
Selam!
Nabersiniz?h
Bol bol yorum yapsanıza ya moralim bozuk yerine gelir belki 💕
🐦🌹
Görevden döneli üç gün olmuştu. İkinci günü boylu boyunca uyuyarak geçirmiştim, ruhumun yorgunluğu ancak o sükûnetle biraz olsun dinmişti. Üçüncü gün ise yeniden hayatın o gri çarklarının arasına, iş başına dönmüştük. Ortada henüz net bir görev emri yoktu, bu yüzden herkes masasının başında biriken, tozlu raflarda bekleyen işleri eritiyordu. Bilgisayar kullanmadaki hızım sayesinde raporlama işlerini nefes alır gibi çabucak bitiriyordum.
''Çok sert vurma şu klavyeye,'' dedi Kâzım yan masadan. Sesi, sanki tuşların sesi değil de kendi zihni dağılıyormuş gibi huzursuzdu.
Ona bakmadan, parmaklarımı hız kesmeden oynatmaya devam ettim. ''Acele et biraz, Kâzım. Şef raporları bekliyor.''
''Bizim zamanımızda parmak basmak vardı, mühür vardı, ağırlık vardı... Ne bu bilgisayar falan? Herkes Batı özentisi olmuş çıkmış,'' diye söylendi, ekranın ışığından kaçar gibi gözlerini kısarak.
''Parmak basmak mı?'' dedim, hafif bir alayla. ''Yaşın kaç senin dedem? Tanzimat fermanına yetişmiş gibisin.''
''Senden bayağı büyüğüm abisi, bunu bil yeter.''
''Boşuna dede demiyorum işte.''
''Her şey olarak büyüğüm,'' dedi, gözlerini imalı bir tavırla belimin aşağısına indirerek. ''Sen anladın onu.''
Elimi klavyeden çekip ona döndüm. ''Bel altı muhabbeti olmadan cümle kuramaz mısın sen?''
''Erkek arası muhabbetler bunlardır aslanım, tabii sen bilmezsin... 'Erkek' dedik ama...''
''Bizim ailede görsen saygı duruşuna geçeceğin, heybetinden yerin sarsılacağı bir sürü erkek var, Kâzım. Ama bir kere bile böyle sığ bir sohbetin içine girmedik. Erkeklik dilde değil, duruştadır.''
''Aileye hürmetim sonsuz da'' dedi, sandalyesinde arkasına yaslanarak. ''Benim sana özel bir nefretim var.''
''Hadi be! Vallahi hiç anlamamıştım, ne kadar da iyi gizlemişsin.''
''Benim dikkatimi dağıtma oğlum, dön önüne.''
Ekrana son bir göz attım. ''Yazım hatalarına dikkat et. İkinci satırdaki şey ayrı olacak.''
''Yazım hatası ne anasını satayım? Dümdüz yazı varken doğrusu yanlışı nereden çıktı?''
Kâzım'la olan günlük iletişim kotamın çoktan dolduğunu hissederek sessiz kalmayı seçtim. İşim bitince raporları yazıcıdan alıp dosyalar arasına yerleştirdim. Ayağa kalktığımda Kâzım, çocukça bir hareketle ayağını önüme uzatıp yolumu kesti.
''Çıktı nasıl alınıyor lan bu aletten?''
Elimdeki kalın dosyayı hafifçe omzuna vurdum. ''Delikanlı gibi.''
Arkamı dönüp giderken arkamdan savurduğu o bitmek bilmeyen söylenmeleri artık ruhumun gürültüsü olarak bile kabul etmiyordum.
Şefin odasına doğru ilerlerken karşıdan Ekrem Şef'in geldiğini gördüm. Yanında da Ateş vardı, sanki her an birini yerin dibine sokacakmış gibi hiddetli adımlarla yürüyordu. Elimdeki dosyayı yanıma aldım ve selam verdim. Ateş beni görünce sanki çölde su bulmuş gibi gözleri parladı, hemen yanıma atıldı.
''Hah! Dinçer şahit Ekrem abi, geldiğim gibi sızmışım odada. Vallahi kafamı yastığa koyduğum anı bile hatırlamıyorum, o kadar bitik haldeyim!'' diyerek koluma asıldı.
Ekrem Şef durdu, keskin bakışlarını Ateş'in üzerine sabitledi. Sesi gök gürültüsü gibiydi. ''Bana masal anlatma Ateş! O saatte harekatta kavga çıkıyor, Ateş görevden dönmüş ve kavgada yok öyle mi?''
Ateş, hemen bana dönüp onay bekleyen gözlerle baktı. ''Kardeşim, Allah aşkına doğruyu söyle; ben uyumuyor muydum odada? Hatta geldin, silahını çektin, beni korkuttun falan... Sesine bile zor uyandım, öyle değil mi?''
Ateş'in o çaresiz ama bir o kadar da umut dolu bakışlarına kıyamadım. Ekrem Şef'in öfkesi ise henüz dinmişe benzemiyordu. Bakışlarını yavaşça Ateş'ten çekip doğrudan benim gözlerimin içine dikti.
''Söyle bakalım, Dinçer...'' dedi, sesindeki o sorgulayıcı tonu hiç bozmadan. ''Bu herif sahiden dediği gibi ölü gibi yatıyor muydu, yoksa yine kılıf mı uyduruyor?''
Kısa bir baş selamı verdim. ''Doğrudur Şef. Ateş benimle aynı odada uyuyordu.''
Ekrem Şef, o keskin bakışlarını üzerimizde son bir kez gezdirdikten sonra hiçbir şey demeden, postallarının sert sesini koridorda yankılanarak uzaklaştı. O gidince Ateş, derin bir nefes alıp sanki az önce idamdan kurtulmuş gibi elini kalbine götürdü.
''Sağ ol devrem,'' diye mırıldandı. ''Çekiç'in gazabına uğramak, operasyonda mayına basmaktan daha tehlikelidir.''
Dayanamadım, sordum. ''Neden bu kadar sorun etti bunu? Sadece uyuyordun, alt tarafı on dakikalık bir kestirme değil mi bu?''
Ateş, odanın kapısına doğru yürürken omzunun üzerinden bana baktı, yüzünde o her zamanki alaycı ama yorgun ifade vardı.
''Çömezliğimde birkaç kavgaya karıştım mimlendi adım. Her şeyi benden biliyor artık.''
O sırada koridorun karşısında Yusuf abiyi gördüm. ''Gençler,'' diyerek bizi süzdü. ''Ateş'im tanıştın mı Dinçer'le?''
Ateş başını salladı. ''Tanıştın abi, aynı odada kalıyoruz.''
Baş selamı verdim. ''Merhaba komiserim, nasılsınız?''
Yusuf abi başını salladı. ''Sağ ol aslan, iyiyim.
''Güne hızlı başlamışsınız bakıyorum.''
''Öyle oldu komiserim, raporlarla koşturuyoruz.''
''Ateş feyz al,'' dedi Yusuf abi. ''Tatilden de döndün. Yüksek performans bekliyorum senden.''
''İlk performansımı maçta göstereceğim abi, sen merak etme.''
''Dinç, o değil de maçta olacak mısın? Mevkin ne senin?'' diye sordu Yusuf abi merakla.
Duraksadım. ''Ne maçı komiserim?''
''Timler arası maç olur bizde her sene, gelenektir. Bugün de ilk tur oynanacak. Sizin çocuklar dünden başlamıştı hazırlığa, senin haberin yok mu?''
Kendi timimden kimsenin bana tek kelime etmemiş olması, Yusuf abilerin karşısında mahcup bir sessizliğe gömülmeme sebebiyet verdi. Yutkundum. ''Ben oynamam herhalde komiserim ama izlerim muhakkak.''
Ateş kaşlarını çattı. ''Klasik sığır Kâzım hareketleri... Haber bile vermemiş çocuğa.''
''Ateş!'' diyerek uyardı onu Yusuf abi. Sonra bana dönüp derin bir bakış attı. ''Bize düşmez tabii ama Dinçer akıllı adamdır. İnsanlara nasıl davranması gerektiğini en iyi o bilir. Bazen iyiye iyi gitmek, insanı sadece kötüye çeker aslanım. Dik dur yeter.''
Yusuf abinin alttan alta verdiği mesajı iliklerime kadar hissetmiştim. Ateş ise ortamdaki gerginliği dağıtmak ister gibi araya girdi. ''Oynamaman aslında bizim işimize gelir kardeşim, o adalelerle bize golleri dizerdin lan yoksa.''
Aynı onun gibi tebessüm ederek başımı salladım. ''İyi günler komiserim.''
Şefin odasına dosyayı bırakıp çıktığımda, yine bir bilgisayarın başına geçip kalan işlere daldım. O sırada telefonum titredi. Atlas'ın o meşhur şu ayakkabı ne kadar güzel, keşke benim olsa tadındaki sitemli mesajlarından biri değildi bu. Belçim'den gelmişti.
Biz aslında epey mesajlaşıyorduk. Öyle sabahlara kadar süren uzun sohbetler değildi belki ama gün içinde onar dakikalık, kesik kesik hayat belirtileriydi bunlar. Belçim çok geç cevap veriyordu, bense bazen yoğunluktan yazamıyordum. Bir türlü o akışkan mesajlaşmayı yakalayamamıştık ama ondan haber alıyor olmak, çölün ortasında bir yudum su gibiydi.
Belçim: İyi öğlenler.
İçimden bir ses, bu saate kadar uyumuş olmasını diledi. Belki o zaman gözlerindeki o derin, kimsesiz yorgunluk biraz olsun dinerdi.
Dinçer: Güne hızlı başladın sanırım?
Belçim: Biraz öyle oldu. Baytar gelecekti bugün, onunla ilgilendim.
Dinçer: Kim ki baytar?
Belçim: Yeni gelmiş, genç birisi.
İçime tarifi zor bir huzursuzluk çöktü.
Dinçer: Ne kadar genç?
Belçim: Yirmilerinin sonu sanırım.
Dinçer: Nasıl biri peki?
Belçim: İyi biri.
Kız desen yeterdi be güzelim, neden bu kadar ucu açık konuşuyordun? Dişlerimi sıkarak yazdım o soruyu.
Dinçer: Erkek mi?
Belçim: Evet, erkek.
Belçim: Anladım. Hangi hayvanda sorun var?
Dinçer: Dinçer'de.
Gülümsedim, ekranın ışığı yüzümü aydınlatırken yazdım.
Dinçer: Nesi var?
Belçim: Gül'ün peşinde son günlerde, yine onun peşinden koşarken ayağını incitmiş.
Dinçer: Geçmiş olsun, bugün anlatırsın detayını.
Belçim: Bugün gelemiyorum. Başka işlerim çıktı.
Zaten çok çalışıyorsun be kızım, diye geçirdim içimden.
Dinçer: Hayırdır?
Belçim: Ev temizliğine gideceğim. İnşaatı yeni bitmiş iki katlı bir ev.
Dinçer: İnşaatı yeni bitmiş ev temizliği çok zor olur. Beton lekeleri, boyalar, molozlar... Nasıl başa çıkacaksın?
Belçim: Bir şekilde başa çıkacağım. Ben hallederim.
Dinçer: Selvi de yardım edecektir. İkiniz daha kolay olur.
Belçim: Konuyu neden hep Selvi'ye getirmeye çalışıyorsun?
Dinçer: Ben sadece olması gerekeni söyledim. Konuyu ona getirdiğim yok.
Belçim: Dinçer, sen daha önce bir yerde görüp beğendin mi Selvi'yi? Ona ulaşmaya çalışıyorsan izniyle veririm numarasını. Bana açık ol.
Şaşkınlıkla gülümsedim.
Dinçer: Yok öyle bir şey, tanımam etmem. Sadece sen bahsettin bir kere, o kadar. Hem ben birini beğensem, duygularıma emin olduğumda karşısına geçip söylerim.
Birkaç dakika cevap gelmedi. Ekranın sönmesini beklerken titredi telefon.
Belçim: Var mı beğendiğin birisi?
Dinçer: Bilmem, vardır elbet.
Belçim: Her neyse, zaten bana ne?
İşine geldiği gibi davranıyorsun Belçim Hanım.
Belçim: Krem iyi geldi mi ayaklarına?
Dün de buluşamamıştık ama kremi her zamanki ağacın altına, o yosunlu taşın yanına bırakmıştı.
Dinçer: Daha iyi, teşekkür ederim.
Dinçer: Söylediğim gibi sür, beklet, sonra yıka.
Belçim: Biliyorum, yetmişinci söyleyişin. Kazıdım aklıma, her saat kremi nasıl kullanacağımı kendime hatırlatıyorum.
Dinçer: Yetmiş bir geliyor.
Belçim: Gelsin, onu da dinlerim.
Dinçer: Benim sofra kurmam gerek, görüşürüz.
Dinçer: Kolay gelsin.
Telefonu masanın üzerine bıraktım. Kolay gelsin... Belçim'e en çok söylediğim cümle buydu. Sürekli bir yerlere yetişiyor, sürekli bir şeyler hallediyordu. Eminim ki bir yerden sonra artık o işler hiç de kolay gelmiyordu.
İşime dönecekken bir bildirim sesi daha geldi. Bu kez Atlas'tı.
Atlas: Sen çevrimiçi, ben çevrimiçi, niye yazmıyorsun canımın içi?
Dinçer: Beni mi kontrol ediyorsun lan?
Atlas: Ben evlenme ihtimali olan herkesi kontrol ederim. Benim çeyreğim kadar da olsa yakışıklı olman beni ürkütüyor.
Dinçer: Aynıyız lan biz!
Atlas: Ne demek aynıyız? Senin götünde ben var, benim yok!
Dinçer: Terbiyesiz herif.
Atlas: Ne işler dönüyor Dinç? Bir haller var sende. Senin mesajlaşman falan yoktu, kim kanına girdi abicim senin?
Dinçer: Kötü yola düşmüşüm gibi konuşmasana lan.
Atlas: Profiline siyah ekran koyan adam fotoğrafını eklemiş. Hareketlere bak! Tarih de at lan hadi.
Dinçer: Atlas, küfrettirme bana.
Atlas: Söz de yazarsın şimdi sen. Şunu yaz; 'Melekler görünmez diyenler aldatıyor sizi, ben seni her gün görüyorum.'
Dinçer: Dalga geçmesene birader.
Atlas: İçine o üç harfli şey kaçmadı değil mi?
Dinçer: Atlas, hadi işine git kardeşim.
Atlas: Ben senden büyüğüm, abi de bana.
Dinçer: Yaşlı hissediyorum diyen sen değil misin oğlum? Utanmasan Kartal'a da abi çekeceksin.
Atlas: Yaşlanmaktan korkuyorum.
Dinçer: Korkunun ecele faydası yok.
Atlas: Sağ ol ya, o kadar iyi teselli ettin ki beni. Canım abim!
Gülümseyerek telefonu kapatıp cebime koydum.
''Hayırdır Dinçer? Kız arkadaşın mı?'' diye sordu Zümra yanıma yaklaşırken.
Son günlerde Belçim ile dolu olduğumdan artık Fırtına'ya da yalnız bırakılışlarıma da takılmıyordum.
''Hayır komiserim,'' diyerek kim olduğunu açık etmedim. Gereksiz samimiyete lüzum yoktu. Sanki bir kız arkadaşımın olması imkânsız bir mucizeymiş gibi bir tını seziyordum onlarda.
''Buz gibisin bakıyorum.''
''Buz gibi bakmasaydınız iyi çocuktum aslında.''
İşimi bitirip bilgisayarın başından kalktım. Yusuf abilerin bahsettikleri maç sandığımdan daha ciddiye alınıyordu. Dün ben uyurken ilk maçlar yapılmıştı. Bugün yarı final vardı, sona kalan Fırtına ve Yağmurlar olmuştu. Asıl büyük maç yarındı.
''Kaleci sakatlandı, ulan olacak şey mi bu?'' diye söyleniyordu Kâzım koridorda.
''Adam eksiğimiz var, kimi alacağız?'' diye tartışmaya başladılar.
Hiç oralı olmadan Yusuf abilere başımla selam verdim.
''Dinçer!''
Başımı karşıdan çekip Kâzım'a baktım. ''Efendim?''
''Anlar mısın lan maçtan? Top, gol falan?''
''Ben Ankaragücü'nün altyapısındaydım.''
''Hassiktir oğlum! Niye söylemedin?'' diye sordu Efe şaşkınlıkla.
Kâzım yine her zamanki gibi sinirliydi. ''Tim olarak bir işe başladık, sen yine olmazlardasın. Niye söylemedin lan?''
''Sordunuz mu? Dün odamın kapısını çalıp anlattınız mı bana?''
''Lan söylemediniz mi? Feyyaz, sana emrettim ya lan!''
''Kâzım abi, sen Çömez ne anlar maçtan, ona oyunu anlatmayalım demedin mi?''
Kâzım duraksadı, başını salladı. ''Doğru, dedim.''
Efe elini şaklattı. ''Olsun, daha vakit var.''
''Aynen,'' dedi Kâzım. ''Al şu formalardan, geçir üstüne. Antrenman yaparız.''
Ellerimi arkada bağlayıp bir adım geri atarak ekibimden uzaklaştım. Hepsini süzdüm dik bakışlarla. ''Ben amatörlerle oynamıyorum yalnız, size başarılar.''
Baş selamı verip odamın yolunu tuttum. Maçtan daha önemli bir işim vardı benim. Üzerimi değiştirip Halil abimin fotoğrafıyla sessizce konuştuktan sonra dışarı çıktım. Parfüm sıkmayı unuttuğumu fark edip odaya geri döndüm. Abartmadan sıkıp merkezden ayrıldım.
Taksinin ön koltuğunda ilerlerken yol kenarında bir adamın deli gibi koştuğunu gördüm. Bir grup çocuk da arkasından kovalıyordu onu. Bu garip manzara, taksiyi durdurup inmeme vesile oldu. Koşan adamın önünü kestim.
Bana çarpınca aniden duraksadı. Elinde tuttuğu karpuz yere düşüp tuzla buz olmuş, her yere dağılmıştı. Karpuz parçalarına şaşkınlıkla bakakaldı.
''İyi misiniz?''
''Karpuz öldü mü?''
Şaşkınlıkla yüzüne bakakaldım. Üzerinde eski, hırpalanmış giysiler vardı; yalnızca ayağındaki spor ayakkabıları yepyeniydi. Yüzünde çamur izleri, kollarında ise küçük morluklar ve tırnak izleri vardı.
''Parçalandı,'' dedim beceriksizce. ''Ama hallederiz.''
Bana çevirdi yüzünü. ''Yaşayacak mı?'' diye sordu çocuksu bir gülüşle. Başımı hafifçe salladığımda ellerini çırptı. ''Yaşasın! Çok iyi olacak!''
Ben ona bakarken, öğle arasına çıktıkları belli olan önlüklü çocuklar etrafımızı sardı. Kendi aralarında bir halka oluşturup o adamı ortalarına aldılar.
''Deli deli küpeli!'' diyerek dalga geçerek etrafında dönmeye başladılar. Adam ise ellerini çırpıp onların bu oyununa neşeyle eşlik ediyordu.
Daha fazla izleyemedim bu durumu. ''Çocuklar!''
Sandığımdan daha sert çıkan sesimle hepsi durup bana baktı. ''Ne yapıyorsunuz siz? Sizden büyük o, abiniz yaşında.''
Adam aniden çocukların önüne geçti, kollarını siper etti. ''Yapma yapma! Bağırma bağırma!''
''Sakin ol,'' diye konuştum kısık sesle, sesimi en güven verici tonuna ayarlayarak. ''Bağırmayacağım.''
''Abi bu deli deli,'' diye atıldı çocuklardan birisi, sanki çok büyük bir keşif yapmış gibi.
''Evet deli, annem hep ondan uzak dur diyor.''
''Babam da bana diyor, yaklaşınca kolunu cimcir diyor.''
Gözüm adamın kolundaki tırnak izlerine gitti tekrar. Morlukların ve yaraların nedeni bir bir ortaya çıkıyordu. O sırada göbekli bir adam, manav önlüğünün içinde nefes nefese yanımızda durdu. Yerdeki dağılmış karpuza bakınca yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi. Çocuklar susmuştu ama karşısındaki adamın sinirli haline rağmen ellerini çırpmaya devam eden o garip masumun üzerine yürüdü manav. Sağ elini yumruk yaptı, tam vuracakken öteki ellerini kafasına çıkarıp korunmaya çalıştı. Hemen aralarına girdim.
''Ne yapıyorsunuz siz?'' diye sordum sertçe.
''Karpuzumu çaldı! Hırsızın teki bu! Bir değil, iki değil... Zavallı dedik, ses etmedik ama bokunu çıkardı artık!''
Adam ellerini kulaklarıma çıkartıp kapattı. ''Ben çalmadım, çalmadım. Ayıp, ayıp! Enes dedi ki babam sana ayırdı o karpuzu.''
Manavın işaret ettiği çocuk, babasının arkasına saklanıp hemen reddetti. ''Ya baba bu deli deli, hep çalıyor, hep yalan söylüyor.''
Çocuğun bu kadar rahat yalan söylemesi kanımı dondurmuştu. Belli ki bu düzeni çoktan kurmuşlardı.
''Bence sen yalan söylüyorsun,'' diyerek çocuğun tam karşısına geçtim. ''Polisim ben, dürüst ol bakayım.''
Çocuk korkuyla titredi, ağlamaklı bir ifadeyle etrafına bakındıktan sonra fısıldadı: ''Tamam, ben söyledim.''
Manava döndüm, bakışlarım bıçak gibi keskindi. ''Oğluna vurmadan önce doğruyu yanlışı öğret bir zahmet.''
''Emredersiniz komiserim,'' dedi manav yutkunarak.
Çocuklara döndüm, bu sefer sesim tüm sokağı titretti: ''İnsanları rahatsız etmek, onlarla dalga geçmek suçtur. Eğer bir daha böyle bir şey görürsem hakkınızda işlem başlatırım, anlaşıldı mı?''
''Tamam polis abi,'' diyerek çil yavrusu gibi dağıldılar.
Hepsi gittiğinde başımı ona çevirdim. Yere eğilmiş, tozun toprağın içindeki karpuzu yemeye başlamıştı. Kumlu parçayı ağzına götürecekken elini tuttum. ''Burası pis.''
''Pis daha güzel olur diyorlar hep.''
''Yalan söylemişler, pisse yenmez.''
Karpuzun temiz parçalarını ayırıp arkamızdaki çeşmenin taşları üzerine koyduk. Karşılıklı oturduk. O karpuzu yemek istiyordu ama izin vermedim.
''Bu olmaz, kum olmuş.''
''Yengem bana diyor ki kumlu daha güzel.''
''Şaka yapmıştır,'' dedim elini nazikçe geri çekerek. ''Gel, biz sana yenisini alalım.''
Elini heyecanla cebine atıp avuç dolusu gazoz kapağı çıkarttı. Gururla göğsünü kabarttı. ''Benim çok param var. Hadi gel alalım.''
Elimi uzatıp avucundaki kapakları aldım. Metalin soğukluğu avucuma değerken içimdeki o sızı derinleşti. ''Bekir, bak bunlar çok güzel, pırıl pırıl parlıyorlar ama bunlar para değil ki... Bunlar sadece kapak.''
Yüzü anında düştü, dudakları titremeye başladı. Sanki dünyanın en değerli hazinesini değersizleştirmişim gibi baktı bana. ''Hayır! Para bunlar! Amcam dedi ki; Bekir kapakları biriktir, dünya senin olur. Ben dünya alacaktım bunlarla.''
İtiraz etmesine, o hayal dünyasına sıkı sıkı sarılmasına kıyamadım. Kapakları cebine geri koymasına yardım ettim. ''Tamam dediğin olsun abi.''
Manava geri dönüp buz gibi, en irisinden bir karpuz aldım. Karpuzu kucağına verdiğimde sanki bir bebek taşıyormuş gibi sıkıca sarıldı. Yeniden çeşmenin başına geçtik ve oturduk. Belimdeki kasaturayı çıkartıp güneşin altında parlayan çeliği karpuza vurdum. Tek bir hamlede karpuz ikiye ayrıldı, kıpkırmızı içi ortaya çıktı.
En göbek kısmını kesip ona uzattım. ''Al bakalım, bu en lezzetli yeri.''
Adının Bekir olduğunu öğrendiğim adam öyle bir iştahla gömüldü ki karpuza, suları sakallarından, boynundan aşağı süzülmeye başladı. Üzeri başı kıpkırmızı karpuz suyu olmuştu. Yemekten vazgeçip üstüne başına bakınca dudakları yine büzüldü. ''Kirlendi... Yengem kızar, çok kızar.''
''Kızmaz, gel silelim,'' diyerek onu çeşmenin yanına götürdüm. Musluğu açıp elimle suyu yönlendirdim. ''Hadi, ağzını yüzünü yıka.''
Beceremiyordu, suyu avucuna alıp yüzüne çarpmak yerine, ellerini sadece suyun altına tutuyordu.
''Senin adın ne?'' diye sordu tekrar karpuz yemeye dönerek.
''Dinçer,'' dedim gülümseyerek. ''Peki senin adın ne?''
''Bekir! Ben Bekir! Çok büyük Bekir!''
Elimdeki karpuz dilimini bitirince, kestiğim diğer parçayı bana uzattı. ''Ye ye! Çok lezzetli, bal var içinde. Ye Dinçer, ölmezsin ye!''
Karpuz pek sevmezdim aslında, hele ki böyle sokak ortasında ama Bekir'in o umut dolu bakışlarını geri çeviremezdim. Uzattığı dilimden kocaman bir ısırık aldım.
''Nasıl?'' diye sordu gözlerini ayırmadan.
Zorla çiğneyip yuttum, gerçekten de dediği kadar tatlıydı. ''Gerçekten çok lezzetliymiş, Bekir. Bal gibiymiş.''
''Ben dedim! Ben bilirim lezzeti!'' diyerek ellerini çırptı.
O sırada yanımıza yaşlı bir adam geldi. ''Bekir nasılsın aslanım?'' diye sordu.
Bekir hemen karpuzu bana verip adamın ellerini öptü.
''Ben açtım ama artık değilim, karpuzu o yaşattı, çok güzel. Yer misin?''
''Sağ ol, Bekir, sen ye.''
Adam yanıma oturdu, Bekir karpuzuyla meşgulken sordum. ''Tanır mısın abi?''
''Aşağı köyden, Bekir. Doğumda böyle olmuş diyen de var, anası etmiş diyen de. Özel eğitime gider haftada bir gün. Ama bakmıyorlar ki oğlana...''
''Ailesi peki?''
''İşe yaramaz bir amcası var, ne zaman görsem tokatlayarak götürür eve. Zavallı işte.''
İç çektim, Bekir'in karpuz çekirdeklerini ayıklayışını izledim. ''Neden burada? Köyünü mü bulamadı acaba?''
''Ben köy buldum! Musa gelip alacak beni,'' diye atıldı.
''Musa kim?'' diye sordum.
''Abim abim... Çok büyük Musa.''
Yaşlı adam gitmişti benim de gitmem gerekiyordu ama adamı burada yalnız bırakamazdım. Onunla beklemeye başladım. Bekir karpuzu bitirip yapış yapış ellerini pantolonuna sürecekken engel oldum. ''Yıkayalım mı?''
''Kimi?'' diyerek mahrem yerlerini korkuyla kapadı. ''Olmaz, çok acıyor çok, yıkama!''
İçim cız etti. ''Ellerini yıkayalım mı diye sordum, Bekir. Bak ben yapacağım şimdi.''
Musluğu açtım, önce kendi elimi yüzümü yıkadım. Benden görüp cesaret alınca o da başladı. Yüzünden akan suları peçeteyle sildim. Peçete parçaları ıslak yüzünde dağılınca kahkaha attı. ''Resim gibi mi oldum?''
''Resim gibi oldun, Bekir.''
Yaşı otuza yakındı ama ruhu beş yaşındaydı sanki. Belçim'e vermek için cebimde taşıdığım çikolatayı çıkardım. ''Yer misin?''
''Çokomen!'' Gözleri parladı ama sonra mahcupça geri çekildi. ''Yok, ben yemem.''
''Çok güzel ama, sevmezsen bırakırsın.''
Kararsızca aldı. ''Tamam, evde yerim, kardeşimle bölüşürüz.''
''Lan Bekir!''
Sert bir sesle irkildim. Kısa boylu, asık suratlı bir adam yanımızda bitti. Bekir onu görünce hemen ayağa kalktı. Musa bu olmalıydı.
''Hayırdır?'' dedi adam, Bekir'i tepeden tırnağa süzerek. ''Bir şeyine zarar mı verdi? Beş kuruş vermem, adam sakat zaten, zekât de geç.''
''Vermedim, vermedim... Çikolata verdi o bana.''
Adam, Bekir'i kolundan sertçe itti. ''Lan bir sus!''
Bekir sendeleyip zar zor dengede kaldı. Karşısına dikildim, yüzümdeki iğrentiyle sordum. ''Abisi misin?''
''Amcasının oğluyum.''
''Nesi var?''
''Sakat işte kardeşim, bir de sana dert mi anlatacağız. Hadi Bekir geç arabaya. Geç kalırsak evdekiler ortalığı birbirine katar.''
Bekir arabaya binene kadar, bindikten sonra da camdan bana el salladı. Ben de araba gözden kaybolana dek o tozlu yolda ona el salladım.
Karpuzun yarısı burada kalmıştı, poşete koyup yanıma aldım ve yoluma devam ettim. Geldiğim yer, iki katlı bir inşaat yığınıydı. Bahçedeki molozları, çimento torbalarını görünce içim daraldı. Belçim tüm bunları tek başına mı yapacaktı? Boya lekeli, aralık kapıdan içeri süzüldüm.
İçeride garip bir ses yankılanıyordu. Bir kadın sesi, monoton bir tonda bir şeyler anlatıyordu.
''...İkinci Meşrutiyet'in ilanıyla birlikte anayasal düzene geçiş süreci hızlanmış...''
Belçim, bir bacağını pencereden dışarı sarkıtmış cam siliyordu. Bir yandan hırsla camdaki boya lekelerini kazıyor, bir yandan da telefonundan gelen sese eşlik ediyordu fısıltıyla.
''...Anayasal düzene geçiş süreci hızlanmış... Evet, hızlanmış.''
Duraksadı, bezini kovaya daldırırken kulaklıktan gelen soruyu kendi kendine cevapladı: ''Padişahın yetkileri kısıtlandı, meclis üstünlüğü geldi... Hadi Belçim, bunu unutma.''
Tozlu camın arkasından onu izledim. Saçlarını bir yazmayla toplamış, en eski kıyafetlerini giymişti ama o haliyle bile, elindeki kirli bezle tarih notlarını ezberlemeye çalışırken gördüğüm en asil manzaraydı. Bir eliyle camı silerken diğer eliyle havada hayali çizgiler çiziyordu, sanki notları zihnine kazıyordu.
''Kolay gelsin,'' dedim usulca.
Sıçrayarak başını içeri çekti. Şaşkınlığı yüzüne yayıldığında keyif aldığımı hissettim.
''Kolaysa başına gelsin!'' dedi nefes nefese.
''Ben onun başına geldim zaten.''
Kaşlarını kaldırdı. ''Buraya bana yardım etmeye geldim deme sakın.''
''Tamam, demem.''
Camdan inmemişti, ona iyice yaklaştım. Düşerse tutacağım mesafede durup yüzüne baktım. Dik burnunun ucu ayazdan mı yoksa yorgunluktan mı bilmem, hafifçe kızarmıştı, konuştuğunda burnunun ucu tatlı bir ritimle inip kalkıyordu. Bu hali onu öylesine şeker, öylesine dokunulması güç bir masumiyete bürüyor ki, içimden sadece izlemek geliyordu.
''Peki madem,'' dedi, bakışlarını üzerimden kaçırıp işine dönerek. ''Kova şurada, ben camı bitirene kadar sen de yeri viledala.''
Orada, o yüksek pencere kenarında dengesizce duruşu kalbimi ağzıma getiriyordu. ''Ben cam silme konusunda iyisiyimdir. Hadi in, oraları bana bırak.''
''İş beğenmeyen işçi mi olurmuş hiç?'' diye sordu muzipçe.
''Belçim, dengesiz duruyorsun, düşeceksin. İn hadi, zorlama beni.''
''Merak etme, ilk cam silişim değil ama madem çok rahatsız oldun, ineyim bari.''
Pencere pervazından süzülüp iki ayağının üzerinde karşımda durduğunda, göğsümdeki o sıkışma hissi yerini ılık bir huzura bıraktı. Onunla ilk kez mera dışında, dört duvar arasında karşı karşıya geliyorduk. Bu ıssız inşaatın tozlu havasında bile öyle güzeldi ki...
''Düzlükte boyun daha da uzunmuş senin,'' dedi beni baştan aşağı süzerek.
Gülümsedim. ''Sen ovada da düzlükte de aynısın.''
''Nasılım ki?'' diye sordu, cevabı merak eder gibi kaşlarını kaldırarak.
İçimden bir yerden yine o kucağımdaki Pamuk'un melemesi duyulacak sandım. ''Güzel,'' dedim sadece.
''Arap sabunu mu?''
Kaçak dövüşmek, duyguların kıyısından geçip gitmek en sevdiği savunma biçimiydi. ''Evet,'' dedim ona uyarak. ''Arap sabunu.''
''Poşetlerde var her şey. Çok koyma sabunu, az koy ki tüm eve yetsin.''
''Tamam.''
Poşetlere yöneldiğim sırada adımlarımı durdurdu. Bakışları bu kez kıyafetlerimde takılı kalmıştı. ''Bu kılıkla mı temizlik yapacaksın sahiden?''
Başımı eğip üzerimdeki siyah gömleğe, ütülü pantolona baktım. Onun için bu kadar özenmiş olmam dışarıdan bakınca çok mu bağırıyordu? ''Evet, ne varmış kılığımda?''
''Ben markadan pek anlamam ama pahalı şeylere benziyorlar. Leke olmasınlar şimdi, yazık günah.''
''Bilmem, kıyafet işte, ben de pek anlamam markadan falan. Lekelenirse lekelensin, yıkanınca geçer.''
''Kıyafet alışverişi yapmaz mısın sen hiç?''
''Yok, sevmiyorum o kalabalığı, o ışıkları. Annem yapar genelde, bazen yengem alır. Atlas sever alışverişi, o meraklıdır. Onun beğendiklerini giyerim, bazen de Demir'inkiler karışır dolabıma, öyle hallolur gider.''
''Anladım... Biz de Selvi'yle ortak giyiniyoruz bazen.''
Selvi ismini duyunca içimdeki o görünmez duvar yine yükseldi. Konuyu hemen kapamak istedim. ''Yüzey temizleyici nerede?''
Gülümsedi, bu kez daha yumuşak bir ifadeyle. ''Ondan da az koy.''
Anlaşa anlaşa temizliğe daldık. Belçim'in neredeyse canını dişine takarak temizlediği ilk odanın parkelerini sildikten sonra diğer odalara geçtik. Önce kaba molozları topladım, etrafı süpürdüm ve o inatçı boya lekeleriyle boğuşmaya başladım.
''Yorulmadın değil mi?'' diye sordu ara ara.
''Hayır, daha yeni ısındım. Sen yorulduysan biraz soluklan, zaten ben geç geldim, yükü ben almalıyım.''
''Dinlenecek kadar yorulmadım daha. Ama bugün bitmez bu iş, yarına kalacak gibi.''
''Paranı aldın mı peki?''
''Yarısını aldım, iş bitince kalanı da alacağım.''
Bu gibi havadan sudan sohbetlerle temizliğe devam ettik. Odanın camlarını silerken, zorla köşeye oturttuğum Belçim, ona getirdiğim yemeği iştahla yerken beni izliyordu.
''Karpuzun yarısını sen mi yedin?'' diye sordu, ağzındaki lokmayı bitirmeye çalışırken.
''Hayır, yolda bir arkadaşımla yedim.''
Duruşunu dikleştirip şaşkınlıkla bana baktı. ''Bu şehirde benden başka arkadaşın olduğunu sanmıyordum. Öyle demiştin.''
''Hala tek arkadaşımsın.''
''Peki ya diğerleri?'' diye sordu sesi ciddileşerek. ''Timdekiler? Aranız nasıl? Onlarla arkadaş olamadınız mı hâlâ?''
''İyi değiller, Belçim. Ya da ben onlara göre fazla 'aykırıyım'. Bir ekip olduğumuzu söylüyorlar ama kendimi o halkanın içinde bir türlü göremiyorum. Kâzım diye biri var mesela, her hareketimi, her nefes alışımı eleştirmek için pusuda bekliyor. Sanki orada olmam onlara hakaretmiş gibi davranıyorlar.''
Belçim yemeğini bir kenara bırakıp yüzüme daha yakından baktı.
''Bak Dinçer,'' dedi, sesi bu kez bir abla, bir sırdaş gibi sert ama şefkatliydi. ''Zerre umursama onları. Bazı insanlar senin ışığından rahatsız olur çünkü kendi karanlıklarını hatırlatıyorsun onlara. Eğer onlar sana bir adım geliyorsa, sen onlara üç adım git ama hesap sormak karşılık vermek için, teslim olmak için değil, orada olduğunu göstermek için. Kendi ağırlığını koy ortaya. Sen sustukça onlar konuştuğunu sanıyor.''
Gülümsedim. ''Başladım buna.''
Gülümsedi, bakışlarındaki o koruyucu kalkanın biraz olsun indiğini hissettim. ''Sevindim.''
''Sen ne dinliyordun az önce?'' diye sordum, ama bu sorumun onun üzerinde yarattığı etkiyi saniyeler içinde fark ettim. Yüzündeki o neşeli ifade aniden silindi, omuzları hafifçe çöktü.
''Ders,'' dedi kısaca, bakışlarını elindeki kirli beze çevirerek.
''Üniversite için mi?''
Belçim derin, ciğerlerini yakan bir nefes aldı ve başını kaldırıp inşaatın henüz boyanmamış, çıplak tavanına baktı. Gözleri boşlukta bir şeyler arıyor gibiydi.
''Benim yaşıtlarım üniversiteyi bitirmek üzere, Dinçer. Bense daha sınava hazırlanmaya cesaret edebiliyorum,'' dedi sesi titreyerek. ''Üniversite okumamak, bu hayatta hep bir adım geriden başlamak gibi... Büyük bir eksiklik. Bazen kendimi onlarca, yüzlerce roman okumaya zorluyorum. Sırf o içimdeki cahilliği alsın, kelimelerim artsın diye... Ama diplomayı o duvarda görmedikçe, o sıralardan geçmedikçe hep cahil kalacakmışım gibi hissediyorum. Garip bir his, saçma belki ama... İşte öyle.''
Elimdeki spatulayı bir kenara bırakıp ona doğru bir adım attım. Aramızdaki o mesafeyi değil, ruhundaki o uçurumu kapatmak istedim.
''Hiç de öyle değil,'' dedim, sesimi en emin tonuna ayarlayarak. ''Üniversite sana bir meslek verir Belçim, bir etiket verir; ama bilgelik vermez. Ben ne diplomalı adamlar gördüm, ruhu çöl gibi... Bu seni cahil değil, çoğundan daha uyanık ve güçlü kılar. Kendine bu haksızlığı yapma.''
''Sen koskoca polis okulu mezunusun, ne işin var benimle?''
Sessiz kaldım. Birkaç saniye boyunca aramıza sadece inşaatın o tozlu, ağır sessizliği girdi. Belçim ne tepki vereceğini bilemez bir haldeyken, aniden bir adım atıp dibine kadar girdim. Aramızdaki mesafe bir nefes kadar azaldığında, gözlerimi gözlerine dikip fısıldadım.
''Bir daha arkadaşlığımızı sorgularsan, bu şehirde hiç arkadaşım kalmaz.''
Belçim'in kahverengi gözleri gözlerime dolandı. Bakışlarında bir şaşkınlık, bir o kadar da yakalanmıştık hissi vardı. Sertçe yutkunduğunu gördüm, âdem elması usulca aşağı yukarı kaydı. Nefesi yüzüme değerken aniden bağırdı.
''Matematik!''
O ani çıkışıyla bir anlık şok yaşayıp geriye çekildim. Kaşlarımı çatarak ona baktım. ''Ne matematik?''
''Hayatımdaki en değerli şeylerden birini, en büyük sırrımı öğrendin madem... O zaman anlatayım,'' dedi nefes nefese. Az önceki yakınlığın yarattığı gerginliği dağıtmak istercesine hızla konuşmaya başladı.
''Üniversite sınavına hazırlanıyorum, Dinçer. Gece demiyorum, gündüz demiyorum bulduğum her boş vakitte çalışıyorum. Gündüz meralarda inekleri güderken dizlerimin üstünde kitap bitiriyorum, gece herkes uyuduğunda gaz lambasının, mumun ışığında test çözüyorum. Gözlerim kan çanağına dönene kadar... Vazgeçmeyeceğim. O diplomayı alacağım, bu hayattan söküp alacağım geleceğimi. Hırslıyım, hem de tahmin edemeyeceğin kadar.''
''Hayatta bir şeye sıkı sıkıya tutunduğun her halinden belli oluyor,'' dedim, gözlerinin en derinine bakarak. Uykusuzluktan kızarmış gözlerinin yegâne dayanağının bu sınav olduğunu öğrenmek, içimdeki o tanımlanamayan kaygıyı bir nebze de olsa dindirmişti. En azından neden yorulduğunu artık biliyordum.
Belçim, bakışlarını gözlerime mühürledi. ''Üniversiteyi kazanırsam eğer, oraya gitmek için her şeyi yaparım, Dinçer. Önüme çıkan herkesi ezer geçerim. Çünkü bu hayatta sadece okursam mutlu olacağıma eminim. İçimdeki bu kofluk ancak o zaman bitecek.''
Gülümsedim. Bu, sadece bir başarı isteği değildi, bu, bir kadının kendi kaderini tırnaklarıyla kazıma hırsıydı. Belçim'in içindeki o ateşi gördükçe, ona yardım etme isteğim görev bilincimin çok ötesine geçiyordu.
''Sen de mi kof hissediyorsun?'' diye sordum usulca. Sesim, boş odanın çıplak duvarlarına çarpıp yankılandı.
''Doğduğumdan beri,'' dedi Belçim. Sesi öylesine durgun, öylesine kabullenmiş çıkmıştı ki, bir an için zamanın durduğunu hissettim.
O an, içimizdeki o devasa boşlukta aslında ne kadar benzer olduğumuzu anladım. İkimiz de aynı kofluktan kaçmaya, aynı eksikliği tamamlamaya çalışıyorduk. Artık onu kendime her zamankinden daha yakın hissediyordum, sanki ruhlarımız aynı karanlık kuyuda yan yana duruyordu.
Kendi kendime sordum. İki kof bir araya geldiğinde o boşluk dolar mıydı, yoksa birbirimize değdikçe o boşluk daha da mı derinleşirdi içimizde? Bilmiyordum. Ama o an, onun omuzlarındaki yükü almak, kendi boşluğumu onun hırsıyla doldurmak istedim.
''Matematikte demiştin?''
Belçim, gözlerime mühürlediği bakışlarını çözmekte, o anki derinlikten sıyrılmakta zorlandı. Sanki ruhu hâlâ o kofluğun içinde asılı kalmıştı.
''He?'' dedi, daldığı yerden irkilerek.
''Matematik dedin ya az önce...''
''Ha!'' Kendine gelmek ister gibi başını hafifçe salladı, o sert ve hırslı ifadesi yeniden yerine oturdu. ''Sözel derslerde fena değilim, aslında onlara çalışmak benim için nefes almak gibi. Tarih, edebiyat... En kolayı onlar. Ama şu matematik işi başka. Onu da aslında hallediyorum, biliyorum ama bir konu var ki... Oraya gelince beynim duruyor sanki.''
Yavaşça ona doğru eğildim, yüzündeki o çaresiz ama pes etmeyen ifadeyi izlemek garip bir hayranlık uyandırıyordu içimde.
''Neymiş bakalım o seni durduran konu?'' diye sordum.
Belçim, sanki en büyük düşmanının adını fısıldar gibi konuştu. ''Türev.''
Hafifçe gülümsedim. Atlas da türevde çok zorlanırdı, aslında sadece türevde değil, tüm matematik derslerinde tam bir felaketti. Üniversite sınavına onun yerine girmeyi reddedip sadece kendim için girdiğimde bana tam bir ay küsmüştü. Tabii sonrasında kendisi de sınava girme zahmetine katlanmamış, babaannemin sponsorluğuyla yurt dışında eğitime gitmişti. Şimdilerde yeni tanıştığı herkese o üniversiteden nasıl kabul aldığını, gecesini gündüzüne katıp nasıl çalıştığını ballandıra ballandıra anlatsa da gerçeğin sadece para olduğunu ikimiz de çok iyi biliyorduk.
''Ben türevi iyi bilirim eğer istersen sana yardım ederim,'' dedim utanarak. Bazen iyi olduğum şeylerde utanıyordum.
Gözleri umutla parladı. ''Sen ciddi misin?''
Başımı salladım. Aslında bana hemen inanmamış olması, bu kadar şaşırması hafiften içimi burksa da üzerinde durmadım. ''Ciddiyim tabii. Yani, o konuda iyiyimdir,'' dedim mütevazı kalmaya çalışarak.
Belçim yüzüme öyle bir baktı ki, sanki karşısında gizli bir hazine bulmuş gibiydi. ''Çok isterim Dinçer... Daha önce türev bilen biriyle hiç tanışmadım bu köyde.''
Merakıma yenik düşüp sordum: ''Liseyi nasıl okudun sen?''
''Dışarıdan,'' dedi, sesi aniden ciddileşti. ''Yani lise ikiden sonra bıraktım. Bırakmam gerekti.''
''Neden gerekti?''
''Gerekti işte...'' dedi, bakışlarını kaçırarak. Daha fazlasını sorma, oralar kapalı çarşı der gibi bir hali vardı. Üstelemedim. Herkesin bir sırt çantası vardı, onunki de belli ki ağır yüklerle doluydu.
''Tamam, türeve dönelim o zaman. Ben sana anlatırım, merak etme.''
Yüzünde güller açtı resmen. ''Çok mutlu olurum!'' diyerek hızla köşedeki eski bez çantasına yöneldi. İçinden sayfaları kıvrılmış, üzerine notlar alınmış kitaplar çıkarttı.
''Burada mı?'' diye sordum şaşkınlıkla. İnşaatın ortasında, tozun toprağın içinde matematik mi çalışacaktık?
Belçim ise çoktan o tozlu dünyadan kopmuş, sınavın hırsına bürünmüştü bile. Hemen yanıma, yerdeki henüz silinmemiş parkenin üzerine oturdu. Matematik kitabından konu anlatımı kısmını bulup açtı ve kitabı önüme, kucağıma doğru koydu.
Dizlerimizi birbirine değecek kadar yakınlaştırmıştı ama farkında bile değildi, tek derdi o sayılardı. Gözlerime öyle hevesli bakıyordu ki.
''Hadi anlat!'' dedi, dünyayı kurtaracak formülü bekler gibi.
Öylece kalakaldım. Bir yanda ellerimdeki çimento izleri, diğer yanda kucağımda duran karmaşık fonksiyon grafikleri... Belçim'in yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, az önce silmeye çalıştığı camın tozunun kokusunu alabiliyordum. O ise sadece parmağıyla sayfadaki o eğriyi gösteriyordu.
''Hadi ya!'' dedi, duraksadığımı görünce sabırsızca omuzlarımı dürterek.
''He?'' dedim, daldığım o kahverengi gözlerden kendimi zorlukla kurtararak. ''Ha, tamam... Şey, kalem... Kalem nerede?''
Belçim hemen çantasından arkası dişlenmiş bir kurşun kalem çıkartıp uzattı. Kalemi alırken parmaklarımız birbirine değdi. Ben o anın ağırlığıyla yutkunurken, o çoktan ''Bak şimdi bu x dedikleri şey...'' diye bir şeyler mırıldanmaya başlamıştı.
Gülümseyerek kitabın üzerine eğildim. ''Bak şimdi Belçim, türev dediğin şey aslında bir değişimdir. Şu gördüğün eğrinin, o küçücük noktadaki halidir,'' diyerek anlatmaya başladım. Anlattıkça alıyor, anladıkça anlatasım geliyordu.
İnşaatın gürültüsü, dışarıdaki hayat, yorgunluk... Hepsi o an o tozlu odanın dışında kaldı. Biz, iki kof bir türev sorusunun teğetinde birbirimize tutunmaya başladık.
Bir saat boyunca o tozlu inşaatın ortasında, dış dünyayı tamamen unutarak türev çalıştık. Belçim, zihnine girmekte direnen o soyut kavramları öyle bir hırsla kavrıyordu ki, bir süre sonra kâğıdın üzerindeki o karmaşık eğrilerle konuşmaya başladı. Ben anlattım, o yazdı, ben gösterdim, o çözdü.
Sonunda kalemi kitabın arasına bıraktım ve saatime baktım. "Bugünlük bu kadar yeter, beynin daha fazla zorlamayalım.''
Çantasından çıkardığı boş bir kâğıdı önüne çektim ve hızlıca on tane soru yazdım. Her birini özenle, onun takılabileceği noktalara göre hazırlamıştım. Kâğıdı ona uzatırken sesime bir öğretmen otoritesini şaka yollu takındım.
"Bunlar ödevin. Bu soruları kendi başına, hiçbir yere bakmadan yapacaksın. Yarın kontrol edeceğim, ona göre."
Belçim kâğıdı iki eliyle aldı. Gözlerinin içi gülüyordu, az önceki o yorgun, inşaat tozuna bulanmış kız gitmiş, yerine hayaline bir adım daha yaklaşmış bir savaşçı gelmişti. Öyle içten, öyle geniş bir gülümseme yayıldı ki yüzüne, inşaatın gri duvarları aydınlandı sanki.
"Dinçer, gerçekten çok iyi anladım!" dedi heyecanla. Kâğıdı göğsüne bastırdı. "Yemin ederim ilk defa bu sayılar bana düşman gibi bakmıyor. Dile benden ne dilersen! Bugün hayatımın en büyük düğümünü çözdün, ne istersen yapacağım."
Duraksadım. "Ne istersem mi?" diye sordum, sesimdeki ciddiyeti korumaya çalışarak.
"Evet, ne istersen. Dile benden ne dilersen!"
Gözlerinin içine, o kahverengi derinliğe baktım. Aklımdan binlerce şey geçti ama dudaklarımdan sadece şu döküldü:
"Yarın... Yarın bu soruları doğru çözmüş olarak gel karşıma, yeter.''
Belçim'in gülümsemesi biraz daha derinleşti, gözleri hafifçe buğulandı. "Bu çok kolay bir dilek oldu," diye fısıldadı.
''Hayatında zor olan sadece sorular olsun dilerim.''
Gülümsedi. ''Ben de senin hayatındaki tek zorun, Pamuk'un seni bunaltmaları olsun isterim.''
Genişçe gülümsedim. ''Pamuk'u çok seviyorum.''
''O da seni.''
Belçim'le bakışıp gülüşürken, gözü bir an odanın köşesinde duran moloz yığınına kaydı ve gülümsemesi bıçak gibi kesildi. Saate bakınca gözleri fal taşı gibi açıldı, vaktin nasıl geçtiğini, türevin içine nasıl gömüldüğümüzü o an fark etmişti.
''Aşk olsun, Dinçer!'' dedi, suçlar gibi bana bakarak. ''Sen de hiç hatırlatmıyorsun! Bak saat kaç olmuş, daha koca bir kat bekliyor bizi.''
''Türev dedin, hayallerim dedin...'' dedim omuz silkerek. ''Ben de senin heyecanına kapıldım, fena mı oldu?''
''Ay, türevi falan boş ver şimdi, Dinçer!'' diyerek hızla yerinden fırladı. Ellerini üzerine sürterek tozları çırptı. ''Bu ay para biriktirme hedefime ulaşmam lazım. Haydi kalk!'' diyerek dizime sertçe vurdu.
O hırsla kovasına doğru koşarken ben de yerimden doğruldum. Az önceki o sakin matematik havası bir anda dağılmış, yerini gerçek hayatın o amansız koşturmacasına bırakmıştı.
''Tamam tamam, sakin ol,'' dedim camları silerken. ''Beraber olduk mu hallederiz.''
''Çok güzel cam siliyorsun,'' dedi, iş yaparken bir yandan da beni izliyordu. ''Yengenin sana cam sildirmesi hayırlı olmuş, bak işe yaradı.''
''Bugünler için eğitmiş bizi demek ki,'' dedim gülerek.
''Boyun uzun tabii, her yere kolayca yetişiyorsun. Ama senin gibi adamlar dengesiz olur derler.''
Başımı çevirip ona baktım. Bakışları çocuksu bir merakla üzerimdeydi.
''Çok sevdiğim bir şarkıda diyor ki Belçim... 'Aşk bir dengesizlik hali.' ''
''O şarkının devamında da 'olmaz olmaz' diyordu sanki, değil mi?''
''Sensiz olmaz diyor, Belçim,'' dedim sesimi biraz daha alçaltarak.
Ürkek bakışları titredi, bir an için zaman o tozlu odanın içinde asılı kaldı. Devamını getirmedim, sözlerimin ağırlığı altında ezilmesini istemedim. Önüme dönüp camı silmeye devam ettim. Birbirimize karşı kapı duvar olmadığımızı hissediyordum ama o kapı bana ne kadar açık, ardında ne saklıyor, orasını kestirmek imkansızdı.
Şimdilik.
Alt kattaki son odayı temizlerken telefonunun sesi yankılandı. ''Selvi arıyor,'' dedi, parmağını dudağına götürerek bana sessiz ol işareti yaptı. Süpürmeyi durdurup onu dinlemeye başladım.
''Efendim Selvi... Evdeyim temizlik yapıyorum... Hayır gelmene gerek yok, hallettim ben... Selvi, hayır dedim işte. Akşam görüşürüz.''
Konuşurken bir gözüyle sürekli beni yokluyordu, sanki bir şeyi gizlemek ister gibiydi. Telefonu kapattığında derin bir iç çekti.
''Selvi'yi çağırmadım ama... Sen onunla tanışmak ister miydin?''
Sorduğu soru, bir tekliften çok bir test gibi tınlıyordu kulaklarımda. Bakışlarımı gözlerinden ayırmadan yavaşça doğruldum.
''Selvi'yi çağırmadım ama tanışmak ister miydin?''
Kısık gözlerle ona baktım. ''Sinem mi?''
''Selvi diyorum, Dinçer,'' dedi, sanki çok basit bir şeyi hatırlatıyormuş gibi.
''Ha, hatırladım... Niye tanışmak isteyeyim?''
Belçim, bezini kovanın içine daldırıp bana yan bir bakış attı. ''Bilmem, o seni merak ediyor da... Ondan sordum.''
''Ben merak etmiyorum,'' dedim hiç duraksamadan. Sesimdeki netlik, odanın tozlu sessizliğinde yankılandı. ''Son zamanlarda sadece bir kişi dikkatimi çekiyor. Başkalarına ayıracak gözüm yok benim.''
Ne kadar saklamaya çalışsa da yüzündeki o gölgeli ifadenin yerini memnun bir parıltı aldı. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. Belçim, bizim tanışmamızı aslında hiç istemiyordu. Selvi'yi az çok tahmin edebiliyordum ama karakterini tam çözememişim demek ki. Bir erkek olarak hissediyordum. Vardı ötesi.
Alt kattaki tüm odalar bittiğinde, son kez parkeyi silip dışarı çıktık. İnşaat yığınının içinden çekip aldığımız bu temizlik, bugünün en iyi işiydi.
''Hızlı hallettik,'' dedi Belçim. ''Kalanını ben yapacağım,'' Alnındaki teri elinin tersiyle sildi. ''Sen olmasan daha yarısındaydım.''
''Yengeme teşekkür etmeliyim o zaman, bu disiplini ona borçluyum.''
Gülümsedi, bu kez daha samimiydi. ''Merak ettim yengeni. Aslında sadece yengeni de değil, aileni... Meraka değer insanlara benziyorlar.''
''Bir gün tanışırsınız. Ailem de seninle tanıştığına çok memnun olur. Sana küçükken tırmandığım o devasa ağaçları gösteririm, arka bahçeye gizlice gömdüğüm uçağımı ararız beraber. Ankara'nın kapıları sana her zaman açık, Belçim.''
Çekingen bir tebessümle başını yere eğdi. ''Lafın gelişi söylemiştim sadece.''
''Ben lafın gelişi söylemedim ama istersen şimdi bile gidebiliriz.''
Kaşları hayretle havalandı. ''Şimdi mi?''
''Tabii, hadi gidiyoruz.''
Evin kapısına doğru bir adım attığımda, kolumdan tutarak beni sertçe durdurdu. Parmaklarının sıcaklığını gömleğimin üzerinden bile hissetmiştim. ''Dinçer, anladım ciddisin ama şimdi olmaz.''
''Neden olmasın? Gidebiliriz işte. İçime bir delilik kaçtı bugün benim.''
Bakışları aniden kuyu gibi derinleşti, yüz hatları sertleşti. ''Deli derken? O ne demek?''
''Çılgınlık anlamında söyledim, hani öyle derler ya...''
''Hiç sevmiyorum o kelimeyi,'' dedi sesi titreyerek. ''Nasıl kullanacağına da dikkat etmeli insan.''
Belçim o kadar sert bir tona bürünmüştü ki, ne olduğunu anlayamadan kendimi savunma pozisyonunda buldum. ''Kötü bir amacım yoktu Belçim, sadece şaka yollu...''
''Bilmem?'' dedi hırsla. ''Kimsenin kafasını yarıp içerisindeki düşünceleri okuyamıyoruz maalesef.''
''Evet, maalesef. Ben de seninkileri okumak isterdim mesela, bu yersiz ön yargının nedenini bilmek için.''
''Ön yargı değil bu! Sadece laflarına dikkat et. Ne anlama geliyor o kelime? Kimler kullanıyor, kime karşı kullanıyorlar? Haberin var mı senin?''
''Kötü bir anlamda kullanmak istesem kendime deli demem herhalde,'' dedim, sesimdeki hayal kırıklığını gizleyemeyerek.
''Niye, deli olmak kötü bir şey mi?''
''Ne bileyim ben, hiç deli olmadım.''
''Umarım hiç olmazsın, Dinçer. Çünkü deli olmaktan çok, insanların o yargılayan bakışları delirtir insanı.''
Arkasını dönüp hızla yürümeye başladı. Birkaç adım sonra duraksadı ama yüzüme bakmadı. ''Bugün temizlik için ayrı türev için ayrı teşekkür ederim. Yarın ödemeyi aldığımda senin payını meradaki o taşın altına bırakırım. İyi akşamlar.''
Belçim, omuzları hırslı bir öfkeyle inip kalkarak hızla arkasını döndü. Bir refleksle elimi uzattım; tam dokunacak, omzundan tutup onu kendime çevirecektim ki parmak uçlarım havada asılı kaldı. Dokunursam daha çok incinmesinden, tenine değen elimin ona yük gelmesinden korkup elimi geri çektim. Hızla çevresinden dolanıp önüne geçtim, yolunu kestim.
''Ne şimdi bu?'' dedim, sesimdeki şaşkınlık ve çaresizlik birbirine karışırken. ''Ne oldu az önce? Bir kelimeyle mi koptu her şey?''
Belçim başını kaldırmadı, gözlerini göğüs hizama sabitledi. ''Yok bir şey,'' dedi buz gibi bir sesle. ''Gitmem lazım.''
''Bitti mi?'' diye sordum. Sesim ilk kez bu kadar cılız, ilk kez bir çocuk kadar korkak çıkmıştı. ''Arkadaşlığımız... Bu mudur yani?''
Yutkundu. Bakışlarını yerden kaldırıp gözlerimin içine baktı. O kahverengi gözlerde az önceki o parlak matematik ışığından eser kalmamıştı; şimdi sadece aşılması imkânsız bir soğukluk vardı orada. Hiçbir şey demedi. Sadece hafifçe başını iki yana salladı, sanki kendi içindeki bir hesabı kapatır gibiydi.
Ardından yanımdan sert adımlarla geçip gitti. Arkasını bir kez bile dönmedi.
O tozlu inşaatın önünde, yarı sönmüş bir güneşin altında tek başıma kaldım. Gidişini izlerken kalbimde tarif edilemez bir kırgınlık büyüdü. Kendimi biraz daha kof hissettim.
Öfkeli bir hâlde köyün yolunu tuttum. Dinçer'e ilk defa bu kadar sinirlenmiştim. Bu bizim ilk gerçek tartışmamızdı. İçimde biriken duygu sadece öfke değil, aynı zamanda keskin bir kırgınlıktı.
Belçim Atalay
Öfkeli bir hâlde köyün yolunu tuttum. Dinçer'e ilk defa bu kadar sinirlenmiştim, içimdeki fırtınanın asıl sebebi ise kızgınlıktan ziyade, o hiç beklemediğim yerden gelen keskin kırgınlıktı. Bu bizim ilk gerçek tartışmamızdı ve yankısı kulaklarımda asılı kalmıştı.
Kafamda o anın görüntüleri bir film şeridi gibi dönüp dururken, düşüncelerimi bastırmanın tek yolu olan işe koyuldum. Bazen nasırlı ellerim zihnimden daha hızlı çalışıyordu ve bu uyuşma hali, ruhumdaki o sızıyı dindirmek için bana en iyi gelen şeydi. Bacaklarıma dolanan Pamuk'u fark edince eğilip onu nazikçe kucakladım, burnunun ucuna küçük bir öpücük kondurdum.
''Dinçer'in adını anma sakın, Pamuk. Kırgınım ona,'' diye fısıldadım.
Pamuk'u kaldırıp yüz hizama getirdim, sanki ne dediğimi anlıyormuş gibi boncuk gözlerini gözlerime dikti. O sırada kuvvetle meleyince kaşlarımı çattım.
''Dinçer deme diyorum sana, yüzüme yüzüme Dinç diye meliyorsun!'' diye sahte bir kızgınlıkla söylendim.
Ona kıyamayıp hemen göğsüme yasladım, yumuşak tüylerinin arasından başını defalarca kez öptüm. İçimi dökecek ondan başka kimsem yoktu şimdi. ''Türevi anlattı bana,'' dedim, yüzümde engelleyemediğim bir gülümseme belirirken. ''Türev bilen bir erkek görmek, üstelik o karmaşık dersi bana en ince detayına kadar sabırla anlatması... Beni çok etkiledi, Pamuk. Çok zeki birisi Dinçer. Gerçi koskoca polis olmuş, belli ki kafası çalışıyor ama matematiği bu kadar iyi bilmesi, bana o tozun toprağın içinde öğretmenlik yapması beni çok mutlu etti. Yani, etkilenmedim de... Etkilendim gibi sanki.''
Ben kendi kendime itiraflarda bulunurken Pamuk aniden kafasını sallayıp hafifçe başıma vurduğunda acıyla yüzüne baktım.
''Ya kıskanma be!'' dedim gülerek. ''Arkadaşım o benim sadece. Merak etme, aranıza girdiğim falan yok!''
Pamuk, sanki ''Tamam, anlaştık o zaman,'' der gibi meledi. Tekrar göğsüme yaslayıp sakinleştiğinde, onu usulca öptüm ve derin bir iç çektim ve onu annesinin yanına bıraktım. Hep yanımda olmak istemesinin sebebinin ben olmadığını biliyordum, o bende başkasının kokusunu arıyordu, o da benim gibi birini özlüyordu. Ahırda sıra sıra dizilmiş, kaderleri benimkine benzer hayvanlara gülümseyerek köşeme geçtim.
Ahırdaki gizli bölmem, bu hayatta nefes alabildiğim nadir yerlerdendi. Odunların istiflendiği köşenin en dip kısmında, sadece benim sığabileceğim kadar dar ama dünyalar kadar geniş o ufacık alan... Kendi ellerimle tahtadan uydurduğum masanın başına geçip derme çatma tabureme oturduğumda, dışarıdaki o gürültülü, öfkeli dünya kapının ardında kalıyordu.
Dinçer'in verdiği ödevleri titreyen ellerimle çantamdan çıkardım. Onun kullandığı o kurşun kalemi elime aldığımda istemsizce burnuma götürdüm. Tuhaftı; kâğıdın dokusuna da kalemin ahşabına da onun kokusu sinmişti sanki.
''Kendine gel, Belçim,'' diye fısıldadım kendi kendime. ''Ders çalışmaya geldin buraya, hayal kurmaya değil.''
Vaktim dardı, birazdan eve gidip ocağın başına geçmem, sofrayı kurmam gerekiyordu ama içimdeki heves her türlü telaşın önüne geçmişti. Dinçer'in yazdığı ilk sorudan başladım. O anlattıkça zihnimde açılan o kapılar, şimdi kalemimin ucunda birer birer çözülüyordu.
Son sorunun yanına o son çizgiyi de atıp rahat bir nefes aldığımda, kâğıdı ters çevirdim. Dinçer'in el yazısıyla düşülmüş o kısa not çarptı gözüme. Kalbim, o an bir kuş kanadı gibi göğsümde çırpınmaya başladı.
''Hepsini doğru yaptığına eminim. Pes etmek yok, tek arkadaşım.''
Notu okurken dudaklarımda mahcup ama gerçek bir gülümseme yayıldı. Parmak uçlarımı o harflerin üzerinde gezdirdim. ''Tek arkadaşım...'' diye mırıldandım. Bu ıssız köyde, herkesin birbirini kuyusunu kazdığı bu hayatta, birinin bana inanması, sırtımdaki yükü değil de zihnimdeki ışığı görmesi öyle kıymetliydi ki...
''Belçim! 'diye bağıran tanıdık bir ses duyduğumda hızla ödevlerimi toplayıp çantama attım ve usulca çıktım. Üstüme başıma çeki düzen verip, adamın yanına adımladım.
''Eksik var mı?''
''Ne zaman eksik oldu, Rüstem Ağa?'' dedim sesimdeki sertliği gizlemeyerek.
Rüstem Ağa, kahverengi pantolonunun derin cebinden çıkardığı deste deste parayı saymaya başladı. ''Lafın gelişi sordum kızım. Emanet malın canı götündedir, bilmez misin?''
Başımı usulca salladım. ''Bilirim.''
Desteden payıma düşen kâğıt paraları bana uzattı. Elime alır almaz, her zamanki gibi gözünün içine baka baka saymaya başladım. Rüstem Ağa, ona güvenmediğim için bu huyuma hep sinirlenirdi, şimdi de sık, sigara kokulu soluklarını öfkeyle alıp veriyordu.
Hayatta kimseye güvenmiyordum; en yakınlarınız sizi terk ettiğinde, ruhunuzun bir yanı hep yaralı kalıyordu. Ama ben o yaraya merhem olmayı kendi başıma öğrendim. Acıdan beslenmek yerine, yaşadıklarımı hırsa dönüştürdüm. En yükseğe çıkmak için defalarca dibi görmem gerekmişti ve ben o dibi çoktan ezberlemiştim. Artık sıra, o zirveye tırmanmaya gelmişti.
''Eksik bu para,'' dedim, parayı havada sallayarak.
Sigara sarısı dişlerini sıktı, yüzü gerildi. ''Eksik neyin yok, mamonla hesaplaştık biz.''
Gidecekken hemen önüne geçerek yolunu kestim. ''Senin hesabın benimle olacaktı, Rüstem Ağa, kaç kere dedim sana? İşe amcamı sokup durma!''
''Onun çatısı altında değil misiniz iki yetim?'' dedi küçümseyerek. ''Karı kısmıyla para hesabı edilmez ama yine de saydım eline parayı. Çok konuşma kızım, hadi yoluna git.''
''İki aylık paramı bir bir sayacaksın elime!'' Sesim ahırın tavanında yankılandı. 'Geçen ay oğlumu evlendiriyorum, duruversin demişsin amcama; büyüğümdür dedim, hatır bildim ses etmedim. Şimdi eksiksiz bir şekilde vereceksin paramı bana. Yoksa Lütfü Bey'in konağına kadar çıkarım, olanı biteni ona anlatırım!''
Bunu yapacağımı çok iyi biliyordu. Çünkü ben daha önce defalarca hayvanların asıl sahibi olan Lütfü Bey'in konağına çıkmış ve paramın hesabını hep sormuştum.
''Sen yakarsın mamonun başını... Allah yardım etsin evdekilere,'' diye homurdandı.
Lütfeder gibi uzattığı parayı elinden sertçe çekip aldım. ''Beni işten attırsın diye Lütfü Bey'e gittiğini de duydum. Benimle uğraşma ağa, yoksa sen de Allah'tan yardım istersin.''
Parayı hasır çantama koyup üzerine sıkıca bastırdım. Şimdi bankaya gidemezdim ama yarın şehre indiğimde ilk işim bu teri soğumuş parayı hesabıma atmak olacaktı. Küçük bir yerde genç bir kız olarak çalışmak, sadece fiziksel bir yük değildi, amcamın zaaflarını kullanan sırtlanlarla baş etmekti. Her defasında Amcanla hallettik, cümlesine çarpmaktan yorulmuştum ama artık pes etmiyordum.
Eve doğru yürürken akşam amcama nasıl bir savunma yapacağımı düşünüyordum. Rüstem Ağa'nın şikâyeti muhakkak kulağına gidecekti. Onu sinirlendirmeden, huyuna giderek konuşmalıydım; aksi takdirde yine ucu bana dokunurdu.
Köy okulunun önünden geçerken neşeyle dağılan öğrencilere denk geldim. Öğretmenleri Elife Hanım onları uğurluyordu. Ona özeniyordum, hatta bu duygunun adı düpedüz kıskançlıktı. Aynı yaştaydık ama o, emeğinin meyvesini almış kocaman bir öğretmen olmuştu. Ben ise rüzgârda oradan oraya savrulan, hiçbir yere kök salamayan bir yaprak gibiydim.
Elife öğretmen beni fark etmeden geçmek istedim ama olmadı.
''Merhaba Belçim,'' dedi sevecen bir sesle.
Sarı, uzun saçları omuzlarından aşağı zarafetle dökülüyordu. Aramızda topu topu bir iki yaş fark vardı ama o öğretmen kürsüsündeydi, ben ise önündeki kitapları bile gizli saklı okuyan bir lise mezunu.
''Merhaba öğretmenim,'' dedim saygıyla. ''İyisiniz inşallah?''
Gülümsedi. Üzerinde dökümlü bir kumaş pantolon ve şık bir bluz vardı. Bluzunun kesiminden koltuk altı hafifçe görünüyordu, hayatımın hiçbir döneminde koltuk altımı açıkta bırakan bir şey giymemiştim. Kötü olduğundan ya da ayıp saydığımdan değil, bunu bilmediğimden... Kafamın içinde kocaman bir yokluk vardı ve ben o yokluğun içine saplanıp kalmıştım sanki. Onun rahatlığı, özgüveni bana başka bir dünyanın kapısı gibi geliyordu.
Kolumu şefkatle okşadı. ''İyiyim, teşekkür ederim. Dün kapıma tarhana ve taze köy ekmeği bırakmışsın. Neden zili çalıp kaçtın, Belçim? İçeride kendime soğuk kahve hazırlıyordum, sana da ikram ederdim.''
Mahcubiyetten yerin dibine girmek istedim. ''Yok öğretmenim, olur mu öyle şey... Rahatsız etmek istemedim. Beğendin umarım.''
''Tarhanayı hemen pişirdim, bayıldım tadına. Ekmeği de sabah köz biber mezesiyle yedim, inan şahaneydi. Ellerine sağlık canım benim.''
Gülümsedim, içim ısınmıştı. ''Sağ olun öğretmenim.''
Elife'nin boyu benden kısaydı ama ben onun yanında başımı hep eğik tutuyordum. Bilgisinden mi, asaletinden mi bilmem, kendimi onun yanında hep ufalıyormuş gibi hissediyordum.
''Belçim, Bekir nasıl?'' diye sordu aniden. Abimin hatırını bu köyde soran tek kişi oydu.
''Sağ olun öğretmenim, iyi...''
''Senin derslerin nasıl gidiyor? Bekir'le konuştuk dün, Belçim mum yiyerek ders çalışıyor dedi.''
Hafifçe kıkırdadım. ''Gece mum yakıyorum da öğretmenim, o onu yemek sanmış herhalde.''
Elife ciddileşti, gözlerimin içine umutla baktı. ''Biliyorsun, matematikte pek iddialı değilim ama Türkçe ve Sosyal için her zaman kapım acık.''
''Sağ olun öğretmenim, sayenizde dil bilgisini bitirdim zaten. Daha ne yapacaksınız bana?''
''Ben de tam onun için geldim yanına,'' diyerek omzundaki deri kahverengi çantayı önüne çekti. Bu çantayı her gördüğümde içim gidiyordu, Elife her zaman böyle büyük, heybe gibi ama duruşuyla zengin duran çantalar takardı.
Ben de bazen hayal kurarken kendimi böyle görüyordum. Sırtımda bir çuval değil, kolumda kocaman bir deri çanta olsun istiyordum. Şık babetler giymek, o babetlerin içinde tüy gibi hafif yürümek... Topuklu ayakkabıyı beceremeyeceğime, ayaklarımın birbirine dolanacağına emindim ama bu zarif duruş, tam hayallerimdeki kadının duruşuydu.
O eğilip çantayı karıştırırken kulaklarındaki küpeleri fark ettim. Kulağının dışına doğru sarkan, her hareketinde zarifçe sallanan altın rengi halkalardı bunlar. Güneş vurdukça parlıyor, saçlarının arasından bana gülümsüyorlardı sanki. Bir kadının kendine bu kadar özenmesi, en küçük bir aksesuarla bile nasıl bu kadar bütünleşebilmesi beni hayretler içinde bırakıyordu. İçimdeki o dinmek bilmeyen imrenme duygusuyla izledim onu. Ben her gün üzerimdeki çamuru, ahır kokusunu nasıl gizlerim diye düşünürken; o, taktığı bir küpeyle bile dünyaya ben buradayım diyebiliyordu.
Tüm imrentim ile onu incelerken o çantasının içinden gıcır gıcır bir deneme kitapçığı çıkardı. ''Biliyorsun, benim kardeşim de üniversite sınavına hazırlanıyor. İyi bir yayınevinin denemelerini almış. Senden ona bahsetmiştim, o da almışken senin için de bir tane fazladan almış. Al bunu, güzelce çöz ama bitirince muhakkak bana getir, yanlışlarına- ki çıkacağını sanmam ama yine de beraber bakalım.''
Elim kitapçığa gittiğinde parmaklarım titredi. Bugün ikinci kez ödev alıyordum, biri bir inşaatın tozunda Dinçer'den, diğeri köy yolunun ortasında Elife öğretmenden... Bu kitapçık benim için sadece kâğıt parçası değil, bu hayattan kurtuluş biletim gibiydi. İçimde öyle büyük bir heves, öyle yoğun bir minnet dalgası kabardı ki, gidip boynuna sarılmak istedim. Ama yapamadım, sadece sıkıca göğsüme bastırdım denemeyi.
''Sağ olun öğretmenim... Çok sağ olun. Hemen çözeceğim, söz.''
''Sana güveniyorum Belçim. Lütfen müsait olduğunda bana uğra ama yemek bırakmaya falan değil, arkadaşça sohbete,'' diyerek gülümsedi. ''Bu köyde iki çift laf edebildiğim tek kişisin, arkadaşlık edelim birbirimize,'' diye ekledi.
Arkadaşlık diyordu bana. Benimle arkadaş olmak istiyordu. Ah öğretmenim bilsen ben kafamın içinde kendimi sana layık görmüyorum.
Samimice vedalaştık. O okulun yoluna, ben ise eve doğru yürüdüm. Az önceki o kırgınlık, o cahillik hissi biraz olsun dağılmıştı. Cebimde param, göğsümde deneme kitapçığımla mutlu olmam gerekirdi ama aklım Dinçer'deydi.
Başımı geriye çevirip Elife'yi izlerken koluma değen ojeli elin sahibiyle irkildim. Sedefli ruju ve taze parfüm kokusuyla Selvi koluma girmişti. Bir tek onun yanında kendimi yetersiz hissetmiyordum.
''Selam güzel bayan!''
''Hoş geldin, Selvi... Nasıldı okul?''
''Eh işte, idare ediyoruz. Elifeyle ne konuşuyordun sen bakayım?''
''Hiç, öyle selamlaştık sadece.''
Kolumu dürttü muzipçe. ''Kız sen de ne çakalsın, abin mi almak istiyorsun yoksa öğretmeni?''
Ona uyarı dolu gözlerle baktım. ''Ayıp Selvi, o nasıl laf öyle?''
''Ay zaten o imkânsız ama neyse, yabancıya gitmeyecek galiba. Annem Musa abim için düşünüyor Elife'yi. Ne dersin, yakışırlar mı?''
Elife sular gibi güzel, eğitimli bir kadındı. Musa abim onun yanına hiç yakışmazdı ki. Bunun olma ihtimali canımı sıktı.
''Bilmem, hayırlısı olsun.''
''Geçen akşam annemle oturmaya gittik ya hani onlara...''
''Benim haberim yok,'' dedim şaşırarak.
Selvi faka basmış bir ifadeyle rujlu dudaklarını ağzında geveledi. ''Ay, annem Belçim yorgundur, uyusun o dedi.''
''Ben ne zaman erken uyudum, Selvi? Bulaşık yıkadığım zaman mı gittiniz? O ara evde yoktunuz demek ki.''
''Bilmem ki, gittik işte. Konu o mu Belçim? Alla Allah sus da anlatayım. Neyse pek sıcak davrandı bize Elife, ikramlar yaptı bir sürü. Gönlü var diyor annem.''
''Herkese sıcak davranıyor, Selvi. Hem daha genç sanki.''
''Ay bana ne annemin işleri işte! Bir de abisi mi ne varmış onun, mali müşavirmiş. Para boktur bunlarda. Belki çifte akraba oluruz, fena mı?''
Fena.
Sohbet ede ede eve girdik. Selvi çantasını bir kenara fırlattı. ''Kurt gibi açım, ne yaptın akşama?''
''Seninle yapacağız şimdi. Üzerini değişmeden üç su bardağı pirinç ısla, sonra mutfağa gel.''
Suratını sarkıttı. ''Of Belçim ya, yeni geldim okuldan!''
''Bana mı okuyorsun, Selvi? Hadi, yardım et bu akşam da.''
''Sen ne yapacaksın?'' diye sordu.
''Göbek atacağım, Selvi!'' diye bağırarak odaya geçtim. İlk işim ödevlerimi saklamak oldu. Dinçer'in notuna göz gezdirmekten alıkoyamadım. İç çekerek işime döndüm.
Bahçedeki sebzeleri suladım. Ardından mutfağa geçip Selvi ile yemek yapmaya koyulduk. Kavurduğum pirinçlerin suyunu verip altını tam kısmıştım ki Selvi'nin çığlığıyla yerimden sıçradım.
''Belçim, yetiş! Musluk koptu!''
Selvi, elinde kopan musluk başlığıyla öylece kalakalmış, şaşkın gözlerle bir başlığa bir de yeri göle çeviren suya bakıyordu. Sanki ıslanan kıyafetleri onun değilmiş gibi bir donukluk içindeydi. Hızla yanına varıp musluğu elinden aldım ve yerine oturtmaya çalışırken dişlerimi sıktım.
''Kaç kere dedim sana, şunu sert açma diye!'' bir yandan oje söyleniyor diğer yandan musluğu tamir ediyordum. ''Daha geçen gün yaptım bunu, elin iyi işe işlemez mi senin?''
''Ay, her yerim sırılsıklam oldu ama ya!'' dedi Selvi, bir enik gibi çırpınarak. Onun bu hallerine, içimdeki o fırtınaya rağmen engel olamadığım bir gülüşle karşılık verdim.
''Salaksın da ondan.''
Selvi durdu, ciddiyetle bir süre düşündü. ''Olabilir valla,'' dedi ve üstünü değiştirmek üzere banyoya koşturdu.
Mutfağın parkesiz fayanssız betonuna yayılan suları silmeye başladım. Eğer iyi silmezsem koku yapardı ve bu koku çok dayanılmaz oluyordu. Tek başıma suları çekip mutfağı toparladım.
Akşam yemeğini telaşla ocağa koyup, pişen yemeğin buğusunu mutfakta bırakarak bahçeye çıktım. Rüzgârın savurduğu kurumuş yaprakları çalı süpürgesiyle bir kenara biriktirirken, bahçe kapısının gıcırtısıyla birlikte amcamın gölgesi üzerime düştü. Yüzündeki o bildik gerginlikten anlamıştım; Rüstem Ağa yememiş içmemiş, soluğu amcamın yanında almıştı.
''Belçim, ne yaptın kız sen?'' diye sordu. Sesi hesap sorar gibiydi.
Süpürmeyi bırakıp doğruldum, gözlerinin içine dik dik baktım. Haklı olduğuma emin olduğum konularda kendimden taviz vermezdim. ''Ne yapmışım amca?''
''Rüstem'e laf etmişsin. Amcamı saymıyorum, parayı bana vereceksin demişsin.''
''Öyle bir şey demedim, yalan söylemiş.''
''Koskoca adam neyin yalanını söyleyecek? Kız sen dışarıda bizim ardımızdan konuşup akşam gelip burada aşımızı mı yiyorsun?''
Sürekli yüzüme vurulan bu durumdan bıkmıştım. ''Hayır, öyle demedim amca. Sadece çalışan benim, para da benim avucuma sayılacak dedim. Ben zaten size fazlasıyla destek oluyorum, yalan mı bu?''
Sesim yükseldikçe amcamın gözleri büyüdü. Ona karşılık vermemi hiç sevmiyordu. ''Allah Allah! Belçim Hanım'a da bak hele! Bize destek oluyormuş... Ben olmasam açlıktan sokakta ölürdünüz, bir de gelmiş bana ağalanıyor!''
Amcamın avazı bahçeyi doldurunca, ev halkı sanki bu anı bekliyormuş gibi başımıza üşüştü. Ninem hemen yanıma gelip titreyen eliyle koluma girdi. ''Ne bağırıyorsun şuncağıza? Yine neye dellendin?''
''Savunup durma şu kızı ana! Amcasını ezer olmuş bu!''
''Belçim öyle şey etmez,'' dedi ninem, sesi titreyerek ama kararlılıkla. ''Yıllardır ne saygısızlığını gördünüz bu sabinin?''
Yengem bir yandan amcamı sakinleştirmeye çalışıyor, bir yandan da zehrini bana akıtıyordu. ''Şükredeceğin yerde niye delirttin mum gibi adamı? Anası gibi yılan dilli bu, ne olacak...''
Amcam hırsını alamıyordu. ''Gitmiş Rüstem'e, amcamı sayma parayı bana ver demiş. Biz neyiz lan bu evde, dış kapının berduşu muyuz?''
Selvi araya girdi, sesindeki o saf mantıkla babasına kafa tuttu: ''Belçim haklı baba, o kazanıyor parayı sonuçta. Ne zaman istesek de veriyor. Benim kitaplarımı da Belçim aldı, daha yeni eve bir çuval şeker almadı mı?''
''Sus kız!'' diye kükredi amcam. Selvi korkuyla geriye sindi.
Yengem hemen kızını korumaya yeltendi. ''Selvi'ye niye bağırınıyorsun? Şu kıza kızıp bizim gülümüzü kırıp durma. Kız avukat olacak, sonra bakmaz bize bak!''
Sessizce, ruhumdaki o derin yorgunlukla onları izliyordum. Amcam, sustuğum için yola geldiğimi sanıyordu. Bıyıklarını sıvazlayıp üzerime yürüdü. ''Hayırdır, süt dökmüş kedi oldun?''
''Söz gümüşse diye...'' dedim, cümleyi tamamlamadan.
Gözlerindeki o saf nefreti görüyordum. Bu adam bizi ilk günden beri istememişti. Elindeki tesbihi omzuma, her cümlesinde sanki bir mühür vuruyormuş gibi sertçe çarptı.
''Benim karşımda efendi olacaksın. Yıllarca ağzınıza ekmeği ben tutuşturdum, beni sayacaksın. Kancık anana, soysuz babana benzemem ben! Bir daha erkeklerle bu kadar konuşmayacaksın, adın kahvelerde geçmeyecek, başını öne eğip amcam ne derse o diyeceksin. Yoksa ben yapacağımı bilirim!''
Yediğim laflar kanıma dokunsa da artık altta kalmaya niyetim yoktu. Dikleştim, bakışlarımı amcamın nefret kusan gözlerine mühürledim.
''Kimse bizim ağzımıza bedavadan ekmek vermedi amca, ben o ekmeği söküp aldım!'' dedim, sesimdeki titreşimi hırsla bastırarak. ''Ortaokuldan sonra ninem önünde durmasa, sen beni çoktan evlendirip başından atmıştın. Ne anam ne babam... İkisi de umurumda değil. Namusuma uzatılan dilleri senin kesmen lazımken, kalkmış bana iffet dersi veriyorsun. Başımı öne falan eğmem ben, kendi doğrularımla geldim bu yaşa!''
Amcam hiddetten morardı, boynundaki damarlar dışarı fırladı. ''Sen ne diyorsun lan kancık!'' diye kükreyerek elini havaya kaldırdı. Tam yüzüme indirecekken abim bir fırtına gibi aramıza daldı.
''Vurma! Vurma!'' diye bağırdı, göğsünü amcama siper ederek. ''Belçim'e vurma, o çok iyi! Kardeşe vurmak yok!''
Beni korumak isterken amcamı öyle bir kuvvetle itti ki, amcam dengesini kaybedip boylu boyunca yere serildi. Şaşkınlıktan nefesim kesilmişti. Selvi ve yengem çığlıklarla amcamı yerden kaldırırken, ninem dolu gözlerle bize bakıyordu.
''Abi sakin ol,'' diye fısıldadım. ''Lütfen...''
Abim ise titreyerek bağırıyordu. ''Kardeşe vurmak yok!''
Amcam yerden doğrulup karşımıza dikildi. İşte o anlarda, hayatımda hiç korkmadığım kadar çok korkardım. Dizlerim birbirine çarpıyordu.
''Ulan it! Sen beni nasıl itersin!''
Ninem göğsünü siper etti bize. ''Bana bak! Eğer bu çocuğa bir fiske vurursan sana sütümü helal etmem!''
Amcam küfürle karşılık verdi. ''Ne zaman helal ettin zaten ana?''
Abim, amcamın o halini görünce üzüldü, az önceki öfkesi çocuksu bir acımaya bıraktı yerini. ''Acıdı mı? Belçim, amca uf mu olmuş?''
Amcam havaya kaldırdığı elini, abimin o masum sorusuyla yavaşça indirdi. ''Deliye el kalkmaz, dua et lan!''
O kelimeyi duyunca içimdeki bütün korku yerini yakıcı bir öfkeye bıraktı. Avazım çıktığı kadar bağırdım:
''Bir daha abime deli deme! Deli değil benim abim!''
Sesimin tüm köyde yankılandığına emindim. Zaten alışıklardı bizim evdeki bu kıyametlere. Bizim arkamızdan zavallılar diye konuşanlar için akşam eğlencesiydik biz.
''Neresi deli değil lan? Salak değil mi senin bu abin? Yemek yiyemez, çalışamaz! Koskoca adamı hâlâ biz yıkıyoruz!''
Gözlerim dolmuştu ama kırpmadım. Korkusuzca gözlerinin içine baktım. ''Eğer abime bir kere daha o kelimeyi söylersen, yemin olsun gece uykunda öldürürüm seni!''
Amcam bana vurmak için hamle yapınca Selvi tekrar araya girdi: ''Baba yeter! Tüm köy duydu, rezil etme bizi!''
Amcam kendi kızına da acımadı. ''Senin de sesin çok çıkıyor, alırım ayağımın altına!''
Yengem Selvi'yi arkasına çekip beni itti ve yine bana yüklendi. ''Baban sayılır amcan senin! Neler diyorsun kız sen!''
Yengem Selvi'yi hızla arkasına çekti; odasına gitmesi için fısıldasa da Selvi gitmedi, bir gölge gibi yanımızda durmaya devam etti. Yengem beni sertçe itti.
''Baban sayılır amcan senin! Neler diyorsun kız sen!''
Ninem hemen aramıza girdi, zayıf ama çelik gibi bir iradeyle siper oldu bize. ''Gelin, dokunma çocuklara! Çek elini!''
''Oğlunu dövüyorlar ana, oğlunu!'' diye feryat etti yengem, sesi tüm sokağa yayılsın istiyordu. ''Sen hâlâ onları tutuyorsun! Ölünce mezarını biz yaptıracağız senin, bu sümüklüler değil!''
Durdum. Amcamın öfkesine, yengemin hırs bürümüş yüzüne baktım. ''Biliyor musunuz?'' dedim buz gibi bir sesle. ''Gün gelecek, sizi toprak bile kabul etmeyecek.''
Abimin elini sıkıca tuttum ve bahçeden çıktım. Arkamda bıraktığım o ev, şimdi tüm köyün keyifle izlediği bir kepazelik sahnesinden farksızdı. Biz bu köyde en çok tutulan filmdik, her akşam bir başka perdesi açılan, bitmek bilmeyen o acıklı film.
''Ah ah, yetim çocuklar... Yazık oldu, yazık...Bari Bekir sağlam olsaydı... Çok acıyorum bunlara. Benim kızın eskilerini Belçim'e verdim geçen... Fitremi bunlara veriyorum her yıl, ana yok baba yok, normal böyle olmaları...''
Ezbere bildiğim, ruhuma paslı bir çivi gibi çakılan o sözler yine fısıltı olup peşimizden geldi. Abimle beraber, kimsenin sahte acımasına kulak asmadan, nereye gittiğimizi bilmeden yürüyorduk. Yanaklarıma akan o ılık gözyaşlarını sildikçe, tozlu ellerim yüzümü acıtmaya başlamıştı.
''Ayaklarım acıdı,'' dedi abim usulca. ''Yoruldum, Belçim.''
Durup başımı eğdim, ayakları çıplaktı. ''Abi, ayakkabın nerede senin?''
''Biri istedi, ona verdim. O da bana verecekmiş,'' dedi neşeyle, sanki dünyanın en kârlı ticaretini yapmış gibi. ''Onunkiler daha güzelmiş ama, öyle dedi.''
Yenilgiyle masum yüzüne baktım. ''Niye verdin ki abi? Senin ayakkabın çok güzeldi.''
Onu yol kenarındaki çeşmelerden birinin taşına oturttum. Eğilip ayaklarının altına batan dikenleri, otları tek tek ayıklamaya başladım.
''Ama onunkiler de güzelmiş, öyle dedi bana.''
Ona kızamıyordum, kötülüğü bilmeyen bir kalbe nasıl sitem edilirdi? ''Kim peki o kişi? Adını biliyor musun?''
Durdu, parmağını çenesine koyup düşündü. ''Adı... Adı yokmuş. Annesi koymamış ona.''
''Niye koymamış ki?'' diye mırıldandım içim yanarak.
''Benim annem bana koymuş ama, değil mi Belçim?''
Gülümsedim, gözlerimdeki yaşı saklayarak. ''Koymuş abi, en güzelinden koymuş.''
Annemden konuşmak onu bir anda çiçek gibi açtırıyordu. ''Beni de çok sevmiş değil mi?''
''Çok sevmiş abim. En çok seni sevmiş.''
İşim bitince ellerimi çeşmenin buz gibi suyunda yıkayıp yanına oturdum. Karnım açlıktan burkuluyordu.
''Acıktım ben.''
''Ben de'' dedim düşünceli bir sesle.
Cebinden buruşmuş bir kâğıda sarılı çikolatayı çıkardı. ''Yiyelim mi?''
''Kim verdi bunu sana?''
''Büyük adam verdi.''
''Büyük adam kim abi?''
''Çok büyük adam...''
''Tamam abim, anladım. Ben yemem, sen ye.''
''Olmaz!'' diye itiraz etti sertçe. Çikolatayı titreyen elleriyle ikiye bölüp yarısını bana uzattı. O an, o çeşme başında ağlaya ağlaya o çikolatayı yedim. Abim sadece gülen yüzümü görsün diye sahte bir neşeyle çiğnedim her lokmayı.
Başımı onun güven veren omzuna yasladım. ''Nereye gidelim abi?''
''Öğretmenime gidelim!'' dedi heyecanla.
''Olmaz, rahatsız ederiz bu saatte.''
''Olsun, o bana hep okuma öğretiyor. Ben 'P' harfini öğrendim bugün!''
''Nasıl yazılıyor peki P?''
Eliyle karanlık havaya hayali bir çizgi çizdi, altına da bir yuvarlak. ''Çok güzel öğrendim.''
''Çok güzel öğrenmişsin...''
Bir süre öylece oturduk. Ne yapacağımı, nereye sığınacağımı bilemiyordum. Bu köyde kimin kapısını çalsam bir bahanesi olurdu. Kimisi abimden korkar, kimisi amcamdan çekinirdi. Herkes uzaktan vah vah derdi de yakına gelince abimin kolunu çimdiklemekten, ondan kaçmaktan geri durmazlardı.
Hava iyice kararırken kendimizi tek bir kapının önünde bulduk. Ben zili çalacak cesareti kendimde ararken, abim çoktan o hevesli elleriyle kapıya vurmaya başlamıştı bile.
Kapı açıldığında, mahcubiyetten yerin dibine girmiş bir halde kaldım Elife öğretmenin karşısında. Şaşkınlığı bir anlıktı, hemen o güzel gülümsemesi yayıldı yüzüne.
''Hoş geldin, Bekir!''
Abim dişlerini göstererek gülümsedi. ''Öğretmenim, ben S harfini öğrenmek isterim hemen!''
Elife öğretmen başını salladı. ''Olmaz Bekir, sırada R harfi var. Sırayı atlayamayız, nizam bozulur.''
''Tamam, o da olur. Hadi öğrenelim!''
Elife öğretmen kenara çekilip kapıyı ardına kadar açtı. ''Hadi, buyurun içeriye. Tam vaktinde geldiniz, beraber yemek yeriz.''
Abim bana baktı, onay bekler gibi. ''Girelim mi Belçim? Çok acıktım.''
Öğretmene döndüm, sesim mahcubiyetten kısıktı. ''Biz rahatsızlık verdik öğretmenim, kusura bakmayın ne olur.''
''Ne rahatsızlığı aşk olsun, Belçim. Hadi lütfen içeriye geçin.''
İçeri girdik. Henüz birkaç ay önce, yeni öğretmen geliyor haberiyle gelip sevgiyle, neşeyle temizlediğim o eve şimdi bir sığınmacı gibi giriyordum. Abimle beraber sarı çekyata yan yana oturduk. Ellerim dizlerimin üzerinde, parmaklarımı stresten birbirine geçirmiştim.
''Yeni oturuyordum sofraya,'' dedi Elife Hanım, mutfaktan seslenerek. ''Bugün de fazla mı yapmışım diye üzülüyordum. Her şeyin bir kısmeti vardır derdi annem, ne güzel demiş. Hadi, buyurun sofraya.''
Mutfağa geçip o tertemiz sofraya oturduk. Abim biraz döke saça, çocuksu bir iştahla yiyordu. Yere düşen her kırıntıyı mahcubiyetle hemen almaya çalışıyordum ki, Elife öğretmen yumuşacık bir hareketle bileğimi tuttu.
''Yemekten sonra süpürürüz, Belçim, boş ver. Şimdi Bekir'in sohbetini dinleyelim, baksana ne heyecanlı anlatıyor.''
Beni mahcup etmemek için öyle bir incelikle uğraşıyordu ki, gözümde her saniye daha da büyüyordu. Abimi dinledim, umutla, hayranlıkla...
Abim, yirmi altı yaşında olmasına rağmen zamanın onda hiç ilerlemediği, çocukluğun masumiyetine hapsolmuş bir adamdı. Bir seksen yedi boyundaydı, bu uzun boyuna rağmen öyle zayıf, öyle nahifti ki, rüzgâr biraz sert esse kırılacak bir dalı andırırdı. Kömür karası saçları her zaman biraz dağınıktı, kahverengi, ufacık gözleri ise dünyaya hep merakla, bazen de anlamlandıramadığı bir korkuyla bakardı.
Doğuştan gelen bir hastalığı vardı ya da bizim payımıza bu kadarı söylenmişti. Gerçek nedenini ne amcam bilirdi ne de köydeki diğerleri; o, öylece gelmişti bu hayata. Aslında dönüp bir kez daha bakılacak kadar yakışıklı, yüz hatları kalemle çizilmiş gibi belirgin bir adamdı ama bu köyün insanları onun suretine değil, zihnindeki eksikliğe bakmayı tercih ederlerdi. O yüzden abim, kalabalıkların içinde bile kimsenin gerçekten bakmadığı, varlığına sadece bir acıma cümlesiyle temas edilen sessiz bir gölgeydi.
Abim benim doğurmadığım bebeğimdi. Üstelik hiçbir zaman çocukluğunu göremeyecektim.
Yemeğin ardından Elife öğretmene fırsat vermeden mutfağı toparladım. Çaylarımızı içtikten kısa süre sonra abim, televizyonun karşısında başı yana düşerek uyuyakaldı. Elife'nin getirdiği mis kokulu çarşafı kanepeye serip onu yatırdım. Tam üzerini örtüyordum ki gözlerini aralayıp çocuksu bir mahmurlukla benden masal istedi. Annem bizi terk etmeden önce ona masal anlatırmış; abimin o karanlık geçmişten koparıp getirdiği tek hatıra buydu. O yüzden masal duymadan zihni dinlemiyor, uykuya teslim olamıyordu. Bildiğim ne kadar masal varsa bir bir döküldü dilimden ama ne yapsam annemin yerini tutamıyordum, biliyordum.
Abim salonda derin bir uykuya daldığında, Elife öğretmen ile mutfak masasında baş başa kaldık. Kelimeler boğazıma diziliyordu, nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ama o, sormama gerek kalmadan gönlümü okumuştu.
''Evde kavga mı ettiniz?'' diye sordu usulca.
Başımı salladım. ''Duymuşsunuzdur zaten, köy burası.''
''Laf söz eksik olmaz tabii ama boş ver onları. Bana gelmekle en doğrusunu yaptın.''
''Eğer müsaade edersen,'' dedim çekinerek. ''Gece odunlukta kıvrılalım biz. Eski öğretmenden kalan yataklar varmış orada.''
''Olur mu öyle şey, Belçim? Burada, sıcak evde kalacaksınız.''
''Laf olur öğretmenim, senin adın lekelensin istemem.''
''Laf hep olur, Belçim. İnsanların ağzına bakarsan bu hayatta en kötü sen olursun. Hem bu duvarların içinde olanı sadece biz biliriz. Ben kimseye göre yaşamam, kapıma gelen misafiri de geri çevirmem. Bana böyle öğretti annemler.''
''Sağ olun öğretmenim.''
Gülümsedi, yüzündeki o aydınlık ifade içimi ferahlattı. ''Lütfen Elife de bana. Neredeyse aynı yaştayız seninle, öğretmenim deyince kendimi hâlâ dersteymişim gibi hissediyorum.''
''Koskoca öğretmensiniz, benim arkadaşım olmanız tuhaf değil mi?''
''Niye olsun canım? Arkadaşın olurum tabii. Öğretmenlik benim işim, okul bitince sadece Elife'yim ben. Kimse kimseden üstün değil, hepimiz aynı toprağın insanıyız.''
''Olur mu hiç? Seninle ben bir miyiz?''
''Bak buna aşağılık kompleksi deniyor, Belçim,'' dedi gözlerimin içine bakarak. ''Kişinin kendini bazı yönleriyle başkalarından aşağıda hissetmesi... Ama bu sana hiç yakışmıyor. Sen bu köyde tanıdığım en ferasetli, en aklı başında insanlardan birisin. Nerede o ilk gün benden hevesle test kitabı isteyen kız?''
''Deneme bitti,'' dedim buruk bir gülümsemeyle. ''Hepsini çözdüm.''
''Bunca işin, gücün, kavganın arasında o testleri çözebiliyorsan bu senin zaferindir. Hayatın boyunca bu köyde, bu şartlarda yaşayacaksın diye bir kural yok. İnsan kendi yolunu kendi çizer; sen bu yolu sadece siyah kurşun kalemle mi çizmek istiyorsun, yoksa renkli kalemlere de uzanacak mı elin? Karar senin.''
''Kararım kesin,'' dedim, ciğerlerime dolan havayı büyük bir kararlılıkla dışarı vererek. ''Ben okuyacağım. Okuyup diş hekimi olacağım. Bu kofluktan, bu kapana kısılmış hayattan çıkmak için tek kurtuluşum o kara kaplı kitaplar. Para biriktiriyorum,'' diye devam ettim, sesimdeki heyecanı bastıramayarak. ''Aldığım her kuruş, her alın teri bankada bekliyor. Bir gün o sınavı kazandığımda, abimi de elinden tutup bu köyden kaçmak için.''
Elife, şefkat dolu bir bakışla elimi okşadı. ''Sana güveniyorum, Belçim. Sakın bu yolda kendini yalnız hissetme. Ben, ne olursa olsun senin yanındayım.''
Elimin üzerindeki o zarif elini usulca okşadım. ''Sağ ol öğr-''
''Elife,'' dedi gülümseyerek sözümü keserek. ''Lütfen, sadece Elife de bana.''
Dudaklarımda mahcup bir tebessüm belirdi. ''Elife ne demek? Yani Elif'ten farkı ne tam olarak?''
Gözleri uzaklara dalarak gülümsedi. ''Bir gün bu sorunun cevabını gerçekten merak eden bir erkek bulursam Belçim... İşte onunla evleneceğim,'' diyerek sorumu cevapladı.
Elife ile sohbet ederken ona denk olacağım günlerin hayalini kurdum.
O gece Elife'nin verdiği yumuşacık gecelikleri giyip abimin karşısındaki kanepeye uzandım. Ama gözüme gram uyku girmiyordu. Elimi usulca kalbimin üzerine koydum, atmıyordu sanki, sadece sızlıyordu. Bunca zaman ne yaşamıştım ben? Koca bir yorgunluk çökmüştü üzerime. Sanki nefes alıyordum ama yaşamıyordum.
Yarın sabah yine o eve, o cehenneme dönecektim. Bu düşünce dudaklarımda acı bir tebessüme sebep oldu. Bu ne ilk gidişimizdi ne de son... Abime deli dediler diye terk ettiğim eve, yarın tıpış tıpış geri dönecektim.
Kendi kendime kızıyordum. Dinçer'i o kelime yüzünden çok ağır suçlamıştım. Oysa Dinçer abime asla bilerek kötülük etmezdi, bunu hissediyordum. Onu boş yere kırmıştım. Kırdığım o gönlü tamir etmem gerekiyordu ama o bana gönlünü açar mıydı tekrar, işte onu bilmiyordum.
Ertesi sabah erkenden kalktım. Selvi, abimin diğer ayakkabılarını gizlice getirmişti. Uzattığı poşeti alırken yüzüne baktım.
''Babam her estiğinde evi terk edeceksen işimiz var Belçim. Gitme şu evden artık.''
''Söylemesi kolay tabii.''
''Kolay değil ama mantıklı düşün. O ev sadece onların değil, senin de hakkın var. Hem eve para getiriyorsun, biraz dişini göster.''
''Abime laf edilince mantığım falan kalmıyor, Selvi.''
''Neyse, hadi ben okula kaçtım. Akşamüzeri uğrarım yanınıza.''
Selvi gidince kahvaltımızı yaptık. Abimi Elife'ye emanet ettim, o artık Elife'nin en özel öğrencisiydi. Öğleden önce, dün yarım bıraktığım evi bitirmek için inşaata gittim ama bir de ne göreyim? Bıraktığım o döküntü ev pırıl pırıl parlıyordu. Dinçer halletmişti... Dudaklarımda ince bir sızıyla kapıyı kapatıp çıktım.
Sürüyü ovaya sürdüm. İnekler huzurla otlarken ben her zamanki ağacımın gölgesine sığındım. Dinçer'in verdiği ödevleri çantamdan çıkarıp üzerinden bir kez daha geçtim. Bir hatam olmasın, ona karşı mahcup olmayayım, o güven dolu bakışlarını yere düşürmeyeyim diye her bir işlemi defalarca kontrol ettim. Sayıların arasında kaybolurken, içimdeki o tuhaf kıpırtıyı bastıramıyordum.
Dinçer, içimde yeni yeni açmaya duran bir gülün en narin parçasıydı sanki; eğer bir gün gerçekten gülebilirsem, tüm yapraklarımın onun rüzgarına doğru koşacağını hissediyordum. Bir yandan da beni saran bu histen korkuyordum. Çünkü benim kof hayatıma değemeyecek kadar güzeldi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |