13. Bölüm

Kuzey Işıkları

Pekbiafiliyalnizlik
pekbiafiliyalnizli

 

sevmek acımaktan geçer mi sizce?

medya: zakkum

🌹🐦

"Zakkum öldürürmüş derlerdi, aşkı görmemişler; anladım."

Parmaklarımın arasından kayıp gidişini izledim. Arkasından bakarken içimdeki kofluk, az önce ders anlattığım o odanın boşluğu kadar büyümüştü. Tek bir kelime, bir yanlış anlama; inşa ettiğimiz o incecik köprüyü sarsmaya yetmişti. Beni neden bu kadar ağır yargılamıştı? Sanki ağzımdan çıkan o sıradan kelime, onun ruhunda bir mayına çarpmış ve ikimizi de darmadağın etmişti.

İçim ezilse de tek adım atmadım peşinden, gidip daha fazla öfke kazanmaktan, onu incitmekten korktum. Arkamı dönüp o soğuk inşaata girdim. Az önce beraber güldüğümüz, türev çalıştığımız o odaların şimdi her köşesi üzerime yıkılacak gibiydi.

Yarım kalan temizliği tek başıma halletmeye karar verdim. Belçim'in omuzlarındaki yükü bir nebze olsun hafifletmek, yarın buraya geldiğinde o yorgun yüzünde küçük bir rahatlama görmek istiyordum. Kovaları doldurdum, yerdeki kireç lekelerini hırsla kazıdım, camları sildim. Kollarım uyuşana, alnımdaki ter gözlerimi yakana kadar durmadım. Her fırça darbesinde, her su döküşümde sanki az önce söylediğim o talihsiz kelimenin izlerini silmeye çalışıyordum.

O pırıl pırıl olan odalara baktığımda içimdeki o kof boşluk dolmadı ama en azından onun için bir şey yapmış olmanın verdiği o buruk huzurla kapıyı çekip çıktım. Yarın o taşın altına para bırakırken, bu sessiz özrümü anlayıp anlamayacağını düşünerek karakolun yolunu tuttum.

Yol boyu göğsümün üzerine bir taş oturmuş gibi nefes almakta zorlandım. Neredeyse hiç kullanmadığım o sigara paketini çıkardım cebimden, bir tane yaktım, yetmedi, dumanı ciğerlerime hırsla çektim. Karakolun bahçesine girdiğimde parmaklarımın ucundaki izmarit hâlâ tütüyordu.

Odamın penceresinde, saksıda duran zakkum çiçeğine ilişti gözüm. Dudaklarımda asılı duran sigaranın dumanı gözlerimi yakarken eğilip ona su verdim. Bugün boynunu bükmüş, yaprakları kurumaya yüz tutmuş gibi görünüyordu. Ya gerçekten kötü durumdaydı ya da ben o kadar bitkindim ki kendi hüznümü ona biçiyordum.

Tam odama girecekken omzumda sıcak bir el hissettim. İrkilerek döndüğümde Ateş'i gördüm. Gözlerindeki meraklı ve kollayıcı ifadeye çarptım.

''Bir şey mi oldu devrem?'' diye sordu. ''Yine mi Kasap Kazım?''

''Yok,'' dedim hızla.''

''Ne bu hal oğlum?'' dedi, sesindeki o her zamanki dostane tonla. ''Yüzünden düşen bin parça. Hayırdır?''

''Yok bir şey,'' dedim kestirip atmaya çalışarak. Ama sesimdeki o titrek yorgunluk beni ele veriyordu.

Ateş inanmadı, geri adım da atmadı. ''Yeme beni, Dinçer. Gel şöyle,'' diyerek odamın önündeki ahşap bankı işaret etti. Yakın davrandı, omuz verdi ruhumdaki yüke.

Birlikte banka oturduk. Bakışlarımı karakolu çevreleyen o uçsuz bucaksız ormana, gökyüzüne tırmanan çam ağaçlarına diktim. Rüzgâr ağaçların arasında uğuldarken içimdeki karmaşayı kelimelere dökmeye çalıştım.

''Bir arkadaşım kırıldı bana.''

Ateş, sanki dünyanın en büyük derdini anlatıyormuşum gibi beklentili yüzüyle bana bakarken birden güldü. ''Bu muydu lan?'' dedi, omzunu silkerek. ''Dert ettiğin şeye bak.''

''Öyle değil,'' dedim, bakışlarımı ormanın karanlığına sığınan ağaç dallarına dikerek. ''Değer verdiğim birisi.''

Ateş'in yüzündeki gülümseme biraz daha genişledi, dalga geçer gibi kaşlarını kaldırdı. ''Lan erkek erkeğe kırılır mı? Boş ver, yarın unutur.''

Ona kısa bir an baktım, sonra sesimdeki ağırlığı gizlemeden cevap verdim. ''Kızdı.''

Ateş bir an sustu, sonra o meşhur muzip gülüşü yüzüne yayıldı. ''Ha... İnce işler yani?''

''Yok, ince değil,'' dedim hemen savunmaya geçerek. ''Arkadaşım sadece.''

Ateş bankta geriye yaslanıp sigarasından derin bir nefes çekti, dumanı havaya savururken beni süzdü. ''Arkadaşın olsa sigarayı art arda yakmazdın be kardeşim. İçin yanmış senin.''

Sustum. Doğruydu, dumanın ciğerimi yakması, kalbimdeki o ezilmeyi bastırmıyordu. ''Kırdım kızı,'' dedim sadece.

''E, git özür dile o zaman. Ne bekliyorsun burada?''

''Dileyeceğim de... Niyetim kötü değildi be Ateş. Hiç değildi.''

Ateş başını salladı, sesindeki o hafif alaycı tonun yerini bu kez daha ciddi bir tını almıştı. ''Niyetinden emin olmasını mı bekleyeceksin yani? Kendi kendine anlamasını mı?''

''Evet,'' dedim kesin bir sesle. ''Çünkü özür dilenecek bir söz etmedim aslında. Sadece... Yanlış anladı.''

Ateş elini dizine vurdu, gülerek başını iki yana salladı. ''Valla ben bu hanımları çözemiyorum kardeşim, hiç bana bakma.''

Bakışlarımı bir an olsun o karanlık ormandan ayırmadım. İçimdeki huzursuzluk geçmek bilmiyordu.

''Ben çözmek istiyorum,'' dedim fısıltı gibi bir sesle. Onu, o derin bakışlarının arkasındaki o kırgın kızı gerçekten anlamak istiyordum.

Ateş halime bakıp iç çekti. ''Allah yardım etsin o zaman.''

''Âmin,'' dedim. ''Âmin.''

+++

Ertesi gün karakolda bir ruh gibi dolandım durdum. Göğsümün tam ortasında bir ağırlık, zihnimde ise Belçim'in o buz kesmiş bakışları vardı. İşlerimi otomatiğe bağlamış bir şekilde hallettim ama aklım sürekli ovadaki o ağacın altındaydı. Acaba gelmiş miydi? O taşın altına parasını bırakıp, bir daha yüzüme bakmamak üzere bağını koparmış mıydı bizden? Bu düşünce, içimdeki kofluğu daha da derinleştiriyordu.

Bugün Ateş'le ya da karakoldaki o gürültülü şakalaşmalarla uğraşacak takatim yoktu. Üzerimi değiştirip erkenden çıktım. Adımlarım beni sanki kendi iradem dışındaymışım gibi tepeye, o her zamanki buluşma noktamıza götürdü. Yokuşu tırmanırken kalbim, yorgunluktan değil de belirsizliğin verdiği o korkuyla çarpıyordu.

Uzaktan ağacı gördüğümde nefesimi tuttum. Oradaydı... Başını ağaca yaslamış, test çözüyordu.

Usulca yaklaştım. Pamuk, beni fark eder etmez o neşeli sesini çıkardı, sanki arabuluculuk yapmak istiyormuş gibi heyecanla etrafımda döndü. Eğilip her zamanki şefkatimle başını okşadım. Belçim, Pamuk'un sesini duyunca irkilerek gözlerini açtı. Beni gördüğünde yüzünde, az önce kurduğum tüm felaket senaryolarını yerle bir eden bir aydınlık belirdi. Hızla ayağa kalktı.

''Hoş geldin,'' dedi. Sesi titriyordu, o titreyişin içinde dünkü öfkeye dair hiçbir iz kalmamıştı.

Doğruldum. Aramızdaki o mesafeye rağmen, gölgesinin üzerime düşmesi bile beni rahatlatmaya yetti.

''Hoş mu buldum?'' diye sordum. Sesimdeki kırgınlığı ne kadar gizlemeye çalışsam da tonumdaki o yumuşak sitem ikimizi de yakaladı.

''Dün... Çok ileri gittim. Gerçekten özür dilerim,'' dedi mahcupça. Gözlerini benden kaçırmıyordu, bu kez gerçekten anlaşılmak ister gibi bakıyordu.

''Dün gece çok düşündüm, Belçim. Kelimelerin ne kadar can yakabileceğini... Senin yanına gelmeden önce başka bir hikâyeye tanık olmuştum, onu düşününce sana hak verdim. Artık daha dikkatli olacağım,'' dedim. Bu sadece bir özür kabulü değildi, ona, onun hassasiyetlerine kıymet verdiğimi söyleme biçimimdi.

Beceriksizce gülümsedi. O an aramızdaki o gergin tel koptu sanki. Belçim, hiç beklemediğim bir anda tüm mesafeyi yok ederek üzerime atıldı. Kollarını boynuma doladı, yüzünü omzuma gömdü. Donup kaldım bir saniye; beynim bu anı idrak etmekte zorlandı ama kalbim çoktan teslim olmuştu.

Büyük, nasırlı ellerimi yavaşça sırtına yerleştirdim. Onu kollarımın arasına, o güvenli limana aldığımda dışarıdaki tüm fırtınalar dindi. Göğsümün içindeki o kof boşluğun, onun nefesiyle dolduğunu hissettim. Kalbim gerçekten atmaya, yaşamaya başlamıştı. O an anladım ki; ben sadece bir kadına değil, hayatın kendisine sarılıyordum.

Sarılmanın daha önce bu kadar yoğun duygular barındırabileceğini hiç düşünmemiştim. Ta ki güzeller güzeli bir kız, kollarını boynuma dolayıp dünyayı dışarıda bırakana dek... Ne oluyordu lan bana?

Göğsüme yayılan kıvırcık saçlarını sevmek, her bir bukleyi tek tek parmaklarımla açmak istiyordum. O saçları koklayarak öpmek geçiyordu içimden. Ama Belçim, bir serçe maharetiyle ellerimden kayıp gitti; o hiç bitmesin istediğim sarılma usulca son buldu.

''Pamuk ayağıma tekme atıyor.''

Efsunlanmışçasına baktığım gözlerinden zar zor ayrılıp yere baktığımda Pamuk'u gördüm. Tekme atmayı bırakmış, Belçim'in yeşil yapraklı elbisesinin eteklerini kemirmeye başlamıştı. Eğilip onu oradan uzaklaştırdım.

''Ne yapıyorsun kızın elbisesine?'' Kucağıma gelmek istediğini anlayınca hemen Kucakladım. ''Tam zamanında geldin birader.''

Belçim kıs kıs gülerek uyardı. ''Pamuk dişi yalnız.''

''Olsun, biz böyle de anlaşırız değil mi, Pamuk Hanım?'' dedim. Pamuk, Belçim'e yüz vermeden göğsüme sindiğinde gülümsedim. ''İlk defa bir kuzu tarafından kıskanılıyorum.''

''Kıskansın, daha çok kıskanır,'' dedi Belçim. Munzur bir gülümsemeyle ona baktım, o ise az önce boynuma sarılan o duygusal kız değilmiş gibi saçlarını savurup ciddileşti.

''Ben ödevlerimi yaptım,'' dedi, yüzünde çocuksu bir gurur ve heyecanla karışık o eşsiz gülümsemeyle.

Kaşlarımı hafifçe kaldırdım, ciddiyetimi korumaya çalışsam da içimdeki hayranlığı bastırmakta zorlanıyordum. ''Kontrol etmem lazım,'' diyerek ağacın altındaki yerime kuruldum. Belçim hemen yanıma, dizlerimin dibine ilişi verdi. Gözlerindeki o pırıltı, sorulardan daha çok dikkatimi çekiyordu. Elleri dizlerinin üzerinde, sanki dünyanın en önemli sınavının sonucunu bekliyormuş gibi nefesini tutmuş bana bakıyordu.

Cebimden kalemimi çıkarıp kağıtları önüme serdim. İlk sorudan başladım, kalemim kâğıdın üzerinde hafif tıkırtılarla ilerlerken Belçim'in bakışlarının üzerimde olduğunu hissedebiliyordum. Her doğru işlemde kalemimle yanına küçük bir tik atıyordum. Bir ara göz ucuyla ona baktım; dudaklarını ısırmış, her hareketimi pür dikkat izliyordu. Heyecanı o kadar somuttu ki, havada asılı duran o elektrikli havayı ben bile soluyordum.

''Burada neden bu yoldan gittin?'' diye sorduğumda, sanki bir suçüstü yakalamışım gibi hızla savunmaya geçti.

''Şu taraftan dolaşınca daha kısa sürüyor diye düşündüm,'' dedi, kâğıdı işaret ederek. ''Kestirme yani...''

Ciddiyetimi bozmadan başımı iki yana salladım. ''Matematikte öyle kestirme falan yapamazsın, Belçim. Her zaman doğru sonuç vermez o yol.''

''Ama sonuç doğru çıktı,'' dedi muzipçe gözlerimin içine bakarak.

''Tek seferlik bir şanstı o.''

''Ama sonuçta doğru,'' diye üsteledi, galip gelmiş olmanın verdiği o tatlı inatla.

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım, kalemi yani dizimin üzerine sertçe bıraktım. ''Bak hele... Burada öğretmencilik oynuyoruz ve öğretmen benim. Sus bakayım, sözümü kesme.''

Belçim, bu takılmama karşılık önce bir an duraksadı, sonra o eşsiz kahkahalarından birini patlattı. Az önceki o dişli, inatçı kız gitmiş, yerine teslim bayrağını çeken bir öğrenci gelmişti.

''Tamam öğretmenim,'' dedi başını usulca sallayarak. ''Bir daha senin öğrettiğin gibi yaparım, söz.''

Son sayfaya geldim. Karmaşık bir türev sorusunu, o kadar işin gücün arasında en ince ayrıntısına kadar doğru kurgulamıştı. Kalemi masaya—ya da o an masamız olan dizimin üzerine—bırakıp ona döndüm.

''Hepsi doğru, Belçim.''

Duyduğu sözlerle sanki yerinden havalanacakmış gibi bir tepki verdi. Omuzları rahatladı, yüzüne kocaman, ışıl ışıl bir sevinç yayıldı.

''Gerçekten mi? Hepsi mi?'' dedi, inanmak ister gibi ellerini heyecanla çırparak.

''Hepsi,'' dedim gülümseyerek. ''Boşuna demiyorum sana, zekana yazık ediyorsun buralarda diye. Sen bu kafayla sadece diş hekimi değil, istersen dünyayı yerinden oynatırsın.''

Hevesle kağıtlarına sarıldı; sanki dünyanın en kıymetli hazinesini tutuyormuş gibi onları göğsüne bastırdı. Onun bu saf sevincini seyretmek, rütbelerden, nişanlardan çok daha değerliydi benim için.

''Türev de tamam artık,'' dedi kararlı bir sesle. ''Hedefim olan bölüme yerleşeceğim.''

Belçim sadece akıllı değil, aynı zamanda inanılmaz bir odaklanma gücüne sahip bir kızdı. Anlattığım en karmaşık denklemleri bile havada kapıyordu.

''Hangi bölümü istiyorsun peki?'' diye sordum, aslında cevabı bilsem de onun ağzından duymak hoşuma gidiyordu.

Kocaman, bembeyaz dişlerini göstererek gülümsedi. ''Diş hekimi olacağım.''

Olmak istiyorum demiyordu, olacağım diyordu. Ayaklarının yere bu denli sağlam basmasından, kurduğu hayalin arkasında bir dağ gibi durmasından çok etkileniyordum. Yanına gelirken özellikle özenle fırçaladığım dişlerimi pek göstermeden gülümsedim; ne de olsa müstakbel bir diş hekimi vardı karşımda, beğenmezdi falan şimdi.

''Çok güzel bir meslek,'' dedim.

''Hayalim o beyaz önlük ve dişçi koltuğu. Hemen kliniğimi açmak istiyorum. İsmi henüz belli değil ama.''

Aklıma karakoldaki saksım geldi. ''Zakkum olsa ya,'' dedim. ''Bir abimin çiçeğiymiş, orada gördüm ilk kez. Çok güzel, asil bir çiçek.''

''Zakkum...'' diye tekrar etti ismini, tadına bakarmış gibi. Sonra yüzünü hafifçe buruşturdu. ''Pek sevmem ben o çiçeği. Sen sever misin gerçekten?''

''Çok sevdim. Rengini de o dik duruşunu da... Her gün suluyorum, başında bekliyorum ama benim baktığım daha açmadı bir türlü.''

Belçim, bitki işlerinden de anladığını kanıtlarcasına kaşlarını çattı. ''Her gün sulamak iyi değildir ki. Hele zakkumu hiç... Onu boğuyorsun sen.''

''Öyle mi dersin?'' dedim, düşünceli bir halde. Demek bu yüzden açmıyordu.

''Toprağını değiştirmen lazım,'' dedi bilmiş bir edayla. ''Ama dikkat et, köküne zarar verme sakın. Küserse bir daha hiç açmaz.''

''Ben pek anlamam o işlerden,'' dedim, ellerimi havaya kaldırarak. ''Köküne möküne zarar veririm şimdi, iyice kuruturum.''

Gülümsedi, o az önceki hırslı kızın yerini şefkatli bir ifade aldı. ''O zaman bana getir, ben yapayım saksı değişimini.''

''Tamam,'' dedim, bu teklifi havada kaparak. ''Tamam, getiririm.''

''Aç mısın?''

''Yok değilim, sen?''

''Armut da mı yemezsin? Gelirken topladım, iri ve sulu.''

''Yerim.''

. Belçim çıkınından çıkardığı armudu bana uzattı. Tam ilk ısırığımı alacakken engel oldu. ''Armut öyle yenmez.''

''Allah Allah... Nasıl yenirmiş armut?''

''Hiç çöp çıkarmadan yemen gerekiyor. Baş tarafından ısıracaksın, yanından başlarsan yarısı çöpe gider.''

Güldüm. ''Babam da öyle yer. Hiç hoşlanmaz israftan.''

''Sen niye ona çekmedin?''

''Bilmem... Ama abim Atlas tam babamın kopyasıdır.''

''Atlas... Biliyorum,'' dedi.

''Bilmesen de olurdu.''

''Niye?''

''Hiç...''

Koca armudu dört koca ısırışta bitirdim. Elimde sadece o incecik sarı sapı kalmıştı. Daha ilk ısırığını yeni almış Belçim'e baktım. ''Bunu da yiyeyim mi?''

''Ye gitsin, çok faydalı.''

Sapını da ağzıma attığımda Belçim kahkaha attı. ''Ne? Ye demedin mi?''

''Şaka yapmıştım! Sen dediğim her şeyi böyle yapacak mısın?''

Yüzümü yüzüne yaklaştırdığımda gülüşü bir anda bıçak gibi kesildi. ''Bir emir gibi yapacağım,'' dedim ciddiyetle.

''Seninle işimiz var.'' diye mırıldandı, yüzünü yüzümden hiç çekmeden.

''Ne güzel işte,'' dedim sarhoş bir edayla. ''Bir tek benimle işin olsun.''

Usulca geri çekildi ve alelacele konuyu değiştirdi: ''Yeni gübre siparişi verdik.''

Harika... Şu an dünyada en merak ettiğim konu tam olarak buydu. ''Öyle mi? Kaç kilo?''

''Elli kilo. Zamlanmadan alalım dedik. Kendi tarlamız on dönüm, hayvanların yemi çıkıyor oradan. Severim tarla işini; zahmetlidir ama bereketlidir. Yevmiyesi az ama iş çok olunca kâr ediyorsun.''

''Tarlaya işe de mi gidiyorsun sen?''

''Boş duranı Allah sevmez,'' dedi kendini savunur gibi.

''Sen ne zaman boş duruyorsun ki, Belçim? Niye bu kadar paralıyorsun kendini?''

Sorumu sevmedi, hemen yüzü asıldı. ''Bu nasıl soru? Sen niye polissen, hemşire niye hemşireyse ben de onun için çalışıyorum.''

''Ben bir iş yapıyorum, polisim. Ama sen ne yapıyorsun? Çoban mısın, temizlikçi mi, el işi mi yapıyorsun yoksa tarla işçisi mi? Hangisisin, Belçim?''

Başını sertçe dikti. ''Çalışmak ayıp mı?''

Kıyamıyorum sana be güzelim, anlasana işte... Ödüm kopuyordu hastalanacak, o narin bedeni bu yüklerin altında ezilecek diye. Görmüyor muydu gözlerimdeki o endişeyi?

''Bu kadar çok çalışmak ayıp, evet. Hatta insanlık suçu. Yazık değil mi sana? Yorulmuyor musun hiç?''

Hâlâ gardını düşürmüyordu. ''Yorulmuyorum. Senden çok çalışıyorum diye kıskanıyor musun yoksa?''

Ortamı yumuşatmaya çalışsa da ben adaletsizliğe öfkeliydim. Hayatının en güzel yıllarını, sadece derslerini düşünerek geçirmesi gereken yaşta bu kadar uğraşmasına kızıyordum.

''Kıskanmıyor değilim,'' dedim içimdeki öfkeyi bastırıp. ''Borca ihtiyacım olunca sana geleceğim artık.''

Çıkınından çıkardığı parayı uzattı. ''Önce ben sana şu emanetini vereyim.''

''Elim dolu, maalesef alamam,'' dedim Pamuk'u yanıma alıp tüylerini okşayarak.

''Ne demek alamam? Alt katı komple sen temizlemişsin. İnsan hak ettiğinden kaçar mı?''

''Ben gönül insanıyım.''

''Gönlünle sonra ilgileneceğim.''

Parayı, hâkî gömleğimin cebine, tam göğsümün üzerine sıkıştırdı. Parmak uçları kumaşın üzerinden tenime değer gibi olduğunda yavaşça yutkundum. Belçim ise suçüstü yakalanmış gibi elini hemen çekti.

Azarlar gibi konuştu. 'İçine atlet giymez misin sen?''

Elimi teslim olur gibi kaldırdım. ''Merhaba anne, özlemişim seni.''

''Annenin sözünü dinle bence,'' dedi, ciddiyetini bozmadan.

''Niye, üşür müyüm?''

''Üşürsün. Hem gömleğinin düğmelerini de ilikle bir zahmet. Üşüme diye diyorum.''

Başımı eğip yakama baktım, hararetle ders anlatırken birkaç düğmesi açılmıştı. İliklemeye başladım. ''Niye daha önce söylemedin? Serseri gibi çıkmışım karşına.''

''Benim karşımda nasıl göründüğüne önem veriyor musun ki?''

''Veriyorum tabii, niye vermeyeyim,'' dedim, gömleğin yakasını düzeltirken. ''Ütüledim mesela bunu, nasıl olmuş?''

İnceledi birkaç saniye, bakışları kumaşın üzerinde gezindi. ''Çok iyi ütüleyememişsin. Bence bir daha bu rengi giyme.''

Niye böyle dedi bu kız şimdi? ''Yakışmamış mı?''

''Yok, yakışmamış.''

Gömleğe ters bir bakış attım. Ulan yakışsana, kız beğenmedi işte. ''İyi, bir daha giymem o zaman.''

Belçim telaşla söze atıldı: ''Yok, öyle demek istemedim! Atmana gerek yok, giy canım, bana bakma sen.''

''Atmam ki zaten. Atlas'a veririm, havada kapar.''

''Ha, iyi o zaman. İsraf olmasın, pahalı bir şeye benziyor.''

''Atlas olsa bana satardı kesin. Ben de ona satsam mı acaba?''

Kaşlarını çattı, şaka yaptığımı anlamamış gibi. ''İnsan kardeşine bir şey satar mı hiç?''

''Ama Atlas yapıyor.''

''Olmaz ama sen yapma. Olur mu hiç? Kardeş candır.''

''Tamam, satmam. Sen de Atlas'ın tarafındasın hemen, sevmedim bunu.''

''Tarafsızım ben,'' dedi omuz silkerek.

''Bu arada Atlas benim abim, ben küçüğüm.''

''Yaşın küçük durmuyor ama... Ailen de mi böyle kalıplı?''

''Tam tersi; ailem yaşının çok altında gösterir. Ben erken yaşta spora başladım diye böyle büyük duruyorum. Ama annemi görsen mesela, otuz beş anca dersin. Fıstık gibidir Suna Hanım. Evimizin miralayı gibidir kendisi. Babam da ruhu genç bir adamdır.''

''Annenin adı Suna mı?''

''Tam adı Suna Verda Sertkaya Demirsoy. Suna'yı kullanıyor; onun da bir hikâyesi var, anlatırım bir ara.''

''Annenin adı tam bir asker adı gibi,'' diyerek kendi kendine güldü.

''Aslında kendi de as-''

Cümlemi tamamlayamadan cebimdeki telefonun zır zır çalmasıyla sessizce söverek elimi cebime attım. Ekrandaki Atlas Brando yazısını Belçim'e gösterdim. ''İti an çomağı hazırla mı demeliyim?''

''İyi insan lafın üstüne de bence. Hem o Brando ne?''

''Kendisini Marlon Brando'dan daha yakışıklı bulduğu için böyle kaydetmişti telefonuma, değiştiremedim.''

''Bence çok özgün bir kardeşin var. Sen aç telefonunu rahat rahat konuş, ben ineklere bakayım.''

Belçim kalktığında telefonu açtım. ''N'aber lan?''

''Dinç ben bittim! Okyanuslarda susuz kaldım, çöllerde soğuktan öldüm, açık büfeden aç kalktım!''

''Atlas ne oluyor lan? İyi misin sen?''

''Çok kötü bir şey oldu!''

''Anlat.''

''Beni bugün yoğunluk var diye Şükrü Saraçoğlu'na gönderdiler.''

''Lan niye gidiyorsun? En son teknik direktörden dayak yiyordun.''

''Ben adama kara bulut olur çökerim oğlum, bak gönderdiler adamı. Neyse, kameraman Sıtkı abiyle indik Saraçoğlu'na. Antrenman görüntüsü istiyor kanal. Neyse, röportaj için hazır oldular bunlar. Sona İvan'ı bıraktık ki seyirci merak etsin adamı. Reyting oyunları bunlar sen anlamazsın. Kanal reklam verdi o arada; kameramanla beraber İvan'ı kafaladık. Bir köşede oturup sohbet etmeye başladık. Ben buna birkaç 'tatlı' küçük küfür öğrettim. Kameraman da bokunu çıkardı; Ali amcam sayesinde küfür dağarcığımda sadece iki kelime varmış lan, adam sayesinde yeni şeyler öğrendim!''

''İyi bok yedin.''

''Yemek de vermedi kulüp bize! Ulan koskoca Fenerbahçe bir tas çorbayı döndü bizden... Neyse, reklam bitti çekime geçtik. Ben mikrofon uzatıp kanalın hazırladığı soruları soruyorum. Alnımın akıyla röportaj bitiyor diye düşünürken, bu herif son anda taraftara yaranmak için Türkçe konuşmaya başladı. 'Hepinizi seviyorum' yerine ayıplı bir şey söyledi Dinçer! Tüm taraftarlar da onu seviyor şimdi... Söylediğini düzeltmeyip güldüğüm için beni de seviyorlar!''

''Ulan elin Hollandalısına niye küfür öğretiyorsun oğlum sen?''

''İşte yapmamam gereken hatayı yaptım. Beni övsün diye de öğrettim bir şeyler, kanal sahibi de fenerli ya gözüne girerim sandım. Kulübün başkanı duymuş küfürlerin bizden çıktığını, kulübe çağırıyorlar bizi. Dinçer ne yapacağım ben şimdi?''

''Git delikanlı gibi özür dile, dalavere çevirme.''

''Kanaldan kovarlar beni, kariyerim başlamadan biter! Ben bu kanalın spikeri olacağım, daha manav muhabiriyken işimden olamam.''

''Atlas, biliyorum abicim o kanala spiker olacağını çok iyi biliyorum. Bu işi dümdüz hallet, araya kimseyi sokmadan samimi bir özür dile.''

''Çok geç! Ben başımdaki bu derdi ailemizin tüm fertlerine anlattım. Ali amcam ve annem de senin gibi düşünüyor. Halide yengem git gel yaşıyor. Babam da konu işse karışmaz biliyorsun. Alphan amcam 'dayak yersen çağır' dedi; Ali amcam 'kimse seni dövemez bekle beraber gidelim' dedi; Halide yengem 'ay durun ameliyatım var, sonra beraber gideriz zaten hep merak ediyordum Fatih Terim'i' dedi. Babamlar biraz dalga geçtiler, amcam onları susturup 'Doğru konuşun lan karımla!' dedi. Sonra 'Gideriz güzelim seninle Fenerbahçe'de Fatih hocayı ararız söz,' dedi. Ben de Ali amcam gibi aşktan kafayı sıyırmak istiyorum artık... Bir Fırat amcam oldu bana deva bulan; hayatına girip de onu kaçıran kadınlar acıklı şarkı yorumlarına 'İki kocam altı çocuğum olsun gel de yine gelirim' yazıyorlardır kesin.''

''Ulan konuşurken nefes al! Ne dedi lan amcam?''

''Jüjü'ye git dedi. Jüjü tanır Fener camiasını dedi. Tanıyormuş da takma dişlerini bir gece karbonatlı suda beklettiğim... Eskiden, dedemden önce başkanın kuzeniyle fingirdemiş.''

''Tövbe estağfurullah, doğru konuşsana lan anneannem hakkında!''

''O dönemin fingiriğinden ne olacak lan Da Mario'ya yemeğe gitmişlerdir ancak.''

''Bana bak, geçen Demir'i zorla oraya yemeğe götürüp hesabı ödememek için tuvalet penceresinden kaçmışsın.''

''Bu Demir de az kurt değil ha, nereden anladıysa anlamış kaçacağımı, düşecekken tuttu beni.''

''Atladın mı lan camdan?''

''Cam havliyle işte...'' diyerek kendi esprisine gülmeye başladı. Karşıdan komedi dizilerinde kullanılan kahkaha efekti geliyordu.

''Halide yengem almış, çok tatlı bir oyuncak. İnek figürü var, memesine basınca kahkaha atıyor. Kirlenmesin diye jelatinini çıkarmadım. Sana da alsın mı yengem?''

''Yok, istemem; sen eğlen.''

''Bence alsın. Hem hayatın boyunca dokunabileceğin tek meme bu olur.''

''Gittikçe hırslandırıyorsun oğlum beni, senden önce evleneceğim, ahtım olsun!''

''Deme deme, öyle deme. Allah'ım keşke sözleşme imzalatsaydım hepsine. Ya Mustafa da Urfa'dan bir kız kaçırırsa?''

''Seni berdel ederiz lan!''

''Çok iyi fikir! Ben şimdi 'kedi adamı' beklerken Mustafa abimi arayıp aklına Urfalı aşiret mensubu kızları sokayım.''

''Aşiretten aşağısı kurtarmaz değil mi lan?'' diye takıldım Atlas'ın o bitmek bilmeyen hayallerine.

''Ben gönül insanı değilim, Dinçer. Aşk karın doyurmaz,'' dedi, sanki çok mühim bir hakikati açıklıyormuş gibi. ''Bana; hafif yengem gibi çatlak, Ali amcam gibi sorun çözme becerisi olan, annem gibi cool, babam gibi rahat, Alphan amcam gibi dövüşen, Fırat amcam gibi gamsız, Bahar yengem gibi şirin, Demir gibi fedakâr, senin gibi cefakâr ve benim gibi boş yapan birisi lâzım.''

''Eyvallah kardeşim, fiziki bir ön bilgilendirme var mı peki?''

''Yok, tek ve en büyük şartım, yemek yemeyi sevsin yeter.''

''Güzelliğin de bir önemi yok değil mi lan senin için?''

''Yok tabii! Dış görünüş en geç bir ay sonra etkisini yitiriyor oğlum. Önemli olan, benimle bir oturuşta kaç tane lahmacun yiyebileceği.''

''Ben senin kriterini seveyim, Atlas,'' dedim kahkahamı tutamayarak.

''Ben sana bir şey diyeyim mi, Dinç, bizim baba tayfası ne şanslı lan. Annem, yengemler hep afet gibiler, üstelik hepsi kafa kadınlar. Bu erkek milleti hak etmiyor böyle kadınları, valla bak.''

''Kıskanma lan, babamlar da düzgün adamlar.''

''Ben hanımları tutuyorum oğlum, feministim ben. Geçen voleybol maçı yaptılar, Halide yengem hemen gaza geldi, 'siz bittiniz' falan yapıyor bunlara. Akşam, manşet vurmaktan kızaran kollarına krem sürdüm. Bahar yengemin de avuçları acımış... Annem de babamla tavla atıyordu o ara. Çok eğlendiriyor beni bunlar, soluğu hep Ankara'da alasım geliyor.''

Anlattığı sahneler gözümün önünde canlandıkça içimde bir yerler sızladı. ''Sadece eğlendiğin için mi gidiyorsun lan? Eve en çok uğrayan çocuk primi alıyorsun hepsinden, itiraf et.''

''Siz de uğrayın abicim, tutan mı var? Hem bunun zevki başka. Haber merkezinden çıkınca atlıyorum Demir'in arabasına, hop havalimanı! Amcamlardan birinin aldığı biletle hop Ankara'dayım. Sofra hazır, mis gibi... Beni görünce sanki geçen hafta gelmemişim gibi sevinip ayaklanıyorlar ya, bu his çok harika lan.''

O sıcak sofra sahnelerini yaşamayalı epey olmuştu. ''Özendirmesene lan insanı.''

''Bilerek yapıyoruz, özen de gel artık. Özledik oğlum seni. Söz, bileti amcama aldırırım.''

''Biletimi sen kendi paranla alırsan geleceğim.''

Atlas hemen yan çizdi: ''Zaten daha yeni gittin, Dinç. İyice alış oraya kardeşim, hemen eve dönmek olmaz şimdi.''

''Yanar döner herif seni!''

''Döner mi? Tamam, birine ısmarlatırım onu da. Hadi, Kedi Adam ve çıtır Jüjü geldiler, öptüm sulu sulu yanaklarından.''

''Ben de öptüm.''

Yüzümde bir gülümsemeyle telefonu kulağımdan çektiğimde, Belçim'in çoktan gelip yanıma oturduğunu fark ettim. Bakışları üzerimdeydi.

''Hayırdır, kimi öpüyorsun öyle?''

''Bir ima sezdim sanki?'' dedim muzipçe.

Omuz silkti, ama gözlerindeki merakı gizleyemiyordu. ''Ne iması olabilir ki? Öylesine sordum. Dakikalardır uzun uzun gülerek konuşuyorsun ya... Kardeşini kapattın, başka birisi aradı sanırım?''

''Kim olabilir ki sence?''

''Bilmem... Kız arkadaşın olabilir. Selvi de sevgilisiyle hep böyle gülerek konuşuyor.''

''Abimle sevgili yapacaksın beni, o herifin sevgililiği de çekilmez valla.''

İstediği cevabı almış olmanın rahatlığıyla gülümsedi. ''Hım, Atlas'tı yani?''

''Atlas'tı evet. Sen de konuşmak ister misin onunla?''

''Aslında güzel olur, merak ediyordum onu.''

Şaşırdım. ''Ne? Ben 'gerek yok' diyeceğini düşünerek öylesine sormuştum ama Belçim, bizim kazmaya meraklı çıktın sen de.''

''Kazma denmez abiye,'' dedi beni uyararak.

''Ama kazma.''

''Olsun, sen de kürek ol; kardeş niye var?''

''Ben niye kürek oldum ki şimdi?''

''İnsan yeri geldiğinde kardeşi için her şey olur, Dinçer.''

''Haklısın,'' dedim ciddileşerek. ''Ben de kardeşlerim için her şeyi yaparım.''

''Küçük bir kardeşin de vardı değil mi?''

''Evet, bende kardeş çok. Ailecek bir araya geldiğimizde Ankara'yı inletiyoruz.''

''Apartman ahalisi çok şikayetçidir sizden o zaman.''

Müstakil evimizde, bahçemizde geçen o gürültülü akşamları anlatıp zengin bebesi gibi durmak istemedim. ''Hiç şikâyet eden olmadı şimdiye kadar,'' diye geçiştirdim.

Telefonum ikinci kez çaldığında bu kez arayan Zümra'ydı. ''İşle alakalı,'' diye kısa bir açıklama yaptım Belçim'e.

''Tabii, aç bak.''

Telefonu açtım. ''Efendim komiserim?''

''Operasyon toplantısına gireceğiz, Dinçer. Şef'in kesin emri var, neredesin? Gelip alayım seni.''

''Yakındayım, hemen geliyorum.''

Telefonu kapattığım gibi ayaklandım. İçimi bir huzursuzluk, bir yandan da işin verdiği o ciddiyet kapladı. ''Acil gitmem lâzım Belçim, kendine iyi bak.''

Belçim'in yüzündeki ifade bir anda değişti. ''Kaç gün sürer?''

''Belki akşama biter, belki de bir ay sürer... Şu an hiçbir bilgim yok.''

''Olunca haber versen... Merak ederim seni.''

''Olur, haber veririm,'' dedim ve hızlı adımlarla oradan uzaklaştım.

Sivil kıyafetlerle merkez binasında dolanmamıza amirler pek sıcak bakmazdı ama durum acildi. Toplantı odasının kapısını çalıp içeri girdiğimde, herkesin masada yerini aldığını gördüm. Bir anlık sessizlik oldu.

''Nerede kaldın lan?'' diye gürledi Şef.

Baş selamı verdim. ''Geldim şef.''

Şef, ters bakışlarla üzerimdeki hâkî gömleği süzdü. ''Ne bu kılık? Kravat da taksaydın ya oğlum?''

''Acil geldim şef, vaktim yoktu.''

''Bir daha böyle gelme karşıma, yakarım!'' Başıyla masanın üzerindeki defterleri işaret etti. ''Bu toplantıda ağzımızdan çıkan her şeyi not et. Bir daha geç kalmamayı da böylece öğrenmiş olursun.''

''Emredersin şef!'' diyerek yerime oturdum.

Kâzım pis pis sırıtırken Zümra'nın sert ifadesi odadaki gerginliği tırmandırıyordu. En arkadaki yerime geçip defteri masaya koydum. Mürekkep kalemin kapağını ağzımla açıp seri bir şekilde tarih attım ve konuşulanları not etmeye başladım. Bu bana özel bir ceza değildi, bizim meslekte daha beterleri de vardı, şimdilik ucuz kurtulmuştum.

Şef operasyonu hırsla anlatırken ben de kalemimi hızlandırdım. Çocukken, öğretmen olan Bahar yengem bizi çalıştırdığı için yazım, tıpkı onunkisi gibi zarif ve okunaklıydı. Sırf bu yüzden Atlas, çocukken benim ödevlerimi kendi ödeviymiş gibi öğretmenlere gösterip az hava atmamıştı. Ben de onun o sahte zaferinden, saf mutluluğundan mutlu olurdum. Atlas, çocukluğumdaki en büyük gülme sebebimdi. Hiçbir zaman onun gibi spot ışıklarının altında olma isteğim olmamıştı, ben arkalarda, gölgede iyiydim. Tıpkı şu an oturduğum yer gibi.

''Bana bak Fırtına! Bu operasyon çok önemli!'' Şef, dibi gelmiş saçlarını titrete titrete konuşuyordu. ''Ekrem'e vermediler, Yağmurlara güvenmediler bize, Fırtına'ya güveniyorlar lan! Herkes pür dikkat olacak, o kadar!''

İçimizde diğer timlere karşı hırs besleyenler çoktu ama şüphesiz en büyük kasap hırsı Kâzım'daydı. Önüme bir kâğıt parçası düştü. Başımı defterden kaldırıp Kâzım'a baktım, yine o sinir bozucu sırıtışıyla bana bakıyordu.

''Yazım hatalarına dikkat et abisi,'' diye fısıldadı.

''Senin söylediklerini hiç yazmıyorum, merak etme,'' dedim buz gibi bir sesle.

''Ağlama yavrum, arada şef böyle siker adamı, alışırsın.''

''Tecrübe konuşuyor tabii,'' dedim, bakışlarımı kâğıda gömerek.

Yüzü anında gerildi. ''Şşşt, düzgün konuşsana oğlum sen!''

''Dön önüne, ayarsız.''

''Bana bak oğlum...''

''Dinçer! Kâzım! Ne oluyor lan orada?'' Şefin gürlemesiyle irkildik. ''Burada başçavuşun kör eşeği mi osuruyor?''

Hemen toparlandık. ''Pardon şef,'' dedim.

Kâzım durur mu? ''Pardon diyor abi bu çocuk... Kız meslek lisesi mi burası?''

Şef, elini Kâzım'ın omzuna ağır bir şekilde koydu. ''Ulan kadın polisler senin şu cinsiyetçi sözlerinden kaç defa şikâyet ettiler, niye akıllanmıyorsun oğlum sen?''

''Kibarcık bu çocuk abi, kibarlık kadınlara özgü diye ben öyle diyorum.''

''Bir kez daha seni şikâyet eden olursa istediğinizi yapın diyeceğim kadınlara, bak o zaman başının çaresine.''

Efe kıkırdadı. ''Bir sopa yersin artık, Kâzım abi.''

''Evelallah kadından dayak yiyecek kadar ölmedik daha.''

Zümra acı bir gülüşle araya girdi. ''Geçmiş geliyor gözümün önüne, Kasap Kâzım... Hatırlatayım mı o istisnayı?''

''Sen istisnasın, Zümra.''

''Bir de hissetsem şu istisna olduğumu.''

''Delikanlı adamız biz, anlatmayız, anlaşılırız,'' dedi Kâzım, göğsünü gere gere.

Toplantı bittiğinde tuttuğum notları Şef'e uzattım. Almadı, sadece güldü. ''Yak o notları Çömez. Bir daha da benim karşıma böyle düdük gibi çıkma, toplantıya da geç kalma.''

''Emredersin şef!''

Odadan çıktığımda hızlı hızlı giden ekibe doğru seslendim. ''Fırtına!''

Harekât merkezine yönelen Zümra hariç hepsi durup bana döndü. Aramızdaki mesafeyi kapatıp karşılarına dikildim.

''Ne oldu lan? Yedin mi azarı?'' dedi Kâzım.

''Niye geç haber verdiniz? Toplantıdan önce bilgilendirme olur, biliyorsunuz.''

''Buralarda olsan nöbetçi sana da söylerdi koçum. Ne yapalım, başını mı bekleyelim senin?''

''Sana demedim, Kâzım. Zaten ölsem senden bir yudum su istemem.'' Diğerlerine döndüm. ''Kaç ay oldu artık? Hâlâ mı dışlıyorsunuz?''

Feyyaz mahcup bir tavırla, ''Yok lan öyle değil,'' dedi. ''Biz haber verecektik de Kâzım abi gerek yok deyince biz de o sana söyledi sandık.''

Sinirle güldüm. ''Bu herifin ağzından çıkan her şey haşa peygamber emri mi sizin için? Sizin aklınız yok mu? Koyun musunuz oğlum siz?''

''Yavaş gel!'' dedi Feyyaz tersleşerek. ''Tamam geç haberin oldu ama sen de mesai biter bitmez karıya kıza gitmeseydin birader.''

''Size ne abicim? Niye sürekli salak saçma şeylere takılıyorsunuz? Mesaim bitmiş, gitmişim. Size düşen sadece bana haber vermekti.''

''Yeter lan!'' diye bağırdı Kâzım, üzerime yürüyerek. ''Çocuk mu azarlıyorsun oğlum sen? Kime dikleniyorsun! Abilerin lan onlar senin! Kıdem esastır bu harekatta!''

Etraftaki polislerin bakışları üzerimize kilitlenmişti. İçlerinde üniformasız ve aykırı duran tek kişi bendim.

''Polis Özel Harekatta ikinci ayım ama senden daha iyi biliyorum neyin esas olduğunu, Kâzım. Mesela sizin şu yaptığınız ne bu üniformaya sığıyor ne de mertliğe. Zaten bu üniforma sana hiç yakışmıyor.''

''Bana bak, göçertirim o ağzını! Ben bu üniforma uğruna neler yaşadım haberin var mı senin?''

''Tamam ulan, anladık. Bir tek sen zorluk yaşadın, tehlikenin bağrından sadece sen geldin!''

''Ulan sen ne bilirsin lan polisliği! Dünkü bebe!''

Efe, Kâzım'ı kolundan tutup uzaklaştırırken ortalığı yatıştırmaya çalıştı. ''Dinçer tamam, kusura bakma. Aradık dediler bize, çağrı düşmemiş herhalde. Büyütme birader, takılma.''

Ben sussam da Kâzım'ın sesi koridorda yankılanmaya devam ediyordu. Arkamı dönüp yürürken o zehirli sözleri hâlâ kulağımdaydı.

''Daha yirmilerindeki Çömez benden iyi biliyormuş polisliği! Lan sen birkaç sene önce sağ ele kuvvet yaparken, ben silah namlusu tutuyordum!''

Silah tuttuğun o elini sikeyim senin... İçimdeki öfke, ovadaki o huzuru yakıp kül etmek üzereydi ama dişlerimi sıktım. Bu operasyon sadece görev değil, benim rüştümü ispat etme sahnem olacaktı.

Başımı çevirdiğimde Yağmurlar timiyle burun buruna geldim. Yusuf abi ve Ateş, en önde sessizce bizi izliyordu. Yusuf ağabey, durumu tarttığını belli eden kısa bir baş selamı verip Kâzım'ın peşine düşerken Ateş yanımda bitti.

''Ağzın iyi laf yapıyor devrem,'' dedi gülerek, omzuma dostane bir yumruk atarak. ''Bu Kâzım ancak bu tondan anlar, iyi oturttun.''

''Siktir et,'' dedim kendime engel olamadan. Sinirim hâlâ tepemdeydi ama Ateş'in o rahat tavrı havayı biraz olsun dağıtmıştı.

''Neyse, takılma bu kadar,'' dedi Ateş konuyu değiştirerek. ''Sen şimdi odaya geçiyorsan bir güzellik yapsana bana. Arka tarafa kurusun diye donları asmıştım, onları bir toplasana be devrem. Güneş çok vurunca sararıp soluyorlar, yazık olmasın.''

Gülümsemeye çalıştım. ''Tamam, alırım.''

''Eyvallah devrem, görüşürüz.''

Ateş yanından ayrıldığında koridoru hızla geçip odama yöneldim. İçeri girer girmez ilk işim saksıdaki zakkumun yanına koşmak oldu. Belçim'in söyledikleri yankılandı kafamda. ''Onu boğuyorsun sen...''

Eğilip yapraklarına dokundum. Toprağına, saksının duruşuna baktım. İçimde tuhaf bir sabırsızlık vardı. Yarın bu saksıyı Belçim'e götürecek, o narin ellerinin bu solgun çiçeğe hayat verişini izleyecekti. Onu görecek olmanın heyecanı, Kâzım'ın tüm o zehirli sözlerini bir anda silip süpürdü. Yarını iple çekiyordum.

Günün geri kalanında, üzerimdeki o sivil kıyafetlerden kurtulup ait olduğum kimliğe, üniformama büründüm. Kamuflajın sert dokusu tenime değdiğinde, zihnimdeki o dağınık bulutlar dağılıp yerini çelik gibi bir disipline bıraktı. Botlarımı sıkıca bağladım, her bağcık düğümünde operasyonun ağırlığını omuzlarımda hissettim. Gece yarısına kadar masamın başından kalkmadım. Haritalar, istihbarat raporları ve mühimmat listeleri arasında mekik dokurken, Kâzım'ın gözlerindeki o tuhaf, karanlık hırsı görebiliyordum. Başka bir şey vardı bu sefer; sanki sadece düşmanla değil, kendi içindeki bir canavarla da savaşıyordu.

Saat gece yarısını çoktan devirmişti. Dosyaları toparlayıp masayı boşaltırken, Kâzım bir gölge gibi başıma dikildi. Sessizliği bozan ilk o oldu, sesi buz gibiydi.

''Bugün için özür dile benden.''

Oturduğum yerden kalkmadım. Bakışlarımı masadaki son dosyadan çekip ona çevirdim. Gözlerinde yorgunluktan ziyade saplantılı bir öfke vardı. ''Senin kafayı çözemedim ben, Kâzım,'' dedim kısık bir sesle.

''Siktir et kafamı! Bana da mesleğime de saygısızlık ettin. Son kez uyarıyorum, özür dilerim abi de affedeyim. Yoksa sonuçlarına katlanırsın.''

Yavaşça ayağa kalktım. Aramızdaki boy farkını kapatmak için parmak uçlarını zorladığını görüyordum. Aramıza giren o gergin sessizlikte, üniformamın üzerindeki Türk bayrağı armasına takıldı gözüm. Bu kutsal kumaşın altında bu kadar küçük hesaplar yapmasına acıdım.

''Bir siktir git, Kâzım.''

Yüzü kasıldı, damarları fırlayacak gibi oldu. ''Bunu sana çok pis ödeteceğim Çömez! Seninle şahsi meselem var artık, bilesin!''

Arkamdan savurduğu o kirli küfürleri ve içi boş tehditleri bir toz bulutu gibi arkamda bırakıp odama geçtim. Halil abimin fotoğrafı karşıladı beni. Sessizliğiyle en büyük sırdaşımdı o benim. Kendimi bile unuttuğum, bu karmaşanın içinde kaybolduğum günlerde ona sığınırdım. Ona sadece acılardan bahsetmezdim, Belçim'i anlatırdım mesela. Onun gülüşünü, o imkansızlıklara kafa tutan azmini... Halil abim dinlerdi, ben iyileşirdim.

Yarın akşamüzeri büyük operasyon vardı. Vücudumdaki o yoğun yorgunluğu atmak için hızlıca duş alıp yatağa girdim. Tam gözlerimi yumup ovanın o taze kokusunu hayal etmeye başlamıştım ki, telefonumun ışığı karanlığı böldü. Belçim...

Belçim: Uyudun mu?

Yüzümde engel olamadığım bir gülümseme yayıldı. Telefonu kavrayıp hemen yazdım.

Dinçer: Evet.

Belçim: Hmm rüya görüyor musun peki?

Dinçer: Evet, seni görüyorum. Şu an bana yazıyorsun.

Belçim: Yazmak... Eylem anlamındaki mi?

Dinçer: Flört anlamında mı olmalıydı yoksa?

Belçim: Yok yok, eylem anlamında tabii!

Dinçer: Rüzgâr nereden esti de bu saatte aklına ben düştüm, Belçim?

Belçim: Hiç... Telefonda gezinirken profil fotoğrafını fark ettim de.

Dinçer: Nasıl çıkmışım bari?

Belçim: Neresi orası? Arka plan çok garip.

Dinçer: Disneyland orası, Paris. Çok bir numarası yok aslında, Atlas'ı götürmüştüm. Gezmekten, kalabalıktan nefret ederim.

Belçim: Atlas'ı neden götürdün ki? Yalnız gidemez miydi koca adam?

Dinçer: Gidemez... Bensiz yapamaz o.

Belçim: Pek kendini beğenmiş gördüm seni öğretmenim.

Dinçer: Senin yanında da öyle miyim peki?

Belçim: Değilsin... Olma da. Hiç hazzetmem dünyaları ben yarattım havasında yaşayanlardan.

Dinçer: Olmam.

Belçim: Dünyada en çok nereyi görmek istiyorsun, Dinçer? Gerçekten ama...

Bir süre ne diyeceğimi düşündüm ama bulamadım. Çünkü gitmek istediğim yeri ailemize söylemem yeterdi. Her yere de gitmiştim. Belçim bu düşüncemi uzun bulmuş olacak ki bir mesaj daha attı.

Belçim: Eğer uykun yoksa yaz, varsa uyu. Ben tutmayayım seni.

Dinçer: Telaşlanma hemen, çocuk muyum ben? Geç yatsam da kalkarım. Düşünüyorum, bekle.

Belçim: Bekliyorum.

Dinçer: Bulamadım ben, Belçim. Yok herhalde.

Belçim: Mutlaka vardır, herkesin bir kaçmak istediği yer vardır.

Dinçer: Senin neresi?

Belçim: Kuzey Işıkları!

Dinçer: Neden orası?

Belçim: Çocukken bir resmini görmüştüm kitapta... Büyülenmiştim. Öğretmene bir gün oraya gideceğimi söylence tüm sınıf dalga geçmişti benimle. O günden beri içimde kanayan bir yaradır orası. Çok görmek istiyorum, çok...

Dinçer: Beraber gideriz belki bir gün.

Belçim: Hayal kuruyorum, ciddiye alma. Ben kim, Finlandiya kim? Şehir dışına bile çıkmadım senelerdir.

Dinçer: Hayaller gerçekleşmek için var, Belçim. Nereden biliyorsun gidemeyeceğini? Sana yakışmıyor bu kötümser sözler.

Belçim: Haklısın... Bari hayallerime sıçramasın imkansızlıklar. Biliyor musun, gözümü kapattığımda Kuzey Işıklarının altındayım. Ufak bir çadırdayım, hayran hayran bakıyorum o yeşil dansa. Gözümü açana dek kendimi dünyanın en şanslı insanı hissediyorum.

Dinçer: Açma o zaman güzel gözünü... Kapat.

Belçim: Sen gözünü kapatınca neredesin?

Dinçer: Yanında olmak isterdim.

Belçim: Ciddi sordum Dinçer!

Dinçer: Ciddi bir cevaptı Belçim.

Bir süre mesaj gelmeyince ben yazdım.

Dinçer: Yarın göreve çıkıyorum. Zakkumu sana getiremeyeceğim için o çok üzgün.

Belçim: Sadece o mu?

Dinçer: Evet o, başkası da mı olsun istedin?

Belçim: Hayır. Zakkuma de ki, dikkat etsin kendine, üzerine çok su dökülünce bile dirensin.

Gülümsedim.

Dinçer: Söylerim.

Belçim: Uyuyalım mı?

Dinçer: Bakıyorum da benden çabuk sıkıldın.

Belçim: Uykum geldi, şarjım az... Hem interneti Selvi'den kullanıyorum, fark ederse kızar. Her şey seninle mesajlaşmamı engelliyor sanki.

Dinçer: Hayat bana da güler bir gün elbet. İyi geceler güzelim.

Belçim: İyi geceler.

Hemen ardından kırmızı bir kalp düştü. Ben kalbin sevincini yaşarken o yeniden yazdı.

Belçim: Kırmızı kalp yanlışlıkla oldu! Çok iyi geceler!

Art arda gelen o mesajlara gülümseyip telefonu kapattım. Göğsümde bir kuş kanat çırpıyordu sanki. Yarın sabahın, Belçim kadar güzel bir güne uyanacağını sanıyordum.

Operasyon için içimde tarifi zor bir heyecan vardı. Polislikte devirdiğim aylar ve katıldığım operasyonlar, hamlığımı almış, yerini çelikten bir güvene bırakmıştı. Şimdi ayaklarım yere çok daha sağlam basıyordu, bu göreve sadece bir polis olarak değil, rüştünü ispatlamaya hazır bir adam gibi gidecektim.

🐦🌹

Gün henüz ağarmadan, herkesten önce kalktım. Hangara gitmeden önce ihtiyaçlar için merkez binasına girdiğimde koridorlardaki bakışlar üzerime çivi gibi çakıldı. İnsanların dönüp fısıldaşması, o tuhaf, müstehzi sırıtmalar huzursuz etmişti beni ama bozuntuya vermeden yürümeye devam ettim.

''Dinçer!''

Bana seslenen grubun yanına adımladım. ''Günaydın komiserim,'' dedim, sesimdeki ciddiyeti koruyarak.

''Günaydın... İyi aldın mı uykunu bari?'' dedi içlerinden biri, sesindeki alayı saklamayarak.

''Hayırdır?'' dedim, kaşlarımı çatarak.

''Fırtına diyoruz... Nerede?''

''Bilmem, hazırlıktalardır herhalde. Göreve çıkıyoruz bugün,'' diye kestirip attım. Birkaçı sırıttığında içimdeki o huzursuzluk katlanarak arttı. Tam o sırada Yusuf abi ve Ateş koridorun başında göründü.

Yusuf abi, etrafımdaki gruba şimşek gibi çaktı. ''Bana bakın lan! Adam oldunuz da devrelerinizle mi eğleniyorsunuz? Siktirin gidin spor salonu inşaatına yardım edin, hadi!''

Grup başı önde dağılırken Yusuf abiye döndüm. ''Ne oluyor abi? Ne bu gizem?''

Yusuf abi derin bir nefes alıp yanıma geldi, eli omzumda ağırlaştı. ''Yok bir şey kardeşim... Bir şey diyeceğim ben sana şimdi.''

''De abi, vaktim dar, geç kalırsam Kâzım tepeme biner.''

''Senin tim...'' dedi Yusuf abi, gözlerini benden kaçırarak.

''Sikeyim onları!'' diye küfreden Ateş'i gözleriyle uyardı.

''Ne olmuş abi? Bir şey mi geldi başlarına?'' dedim endişeyle. ''Operasyona çıkacaktık.''

''Sabaha karşı çıkmış onlar operasyona, Dinçer.''

Duyduğum şey kulaklarımda uğuldadı, bir an dünyam başıma yıkıldı sandım. ''Nasıl abi? Akşamüzeri değil miydi görev?''

''Biz de yeni öğrendik. Ben dün yengenleydim, Ateşler de erkenden uyumuş. Gittiklerini bilsek inan seni uyandırırdık kardeşim.''

''Beni... Beni almadan mı gitmişler?'' Sesim titredi, bu haksızlık boğazıma bir yumru gibi oturdu.

Yusuf abi sadece başını sallamakla yetindi. Yanındaki Ateş, o ana kadar sessiz kalsa da dayanamayıp bir adım öne çıktı. Gözlerindeki o samimi öfkeyi ve desteği gördüm.

''Sıkma canını devrem,'' dedi Ateş, sesini sadece benim duyabileceğim kadar alçaltarak. ''Bu Kâzım'ın pisliği. Seni bu şekilde saf dışı bırakıp moralini bozmak istiyor. Sakın o namerde istediğini verme. Biz buradayız, Yağmurlar burada.''

Yusuf abi, ''Kâzım sana bir not bırakmış hangarda. Kara tahtaya yazmış...'' dediğinde başımdan aşağı kaynar sular döküldü.

Ateş koluma girdi, ''Yalnız gitme, beraber bakalım,'' dedi ama onu durdurdum. Bu hesaplaşmaya yalnız girmem gerekiyordu. Onların yanından ayrılıp sinirle, hırsla ve o büyük hayal kırıklığıyla hangara koştum. Şimdi anlıyordum koridordaki o bakışları; bir kez daha yenilmiş, sırtımdan vurulmuştum.

Hangara girdim. İçerisi hiç olmadığı kadar ıssız, soğuk ve sessizdi. O koca boşlukta yankılanan tek şey, kara tahtadaki o zehirli yazıydı:

''Fırtına sert eser, kuru soğuk işlemez rüzgârımıza.''

Acı bir gülümsemeyle, tahtanın önünde öylece kalakaldım. Tebeşirle yazılan o yazı belki tek bir el hamlesiyle silinirdi ama bu ihanetin bende bıraktığı iz bir ömür silinmeyecekti. Kâzım geçip karşıma beni yumruklasa, her gün hakaret etse bu kadar koymazdı. Beni, timimin rüzgarından, o fırtınadan koparmışlardı. Gözümden süzülen o tek damla yaşı sertçe silsem de hıçkırığıma karışan o öfkeyi dindiremedim. Sadece gitmemişlerdi; beni bir hiç gibi geride bırakmışlardı.

 

Bölüm : 29.09.2024 20:17 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...