2. Bölüm

Kırmızı Elma

Pekbiafiliyalnizlik
pekbiafiliyalnizli

5 Yıl önce- Diyarbakır

merhaba nasılsın, iyi olduğunu düşünmek istiyorum. sana minik bir açıklamam var. kof daha önce final yapmıştı, evet yanlış hatırlamıyorsun ama içime sinmediği için baştan yazmaya karar verdim. tekrar yayımladım, otuz bölüm vardı. şimdi de onları düzenleyip dilini güzelleştirerek hikayeyi biraz daha derinleştiriyorum.

okumak istersen çok sevinirim 🤍 olumsuzlukla ve negativiteyle beslenmiyorum, o yüzden güzel bir iletişimle burada olalım isterim.

pekbiafiliyalnizlik adıyla instagram, tiktok, dreame ve kitappad'de varım. yakında neredeyse evine gelicem ama neyse.

kitappad'in ara yüzünden herkes şikayetçi bana ek olarak bir uygulama önerirsen sevinirim.

manas destanı kadar konuştum sory, seni dinç ve belço'ya uğurluyorum.

ha! gitmeden satır arası yorumların bekliyorum.

kaçmadan bir kuzgun ve gül emojisi alalım 🐦🌹

hadi şimdi kaç

🌹🐦

5 Yıl önce- Diyarbakır

Odamın içine sızan günışığı, kahverengi ahşap sehpanın üzerine vuruyordu. Sehpanın üzerindeki tüm tozlar, o keskin ışıkla beraber gün yüzüne çıkmıştı. Yerimden kalkıp kalın perdeyi hızla çektim. Günışığından pek hazzetmezdim; kusurları, kirleri ve saklanması gereken ne varsa hoyratça ortaya çıkardığı için nefret ederdim hatta.

Küçükken, Atlas'la ikiz olmamıza rağmen odalarımız hep farklıydı. Her sabah aynı saatte, askeri bir disiplinle uyandırılırdık. Annem çalıştığı zamanlar bu kural biraz gevşerdi ama annem asker bir kadındı, bizi de alıştığı o katı düzenin içinde yoğurmaya çalışıyordu.

Atlas bu düzenden nefret ederdi, bense hayrandım. Annemi ve Ali amcamı örnek alırdım hep. Kurallar, yasaklar, her şeyin yerli yerinde olması içimi rahatlatırdı. Büyüdükçe onlara daha çok benzedim. Çevremden Aynı annensin ya da Tıpkı amcan gibi bakıyorsun yorumlarını aldıkça koltuklarım kabarırdı. Onlara benzemekten gurur duyardım.

Peki, asker zorluk karşısında ne yapardı?

İşte tam orada, onlar kadar güçlü olmadığımı anladım. Belki de en yanlış yolu seçmiştim. Döverdim... O zamanlar gücü sadece yumruklarımda sanıyordum. Önce Atlas'la başladı kavgalarım, sonra ailemdeki diğer kardeşlerime sıçradı... Kim varsa dövmeye, onlara bulaşmaya başlamıştım. Sadece bizimkiler de değil, komşu sitenin çocuklarını da önüme geleni devirirdim. Yaşıma göre fazla kalıplı, fazla güçlüydüm. Bununla övünürdüm, gücüm herkese yetiyordu ya, gerisi boştu.

Bir gün çok sevdiğim ve benzetilmekten gurur duyduğum Ali amcam beni karşısına almıştı. "Ne yapıyorsun sen, Dinçer?" diye sormuştu gözlerimin içine bakarak. "Ne istiyorsun oğlum sen hayattan?"

Cevap verememiştim. Ne istiyordum sahi?

"Ne bu hallerin? Serseri mi olacaksın? Sokak dövüşçüsü mü? Bu güç değil, Dinçer. İnsanları dövdüğün kadar değil, kendini gerçekleştirebildiğin kadar mutlu olursun bu hayatta. Kalk, kendine gel."

Beni kendime götüren o uzun konuşmalarından sadece biriydi bu. Şimdi kendime gelmiş miydim? Amacımı bulmuş muydum? En önemlisi, mutlu muydum? Bilmem. Dışarıdan mutlu mu görünüyordum?

Elimi kısacık kestirdiğim saçlarımda gezdirdim, saç diplerimde biriken terler etrafa saçıldı. Sabah sporunun ardından nöbetçilere kısa bir selam verip banyoya girdim. On dakikalık buz gibi bir duşun ardından odama geçtim. Temiz üniformalarımı sanki bir zırh gibi kuşandım.

Merkeze geçmeden önce, Halil abiden kalan o isimsiz kurumuş çiçeği sulamak için camı açtım. Ne olduğunu bilmediğim o bitkiye su dökerken arkadan bir ses yükseldi.

"İnşallah yüzme biliyordur birader!"

Başımı kaldırdığımda Efe ile göz göze geldim. "Anlamadım?"

"E ebesini siktin çiçeğin be! Az su koy lan, zakkum o, ölecek elinde. Halil abim gözü gibi bakardı.''

Zakkumdu demek ve Halil abimin çiçeğiydi artık o benim gözümdü. Şişeyi hemen çekip kapağını kapattım. "Sen hayırdır?"

"Şef toplanın dedi çömez. Hadi, zakkumun köklerini götümüze sokmadan gidelim."

Kahvaltıdan önce verilen o ani emirle toplantı odasına geçtik. En gerideki sandalyeyi çekip oturdum, şimdilik yerim, o görünmez sınırın arkasıydı. En önde Haydar abi ve Zümra, bir arkalarında Kâzım ve diğerleri... Şef'i beklerken masada bir davetiye dolaşmaya başladı. Feyyaz, sanki büyük bir ödül dağıtıyormuş gibi heyecanla masaları geziyordu.

"Haftaya nişanlanıyor bu kardeşiniz!"

Önüme bırakılan, kenarları zarif çiçeklerle süslü davetiyeyi elime aldım. Altın yaldızlarla işlenmiş isimleri inceledim. Feyyaz ve Ayşe...

"Lan sanki gelebileceğiz anasını satayım," diye mırıldandı Kâzım, sigarasını yakmadan önce.

"Yok öyle geleceksiniz. Ben siz takı takarsınız diye Ayşe'nin ailesini ikna ettim, nişanı burada yapacağız.''

"Haftaya cuma değil mi lan?" diye sordu Haydar abi. Elindeki davetiyeyi dikkatle katlayıp bir kâğıt uçak yapmaya başlamadan hemen önce.

"Evet abi.''

"Benim için de unutulmaz bir tarih olacak, Feyyaz... Ben de boşanıyorum o gün." Haydar abi, yaptığı uçağın ucunu parmağıyla sivriltti. "Yengeniz pişman olmuş. Lanet olsun seninle evlendiğim güne, dedi."

Kâzım, Haydar abinin omzuna ağır elini koydu. "Karı kısmı işte neyse geçer be abi."

"Sike sike geçiyor be Kasap," dedi Haydar abi, uçağı havaya fırlatırken.

"Geçiyor ya, sen ona bak abi.''

"Toplanın," dedi Zümra, sesindeki o tavizsiz otoriteyle. "Orhan Şef geliyor."

Şef'in toplantı odasına girmesiyle hepimiz yaydan fırlamış ok gibi ayağa kalktık. Eliyle oturun işareti yaptıktan sonra burnundan sinirli, yorgun bir nefes verdi.

"Yine bir kaçakçılık, yine aynı isimler... Olaya yabancı olanlar için özet geç hemen, Çağatay."

Çağatay istihbarattandı, bizimle sahaya inmez ama operasyonun beyni olan bilgileri o toplardı. Dosyayı karşıdaki duvara yansıttığında anlatmaya başladı. Söylediği her teknik detayı, her koordinatı zihnime kazıdım, operasyonu kendi kafamda dengelemeye çalışıyordum.

"İki ya da daha fazla aşamalı olacak bu iş," dedi Şef, masanın başında dikilerek. "İki unsur olarak ayrılıyoruz. Zümra, Kâzım, Dinçer... Siz ilk unsursunuz, şehri hallediyorsunuz. O herifi sağlam istiyorum, anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı şef!" dedik aynı anda ama en az benim sesim çıktı.

Hazırlanmak için odadan çıktık. En kıdemlimiz Zümra olduğu için onun komutasındaydık. Binanın koridorunda o önde, biz gerisinde adımlarken yüzümüze bile bakmadan emrini verdi. "Sivil bir şekilde nizamiyede olun. On dakikanız var."

Hızla odama geçtim. Daha önce sivil bir operasyonda yer almadığım için bu durum biraz yabancı gelmişti. Kazım ile operasyona çıkacaktım ama Zümra'nın aklında ne olduğunu bilmiyordum ama ona güveniyordum. Onun timin üzerindeki havası bambaşkaydı, özellikle de Kâzım'ın üzerindeki...

Silahımı belime yerleştirip üzerine gömleğimi çektim. Bileğimdeki saate baka baka nizamiyeye yürürken, emrin altıncı dakikasında hazır olduğumu fark ettim. Bir dakika geç kalma sebebim, camın önünde Halil abiye selam vermekti. Her şeyi vaktinden önce bitirme huyumu ilk kez onun için bozmuştum.

"Gidiyorum ben, Halil abi. Dönünce konuşuruz."

Nizamiyeye vardığımda karşımdaki aracı süzdüm. Kobra ya da Ejder görmeye alıştığım için bu beyaz sedan çok cılız duruyordu.

Omzuma sert bir el indi. Kâzım'dı. Dostça bir dokunuştan ziyade, omzumu çürütmeye yemin etmiş gibi baskı uyguluyordu. Yüzüme bakmadan, karşıya diktiği gözleriyle düz bir sesle konuştu. "Ben küçükken halam örgü örerdi çömez. Yumaklar hep evin içine düşerdi, ben de çocuk aklıyla o yumaklara dolanırdım. Halam başta kızmazdı, takma dişleriyle gülümserdi bana. Ben de iyi bir bok yiyorum sanıp ertesi gün tüm yumaklara dolandım."

"Eee?" dedim meraksız bir sesle. "Sonra ne oldu?"

"Ne olacak lan, halam beni eşek sudan gelinceye kadar dövdü."

"Ayıp etmiş."

"Ne ayıbı lan? Doğru yaptı. İşini bozdum kadının. Sen bu hikâyedeki o yumaksın birader. Dolanma ayağımın altına. Ben sana dolansam da sen bana dolanma."

Sandığımdan daha sığ bir adamdı bu Kasap Kâzım. Sığlığını zamanla ölçecektim. Zümra yanımıza geldiğinde Kâzım elini omzumdan çekip bir adım uzaklaştı. Zümra çatık kaşlarla ona baktı.

"Sadece bir silah alın dedim. Cephaneliğini bırak, Kâzım."

"Ne cephaneliği komiserim?" diye sordu.

Zümra bir el hareketiyle nizamiyedeki polisi çağırdı. "Belindekileri, bacağındakileri çıkar ver. Tek bir silah kalacak yanında."

Kâzım ofladı. "Sakat mahal-"

"Kasap, sözümü ikiletme."

Kâzım dişlerinin arasından birkaç küfür savurduktan sonra belindeki iki silahı askere verdi. Bacak kılıfındakileri de teslim etti. "Tamam, boşum," der gibi ellerini kaldırdı.

"Ayak bileğindekini de çıkar,'' dedi Zümra.

"Eh be kızım! Yok silah milah!"

"Birincisi, ben senin kızın değilim. İkincisi, üstün olduğumu seve seve hatırlatırım. Seni burada bırakır çömezle giderim, Orhan Şef'le sigara içersin."

"Anlaşıldı!" diye tısladı Kâzım. Ayağını duvara yaslayıp pantolonunu sıyırdı, bileğindeki o gizli silahı da çıkardı. "Hazırım komiserim."

Zümra'nın gözleri beni buldu. "Dinçer, kontrol et."

"Zümra saçmalama!" diye bağırdı Kazım

Emir emirdi. Kâzım'ın karşısına geçtim. Beni omzumdan itmeye çalıştı ama kımıldamadım bile.

"Lan siktir git! Sen de şunun yanında çömez muamelesi yapma bana," diye gürledi Zümra'ya.

Zümra derin bir nefes aldı. "Var değil mi silahın? Ondan bu sinir. Bir kere de emri yerine getir be adam... Bir kere de güven ver."

"Ha var anasını satayım! Götüme G3 soktum!"

"Dinçer, kontrol et dedim sana!"

Kâzım ağzının içinde küfrederken kollarından başladım yoklamaya. Vücudunu santim santim kontrol ederek aşağı indim.

"Lan ne oyalandın? Hoşuna mı gitti?"

Ellerimi çekip dikleştim. "Temiz komiserim."

Zümra emin olmak ister gibi gözlerime baktı, onayladım. Arkasına bakmadan arabaya ilerledi.

"İnsan bir özür diler komiserim!" diye bağırdı Kâzım arkasından.

Zümra aniden durup yüzünü ona döndü. Sesi kuvvetliydi ama son cümlesinde o sertlik kırıldı, kısıldı. "Sen özür dilemelisin... Bana hissettirdiğin tüm o güvensizlikler için."

Pembe dizinin içine düşmüştüm anasını satayım!

Zümra'nın ardından araca yöneldim. Ön kapıyı açacakken Kâzım bileğimi kavradı.

"Geç arkaya çömez. Yaşın kaç lan senin? Ön koltuğa binebiliyor musun sen abisi?"

"Gencim daha, Kâzım amca."

"Amcanı si-"

Zümra araya girdi. "Çocuk musunuz siz? Dinçer bin öne, Kasap sen de arkaya."

"İkidir bana oynuyorsun, Zümra..."

"Yorma Kâzım."

Kâzım arkaya geçerken ben öne kuruldum. Araba hareket ettiğinde nihayet merkezden ayrılmıştık. Emniyet kemerine uzanan tek kişi bendim, diğerleri umursamıyordu.

"Emniyet kemerini takmadınız komiserim," dedim uyarır gibi.

Zümra hafifçe başını sallayıp kemerini taktı. Kâzım arkadan alayla güldü. "Işıklarda da uyar lan, hız sınırını aştırma... Dünkü çocukla operasyona gidiyoruz, Allah'ım sen büyüksün."

Bunu bile çocukluk olarak gören sığ bir adamla aynı yerde yaşamak zordu. Arabanın içi sessizleşti. Sadece Kâzım'ın arada bir gelen oflamaları ve fısıltıyla ettiği küfürler duyuluyordu.

"Ana babasıyla gezmeye çıkan bebeler gibiyim anasını satayım."

"Daha ne kadar mızmızlanacaksın Kasap?" diye sordu Zümra.

"Mızmızlandığım yok komiserim."

"İyi, sessizleş o zaman."

Kâzım koltuğun ucuna kadar gelip ikimizin arasındaki boşluğa girdi. "Ne kadar kaldı siktiğimizin menziline?"

"On beş dakikaya oradayız,'' dedim kısaca.

"Sen nereden biliyorsun lan? Sanki kırk yıldır buralı herif," diye hırladı Kâzım arkadan.

Hiçbir şey söylemeden, dikiz aynasından bana bakan o öfkeli gözlerine navigasyonu işaret ettim. Yüzündeki sinir aynaya yansırken istifimi bozmadım. On beş dakika dolduğunda mahalleye girmiştik. Zümra arabayı dar bir sokağa park ederken Kâzım hâlâ söyleniyordu.

"Çiçekle mi alacağız sayın komiserim adamı? Mühimmatı bıraktırdın bize, elimiz kolumuz bağlı."

"Çatışma çıkarmadan alacağız Kâzım. Bununla çalışanlar hareketlenirse operasyonu sakatlarız. Ayrıca halkı huzursuz etmeye gerek yok. Duvarlardaki mermi izlerini görüyor değil mi gözlerin?"

Kâzım yerine ben gezdirdim gözlerimi o yorgun duvarlarda. Mahalle delik deşikti. Bazı sokaklar polisin, askerin, yani bizlerin meskeni haline gelmişti, her taşın altında bir yaşanmışlık, her delikte bir kurşun sesi gizliydi.

"Sen daha önce sivil bir görev aldın mı, Dinçer?" diye sordu Zümra.

Cevap vermeme fırsat kalmadan Kâzım atıldı. "Daha yirmilerinde bu çömez, Zümra. Ne sivil operasyonu?"

Zümra, Kazım'a ters ters baktı. "Sen Dinçer misin?"

"Allah korusun!"

"O zaman kes sesini."

Zümra'nın cevap bekleyen gözlerine döndüm. "Hayır, tecrübem olmadı."

"İyi. Dikkat çekme, ben işaret vermeden silahına davranma. Kendini bize bırak, öğrenirsin her şeyi. Biz de anamızın karnından bunları bilerek doğmadık."

"Sen kendini bana falan bırakma birader," dedi Kâzım kapıyı açarken. "Ben kendimi zor taşıyorum."

"Anlaşıldı."

"Normal vatandaş gibi giriyoruz. Ağızlarını yoklayıp bir arıza çıkmadan adamı alıp çıkıyoruz. Hadi Fırtına, iş başına."

Kâzım önde, biz hemen arkasında mahalle lokantasına girdik. Burası mahallenin kalbiydi, her türlü kirli pazarlık, her fısıltı burada dönüyordu.

"Ustam!'' diye bağırdı Kazım. ''Hanımla kayınçoma bir mercimek çek, bana da bir ezogelin!"

Kâzım tam buraların adamıydı, üslubu, oturuşu, o tekinsiz rahatlığıyla buraya aitti. Zümra'nın sert bakışlarına maruz kalsa da bunu pek dert etmedi. Sabah kahvaltı etmediğim için çorbayı iştahla içerken, gözlerim lokantanın içinde fıldır fıldır dolanıyordu.

Ana yemek siparişi için garson gelince Kâzım vuruşu yaptı. "Hanıma ve kayınçoma musakka, bana da kavurma getir aslanım. Bir de bizim seyahat işi vardı, Yakup yönlendirdi bizi. Yengen alışverişe gidecek, vakti yok, hızlı olsun siparişler koçum."

Garsonun omzuna birkaç kez vurup gönderdikten sonra sandalyesini masaya yaklaştırıp Zümra'ya eğildi. "Şu ak sakallı yapmıyorsa bu işi, ben de Kasap değilim."

"Bence o değil," diye araya girdim, sesimden emindim. "Mutfak kapısında içeriyi gözleyen bir adam var, o."

"Kes çömez! Sana sorduk mu la?"

"Dinçer haklıysa?" dedi Zümra, gözlerini mutfağa dikerek.

"Göğüs kıllarıma ağda yaparım!"

Çorba dolu kaşığı, midem bulanınca ağzımdan çektim. İddiasını siktiğim herifi...

Tam garsonu çağıracakken, benim işaret ettiğim adam güler yüzle masamıza geldi. Elini Kâzım'ın omzuna koyup masaya doğru eğildi. "Hoş geldiniz kardeş. Memnun kaldınız mı yemeklerimizden?"

"Ağam bunlar nasıl yemek? Bizim birader Almanya'dan döndü bugün, içi çıkmış çocuğun ecnebi yemeklerinden. Kendine geldi kerata, değil mi lan?"

Başımı salladım, hafif bir aksan katmaya çalışarak. "Ha enişte, öyle."

Adam koca göbeğini sallandıra sallandıra güldü. "Yengemiz de beğenmiştir inşallah."

"Yağları fazlaydı, pek beğenemedim," dedi Zümra, yüzündeki o mesafeli ifadeyi koruyarak.

"Lokanta yemeğinin usulü odur yenge."

"Biz başka usulleri de öğrenmek istiyoruz."

Adam, Zümra'nın verdiği şifreyi aldığında keyifle sırıttı. "Yemek imalathanesini görmek ister misiniz kardeş?"

"Sanki pul koleksiyonunu gösteriyor götveren," diye tısladı Kâzım, biz ayağa kalkarken.

Üçümüz adamın önderliğinde mutfağa adımladık. Elbette pazarlığı herkesin içinde yapmayacaktı. Bizi imalathane adı altında gizlediği inine götürdü. Güneş görmeyen, rutubet kokulu bir odaya girdik. Burnuma çarpan ilk koku, bayat tütün ve ter kokusuydu.

"Oturun, rahatınıza bakın."

Siyah masanın başındaki kırık sandalyeye oturdu. Kâzım'la ben masanın çevresindeki sandalyelere, Zümra ise köşedeki kırmızı koltuğa geçti. Oradan tüm odayı, giriş çıkışları daha iyi görüyordu, adamın silahını nereye sakladığını çözmeye çalışıyordu.

"Yakup bahsetti sizden. Biz bu işi ezelden beri yaparız. Onun sözü olmasa güvenmezdim."

Masanın üzerindeki gümüş çakmağı alıp elimde çevirmeye başladım. Bu sırada gözlerim masanın altını, adamın ellerini tarıyordu.

"Ağam, Yakup'un taşaklarına kurban. Sen hallediver bizim işimizi."

Pazarlık başladı. Adam konuştukça, ağzından işimize yarayan itiraflar dökülmeye başladı. Zümra'ya döndüğümde dudaklarını okudum. "Alıyoruz."

Muhabbet devam ederken elimdeki çakmağı kasten yere düşürdüm. Almak için eğildiğimde masanın altına gizlenmiş silahı fark ettim, hızla el koyup yerden doğruldum. Çakmağı masaya koyarken Zümra'ya işaret verdim. Operasyon başlamıştı.

"Kaç kişilik olsun tatlınız?" diye sordu adam, son detayları konuşacağımızı sanarak.

Zümra koltuktan ağır ağır kalktı. Gözleri adamın üzerine kilitlenmişti.

"Dört."

"E, üç kişisiniz siz?"

"Sen de bizimle geleceksin," dedi Zümra, sesindeki o komiser ağırlığı odayı bir anda buz kestirirken.

"O ne demek lan?!"

Adamın eli masanın altına gitti ama aradığı şeyi orada bulamadı. Ben çoktan namluyu üzerine dikmiştim. Kâzım, sandalyesinden bir yay gibi fırlayıp adamın ensesine çöktü.

Kâzım belinden kelepçeyi bir şovmen edasıyla çıkardı. "Polis Özel Harekât ağam... Beğendin mi takılarımızı?"

Adamın eli bir reflekse masanın altına, az önce benim boşalttığım o gizli bölmeye gitti. Belime sakladığım silahı çıkarıp namluyu adamın göbeğine diktim. "Altın mı kaplattın lan silahı? Çok kıymetli herhalde, elin hep orada."

"Hassiktir!" diye inledi adam, her şeyin bittiğini anladığı o an.

Kâzım saniyeler içinde herifi paketledi Lokantanın arka kapısından, yağ kokulu mutfağın içinden süzülüp beyaz sedana bindirdik. Zümra, Şef'e rapor vermek için telsize uzandı.

"Burası tamam şef. Paket elimizde, merkeze mi sızalım?"

"Toplanın gelin. Tutukluyu sorgu için Çağatay oğlana bırakın."

"Şef? Biz girmiyor muyuz sorguya?" dedi Zümra, sesindeki o hafif itirazla.

"Kâzım'la bu kadar takılan ya huyundan kapıyor ya suyundan, ha Zümra? Dediğimi yap."

"Emredersiniz şef."

Zümra telefonu kapattığında Kâzım ellerini iki yana açtı. "Hiçbir suçum yokken laf yiyorum anasını satayım. Günah keçisi miyim lan ben?"

"Arabaya geçin," dedi Zümra. Sıkıyorsa binme o arabaya, sesi nizamiyedeki betonları titretecek kadar soğuktu.

Geri dönüş yolunda direksiyonda yine Zümra vardı. Arka koltukta Kâzım ve kelepçeli adam, sanki kırk yıllık dostmuş gibi sohbete dalmışlardı.

"Nerelisin komutanım sen?" diye sordu adam, ezilip büzülerek.

"Kağızman ağa."

"Ben de Bursalıyım."

"Bursa'dan çok şerefsiz çıkmaz," dedi Zümra, dikiz aynasından adama bir mermi gibi bakarak. "Nadirsin demek."

"Ayıp oluyor komutanım..."

"Komutan değiliz lan biz, komiserim diyeceksin," diye araya girdi Kâzım. "Hem yengen Bursalı, özür dile lan Bursalı olduğun için!"

"Kasap!" diye uyardı Zümra.

"Özür dilerim komutan... yani komiserim."

"Bu kafayla nasıl kaçakçı oldun lan sen?" dedim, dayanamayıp.

"Bazı insanların aklı sadece hine basıyor komiserim," dedi adam, boynunu bükerek.

"Doğru dedin çömez," dedi Kâzım, keyfi yerine gelmişti. "Şimdi essahtan yengemiz mi yani?"

Zümra'nın öfkesi arabanın içinde bir fırtına gibi eserken Kâzım fısıltıyla adamın kulağına eğildi: "Biraz asabidir, sus yoksa götünde bomba patlatır."

Adam korkuyla koltukta küçücük kalırken Kâzım önüne dönüp sırıttı. Dikiz aynasında göz göze geldik. Bana ne oluyor der gibi kafa salladıktan sonra başını cama çevirip muhtemelen puşt diyerek yolu izlemeye başladı.

Merkeze geldiğimizde adamı Çağatay'a teslim ettik. "Hızlı bitir işini, Çağatay. Gün bitmeden bir baskın daha çıkar belki," dedi Zümra.

Zümra sorgu odasının camına uzun uzun baktı. Kâzım arkasında durmuş, onu tartıyordu. "Bir sakatlık mı var komiserim? Ne baktın öyle deli deli?"

"Sakatlık büyürse sana söylerim," dedi Zümra ve yanımızdan rüzgâr gibi geçti.

Kâzım bu kez onun arkasından bakıyordu. "Ulan, az konuşan kadın mı olur anasını satayım?"

"Her kadın bir değil. Az konuşanı da olur, hiç konuşmayanı da."

"Sevgililerinden mi biliyorsun lan?"

"Yok, ailemdeki kadınlardan."

"Neyse ne, kantine gidiyorum ben. Bir arıza olursa haber uçur."

"Anlaşıldı."

Sorgu raporlarını hazırlamak için masama gömüldüm. Zümra da yan masada aynı yükle uğraşıyordu. Bir ara başını kaldırdı. "Kasap nerede?"

"Dosya ayarlıyordu o da" dedim, Kâzım'ı kollamaya çalışarak.

Zümra elindeki kalemi bıraktı, bakışları beni delip geçti. "Kâzım dosyalarla uğraşmaz, Dinçer. Bir daha kimseyi korumak için bile olsa yalan söyleme."

Yutkundum. Bu ekibin içinde dürüstlüğün tek para birimi olduğunu yeni anlamıştım. "Komiserim, ben-"

Yanımdan geçip giderken omzuma hafifçe dokundu. "Ama iyi denemeydi çömez."

Bu kez ben baktım arkasından. Yanından ayrıldığı herkese arkasından baktırtıyordu bu kadın. Garipti.

Mesaim o bitmek bilmeyen dosya yığınıyla sonlanmıştı. Sivil olduğum için odama uğramadan dışarı çıktım. Ayaklarım beni eğitim alanına, gözlerim ise dün o kuzunun bacağını kurtardığım tepeye götürdü. Benden izinsiz yapmıştı bunu.

Tepenin yukarısında yine hayvanlar vardı. Kuzunun durumunu merak ediyordum. Yokuşu tırmandım, telleri geçip mera alanına adım attım. Gözlerim o beyaz yumağı ararken, ondan önce asabi sahibini buldu.

Bir ağacın gölgesinde oturuyordu. Kaşları yine çatıktı, önünde bir sürü kitap vardı, ara ara kitaplardan başını kaldırıp sürüsünü bir komutan gibi izliyordu. Sırtında yine o kundak vardı, annemin kardeşinizi gezdirin diye sırtımıza taktığı o kanguru benzeri zımbırtıya yerleştirmişti demek ki bebeği.

Sahiden, bu yaşta bebeği mi vardı? Evli miydi? Kaç yaşındaydı bu kız?

Sorular zihnimi tırmalarken sinirlendim, kendime kızdım. Arkamı dönüp gitmeye niyetlenmiştim ki, fark edildim.

"Bu sefer hangisinin ayağı sıkıştı?"

Yüzümü ona döndüm. Yerinden kalkmıştı. Üzerinde yine dünkü gibi çiçekli bir elbise vardı, rüzgâr eteklerini savuruyordu. Aramızdaki mesafeyi korudu, ben de mesafeye saygımdan yaklaşmadım.

"Kuzuyu merak ettim, ondan geldim."

"Ahırda o, dinleniyor."

"Veter... Baytara götürdün mü?"

"Hayır, ilacı bende onun. Verdim, şimdi iyi."

Yine o iğneleyici, tersleyen ses tonu... "İyi, bir şey demedik," diye mırıldandım.

Birkaç saniye sessizce beni süzdü. Gözleri üniformamın olmadığı sivil kıyafetlerimde, yüzümde, ellerimde gezindi. Sonra o sert soruyu ortaya bıraktı.

"Kimsin sen?"

"Hayırdır?" dedim, yüzüne hafifçe göz kırpıp o zehir gibi bakışlarını tartarken. "Niye sordun?''

"İkidir karşıma çıkıyorsun," dedi, elindeki değneği toprağa hafifçe vurarak. "Sapıksan sapığım de, bilelim."

Dudaklarım gayriihtiyari kıvrıldı. "Sapık olan, sapığım der mi hiç?"

"Bilmem," dedi omuz silkerek. "Hiç sapık olmadım.''

Başparmağımla kendimi işaret ettim, üzerimdeki sivil kıyafetlere rağmen duruşumu bozmadan, "Sence sapığa benzer bir halim var mı?" diye sordum.

"Sapık kime benzer, ne giyer bilmem.''

"İyi bak o zaman buraya," dedim sesimi ciddileştirerek. "Bana benzemez."

Gözlerini ayaklarımdan başlayıp başıma kadar ağır ağır gezdirdi. O kısık, delici bakışları üzerimde durduğunda, ömrümce onca operasyona girmiş ben, garip bir şekilde mahcup hissettim.

"Asker misin?" diye sordu aniden.

"Sapıklıktan askerliğe sert bir geçiş oldu."

"Kesin askersin sen. Duruşun, bakışın... Başka bir şeye benzemiyor."

"Yanlış tahmin küçük hanım."

"Bana bir daha küçük hanım deme," dedi, kaşlarını iyice çatarak.

"Tamam," dedim, geri adım atar gibi yaparak. "Demeyiz."

O sırada sürüden gürültülü sesler yükseldi. İki devasa hayvan boynuz boynuza birbirine girince kız hiç düşünmeden o tarafa koşturdu. Bir an endişe ettim, o küçük bedeniyle o koca hayvanların arasında kalırsa un ufak olurdu. Müdahale etmek için hemen arkasından adımladım. Ama kız, o hırçın hayvanları küçük elleriyle sakinleştirirken bana gösterdiği dişlerin hiçbirini onlara göstermiyordu. Garipti, bana kafa tutan o kız, koca ineklerin yanında pamuk gibiydi. Kendi kendime mırıldandım, ulan Dinçer, bir inek kadar kıymetin yok şu kızın gözünde.

Hayvanlara, dilini tam anlamadığım birkaç sert söz söyleyip onları ustalıkla ayırdı. Hayvanlar süt dökmüş kediye dönüp otlamaya devam etti. Kız, bebeğini bıraktığı ağacın dibine usul usul geri döndü.

"Niye celallendi bunlar durup dururken?" diye sordum.

"Kızgınlık dönemleri, arada yaparlar böyle efelenmeyi."

"Veterinere götürdünüz mü peki?"

Kız bir an durdu, derin bir nefes alıp "Hasbinallah!" çekti.

"Ne dedim ben şimdi?" dedim ellerimi iki yana açarak.

"Bana baksana sen," dedi, tam karşımda dikilip. "Buralarda baytar tanıdığın mı var senin? Para kazansın diye mi sürekli baytar deyip duruyorsun?"

"Veteriner değil ama doktor tanıdığım var ama buralarda değil, çok uzakta."

"Özledin galiba tanıdığını, ikide bir andığına göre."

O an duraksadım. "Sen söyleyince fark ettim, özlemişim sahiden."

"İyi, ara konuş o zaman. Burada dikilip baytar sayıklayacağına."

"Emrin olur."

"Asker değilsen emir verebilirim, öyle dedin ya."

"Ya askersem?" diye sordum, gözlerimi hafifçe kısarak.

"Senin emrin beni ilgilendirmez," dedi kestirip atarak.

Hafifçe tebessüm edip başımı sürüye çevirdiğimde, ufaklık bir köpek gelip ayaklarıma dolandı. Şaşkınlıkla kıza baktım. "Dün 'sürünün köpeğini üzerine salarım, seni parçalatırım' diye tehdit ettiğin canavar bu muydu?"

Kızı ikinci kez gülerken gördüm. Alaylı, insanın içini titreten bir sırıtış kondu yüzüne. "Küçük olduğuna bakma, bir yanlışın olursa gırtlağına yapışır."

Başımı iki yana sallayıp dizlerimin üzerine çöktüm. Yavru köpeğin kulaklarını okşamaya başladım. "Bu dişlerle mi parçalayacaksın beni, ha oğlum?''

"Onun bir adı var."

"Neymiş?"

"Karabaş."

"Çok yaratıcıymış," dedim dalga geçerek.

"Beğenmediysen sen daha güzelini koyarsın."

"Olur koyarım.''

Ters bir bakış atıp önüne döndü. Bir gözü hep sürünün üzerindeydi, sırtındaki kundak ise her hareketinde hafifçe sallanıyordu.

Bu kız kaç yaşındaydı da bebeği vardı?

Yavru köpeği sevmeye devam ediyordum. Hayvanları çok severdim, onlarla büyüyünce, insanların veremediği o saf dostluğu daha iyi anlıyordu insan.

Benim hayatımda hiç dostum olmamıştı. Arkadaşlık kurmayı beceremiyordum.

Son kez Karabaş'ın başını okşayıp ayağa kalktım. Gitme vaktim gelmişti. Kıza hoşça kal demek için döndüğümde, ağacın gölgesinde bir şeyler yediğini gördüm. O yağlı mercimek çorbasından sonra midem bana açlığımı tekrar hatırlatmıştı.

"Ben gidiyorum. Sana afiyet olsun."

"Yakala!" diyerek bir şeyi havaya fırlattı.

Refleksle uzanıp kırmızı, kütür kütür bir elmayı havada yakaladım. "Ne içindi bu?" diye sordum.

"Göz hakkı," dedi, yüzüme bakmadan.

Elmayı havaya atıp tekrar tuttum, üzerime silip koca bir parça ısırdım. Ekşi ve sertti, tıpkı bu tepe, bu sürüler ve bu kız gibi. "Eyvallah," dedim ağzımdaki elmayla. Çoban güzeli.

Arkamı dönüp yokuş aşağı inerken, çoban güzeli sürüsünün başında, sırtındaki bebeğiyle bir başına kalmıştı. Ben arkamı döner dönmez eline bir kitap aldı, dikkatle baktığımda bunun bir matematik soru bankası olduğunu fark ettim.

Sınava hazırlanacak kadar küçük müydü, yoksa sırtındaki o bebekle erkenden mi büyümüştü? Aklımda cevapsız kalan bir sürü soru işaretiyle gözlerimi kızdan çektim. Sığmaya ve ait olmaya çabaladığım o soğuk merkeze doğru adımladım. Elimdeki elma ise her ısırışta daha lezzetli, damağıma daha diri geliyordu.

 

Bölüm : 29.09.2024 19:59 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...