7. Bölüm
Pekbiafiliyalnizlik / KOF: Göğü Yitiren Kuşlar / Pembe Kolye

Pembe Kolye

Pekbiafiliyalnizlik
pekbiafiliyalnizli

 

medya:minik dinç

kof kitap olsun ister misiniz?

Zümra'nın odasından çıktığımda, omuzlarımı çökerten o görünmez beton blokların un ufak olduğunu hissediyordum. Koridorun soğuk floresan ışıkları altında yürürken adımlarım her zamankinden daha sert, daha kararlı yankılanıyordu. Aylardır susarak, saygıdandır diyerek üzerime istiflediğim o ağır yükleri tek bir hamlede kapının eşiğine bırakmıştım.

Ben hiçbir zaman ezilecek, hor görülecek bir adam olmamıştım. Sadece bu mesleğin kutsallığına, o timin geçmişine duyduğum hürmetten sesimi perdelemiştim. Ama ben onları anlamaya, yaralarını sarmaya çalıştıkça onlar benden eksiltmeye, beni harcamaya devam etmişlerdi. Sabrım taşmamıştı hayır, sadece artık sabretmem gerekmediğini, bu suskunluğun bir erdem değil, bir pranga olduğunu fark etmiştim.

Belçim’in o dik başlı, İyilerse cennete gitsinler Dinçer, diyen sesi kulaklarımda çınlıyordu. O nane kokulu rüzgârın arasında bana hakkımı aramayı, kendimi ölülere saydırmamayı fısıldamıştı. Farkında olmadan içimdeki o sönmeye yüz tutmuş hırsı körüklemiş, beni kendime getirmişti. İyi ki ona gitmiştim. İyi ki o çorak arazide filizlenen zihnine sığınmıştım.

Merkezden çıkıp Diyarbakır’ın akşamüstü kokan sokaklarına daldım. Yakınlardaki küçük, un kokulu bir pastaneye kendimi attım. Tezgâhın arkasındaki kadına, tüm ciddiyetimle burada börek açıp açamayacağımı sordum. Kadın, sanki ona Ay'a gidebilir miyim? demişim gibi yüzüme baktı.

‘’Televizyon programı mı çekiyorsunuz? Hangi kanal?’’

‘’Yok abla,’’ dedim deri ceketimin yakasını düzeltirken. ‘’Hobi olarak börek yapmak istiyorum ben.’’

‘’Ay zaten hiç sevmem öyle programları! Şehrin yarısını yiyip, iki harika deyip geri dönüyorlar. Para da veren yok.’’

‘’Ben kendi halimdeyim abla. Bir tepsi börek yapıp gideceğim. Ücreti neyse sorun değil, yeter ki şu mutfağa sok beni.’’

‘’Orası belli oluyor zaten,’’ dedi beni tepeden tırnağa süzerek. O an anladım, üzerimdeki duruş, zengin bir intiba bırakıyordu. Ama ben kendime hiç öyle bakmamıştım.

Ya da zengin görünmek için uğraşmıyordum. Paranın pek de sorun olmadığı bir evde büyümüştüm ve doğalına göre hayatımı yaşıyordum.

Aklıma ikizim Atlas geldi. O gerçek bir zengin gibi dururdu. Giyimine kuşamına benim üç aylık maaşımı harcar, yine de gelip benim dolabımdan giyinirdi. Kuzenim Demir ise klasikten şaşmazdı, her daim jilet gibiydi. Babamı düşündüm, amcamdan kıyafet alır, Fırat amcamla beraber kardeş payı yaparlardı. Ya Yaz? Yaz bizim ailemizin tek kız çocuğuydu. Bizim yüzümüzden kafası o kadar karışıktı ki.

Ali amcam Beşiktaş formasıyla onu sahaya sürmeye çalışırken, babam tüllerle, tütülerle prensese çevirirdi. Fırat amcam ise Ali amcamın o ağır Osmanlı tokatlarını göze alıp gizlice asker üniforması diktirirdi ona. Biz böyle bir enkazın, böyle bir neşenin içinden geliyorduk işte.

Fakat ben tüm bu neşeye inat depresif bir varlık oluvermiştim.

Pastanenin mutfağına geçtiğimizde unun o geniz yakan beyazlığı her yeri kaplamıştı. Hayatımda ilk defa hamura dokunacaktım ve içimde operasyona giderken ki o garip heyecan vardı.

‘’Malzemeler bunlar,’’ dedi abla tezgâha unları, peynirleri yığarken. ‘’Bak bu kâğıda da nasıl yapacağını yazdım. Çok dağıtma ortalığı, beni de çağırma!’’

‘’Merak etme abla, hallederim ben. Alt tarafı börek yani, ne kadar zor olabilir ki?’’

Aradan on dakika geçmişti ki kendimi mutfağın kapısında ablayı sayıklarken buldum.

‘’Abla! Elime sardı bu hamur, yapıştı bırakmıyor!’’

Abla mutfağa girip halime baktı, elleri belinde kahkaha atmaya başladı. ‘’Hay Allah... Kolunu kessek mi evladım?’’

‘’Abla dalga geçme, hepsi parmaklarımın arasında kaldı, kurtaramıyorum!’’

‘’Un at oğlum, un! Boğ şu hamuru unla!’’

Oklavayla, merdaneyle ve o yapışkan hamurla cebelleşmem tam iki saatimi aldı. Ter içindeydim. Terörist kovalamak, pusudan çıkmak bile şu incecik yufkayı açmaktan daha kolay gelmişti o an.

İnsanlar neden bu kadar zor bir şeyi zevkle yapardı ki?

‘’Biraz kalın oldu sanki ama güzel değil mi abla?’’

Abla elini beline attı, fırından çıkan şaheserime veya şaheserimsi şeye baktı. ‘’Bana bak oğlum, bu böreği yiyip de beğenen bir kız olursa hiç düşünme, direkt evlen onunla.’’

‘’Abla dur, ortalığı karıştırma hemen.’’

Böreğin fotoğrafını çekip Belçim’e atmak, "Bak, sözümü tuttum," demek istedim ama acı gerçekle o an yüzleştim. Kızın telefonunu almamıştım. Atlas olsa şimdi bana çoktan "Salak mısın abicim?" damgasını vurmuştu. ‘’Oldu olacak dumanla haberleş, Dinç? Ya da posta güvercini falan uçur,’’ diye kafa bulurdu kesin. O bu konularda benden fersah fersah öndeydi.

Bu arada ailem bana hep Dinç derdi.

Böreğimi sabah almak üzere pastaneden ayrıldım. Gündüz ne olacağı belli olmazdı, operasyon çıkardı, çatışma olurdu... Geceden halletmem en iyisiydi. Hem belki elim değmezdi.

Elim değmez falan derken, iki yufka açınca hemen mahallenin hamarat hanımları gibi konuşmaya başladığımı fark edip kendi halime güldüm.

Özel harekata adımımı attığımda akşam yemeğini çoktan kaçırmıştım. Yanıma aldığım ıvır zıvır poşetiyle nizamiyeden girdim. Bahçedeki polislerin bakışları anında üzerime çivilendi. Alışmıştım artık bu tanıdık yabancı muamelesine. Nöbetçiye selam verip odama yürürken o ses yankılandı.

‘’Dinçer!’’

Duraksadım. Fırtına Timi her zamanki masasında, bahçenin karanlığında bir gölge gibi oturuyordu. Kâzım ayağa kalkıp tam karşımda durdu. Gözlerindeki o dinmeyen öfke, gecenin karanlığından daha siyahtı.

‘’Hani sana Halil'e benziyorsun demiştim ya...’’ dedi, sesi buz gibiydi. ‘’Yanılmışım. Sen Halil'in kesip attığı sakalı bile olamazsın.’’

Ağır geliyordu. Halil abi üzerinden kurulan her cümle, göğsüme inen bir balyoz gibiydi. Başka bir şey demeden, omzunu omzuma çarpıp çekip gitti. Aldırmıyormuş gibi yaptım, dik duruşumu bozmadım ama içimdeki o sızı yangına döndü.

Kimdim ki ben? Neden Halil abiye benzetiliyordum. Onun hatırasını neden beni kirleterek anıyorlardı.

Bir şehidin aziz hatırasını kirletiyormuşum gibi hissettirilmek, alabileceğim en büyük cezaydı.

Odama girip kapıyı ardımdan hırsla, menteşeleri inletecek kadar sertçe kapattım. O sesin yankısı henüz odanın duvarlarında sönmemişken, üzerimdeki ceketten kurtulup kendimi banyoya attım. İçimdeki yangın alevlenmişti.

Titreyen ellerimle musluğu sonuna kadar açtım. Suyun buz kokusu burnuma dolarken, avuçlarımı doldurup yüzüme çarpmaya başladım. Bir kez, bir kez daha... Ama yetmedi. Kıyafetlerimi umursamadan, botlarımı bir kenara fırlatıp duşakabinin içine attım kendimi.

Soğuk su, sırtımdaki terle karışıp tenime ilk değdiğinde vücudum kaskatı kesildi, nefesim boğazımda düğümlendi. Sırtımı o soğuk mermer duvara yasladım. Gözlerimi sıkıca kapatıp başımı geriye, suyun tam altına verdim. Su, alnımdan şakaklarıma, oradan göğsüme doğru bir nehir gibi akarken suçlayıcı sesleri bastırmaya çalıştım.

Kaygan duvardan aşağıya doğru yavaşça süzülüp dizlerimi karnıma çekerek yere çöktüm. Başım dizlerimin arasında, tepemden inen o buz gibi kamçı darbeleri altında öylece kaldım. Su, kıyafetimin kumaşını ağırlaştırıyor, sanki üzerime giydirilen o hayalet kimliğini benden söküp atmak istiyordu.

‘’Ben Halil değilim,’’ diye fısıldadım, sesim suyun şırıltısına karışıp kayboldu. ‘’Olamam da zaten, neden olayım,’’ derken sesim çok güçsüz çıktı. ‘’Ben sadece Dinçer'im.’’

Dakikalarca o suyun altında, o mermer soğukluğunda ruhumu arındırmaya çalıştım. Yumruklarımı sıktıkça tırnaklarım avuç içlerime batıyor, canımın yanması zihnimdeki o karmaşayı biraz olsun susturuyordu. Islanmış saçlarım alnıma yapışmış, kirpiklerimden süzülen damlalar yanaklarımdan aşağı süzülüyordu.

Sonunda suyun altında doğrulduğumda, o ilk girdiğim adam değildim. Daha keskin, daha soğuk, daha kararlıydım. Suyu kapattığımda oluşan o mutlak sessizlikte, damlaların zemine vuruşunu dinledim. Islak kıyafetlerim üzerime bir zırh gibi yapışmıştı. Banyodan çıkıp aynadaki aksime baktığımda, gözlerimdeki o puslu bakışın yerini çelik bir iradenin aldığını gördüm. Söküp alacaktım o saygıyı. Kimsenin tırnağı ya da gölgesi olmadan, sadece kendim olarak o meydanda dimdik duracaktım.

Üzerimi çıkartıp usulca giyindim. Nemli ellerimle saçlarımı düzeltip, yine kendimi Halil abimin fotoğrafının karşısında buldum. İntizamımı verip karşısına dikildim.

‘’Bugün seninkilere hak ettikleri karşılığı verdim abi,’’ diye fısıldadım sessizliğe. ‘’Sen olsan kızar mıydın bana? Belki sen olsan hiçbir şey böyle olmazdı. Herkes senden bahsediyor; timin toparlayıcısı, abisi senmişsin. Sen yokken öyle dağınıklar ki... Sende beni gördükçe nefretleri tazeleniyor.’’

İç çekip devam ettim.

‘’Kimim ki ben? Daha Yirmi üç yaşındayım. Yeni başlamışım, çömezim... Ben yerimi bilirken, onlar beni daha da gömmeye çalışıyorlar. Bugün olması gerekeni yaptım ama biliyorum, daha zor günler kapıda. Allah yardımcım olsun...’’ Usul bir nefes aldım. ‘’Zakkum bana emanet,’’ dedim fısıldayarak.

Dualarımı yollayıp elimi yüzüme sürdüm. Karnımı ayaküstü doyurduktan sonra spor çantamı kaptığım gibi poligona indim. Boş kaldığımda en iyi ilacım barut kokusuydu. Kulaklığımı takıp ateş etmeye başladım. Her kurşun sesinde Kâzım’ın o zehirli sesi yankılanıyordu: ‘’Halil'in yerini aldın! Tırnağı olamazsın!’’

Hırsla tetiğe asıldım. Son mermi de hedefi bulduğunda kulaklığı fırlatıp attım. Göğsümdeki o daralma geçmeyecekti, biliyordum. Ben ailemden böyle bir huzursuzluk görmemiştim ki. Ankara’nın o neşeli, gürültülü ama samimi sofralarından çıkıp bu buz gibi sessizliğe çakılmış gibiydim.

Ben kötülük ne bilmiyordum.

Kendimi spor salonuna attım. Tişörtü çıkarıp ağırlıklara abandım. İyi bir polis olacaktım, sahada bir numara olacaktım. Saygıyı bana vermiyorlarsa, o saygıyı söke söke alacaktım onlardan.

Setler bittiğinde telefonumun ışığının yanıp söndüğünü fark ettim. Ekrana baktığımda yengemin aradığını gördüm. Üzerimi giyip terimi sildikten sonra duvar dibine çöktüm, görüntülü aradım.

‘’Yakışıklım?’’ diyerek açtı telefonu.

Yengemin gülen yüzünü görünce içimdeki bulutlar biraz dağıldı. ‘’Yenge, nasılsın?’’

‘’Seni gördüm daha iyi oldum oğlum. Zayıflamış mısın sen?’’

‘’Bilerek veriyorum yenge, operasyonda çevik olmak lazım.’’

‘’Annen anlatıyor, hep spor salonundaymışsın.

Başka neler anlatıyor annem?’’ dedim, hafifçe gülümseyerek ağzını aradım.

Yengem tek kaşını kaldırdı. ‘’Sen benim ağzımı mı arıyorsun? Onca askerin içinde benim de ağzım sıkılaştı, Dinçer. Benden sır çıkmaz.’’

‘’Hiç öyle şey yapar mıyım yenge?’’

Masasının üzerindeki çerçeveyi eline alıp kameraya doğru iyice yaklaştırdı. Gözleri parlıyordu. ‘’Baksana şu fotoğrafa, evde buldum bugün. Hemen çerçeveye aldım.’’

Ekrana yansıyan o eski fotoğraf karesi, sanki bir zaman makinesi gibi beni Ankara’nın o gürültülü ama huzurlu günlerine fırlattı. Yengem, biz çocukken boynumuzda asılı duran birer madalya gibi hepimizin peşinden koşturur, o meşhur fotoğraf makinesiyle anılarımızı çalardı. Demir, her seferinde ‘’Yeter anne, çekme artık!’’ diye isyan bayrağını çekse de Atlas, o doyumsuz sahne ışığı aşkıyla anında göbeğini içeri çeker, manken edasıyla pozunu verirdi. Bense... Ben hep o kameranın kadrajından kaçan, bakışlarını uzaklara diken o çocuktum.

Fotoğrafta elimi çeneme yaslamış, boş gözlerle ama derin derin bakıyordum.

‘’Atlas'la kavga etmiştiniz burada, kardeşin ağlayınca üzülmüştün,’’ dedi yengem, o günün kokusunu hatırlıyormuş gibi.

Dudaklarım büküldü. ‘’Atlas hak etmiştir yenge.’’

‘’Senin beslenme çantanı sınıf arkadaşına satmıştı,’’ dedi gülerek.

‘’Kesinlikle hak etmiş.’’

Yengem çerçeveyi masasının üzerine, diğer anıların yanına özenle yerleştirdi. Sesi buğulandı. ‘’Olsun, siz yine de çok tatlı bir kardeşlik yaşadınız. Kâh sen Atlas'ın kafasını yardın, kâh o seni merdivenden itti, kâh ağaçtan düştünüz, kâh kene ısırdı... Ama her şeye rağmen çok mutluydunuz.’’

Çocukluğumuzu, o fırtınalı günleri sahiden de az hasarla atlatmıştık. Onca kavgaya rağmen birbirimizin gölgesiydik.

‘’Çocukken tatlı mıydım yenge?’’ diye sordum, sesimdeki merakı gizleyemeyerek.

‘’Tabii çok tatlıydın! Şimdi de nasıl şeker, nasıl yakışıklı bir adam oldun, Dinç.’’

‘’Sen de gittikçe gençleşiyorsun yenge, bu ne güzellik böyle?’’

‘’Sen öyle diyorsun ama dün Atlas ne dedi bana biliyor musun? 'Jüjü'ye estetik yaptıracağız, sen de gel yenge' dedi. Ne demek istiyor bu çocuk, Dinç?’’

Güldüm. Atlas'ın o patavatsızlığı buralara kadar geliyordu işte. ‘’Ayıp etmiş öküz yenge, bakma sen ona.’’

‘’Öküz deme benim tatlıma!’’ diye çıkıştı anında.

‘’Ama öküz yenge. Senin kadar güzel bir kadına estetik mi denir?’’

‘’Haklısın, de bari...’’

Karşılıklı gülüştük. Yengemin o anaç sesi ekrandan sızıp spor salonunun soğuk duvarlarını ısıttı. Bir an duraksadı, beni dikkatle süzdü. ‘’Terlemişsin oğlum, soğuk alırsın. Hemen üzerini değiştir.’’

‘’Ne güzel işte yenge, hasta olurum bana bakarsın. Koskoca doktorsun.’’

‘’Tabii bakarım ben sana, haberini aldığım an yanına gelirim.’’

İçimde garip bir sızı belirdi. Burada, bu yalnızlığın ve dışlanmışlığın ortasında sahiden de şefkatine ihtiyaç duyuyordum. ‘’Merak etme yenge, bünyem güçlüdür benim, kolay yıkılmam.’’

‘’Bilmez miyim? Çocukların içinde en az hasta olan sendin. Hatırlıyor musun? Bir kış günü herkes yatak döşek yatarken sen ayaktaydın bir tek. Dışarıda seninle kardan kadın yapmıştık, kardeşlerin pencereden bizi kıskanmıştı. Zaten siz çocuklar beni hep kıskanırdınız.’’

‘’Evet yenge, sen bizim bir tanemizsin.’’

Yengem kameraya iyice yaklaştı, sesi fısıltı halini aldı.

‘’Dinçer... Var mı birileri?’’

Çöpçatan yengem yine iş başındaydı. Gülümsedim. ‘’İşimde gücümdeyim yenge, biliyorsun.’’

‘’Ben de işimde gücümde ve de Alideydim oğlum!’’ dedi, aşkını ilan eder gibi.

‘’Benim henüz öyle bir durumum yok yenge, gerçekten.’’

‘’Ben sizin yaşınızdayken... Neyse. Bir şeye ihtiyacın var mı bakayım?’’

‘’Yok yenge, her şeyim var, sağ ol.’’

‘’Maaş gününe daha var Dinçer. Diplomanı alınca 'maddi olarak kendi ayaklarımda duracağım' demiştin, takdir ettim seni. Bunu başarabilirsin de biliyorum. Ama ben yine de biraz para gönderdim hesabına. Sonuçta bu da senin paran sayılır. Kabul etmezsen darılırım, bilesin.’’

O kadar tatlı bir dille ısrar ediyordu ki, reddetmek imkansızdı. ‘’Sağ ol yenge, amcam da atmış geçen gün. Annemle babam da boş bırakmıyor zaten. Atlas'a atın diyorum, iyice zengin ettik adamı.’’

‘’Öyle deme Atlasıma, o da çok çalışıyor.’’

Yengem hiçbirimize kıyamazdı, kalbi hepimiz için ayrı ayrı çarpardı.

‘’Yenge, sana bir şey sorabilir miyim?’’ dedim, Belçim’in o nane kokulu ismini zihnimden geçirerek.

‘’Sor tabii oğlum, ne istersen.’’

‘’Belçim... Ne demek yenge?’’

Yengemin gözleri bir anda parladı, dudaklarına kocaman bir gülüş yayıldı. ‘’Gelinim demek!’’

‘’Hayır yenge, öyle değil! Anlam olarak ne demek? Yok öyle bir şey henüz, sadece merak ettim.’’

‘’Henüz...’’ diyerek gülümsedi, sesindeki o umudu saklamadı. ‘’Belçim gülün içindeki en ufak, en ufak yaprak demek.’’

Anlamı da kendisi kadar güzelmiş... ‘’Teşekkür ederim yenge,’’ dedim, sesimdeki o yumuşak sızıyı bastırmaya çalışarak.

‘’Niye sordun bakayım?’’ diye üsteledi, sesindeki o muzip tınıyı buradan bile hissedebiliyordum.

‘’Hiç yenge, merak işte,’’ dedim geçiştirerek.

Munzur bir ifadeyle gülümsedi ekrandan. ‘’Belçim Hanım’dan bana bahsetmek istediğin zaman seni uzun uzun dinlerim, biliyorsun değil mi?’’

Gülümsedim. ‘’Yenge sadece arkadaşım, gerçekten.’’

‘’Bilirim ben o 'sadece' arkadaşlıkları Dinçciğim... Valla amcan da benim babamın askeriydi sözde. Arkadaşlıktan nerelere geldik bak.’’

‘’İyi ki gerisi de gelmiş o zaman.’’

‘’İyi ki gelmiş be oğlum...’’ Bir an sustu, sonra o anaç sesiyle devam etti. ‘’Aradığın için sağ ol yakışıklım, sohbetini özlemişim.’’

‘’Ben de seni özledim yenge. Sahiden özlemişim.’’

‘’Ben komple seni özledim! Bir uçak biletine bakar yanına gelip sana sarılmam, biliyorsun değil mi?’’

‘’İzinde yanındayım yenge, söz.’’

‘’Hele olma!’’ dedi tehditkâr ama sevgi dolu bir tonda. Vedalaşırken sesi iyice pamuk gibi oldu. ‘’Benim hüzünlü melankoliğim... Görmesini bilene öyle güzel bir yüreğin var ki senin. Güzel çocuğumsun sen benim. Mesleğinin başında pırıl pırıl bir adamsın. Seninle gurur duyuyorum, Dinçer.’’

Yengem bana kendimi her zaman devasa bir adam gibi, çok kıymetli bir şeymişim gibi hissettirirdi. Telefon kapandığında spor salonunun o soğuk duvarları arasında yüzümde hala o sıcacık tebessüm asılıydı.

Spor salonunun kapısından girenleri görünce yüzümü hemen topladım, profesyonel maskemi taktım. Eşyalarımı toplayıp hızlıca çıktım. Temiz kıyafetlerimi alıp duşlara adımladım. İçerisi her zamanki gibi buhar altındaydı, su sesleri bağırışlara karışıyordu. Tanıdık olarak Efe ve Feyyaz oradaydı.

‘’Dinçer, benim şampuan bitmiş ya, bir avuç verir misin?’’ diye seslendi Efe kabinden.

Şampuanı uzattım. ‘’İstediğin kadar al, Efe.’’

‘’Markası ne lan bunun? Yabancı mı?’’

‘’Sıradan bir şampuan işte,’’ dedim geçiştirerek.

Efe kapağı açıp avucuna bolca sıkarken, tanımadığım bir polis daha uzandı. ‘’Ben de alayım mı birader? Güzele benziyor lan kokusu.’’

‘’Al tabii, buyur.’’

O sırada belinde havluyla Kazım içeriye girdi.

Efe ona döndü. ‘’Kasap abi, şampuan vereyim mi? Dinçer’inki fena kokuyor.’’

‘’Yok, ben Hacı Şakir’le yıkanırım,’’ dedi Kâzım kestirip atarak. Ama gözü bir an şampuana kaydı.

‘’Kasap abi almıyorsa ben alayım mı o zaman Dinçer?’’ diye sordu başka biri.

‘’Alabilirsiniz,’’ diyerek kutuyu ortaya bıraktım. Elden ele gezen o şampuanın benim için bir değeri yoktu.

‘’Bitirmeyin lan herifin şampuanını!’’ diye gürledi Kâzım aniden. ‘’Daha yıkanmadı adam, neyini sömürüyorsunuz?’’

Kâzım’ın bu beklenmedik çıkışıyla şampuan tekrar elime geçti. Boşalan kabinlerden birine girip suyun altına bıraktım kendimi. Çıktığımda şampuanı orada bırakıp eşyalarımı topladım, hızlıca odama adımladım.

Kapımın önünde sivil kıyafetleriyle Zümra bekliyordu. Son görüşmemize göre o kadar sakindi ki, şaşırmıştım.

‘’Biraz müsaitsen konuşabilir miyiz, Dinçer?’’

‘’Eşyalarımı odaya bırakayım, geliyorum komiserim.’’

Spor çantamı yatağın ucuna fırlatıp Halil abiye her zamanki selamımı verdikten sonra Zümra'nın yanına döndüm. Eğitim alanı için ayrılan o ıssız arka bahçede yürümeye başladık. Gece serindi, Diyarbakır rüzgârı tenimize çarpıyordu.

‘’Bugün saçmaladım,’’ dedi Zümra aniden. O sert, tavizsiz kadının ağzından bu cümleyi duymak garipti. ‘’Haklı olduğunu bildiğim halde üzerine gelmem saçmalıktı. Adına ne koyarsan koy işte... Özür dilerim.’’

Başımı usulca salladım, tek kelime etmedim. Bir süre sessizce yürüdükten sonra lambalarla aydınlatılmış bir banka oturduk. Ben sustum, Zümra içindekileri döktü.

‘’Hayat herkesi bir yerlere sürüklüyor, Dinçer. Benim sürüklendiğim yer de Fırtına’ydı. Bu time geldiğimde ben de senin kadardım. Biz zamanla birbirine bağlanan arızalı ama sıkı bir ekip olduk. Sahada çok iyiyizdir ama gerçekte birbirimize bağlılığımız aile gibidir.’’

Yüzüme baktı, bakışlarında garip bir hüzün vardı. ‘’Her insan senin kadar şanslı olamıyor, Dinçer. Belli ki kendini iyi yetiştirmişsin, pırıl pırıl bir ailen var.’’

‘’Bunun için bile beni suçluyormuş gibi konuşuyorsunuz,’’ dedim dayanamayarak. ‘’Evet, çok iyi bir ailem var. Sizin böyle bir şansınızın olmaması benim suçum değil komiserim. Bu travmalarını aşamamış insanların arasında var olmaya çalışmak benim için çok zor.’’

‘’Sakin ol,’’ dedi hafifçe gülümseyerek. ‘’Öyle bir amacım yoktu, yanlış anladın. Sana kendimizi yanlış anlattık belki de. Yapıcı olmak istiyorum.’’

‘’Dinliyorum.’’

‘’İyi bir aile, temiz bir hayat bir insanın en büyük şansıdır, Dinçer. Sen içinde olduğun için bunun kıymetini belki tam bilmiyorsun. Ama Kâzım’ın hayatı öyle değil. Başardığı tek şey polis olmak. Bu mesleğe de aldığı maaşa da muhtaç. Bakmak zorunda olduğu yaşlı bir anne babası var; biri huzurevinde, diğeri bakıma muhtaç... 'Psikoloğa gidin' diye bağırmakla çözülmüyor bu işler. Kâzım’ın yaşadıklarının yarısını yaşamış olsan, inan bana sen de bu kadar sağlıklı kalamazdın.’’

Göğsüme bir ağırlık çöktü. ‘’Üzüldüm...’’ diyebildim sadece.

‘’Kâzım sorunlu biri, biliyorum. Onu en iyi ben tanırım. Ama kötü biri değil, Dinçer. Halil’in şehit düştüğü o operasyon onu bitirdi. Timin başındaydı, bir operasyon hatası yapıldı ve her şeyi üzerine yıktılar. Tüm özel harekât onu suçluyor. Halil’in cenazesinde bile yoktu, sorgudaydı çünkü. Kâzım, bu kadar kötülüğün içinde yine de iyi direndi.’’

En yakın dostun gitmiş, herkes parmağıyla seni işaret ediyor...

‘’Bunları sana Kâzım’a acı diye anlatmıyorum. Sadece anla istiyorum. İnsanoğlu bencildir, Dinçer. Başa çıkamadığı duygularda kendini aklamak için bir günah keçisi arar. Sen Kâzım için vicdanından kaçıştın. Kâzım’ın kendini beyaza çekmeye çalıştığı o simsiyah sayfasıydın sen.’’

Hafifçe gülümsedi. ‘’Halil’e çok benziyorsun. Konuşma tarzınız bile aynı. Eğer yaşasaydı sana 'dalyanım' derdi, seni çok severdi. Çok talihsiz bir zamanda geldin aramıza.’’

‘’Benden ne istiyorsunuz peki? Kâzım’ı savunmamı mı?’’

‘’Hayır,’’ dedi başını sallayarak. ‘’Ben onu koruyacak yollar buldum zaten.’’

‘’Bana ihtiyacınız kalmadı o zaman, niye konuştun benimle?’’

‘’Sende çok düzgün bir intibam yok biliyorum ama beni eli kırmızı elmalı cadı bilme istedim.’’

‘’Kâzım’dan iyi cadı olabilir aslında,’’ dedim bir anlık şakayla.

Gülümsedi. ‘’Ben onu hep avcı diye düşünmüştüm.’’

‘’Yok, avcı sensin komiserim. Onun tek lafıyla beni karşına almandan anladım bunu.’’

Zümra, gözlerini uzağa, sanki o acı dolu günlere dikmiş gibi anlatmaya başladı. Sesi, geçmişin tozlu raflarından sökülüp gelen bir itiraf gibiydi.

''Kâzım’la sevgiliydik,'' dedi birden. Şaşırmamıştım, aralarındaki o gergin elektrikten bir geçmişleri olduğu belliydi. ''Kâzım çok koştu peşimden. İlk başta hiç yüz vermemiştim. Ben o zamanlar cıvıl cıvıl, gencecik bir polisim, neşe saçıyorum etrafa. Kâzım o yıllarda da aynıydı...'' Derin bir iç çekti. ''Taşlıkaya saldırısını duydun mu?''

Özel Harekât polislerimize kurulan kanlı pusuydu bu. ''Duydum,'' dedim ciddiyetle.

''O saldırıdaydım. O yangının içinde. Yaşadıklarımdan sonra çöktüm, ağır bir depresyona girdim. O zor dönemimde Kâzım durdu yanımda, elimi hiç bırakmadı. Derken aynı evde yaşamaya başladık. Evlendik evleneceğiz diyoruz ama işlerden, operasyonlardan hep erteleniyor... Şimdi arkama bakınca iyi ki diyorum Dinçer. İyi ki evlenmemişim, iyi ki ondan bir çocuğum olmaması için elimden geleni yapmışım.''

Yüzünde acı bir tebessüm belirdi. ''Kâzım içten içe iyi bir adam aslında ama sevgisiyle öldürüyor bazen. Beni korumak için kendisini kurşunun önüne atar, biliyorum. Ben de onun için yaparım, orası ayrı... Ama sevgisi bir kafes gibi. Boğuyor insanı, nefes aldırmıyor.''

Dizlerimi kendime çekip Zümra’nın bu ağır itiraflarını sindirmeye çalıştım. Kâzım’ın bana neden bu kadar düşman olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. O, kaybettiği otoriteyi ve kontrolü benim üzerimde kurmaya çalışarak tatmin oluyordu.

‘’Çok boktan bir ilişki,’’ dedim küfreder gibi. ‘’Hala devam ediyor.’’

İtiraz eder gibi baktı yüzüme. ‘’Hayır bitti.’’

‘’Sen öyle san abla,’’ dedim yüzüne bakarak. ‘’Hala adamı koruyorsun ve hala korunuyorsun.’’

‘’Mazi öyle kolay çiğnenmiyor.’’

‘’Kazım gibi bir adamla ömrünü geçiren biriyle sivil hayatımda daha fazla konuşmak istemiyorum.’’

‘’Aptallık diyorsun fakat aşk böyle bir şey. Birine ansızın bağlanıyorsun. Tek bir iyi hareketi yetiyor bunun için. O dönemimde yanımda diye hala saygım var ona.’’

‘’Aşk böyle bir şey değil ya, olmamalı. Ben zor dönemimde yanımda diye birine hemen bağlanıp kör kütük âşık olmam.’’

‘’Çok gençsin,’’ dedi gülümseyerek. ‘’Büyük konuşma.’’

‘’Konuşuyorum. Hayat sağlıksız bir ilişki yaşamak için çok kısa. Hiç mi kurtulmak istemiyorsun?’’

‘’Çekip gidesim var her şeyden ama gidemiyorum.’’

Ne kadar güçlü dursan da zayıfsın çünkü. ‘’Gerçekten istersen gidersin,’’ dedim.

Zümra derin bir nefes alıp bana baktı. Elini usulca omzuma yerleştirdi. ‘’Bu konuştuklarımız aramızda kalsın.’’

Başımı usulca salladım.

‘’Dinçer...’’ dedi ciddileşerek. ‘’Bundan sonra her şey çok güzel olacak diyemem. Kâzım kolay bir adam değil, diğerleri de sana tavır alabilir. Eğer Fırtına’da var olmak istiyorsan dayanacaksın. Özel harekât dikenli tellerle çevrilidir. Girdin bir kere, o ayakların kanayacak.’’

Ertesi gün kahvaltının ardından her an gelebilecek o görevi beklemeye başladım. Boş durmayı sevmezdim, hemen bahçedeki eğitim alanına geçtim. Keskin nişancı tüfeğinin başına geçtiğimde, o soğuk metalin parmaklarımla buluşması güvenimi yerine getiriyordu. Odaklandım, nefesimi ayarladım.

‘’Tam isabet,’’ diyen bir sesle irkildim.

Arkamı döndüğümde Yağmurlar’ın eğitim için geldiğini gördüm. Hızla ayağa kalkıp as duruşuna geçtim. ‘’Çalışıyordum komiserim!’’

‘’Fırtına’daydın değil mi sen?’’ diye sordu timin başındaki adam, gözleriyle beni süzerek.

‘’Evet komiserim.’’

Elini omzuma koydu, dostane bir tavırla. ‘’Nöbetin falan var mı?’’

‘’Yok komiserim.’’

‘’Kal o zaman bizimle, devam et çalışmana.’’

‘’Tamam komiserim.’’

Yağmurlar ekibiyle beraber sırayla yerlerimizi aldık. Şefin ateş emrini beklerken aradaki boşlukta yanımdaki komiser bana döndü.

‘’Nerelisin kardeşim sen?’’

‘’Ankara komiserim.’’

‘’Memur musun oğlum sen?’’

‘’Evet komiserim.’’

‘’Dinçer'di değil mi adın? Selvi boylusun maşallah, tam bir özel harekatçı kumaşı var sende.’’

‘’Dinçer komiserim, sağ olun.’’

Poligonda yankılanan mermi seslerinin arasında hem atış yapıyor hem de havadan sudan sohbet ediyorduk. Bozkırın ortasında, barut kokusuna karışan bu samimiyet içimi ısıtırken tanıdık bir silüet girdi atış alanına. Kâzım’dı, ellerini cebine atmış, o keskin gözlerini üzerimde gezdiriyordu.

‘’Kolay gelsin, Yusuf. Bizim çömeze mi el koydun lan?’’ dedi Kâzım, sesindeki o her zamanki iğneleyici tınıyla.

Adının Yusuf olduğunu öğrendiğim komiser bir yetmiş beş boylarında, mavi gözlüydü. ‘’Neresi çömez bu çocuğun Kasap? Kıymetini bil, valla Dinçer'i elinden kapıveririm,’’ diye takıldı Yusuf komiser.

Kâzım yanımıza doğru adımladı, göğsünü gere gere konuştu. ‘’Ateş’i izne salmışsın yine, tutamadın tabii yanında.’’

Yusuf komiser gülümsedi. ‘’Ateş’te ekibimdeki çocuklara ben de yeni yeni alışıyorum; izne çıkması da iyi oldu,’’ dedi.

‘’Elindekileri eğitmeye bak, Yusuf. At Dinçer bir Fırtına. Bizim adamımız.’’

‘’Bu çocuğun geleceği parlak,’’ dedi Yusuf komiser, dürbünden hedefe bakarken. ‘’Tam bir polis duruşu var adamda, odaklanması çok iyi.’’

‘’Göz koymuşsun adama, çek o gözlerini. Dinçer Fırtına'da dedik, uzatma.’’ Kâzım gelip tam yanımda durdu. ‘’Dinçer!’’

Ayağa kalkıp karşısına dikildim. O benim üstümdü, aramızdaki her türlü gerginliğe rağmen bu değişmez bir gerçekti. ‘’Gel benimle.’’

Emrinin ardından diğer ekibe veda edip Kâzım'ın peşine düştüm. Koridorda yürürken adımları sertti. Toplantı odasının kapısına gelmeden durdu, bana döndü. Gözleriyle omzumu işaret etti: ‘’Bereni düzelt, üstüne başına çeki düzen ver öyle gel.’’

‘’Yaran çok mu derin abi?’’ diye sordum, kendimi tutamayarak.

‘’Ne yarası lan?’’ dedi, kaşlarını çatarak.

‘’Beyninden vurulmadıysan benimle bu kadar kibar konuşmazdın. Hayırdır?’’

Kâzım güler gibi oldu ama gülmedi. İşaret parmağını sertçe karnıma değdirdi. ‘’Bak çömez; bir taşkınlık daha yaparsam Zümra elimden tutup şikâyet edecek beni, muhtemelen atılacağım. Başka bir şey yok bu nezaketin altında. Benim bok gibi bir hayatım var, polislikten başka bir şey de bilmem. Beni sakın kışkırtma.’’

Kendi kararıyla, vicdanıyla bir şeyleri düzeltmeye başladığını sanmıştım ama yanılmam uzun sürmemişti. Sebebi sadece mecburiyetti.

‘’Bundan sonra komiserim diye hitap edeceksin bana. Sen astsın, ben üstüm. Sadece görevini yapacaksın. Gerekmedikçe gözüme görünmeyeceksin, benimle muhatap olmayacaksın. Anladın mı?’’

‘’Anlaşıldı komiserim.’’

‘’Göreceğiz.’’

Toplantı odasının kapısında bir sözleşme imzalamıştık sanki, imzalarımız ise birbirimize attığımız o sert bakışlardı. İçeri geçtik, arka sıralardaki sandalyelerden birine oturup Şef'i dinlemeye başladım.

‘’Uyuşturucu ticareti için çok sağlam bir duyum aldık, Fırtına,’’ dedi Şef, masanın üzerindeki haritayı açarak.

‘’Muhbirimiz mi şef?’’ diye sordu Feyyaz.

‘’Muhbirimiz.’’

Zümra araya girdi. ‘’Kim bu muhbir? Bizden saklamaya devam edecek misiniz şef?’’

Orhan Şef kaşlarını çattı. ‘’Evet Zümracığım, saklayacağım. Üzüldün mü kızım?’’

‘’Yok şef, merak ettim sadece.’’

‘’Ben de çok şeyi merak ediyorum Zümra. Mesela hanım bu akşam kuru fasulyeyi neyli yapmış? Arayıp soruyor muyum?’’ Şef’in bu terslemesi üzerine ortam gerildi.

Kâzım, Zümra’yı savunur gibi araya girdi. ‘’Kız merak etmiş işte şef, sorgulamayacak mıyız?’’

‘’Sorgulamak için değil, emirlerimi yerine getirmek için buradasın. Felsefeci olsaydın filozof derdik sana, komiser değil.’’

Şef operasyonun detaylarını anlatmaya devam etti. ‘’Küçük bir köyde muhafaza edildiğini düşünüyoruz. Emin değiliz, adamları izlemeye devam edeceğiz. Diğer detayları Çağatay oğlan size anlatsın.’’

Şef çıktıktan sonra Çağatay geçti tahtaya. Anlatırken Zümra’nın tarafına bakmamak için kendini paralıyordu. Tim diye gelip aşk oyunlarının, bastırılmış duyguların ortasına düşmüştüm.

‘’Ulan bu nasıl operasyon? Nasıl içinden çıkacağız?’’ diye söylendi Efe.

Kâzım sıkıntıyla bir sigara yakacak gibi oldu ama vazgeçti. ‘’Götümüze yılan kaçmış, çıkartmaya leylek arıyoruz.’’

Zümra arkasına dönüp Kâzım’a ters bir bakış attı. ‘’Bari resmi toplantılarda şu ağzına bir ayar çek Kâzım.’’

Kâzım ağzına hayali bir fermuar çekip arkasına yaslandı. Toplantı bittiğinde Çağatay gözlüğünü silerek sordu. ‘’Sorusu olan var mı beyler?’’

Efe elini kaldırdı: ‘’Saçlarını hangi berbere kestiriyorsun, Çağataycığım?’’

‘’Yakışmış mı?’’ dedi Çağatay, saçlarını eliyle düzelterek.

‘’Yok, söyle de gitmeyelim diye sordum. Bu nasıl saç lan?’’

‘’Siktir lan oradan!’’ diyerek kapıyı çarpıp çıktı Çağatay. Onlar kendi aralarında şakalaşırken ben notlarımı toplayıp sessizce odadan ayrıldım. O kalabalığın içinde ama o kadar dışındaydım ki...

Mesaim biter bitmez üzerimi değiştirdim ve pastaneye koştum. Çıkmadan yarım saat önce mesaj atmıştım ablaya, sıcacık hazırlamıştı. Ücretini ödeyip kutuyu kaptığım gibi Belçim’in olduğu tarafa doğru yola çıktım. Kalbimdeki bu garip çarpıntıya anlam veremiyordum. Altı üstü bir börek götürüyordum ama sanki ilk operasyonuma gidiyormuşum gibi heyecanlıydım.

Her zamanki ağacın altında buldum onu. Sırtını gövdeye yaslamış, güneşin son ışıkları altında parlayan o kıvırcık saçlarıyla boncuk diziyordu. Bir yandan da dizlerindeki kitaba odaklanmıştı. Saçları bugün daha mı kıvırcıktı, yoksa bana mı öyle geliyordu? Yüzüne düşen bir tutamı üfleyerek uzaklaştırdı.

Çok tatlı görünüyordu. Telefonu çıkarıp fotoğrafını çekmek istedim ama habersizce bunu yapmanın ona ayıp olacağını düşünüp vazgeçtim. Beni Belçim'den önce Pamuk fark etti. Küçük kuzu, dört nala meleyerek üzerime koştu. Paketi kenara bırakıp eğilip kucağıma aldım.

‘’N’aber Pamuk?’’ Başını göğsüme yaslayıp kendini sevdirdi. ‘’Ben de iyiyim... Belçim dünkü gibi kızgın mı bana?’’ Pamuk sadece sürtünmeye devam etti. ‘’Bir konuş lan kuzu, mühim bir şey soruyoruz burada.’’

Paketi diğer elime alarak Belçim’in yanına ulaştığımda beni fark edip toparlandı. Kitabını kapatırken ben de mindere yanına çöktüm.

‘’Merhaba, Belçim. Nasılsın?’’

‘’İyiyim, sen?’’ Sesi dünkü o hırçın tınıdan uzaktı, sakindi.

‘’İyiyim,’’ Artık dedim uykulu gözlerine bakarak.

Gözleri elimdeki pakete takıldı. ‘’Unutmadın mı gerçekten?’’

‘’Unutmadım canım, niye unutayım?’’ 'Canım' kelimesi ağzımdan nasıl çıktı, neden çıktı bilmiyordum ama Belçim’in yanında dilim dolanıyordu işte.

‘’Hazır mı aldın yoksa?’’ dedi şüpheyle.

‘’Ne hazırı? Sana ellerimle börek açtım,’’ diyerek ellerimi gösterdim. Unlu tırnak aralarımı, hamur yoğurmaktan kızarmış avuçlarımı birer madalya gibi sergiliyordum.

Havada kalan elimin içine kendi elini bastırdı ölçmek istercesine. ‘’Ellerin biraz büyük.’’

Boyum uzun olduğu için parmaklarım da uzundu. Belçim'in küçücük eli, avcumun tam ortasında kaybolurken bu durumdan, o teninin sıcaklığının içime işlemesinden garip bir şekilde mutluydum.

‘’Böreği daha iyi yapabilmek için,’’ dedim sesime bir tehlikeli ton katmaya çalışarak.

Belçim gülümsediğinde dünyam aydınlandı. Paketi ona uzattım. ‘’Hadi aç, o kadar uğraştım bakalım beğenecek misin?’’

‘’Ortalığı toplayayım,’’ diyerek kucağındaki incik boncukları hızla bir poşete doldurmaya başladı, kitabı ise çoktan yok etmişti. Sanki görmemi istemiyordu. Sonra böreği açtı.

‘’Mis gibi koktu,’’ diyerek paketi araladığında bir dilim bana uzattı, sonra kendisi bir lokma aldı. Merakla, sanki bir sorgu odasındaymışım gibi yüzünü izliyordum.

‘’Nasıl olmuş?’’ diye sordum hevesle.

‘’Çok güzel olmuş, ellerine sağlık.’’

‘’Valla mı?’’ diye sordum, şaşkındım.

‘’Valla.’’

İçim rahatlamıştı. Ben de onun ardından koca bir ısırık aldım. Ancak o an acı gerçekle yüzleştim; ağzıma batan kalın yufka parçalarını yutmak için boğazım düğümleniyordu.

‘’Çok az kuru olmuş sanki,’’ dedim dürüstlük payı bırakarak.

‘’Yok bence güzel,’’ diyerek hiç zorlanmadan yemeye devam ettiğinde aklıma pastanedeki kadının o söylediği geldi. Belçim’le evlenmemiz gerekiyordu. O bunu bilse ne yapardı acaba?

Atlas bu böreği yese muhtemelen "Sahra Çölü'nden daha kuru, Dinç. Taş yiyorum sandım!" der, bir daha börek yememeye tövbe ederdi. Tabii onun tövbesi önüne yeni bir tepsi gelene kadar sürerdi o ayrı. Ama Belçim sanki en pahalı restoranda yemek yiyormuşçasına iştahlıydı.

Böreklerimiz bittiğinde aramızda o tatlı sessizlikten doğan bir sohbet başladı. Belçim bir ipe boncuk dizmeye devam ediyordu.

‘’Kendine kolye mi yapıyorsun?’’

‘’Hayır, iş bu. Özlem abla var bizim, bunları toptan satıyor bir mağazaya. Ben de iş aldım işte.’’

‘’Bana da ver, elim boş kalmasın.’’

Tek kaşını kaldırdı, o muzip bakışlarını üzerime dikti. ‘’Yapabilir misin?’’

‘’Çocukken Yaz'ın bileklikleri koptuğunda tamir eden bendim, yaparım herhalde.’’

‘’Yaz kim?’’ diye sordu, ismi ağzında bir kez evirip çevirerek.

‘’Kardeşim, yani kuzenim ama kardeş gibiyiz.’’

‘’İsmi ne güzelmiş.’’

‘’Benimki güzel değil mi?’’ diye atıldım hemen.

‘’Bilmem, isim işte,’’ dedi omuz silkerek.

Güzel desene be kızım, senin ağzından çıksa adımı daha çok severdim.

Belçim'in elime verdiği boncukları söylediği sırayla dizmeye başladım. Renkli renkli boncuklardı, dışarıdan bakınca biraz tesbihe benziyorlardı ama Belçim'in elinde sanat eserine dönüşüyorlardı.

‘’Naneleri öğüttün mü?’’ diye sordum, naneyle kafayı bozmuştum.

‘’Maalesef çöp oldu hepsi,’’ dedi üzgün bir sesle.

‘’Neden?’’ diye sordum merakla.

‘’Toplamayı unutmuşlar, ben de eve geç gitmiştim rüzgâr hepsini savurmuş damdan.’’

‘’Üzüldüm.’’

‘’Ben de üzüldüm ama olan oldu. Üzülmem onu geri getiremez.’’

‘’Yeniden toplarız, beraber?’’ dedim, bir umut ışığı arayarak.

‘’Vaktim yok ki, takı işi aldım. Bir sürü var çantamda, hızlı hızlı bitirmezsem paramdan keser Özlem abla.’’

‘’Bitiririz,’’ dedim kendimden emin bir tavırla.

‘’Kendinden eminsin bakıyorum?’’ dedi ufakça gülerken.

‘’Elim çabuktur.’’

‘’Benim daha çabuktur!’’

‘’Var mısın yarışalım?’’

Uzattığım serçe parmağına hiç düşünmeden parmağını doladı. O an sanki aramıza görünmez bir bağ kuruldu. ‘’Varım.’’

İkimiz de dizeceğimiz boncukları önümüze sıralayıp ipleri aldık.

‘’Üç deyince.’’

‘’Olmaz! Üç dersen bir salise de olsa sen önde başlarsın.’’

‘’İyi, sen üç de o zaman.’’

‘’Olmaz, bu sefer ben önde başlarım.’’

‘’E ne yapalım, Belçim?’’

‘’Pamuk meeleyince başlayalım.’’

İkimiz de karşımızda oturan Pamuk'a kilitlendik. İki yetişkin insan, bir kuzunun ağzını açmasını beklemeye başladık. Dünya durmuştu sanki, sadece Pamuk'un o meşhur sesi bekleniyordu. Birkaç dakika sonra gelen o tiz mee sesiyle beraber hırsla boncuklara asıldık.

Bir dakikanın sonunda neredeyse saniye farkıyla bitirmiştik. Belçim güldü, elindeki pembe taşlı kolyeyi hiç beklemediğim bir anda benim boynuma taktı.

‘’Yakıştı valla.’’

Eğilip kolyenin ucunu tuttum. ‘’Açtı mı beni?’’

‘’Açtı.’’

Gülümsedim. İlk defa bir kız bana pembe kolye takmıştı ve ben o an dünyanın en heybetli adamıymışım gibi hissediyordum. Hızımızı alamamış, inci boncuk yapmaya devam ediyorduk.

‘’Bu sabah komşumuz ve yengesi yine kavga etti,’’ dedi Belçim, büyük bir sır verir gibi eğilerek.

En sevdiğim hikâyenin ikinci bölümü gelmişti. ‘’Sebep neymiş peki bu sefer?’’ diye sordum, elimdeki boncuğu ipe geçirirken.

‘’Komşumuz yengesini zehirlemeye kalkmış.’’

‘’Eee, sonra?’’ dedim hayretle.

‘’Kadın ölmeyince kavga ettiler işte.’’

‘’Niye ölmedin diye mi yani?’’

Gülümsedi, o uykulu gözleri muzipçe parladı. ‘’O da vardır tabii ama asıl sebep başka. Yengesi intikam almak için komşumuzun çocukları bitlensin diye bir kavanoz dolusu bit toplayıp çocukların üzerine fırlatmış. Soranlara da 'İnsanlık hâli' diyor, herkesin kendine göre huyları varmış... Öyle dedi.’’

‘’Haklı tabii, her insan bir değil sonuçta,’’ dedim gülerek. Bu absürtlükler silsilesi içinde Belçim’in ciddiyeti beni benden alıyordu.

‘’Sen hiç bitlendin mi?’’ diye sordu birden.

‘’Hayır, hiç başıma gelmedi. Sen?’’

‘’Ben bitlendim. İlkokuldayken ninem bitleri temizleyemeyince bir hışımla sıfıra vurmuştu saçımı. Bir daha çıkmayacak, kel kalacağım diye günlerce ağlamıştım.’’

‘’Annenler de çok üzülmüştür bu duruma,’’ dedim, lafın gelişi.

‘’Annemle babam yok benim,’’ dedi sesi birden sadeleşerek. ‘’Bir abim var. Onunla amcamların evinde yaşıyoruz.’’

Ne diyeceğimi bilemedim, boğazım düğümlendi. Ben o sessizliğin içinde kendimi suçlarken o devam etti.

‘’Ölmediler ama babam yurt dışına gitti. Annem de ben çok küçükken terk etmiş. Üzüntüye değmezler anlayacağın, o yüzden boş ver.’’

Bu nasıl ana babalıktı lan? Kendi ailemdeki o sarsılmaz bağı düşündükçe, Belçim’in bu kadar dik durması içimi sızlattı.

‘’Senin annen baban sağ mı?’’ diye sordu.

‘’Allah'a şükür hayattalar.’’

‘’İyi insanlar belli ki, sesinden anlaşılıyor.’’

Yarası varken kendi mutlu aile tablomdan uzun uzun konuşup onu daha fazla yormak istemedim. Konuyu hemen işimize çektim. ‘’Bak, kırmızı boncuğum bitti.’’

Boncuk paketini önüme doğru itti. ‘’Nerede satılacak bu kolyeler? Merak ettim.’’

‘’Bir online alışveriş mağazasıydı ama adını unuttum şimdi.’’

‘’Peki, kolye başı ne kadar pay alıyorsun bu işten?’’

‘’Kolye başı dört lira.’’

‘’Çok azmış Belçim, emeğine yazık.’’

‘’Elli tane yaptım şimdilik, üç yüz tane yapayım da elime geçen paraya değsin bari.’’

‘’Bu resmen köle anlaşması, Belçim. Kaçtan satıyorlar bu kolyeleri kim bilir?’’

‘’Zar zor aldım bu işi de zaten. Dahasını istesem 'yürü git' der, iki liraya yapacak başka birini bulurdu hemen.’’

‘’İnsanlardan istifade ediyor bu Özlem ablan, ahlaksızlık bu. Hak yemekten başka bir şey değil, kazandığı paranın hayrı olmaz,’’ dedim hırsla.

Gülümsedi. ‘’Neden güldün? Yanlış bir şey mi söyledim?’’

‘’Nedense senin çok düzgün bir insan olduğunu düşünüyorum, Dinçer. Yani seni çok iyi tanımıyorum ama içimden bir ses öyle diyor.’’

‘’Dünyanın en iyi adamı değilim belki ama düzgün yaşamaya çalışıyorum. En basitinden; senin şu Özlem ablan gibi ucuza adam çalıştırmam mesela.’’

Gülümseyerek önüne döndü ama benim kafam bu adaletsizliğe takılmıştı bir kere. ‘’Özlem ablanın soyadı ne senin?’’

‘’Çubuk. Ne oldu ki?’’

‘’Hiç... Merak ettim sadece,’’ dedim. Soyadını zihnime not ederken.

Gözleri birkaç saniye üzerimde şüpheyle kalsa da sonra işine geri döndü. Beni şöyle bir süzdü. ‘’Boyun kaç senin sahiden?’’

‘’1.93.’’

‘’Senin yanında kısa kalsam da aslında kısa sayılmam ben.’’

‘’Değilsin zaten,’’ dedim. Yan yana olsak muhtemelen 1,70 civarı gelirdi, ideal bir boyu vardı.

‘’Yengem çok süt vermiş bana küçükken, ondandır.’’

‘’Yengen mi?’’

‘’Evet, yengem benim süt annemdir aynı zamanda.’’

‘’Ne güzel, aranız çok yakın demek ki.’’

‘’Öyledir. Bugün konuştuk telefonda, çalışma masasına benim çocukluk fotoğrafımı koyuyormuş yine.’’

‘’Çocukluk fotoğrafın mı? Bak şimdi gerçekten merak ettim,’’ dedi gözlerini büyüterek.

Elimdeki boncuğu bırakıp cebimden telefonumu çıkardım. Galeriye girip fotoğrafı buldum. ‘’Bak, bu benim ufaklığım işte.’’

O fotoğrafa bakarken ben de nefesimi tutmuş onu izliyordum. Önce yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. ‘’Çok... çok tatlıymışsın.’’

‘’Kardeşimle kavga etmişim orada, o yüzden biraz mahzunum. Bak bir de bu var, burada kreşe gidiyoruz. Sonbahardı sanırım, annem üşümeyeyim diye sarmış sarmalamış beni.’’

Parmağıyla ekrana dokundu yavaşça. ‘’Gözlerin... Çocukken çok güzelmiş.’’

‘’Şimdi değil mi yani?’’ dedim takılarak.

‘’Ben çocukluğun üzerinden konuşuyorum şu an.’’

‘’Benim üzerimden de konuş.’’

Başını telefondan kaldırıp doğrudan yüzüme, tam gözlerimin içine baktı. Bozkırın ortasında zaman durdu o an.

‘’Tamam... Şimdi de güzel gözlerin var. Oldu mu?’’

‘’Oldu,’’ dedim tebessüm ederek. ‘’Çok güzel oldu hem de.’’

‘’Dinçer...’’ dedi sesi biraz ciddileşerek. ‘’Ben dün seni kırdım mı?’’

Başımı olumsuz anlamda salladım. ‘’Hayır, asla. Sadece ben seni kırdığımı düşünüp durdum.’’

‘’Senin bir hatan yoktu. Ben sadece gereksiz duygular içerisine girdim birden, hepsi bu.’’

‘’Ne gibi gereksiz duygular?’’

‘’Gereksiz işte... Üzerine konuşmaya gerek yok şimdi.’’

‘’Peki,’’ dedim zorlamayarak. Önüme döndüm ama içim içime sığmıyordu.

Dakikalarca sohbet etmiştik, konu konuyu açmıştı. Ama vakit ilerledikçe Belçim'in gidiş saati yaklaşıyordu ve bu durum hiç hoşuma gitmiyordu. Cesaretimi topladım.

‘’Telefon numaramı sana verebilir miyim?’’

Şaşırdı, beklemiyordu. ‘’Neden?’’

‘’Çünkü... Güzel bir numaram var. Ezberlemesi kolay,’’ dedim saçma bir bahaneye sığınarak.

Gülümsedi, bu seferki gülüşü yeme beni der gibiydi. ‘’Benimle konuşmak istediğinden değil yani?’’

‘’Sen de tam olarak bunu duymak istediğin için sormadın yani?’’ diye karşılık verdim.

Birkaç saniye sessizce birbirimize baktık. Bakışlarındaki o buzların eridiğini görebiliyordum.

‘’Peki, ver bakalım numaranı. Olur da karakola falan düşersem benim arkadaşım polis diye seni ararım.’’

Odamdan çıkmadan önce ne olur ne olmaz diye küçük bir kâğıda özenle yazdığım numaramı cebimden çıkarttım. Düzgün olmadığı için üç kez yırttığımı bilmese de olurdu.

‘’Kızlara vermek için hazırda kartvizit taşıyorsun sanmıştım,’’ dedi takılarak.

‘’Yok, sadece senin için yazdım bunu.’’

Gülümseyerek kâğıdı aldı ve o meşhur çıkınına koydu. İsmini artık iyice bellemiştim.

‘’Bana biraz boncuk verir misin? Odamda boş otururken yapmaya devam ederim.’’

‘’Yardım teklifin için sağ ol ama gerek yok, Dinçer. Ben hallederim.’’

‘’Yardım değil ki bu. Elim oyalanıyor, sevdim ben bu işi. Hem senin kotayı doldururuz hızlıca.’’

‘’Dinçer, gerçekten gerek y-’’

‘’İçin rahat edecekse eğer, yaptığım kolye başına bir lira komisyon alırım senden, nasıl?’’

‘’Bir lira çok, batıracaksın beni!’’ dedi gülerek.

‘’Tamam, elli kuruş da olur. Orta yolu bulalım.’’

‘’Anlaştık o zaman.’’

Dayanamayıp güldüğünde onu izledim. Omzuna düşen kıvırcık saç tutamını geriye iterken kulağına yaklaşıp fısıldadım. ‘’Gülümseyince çok güzel oluyorsun.’’ Ona değmese de havaya karışan öpücüğümün; bir gün ona değeceğini de biliyordum.

 

Bölüm : 29.09.2024 20:07 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...