim.

Belçim: Hmm, neresiymiş orası?

Dinçer: Pamuk'un yanı.

Belçim: Anlamıştım zaten. Pamuk seni bekliyor olacak.

Dinçer: Beklesin bakalım.

Etrafı dolanmaya başladım. Kayalıkların arasından başını uzatan mor çiçeklerden bir demet topladım ve bir fotoğraf çekip Belçim'e gönderdim.

Dinçer: Toplamaya başladım bile.

Belçim: Yalnız Pamuk çiçek yemez, haberin olsun.

Dinçer: Ona topladığımı kim söyledi ki?

Belçim: Kendine mi topluyorsun yoksa?

Dinçer: Evet Belçim, taç yapıp başıma takacağım. Sence bana yakışır mı?

Belçim: Mor çiçekler açar seni...

Dinçer: Teşekkür ederim.

Belçim: Benim artık kahvaltıyı hazırlamam gerek. Sana iyi görevler, dikkatli ol.

Dinçer: Afiyet olsun, görüşürüz.

Telefonu kapatıp kamuflajımın cebine sıkıştırdım. Belçim'le konuşmamızdan kalan o tebessümü zorlukla dudaklarımdan silip Fırtına'nın yanına adımladım.

Saat on bire gelirken helikoptere binerek merkeze doğru yol aldık. Bu görev benim ilk uzun görevimdi, her saniyesini, her taşını hiç unutmamak üzere aklıma kazıdım. Helikopterden indikten sonra büyük bir kalabalık tarafından karşıladık. Tüm merkez oradaydı, başarılı bir operasyonu geride bıraktığımız için, belki de en çok sağ salim döndüğümüz için yüzleri gülüyordu.

Kâzım her zamanki gibi gerim gerim gerinirken, Efe operasyona dair gerçek dışı detayları ballandıra ballandıra anlatmaya başlamıştı bile. Ben ise hepsinden bir adım geride duruyordum. Uzun boyluyum diye beni hep arkaya atıyorlardı, evet, sadece uzun boylu olduğum içindi.

Yüzümde ciddi bir ifadeyle Fırtına'nın kısa kutlamasını izlerken bir tim yanıma yaklaştı. Atış eğitiminde tanıştığım Yağmurlardı bunlar.

''Hoş geldin kardeşim!'' diyerek sarıldılar bana. İlk başta şaşırırsam da hemen karşılık verdim, doğru ya, buralarda samimiyetin dili başkaydı.

''Sağ olun komiserim, hoş buldum,'' diyerek hepsine birer baş selamı verdim.

''Var mı bir sıkıntın, yaran Beren?'' dedi Yusuf abi kulağıma yaklaşarak. ''Anlarız biz hâlden, söyle koçum.''

''İyiyim komiserim, hiçbir sıkıntım yok.''

Omzumu sıvazladı. ''Olursa da gel bize, şimdilik buralardayız.''

''Sağ olun komiserim.''

''İlk uzununmuş,'' dedi içlerinden birisi. ''Dağ zordur ama dinlenme izni gelir size. Hiç çıkma yataktan.''

''Biraz zorlandım komiserim,'' dedim içimi açarak. ''Uyku sorunu oldu ama sonunda buna da alışırım.''

''Dağ gibi adamsın,'' dedi Yusuf abi. ''Tabii alışırsın.''

''Sağ olun komiserim.

Gözüm karşıdaki tepelere kaydı. Bir an önce şu hengâmeden kurtulup mor çiçeklerin ve huzurun yanına gitmek istiyordum.

''Gelirim komiserim.''

''Sol ayak biraz aksıyor sanki devrem? İyi misin?'' dedi içlerinden biri, adımlarıma dikkat kesilerek.

''Botları hiç bu kadar uzun süre ayağımdan çıkarmamıştım, vuruyor.''

''Bir seneye baş ve serçe parmağın içe doğru bükülür kardeşim, merak etme. Alışırsın.''

''Polisin ayağı çirkin olanı makbuldür zaten, Dinçer üzülme.''

Hep beraber güldük. ''Alışırım komiserim, sağ olun.''

''Biz toplantıya gireceğiz şimdi, Ekrem Şef bekletmeye gelmez. Görüşürüz akşama. Hadi güzelce yat dinlen, çek kafayı uyu.''

''Sağ olun komiserim.''

Omzuma sertçe vurup başıyla selam verdi. ''Sen sağ ol.''

Ekip yanımdan ayrılırken arkalarından bakıyordum. O sırada Kâzım'la göz göze geldik. ''Ne var?'' der gibi kaşlarını kaldırdı. Bir şey yok anlamında başımı sallamam hoşuna gitmemiş olacak ki, coşkuyla anlattığı hikâyeyi yarıda kesip yanıma damladı.

''Yağmurlar ne ayak?''

''Arkadaşlarım.''

''Senin arkadaşların mı?'' dedi, sesi küçümseyici bir tona bürünerek. ''Kardeşim, sen daha insanlarla konuşmaya çekiniyorsun; Çekiç Ekrem'in timiyle ne işin olur senin?''

Kâzım'ın cümlesi biter bitmez hemen arkasında Ekrem Şef belirdi. Sesi buz gibiydi: ''Bizzat Çekiç Ekrem'in işi var Dinçer'le.''

Kâzım, sesin sahibini fark edince anında çark edip selam durdu. ''Şefim!''

''Çekil karşımdan Kasap.''

''Emredersiniz Şef!'' diyerek, memnuniyetsiz bir yüz ifadesiyle uzaklaştı Kâzım.

Ekrem Şef elini dostça omzuma attı. ''Aferin evlat, duydum yaptıklarını. Helal olsun.''

Mutlu olmuştum. Çok nadir tebrik işitiyordum ve bu bir Özel Harekât Efsanesinden geliyordu. ''Sağ olun komiserim.''

''Diğerleri gibi kartlaşmamışsın da gencecik, fişek gibi polissin oğlum.''

''Sağ olun komiserim.''

O sırada Orhan Şef'in ters bakışları bizi buldu. Yanımıza gelip beklenmedik bir samimiyetle sarıldı bana. ''Aslanım benim! Aferini Devrim.''

Kısa bir an duraksasam da karşılık vermekte gecikmedim. ''Sağ ol Şef.''

Ekrem Şef, Orhan Şef'e daha da ters bir bakış fırlattı. ''Dinçer adamın adı. Yaşlanınca bunadın mı Orhan sen?''

''Çocukla bizim aramızda bir şaka o, Ekrem. Sen anlamazsın.''

''Ben sana çok yakında hayatının şakasını yapacağım,'' diyerek uzaklaştı Ekrem Şef.

Nihayet günler sonra kendi odama geçebildim. İlk işim çantamı bile atmadan pencere önündeki Zakkuma su vermek oldu. Gittikçe güzelleşecek, yeşerecekti. Çantamı bir kenara fırlatıp ilk işim Halil ağabeyin fotoğrafının karşısına geçmek oldu. Selam verdikten sonra sanki karşımdaymış gibi anlatmaya başladım.

''Abi, giderken ne kadar endişeli olduğumu biliyorsun. Sandığım kadar zor değilmiş... Yani zordu tabii ama hallettim. Üzerime düşeni yaptım, bana verilen her görevi eksiksiz yerine getirdim. İlk günler alışamadım ama gerisi geldi. İnsanoğlu her şeye alışıyormuş zaten.''

Uzun uzun anlattım ona; hiçbir detayı kaçırmak istemiyordum. Bazı yerleri unutup geri dönüyor, heyecanla tekrar üzerinden geçiyordum. Tam yarım saat boyunca sadece konuştum.

''Duyuyor musun dediklerimi abi? Duyuyorsun... Duyulmaya çok ihtiyacım var, iyi ki duyuyorsun.''

''Birader bir uyutmadın be!''

Odanın karanlık köşesinden yükselen sesle irkilerek anında belimdeki silahıma davrandım. Namluyu sese doğru çevirdiğimde, arkadaki yatakta birinin yattığını fark ettim. Adam yorganı yavaşça kafasından aşağı itti.

''Hah, iki de sık tam olsun devrem! Kendime gelmiş olurum,'' diyerek söylendi.

Gözüm göğsündeki Polis Özel Harekât armasına kayınca silahımı yavaşça indirdim. ''Kusura bakmayın komiserim, odada biri olduğunu fark etmedim.''

Adam yorganı üzerinden tamamen attı. ''Ne komiseri oğlum? Sendenim ben de memurum.''

Yataktan kalkıp kenara oturdu. Esmer, bayağı kara yağız bir adamdı; üzerinde üniformasıyla uyuyakalmış, belli ki yorgunluktan kıyafetlerini bile çıkaramamıştı. Botlarını ağır ağır bağlamaya başlarken gözlerini üzerime dikti.

''Fırtına'ya gelen yeni adamsın değil mi? Duydum adını.''

Adımı muhtemelen Kâzım'ın o eğri büğrü dilinden, ezik bir şekilde duymuştur diye düşündüm. Ters bir tavırla, ''Duyduklarına inandıysan, yüzüme bakmazsın zaten,'' dedim.

Esmer adam botunun bağcığını sıkılayıp kafasını kaldırdı. ''Herif aslan gibi dedi Yusuf abi. Geçen gün attığını vurduğunu, efendi bir çocuk olduğunu anlattı... Bunları duydum. Bir de temizlikçi ablaya yardım ederken görmüşler seni, onu da duydum. Eğer bunlar yalansa bakmam yüzüne, değilse, başımın üstünde yerin var.''

Duyduklarım içimde bir yerleri ısıtmıştı. Buz gibi olan ifadem ilk kez kırıldı. ''Ben yanlış anladım, kusura bakma devrem.''

Adam botlarını giymeyi bitirip ayağa kalktı ve elini uzattı. ''Ateş ben.''

Uzatılan eli sıkıca kavradım. ''Dinçer.''

''Yağmurlardayım ben de'' dedi Ateş, ceketini düzeltirken. ''İzinden yeni döndüm, ayağımın tozuyla devrilmişim buraya. Fırtına'yla işin zor ama sağlam çocuksun belli.''

Ateş kapıya yöneldi ama çıkmadan hemen önce Halil abimin fotoğrafına takıldı gözleri. Bir süre sessizce fotoğrafa baktı; bakışları derinleşti.

''Yaman adamdı,'' dedi Ateş, sesi saygıyla kısalarak. ''Bunu sana daha önce diyen oldu mu bilmem ama... Çok benziyorsunuz be devrem. Seni tanısa çok severdi rahmetli, eminim.''

Ateş, omzuma hafifçe vurup vurup odadan çıktı. Kapı kapandığında zihnimde o son cümle yankılanıyordu: ''Seni tanısa çok severdi...'' Halil abimin fotoğrafıyla baş başa kaldım. İçimi tarif edilemez bir huzur kaplamıştı. Sever miydi bilmiyorum ama ben onu daha tanımadan çok sevmiştim.

Görevin kir ve pasından kurtulmak için kendimi duşa attım. Sıcak bir duşun ardından dolabımı açtım. Her zamanki kıyafetlerime bakarken yatağın altına sürdüğüm valizimi çıkardım. Diyarbakır valizimi hazırlarken kardeşim Atlas'ın gecelere akarsın diye zorla koyduğu renkli gömlekleri ve şatafatlı deri ceketleri bir kenara itince, en altta o siyah gömlek göründü.

Renkli giyinmek tam Atlas'a göreydi. Karakterlerimiz kadar tarzlarımız da uçurumdu. O, bol ve renkli sweatshirtleri giyer, hile hurdayla aldırdığı o cafcaflı ayakkabıları ayağına çekerdi. Hep spordu tarzı ama birkaç seneye üzerine lacileri çekeceğine emindim.

Parkenin üzerinde alelacele ütülediğim gömleği sırtıma geçirdim. Siyah gömlek, siyah pantolon... Fazla mı renksizdim? Boş verdim. Rengimin yanına gidiyordum nasılsa.

Çıkmadan önce, Belçim'in yanına gideceğim için özenle seçtiğim parfümümü sıktım. Çok mu özeniyordum? Belki de. Ama içimden geliyordu. Sorgulamadan silahımı belime yerleştirip penceremin önündeki zakkuma bir bakış atarak odadan çıktım. Bahçede Zümra ile karşılaşmıştık. Beni baştan aşağı süzüp gülümsedi.

''Hayırdır? Nereye böyle?''

''Bir arkadaşımın yanına,'' dedim, sesimdeki sabırsızlığı gizlemeye çalışarak.

''Yakışmış,'' dedi gözleriyle siyah gömleğimi işaret ederken. Sonra hafifçe öksürüp ekledi. ''Gömlek yani... Yakışmış.''

''Eyvallah,'' diyerek yanından ayrıldım ve adımlarımı o tepeye doğru yönelttim.

Görüş alanıma Pamuk girdiğinde yüzümde geniş bir gülümseme yayıldı. Bana doğru o minik bacaklarıyla koşturmaya başladığında, ilk defa bir canlı tarafından böyle karşılıksız sevildiğimi hissettim. Çocukken gittiğimiz çiftliklerdeki kuzular hep Demir'in etrafında dolanırdı, o sevdirirdi kendini. Pamuk da onu tanısa severdi muhtemelen ama tanımasına gerek yoktu. Beni sevsin yeterdi.

Eğilip başını okşadım. ''Hoş buldum, Pamuk. Hoş buldum...''

Yüzüme bakıp durmadan meliyordu. Bir şey anlatmak, bir şey istemek istiyordu ama dilinden anlamıyordum.

''Ne diyorsun kızım sen? Tekrar meeler misin?''

O sırada keyifli bir kahkaha işittim. ''Kucak istiyor,'' Belçim'in sesi kulaklarıma ulaştığında usulca başımı kaldırdım.

Günler sonra karşımdaydı. Ayağındaki siyah lastik ayakkabıları, rengi solmuş ama ona çok yakışan uzun basma elbisesiyle tam oradaydı. Saçlarının yarısını alelade toplamış, geri kalanını omuzlarına bırakmıştı. Kıvırcık saçları rüzgârda savrulurken gözlerimi onlardan alsam da o derin siyah gözlerinden koparamıyordum.

Yerden kalktığımda burun buruna geldik. Ne yapmalıydım? Sarılmalı mıydım, yoksa bu daha çok mu erkendi? Bir dakika karın kaslarıma saplanan ağrı da neydi şimdi?

''Hoş geldin,'' dedi, dudaklarının kenarına ufak bir tebessüm iliştirerek. Sanki dudağının kenarında var olan o çukurumsu yerde bir gül bahçesi vardı.

Başımı salladım. ''Hoş gördüm,'' dedim, bakışlarımı yüzünden bir an bile ayırmadan.

''Biz seni daha erken bekliyorduk.''

''Operasyon uzadı biraz,'' dedim elimi enseme atarak.

''Anladım.''

Burnuma dolan ses bana açlığımı hatırlatmıştı. ''Börek kokuyor burası...''

''Sabah yapmıştım, sana da getirdim. Aç mısın?''

''Kurt gibi,'' dedim dürüstçe.

''Yemek yemedin mi hiç?'' diye sordu, sesinde hafif bir sitemle karışık anaç bir tını vardı.

''Helikopterden indim işte... Duş alıp hemen yanına geldim.''

Belçim, muzip bir ifadeyle gülümsedi. ''Pamuk'u o kadar özledin demek?''

Başımı salladım, bakışlarımı bir an bile ondan ayırmadan. ''Çok özledim, sorma. Gözümde tüttü Pamuk. Her gece gözümü kapattığımda onu gördüm. Bazı gözler insanın aklından çıkmıyor işte.''

''Haklısın tabii, güzeldir, Pamuk.''

''Sahibine çekmişse demek...''

Belçim, gözlerini kaçırıp alt dudağını dişledi. ''Sahibi Lütfiye ablaya çekmiş tabii, ben sadece çobanlığını yapıyorum.''

''Tabii tabii... Ben de zaten Lütfiye ablaya diyorum,'' dedim sabır çekerek.

Her zamanki ağacımızın altına, toprağın o serin kokusuna bıraktık kendimizi. Belçim'in elleriyle hazırladığı böreği yerken, içimdeki iştahın neden bu kadar kabardığını sorguluyordum. Belçim'in üzerimdeki ilk yan etkisi bu olacaktı galiba, yanında her şeyi unutup sadece o anın tadına varıyordum.

''Sen mi yaptın gerçekten?''

''Evet.''

''Selvi yardım etmedi mi yoksa?''

Gülümsemesi soldu. ''Adını unutmamışsın.''

''Hafızam kuvvetlidir benim.''

''Ne güzel...'' diyerek elindeki börekten hırsla bir ısırık aldı.

''Yardım etti mi peki?'' diye üsteledim.

Belçim'in bakışları bir anlığına bulutlandı, omuzları çöktü. ''Okuyor Selvi, börek mi yapacak? O benimle bir mi hiç?''

Bu cümle, Belçim'in o hırçın duruşuna yakışmayan, içimi sızlatan bir itiraftı. Elimdeki böreği çıkının üzerine koydum. ''Neden öyle dedin şimdi?''

Omuz silkti, bakışlarını uzaklara dikti. ''Öyle işte.''

''Onun okuyor olması seni değersizleştirmez, Belçim. Kimseyle kıyaslama kendini.''

''Kıyas değil ki bu yerimi biliyorum ben. Merak etme, her şeyin de farkındayım. Sen bana bakma.''

Umursamıyormuş gibi görünmeye çalışsa da içindeki o kırgınlığın ne kadar derin olduğunu anlamak zor değildi.

''Daha yirmi yaşındasın. Eğer okumak istersen, ben sana yar-''

''Bu konuyu konuşmasak olur mu?'' diye kesti sözümü. ''Yaramı kanatma şimdi. Hem ben valla iyiyim, takılmıyorum artık. Günler sonra görüştük seninle, şu hayatta gerçekten sohbet edebildiğim tek insansın. Bu saatler sadece bize kalsın istiyorum.''

Aynı cümle içinde hem kalbim burkulmuş hem de tarifsiz bir mutluluğa boğulmuştum. Bu kızın ruhu, kof bir dünyanın ortasında açan en nadide çiçekti.

''Eee, tarhana diyorduk?'' diye sordum konuyu dağıtmak için.

Gülümsedi, yüzündeki o hüzün bulutu dağıldı. ''Küçük bir kavanoz getirdim sana. Sorup duruyorsun, canın çekmiş belli. Yapabilir misin yoksa tarif mi edeyim?''

Beni düşünmesi, o kavanozu hazırlayıp buraya kadar taşıması... Boş sandığım şarjörümde ansızın mermi görmek kadar hayata döndürücüydü.

''Tarhana da yaparım herhalde,'' dedim ellerimi göstererek. ''Bu eller sadece silah tutmuyor sonuçta.''

Sesli bir kahkaha attı. ''Doğru ya, böreği yiyişinden anlamalıydım zaten.''

O böreği yediğim için aslında benimle evlenmesi gerektiğini bilse ne hissederdi acaba? diye geçirdim içimden.

''Görev nasıldı? Çok zorlandın mı?''

''Olması gerektiği kadar.''

''Ailenle görüştün mü? Merak etmişlerdir seni.''

''Annemler Ankara'da yaşıyor, görüntülü konuştuk.''

''İyilerdir inşallah.''

''İyiler çok şükür, maşallahları var.''

''Kardeşin de mi Ankara'da?''

''O okul için yurt dışındaydı, yeni döndü. Şimdi İstanbul'da çalışıyor. Demir'in evine çöktü kira vermemek için. Jülide babaannem de evini açıyor herife, keyfi yerinde tabii. Atlas biraz... tutumludur.''

''Jüjü,'' dedi Belçim gülerek. ''On sekiz yaşında.''

''On sekiz yaşında,'' diye onayladım gülümseyerek.

''Demir de kuzenindi.''

''Hıhı, kuzenim.''

Yemeğin ardından sırtımızı ağaca verip oturmaya devam ettik. Dizlerimi kendime çekip ellerimi üzerinde bağladım. Başımı yana çevirip Belçim'e baktığımda, onun huzurla karşıdaki hayvanları izlediğini gördüm. Dik burnuna ve kırmızı yanaklarına vuran akşam güneşi mi onu bu kadar güzel gösteriyordu, yoksa benim ona karşı her geçen saniye artan duygularım mı?

Bir insanın güzelliği, ona nasıl baktığınıza göre değişirdi; ben ona bakarken tüm dünyayı unutuyordum.

''Niye öyle bakıyorsun?'' diye sordu endişeli bir sesle.

Hemen toparlandım. ''Dalmışım sadece.''

''Silahın belli oluyor,'' dedi kaşları çatılmıştı. ''Kapatır mısın?''

Ceketimi silahın üzerine çektim. ''Pek hoşlanmıyorsun silahtan, değil mi?''

''Hoşlanmıyorum, korkutuyor beni.''

''Korkması gereken insanlar korkmalı aslında.''

''Haklısın,'' dedi ve bana doğru hafifçe yaklaşarak fısıldadı. ''Belki benim de korkmam gerekiyordur.''

Başımı ona yaklaştırıp aynı onun gibi fısıldadım. Sesim titremesin diye kendimi zor tutuyordum.

''Bence de... Çünkü bu kadar güzel olmak da bir suç sayılmalı.''

Şaşkınlıkla bakan gözlerini bu kez kaçırmadı. Ben de dünden razı gibi çekmedim bakışlarımı. Bu yakınlık, içimdeki tüm savunma mekanizmalarını altüst etmişti. Karın kaslarım neden bu kadar kasılıyordu lan?

Yakınlığımızı sonlandıran ne o oldu ne de ben. Pamuk, bir hışımla aramıza girip kucağıma atladı ve bacaklarıma uzandı.

''Kıskandı mı ne?'' diye sordum, kuzunun yumuşacık tüylerini okşayarak.

''Pamuk beni kıskanmaz.''

''Zaten beni kastetmiştim,'' dedim gülerek.

''Seni neden kıskanacak ki?''

Sırtımı yasladığım ağacı işaret ettim. ''Ağaçtan Belçim, ağaçtan...''

Başını sallayıp, muzipçe güldü. ''Tabii, olabilir.''

Gülerek başımı olumsuzca salladım ve Pamuk'u sevmeye devam ettim.

''Yaran Beren var mı peki?'' diye sordu şefkatle.

Ayaklarımı söylersem iğrenir miydi acaba? ''Ayaklarım biraz yara oldu, botlardan dolayı. Onun haricinde iyiyim.''

''Benim de çok sık yara oluyor. Bitkisel bir kremim var, sana da vereyim mi?''

''Parasıyla verirsen alırım.''

''Senden para almam ben!''

''O niyeymiş?''

''Allah Allah, arkadaşım değil misin? Almam işte. Hem senin de saçacak çok paran mı var sanki?''

''Maaşım yeni yattı, var valla.''

''Yatırım yap o zaman.''

''Neye?''

''Altın al.''

Durdum ve ona baktım. ''Sen de mi altın alıyorsun?''

''Yok,'' dedi Belçim, bakışlarını uzaklara, tozlu ufka dikerek. ''Ben bankaya atıyorum. Birikiyor öyle sessiz sedasız.''

''Borç istersem verir misin peki?'' diye sordum muzipçe.

Bilmiş bilmiş gülümsedi, omuzlarını dikleştirdi. ''Tabii veririm. Benden sana bir ellilik çalışır ama faiziyle geri alırım, ona göre.''

''Uyanık seni.''

''Bu devir böyle Dinçer, işine gelirse. Ticaretin kuralı bu,'' dedi, sanki dünyanın en büyük tüccarıymış gibi.

''Yok sağ ol, yakında tefeciliğe de başlarsın sen bu gidişle.''

''Düşünmüyor değilim hani,'' dedi gülerek.

Pamuk yanımıza öyle bir yerleşmişti ki, gitmeye hiç niyeti yoktu. Aramızdaki özel hayata saygısı sıfırdı bu kuzunun. Pamuk'un başını okşarken aklıma gelen o fikri döküverdim ortaya.

''Bizim Ankara'daki evin bahçesinde Pamuk için çok güzel otlar var aslında.''

Pamuk sanki anlamış gibi tam o an meledi. Belçim kaşlarını kaldırıp bana baktı.

''Pamuk'u evine mi davet ediyorsun yani?''

''Seni de davet ediyorum,'' dedim, sesimdeki ciddiyeti saklamadan.

''Beni mi? Hangi vasıfla?''

''Hangi vasıfta olmak istersen, Belçim...''

Belçim cevap verecekken telefonumun titremesiyle aramızdaki o elektrikli sessizlik bölündü. Ekrandaki ismi görünce gülümsedim.

''Demir arıyor. Görüntülü.''

''Aç tabii, sorun yok,'' dedi Belçim, kendini biraz geri çekerek.

Telefonu kendimden uzaklaştırıp açtım. Demir her zamanki gibi iş yerindeydi, omzuna kurulmuş, keyifle miyavlayan kedileriyle beni karşıladı.

''Aslan kardeşim, dönmüşsün görevden!''

''Hallettik geldik Allah'ın izniyle.''

''Şu bakışa bak... Karşı tarafı ezip gelen polis bakışı bu, nerede görsem tanırım.''

Gülümsedim. ''Öyle oldu biraz.''

''Şşşt Dinç, var mı bir yerinde yara bere? Bak çocukken de saklardın benden, artık çocuk değiliz bozuşuruz sonra.''

''Yok yaram falan merak etme. Ayaklarım biraz su topladı ama merhemimi buldum ben.''

''Eyvallah kardeşim. Amcamlarla konuştum az önce, anlattı marifetlerini. Neler yapmışsın, helal olsun.''

''Yok be abi, bir şey yapmadım. Görev işte.''

''Bu kadar mütevazı olma, Dinçer. Olmaz böyle. Yerden çöpü bile alsan ben bunu yaptım diye bağırıp göstereceksin ki kıymetin bilinsin. Diğer türlü harcarlar adamı.''

Bakışlarım yanımda sessizce oturan Belçim'e kaydı. ''Kıymetimi bilenlerle yaşamaya çalışırım ben de.''

Demir, o sarsılmaz özgüveniyle devam etti. ''Sen kıymetli bir adamsın, seni bilmeyenleri sen de bilme, gitsinler. Ayrıca biraz Atlas'a benze lan! İlkokuldayken midesi bulanan bir kıza su aldığı için cennete gideceğini düşünen bir adamın kardeşisin oğlum sen, biraz dışa dönük ol.''

Belçim bu sözlere sessizce gülümsediğinde, kamerayı ona hissettirmeden yanımda duran Pamuk'a çevirdim.

''Bak yanımda kim var, Demir. Kuzularla ilgileniyor musun hâlâ?''

''Çok şeker lan! Şunu gören insan yaşlanmaz valla.''

''Eve alalım demeyecek misin?'' dedim, çocukluğumuza atıfta bulunarak.

''Dalga geçmesene birader, çocuktuk oğlum o zaman.''

''Şimdi farklı mısın sanki?''

Gülümsedi, sonra sesi ciddileşti. ''Dinçer, seninle ciddi bir şey konuşacağım.''

''Hayırdır?''

''Annem aradı az önce. 'Benim şekerim dönmüş' falan diyor. Hayırdır yani, annemin şekeri ben değil miyim artık? Ne bu samimiyet?''

Bu kez Belçim'le beraber sesli bir şekilde gülümsedik. ''Ne kıskanç adamsın, Demir.''

''Namaz saati geldi ben gidiyorum.''

''Allah kabul etsin kardeşim.''

''Âmin. Yanındaki arkadaşına da selam söyle, bir gün tanışırız umarım. İyi günler size.''

Gülümseyerek telefonu kapattım. Demir görmese de anlamıştı; onun radarlarından hiçbir şey kaçmazdı.

''Aranızdaki iletişim... Çok şekermiş,'' dedi Belçim, son kelimeyi sanki biraz imayla bastırarak.

''Şekerdir,'' dedim.

''Mutlu bir ailede büyümek... Çok güzel bir his olmalı,'' dedi, sesi bu kez hüzünle puslanarak.

''Öyle. Sen de bu yaştan sonra mutlu bir ailede yaşayabilirsin, Belçim. Geç kalmış sayılmazsın.''

''O kadar şanslı değilim ben.''

''Belki de şanslısındır, henüz bilmiyorsundur.''

''Hayat işte...''

''Hayat...''

Belçim gözlerini gözlerime dikti. Uzun uzun baktı, sanki ruhumun derinliklerinde bir şeyleri tartıyor gibiydi.

''Hayatta yüzünü güneşe çevirmeli insan, Dinçer. Bazen ne kadar zor olsa da umut hep var. Son zamanlarda daha da umut doluyorum sanki. Gelecek ne getirecek bilmiyorum ama ben artık hep güneşi seyrediyorum.''

+++

Ertesi sabah, üzerime her zamankinden daha fazla çeki düzen verdikten sonra Halil abinin fotoğrafının karşısına geçtim. Bugün o bakışlarda bambaşka bir anlam vardı sanki, her bakışımda bana yeni bir sır fısıldıyor, dilsiz dudaklarıyla başka bir hikâye anlatıyor gibiydi.

Dün gece odama giren o narin kelebekte bile Halil abiyi görmüştüm. Bana ondan bir haber mi getirmişti? Bilmiyorum ama öyle düşünmek, o boşluğu böyle doldurmak istiyordum. Çünkü bugün, takvimin diğer yapraklarından kopup ayrılan, omuzlarıma daha ağır binen bir gündü. Her gün fotoğrafıyla dertleştiğim adamın bu dünyadan çekip gidişinin üzerinden tam elli iki gün geçmişti.

Koskoca ama bir o kadar da acımasızca kısa, elli iki gün...

''Hiç tanımasam da özledim seni abi,'' diye başladım fısıltıyla. Sesim odanın sessizliğinde yankılanıp yine bana döndü. ''Seninle yanlış zamanda tanıştık. Keşke bir kere, sadece bir kere karşılıklı oturup sohbet edebilseydik. Sen anlatsaydın, ben dinleseydim... Ha bu arada penceredeki zakkum bana emanet. Merak etme onu yeşerteceğim.''

Bugün o fotoğrafın başından bir an bile ayrılmak içimden gelmiyordu ama hayat akıyordu, yerine getirmem gereken sorumluluklarım vardı. Odamdan çıktım. Fırtına timinin dinlenme günüydü, ben de izinliydim. Merkezden çıkarken nizamiyede Kâzım'ın arabasına bindiğini gördüm. Beni fark edince camı indirip duraksadı.

''Hayırdır? İzin gününde nereye lan böyle?'' diye sordu, beni süzerek.

''Bugün günlerden ne Kâzım?'' dedim, sesimdeki sitemi gizlemeye çalışarak.

''Pazar,'' dedi, dünyanın en sıradan cevabını verir gibi.

''Sen nereye?''

''Kafa çekeceğim birader, gelecek misin?''

İçimde bir şeyler cız etti. Unutmuş muydu can dostunu? Bu kadar basit miydi lan birinin ömrünü sırtından indirip atmak?

''Ben camiye gidiyorum bugün... Halil abi için,'' dedim.

''Allah kabul etsin, benim yerime de bir Elham oku,'' diyerek gaza bastı ve gitti. Arkasından bakarken, dostluğun ve vefanın bu kadar ucuzlamış olmasına yandım.

Bir taksi çevirip yoluma devam ettim. İzinli olduğum için şanslıydım, bu vakti ona ayırmalıydım. Cami hocasıyla konuşup mevlit için yapılması gerekenleri ayarladım. Dün Ali amcam telefonda uzun uzun anlatmıştı usulünce neler yapabileceğimi. Şimdilik toprağına gidip sarılamıyor olsam da bir gün o mezar başında da dimdik durup duamı edecektim.

Cemre ile gidecektik. O bana söz vermişti.

Camiye vardığımda ayakkabılarımı çıkarıp o serin ve huzurlu sessizliğin içine süzüldüm. Hocayla selamlaştık, içerisi doluydu. Bir köşeye, kimsenin dikkatini çekmeyecek bir yere sinip Halil abime edilen duaları dinlemeye başladım. Hocanın yanık sesi caminin kubbelerinde yankılanırken, sanki Halil abimle hiç tanışmamış olsak da o an ruhlarımız birbirine dokunmuş gibiydi.

Namazımı kıldım, ellerimi semaya açtım. Dua ettim ona, biliyordum ki şu an ailem amcamlar, İstanbul'da Atlas da aynı dualarla onun ruhuna el uzatıyordu. Ölenle ölünmez diyorlar ya, yalanmış. Ben hissediyorum; benim bir yanım seninle o gün öldü.

Seni dualarımda yaşatacağım. Karanlık ve dar sokaklardan geçerken de anacağım adını, en aydınlık günümde de. İsmin her geçtiğinde bir yıl yaşlanacak olsam da o ismi hep dilimde, hep kalbimde en kıymetli emanet gibi taşıyacağım.

Ruhun şad olsun Halil Eskisoy, ruhun şad olsun.

 

Bölüm : 29.09.2024 20:14 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...