10. Bölüm

Gülün İçindeki En Ufak Yaprak

Pekbiafiliyalnizlik
pekbiafiliyalnizli

5 yıl önce Diyarbakır

Belçim Atalay

Hayat koskoca bir ağaçtır. İri gövdeli, iri dallı, iri yapraklı kocaman bir ağaç... İnsanoğlu tırmanmaya çalışır o ağaca, ne kadar yol katetebilirse o kadar yaşadım der. Peki, hızlı hızlı tırmanmak iyi bir insan yapar mı bizi? Hayır, nasıl tırmandığına göre değişir hayatın kalitesi. Dalı incitmeden mi çıkıyorsun, yoksa başkasının omzuna basarak mı?

Peki, ben neresindeyim o ağacın? Ya ayaklarım daha gövdesine bile zor değiyor, köklerin arasında kayboluyorum. Ya da en tepesinde rüzgâra karşı tek başımayım. Nasıl tırmandığımı da bilmiyorum üstelik; sadece tırnaklarımın arasındaki toprak sızısından anlıyorum yol aldığımı.

Hayat bana göre mücadele etmek demek. Yaşamak için, mutlu olmak için, bir lokma ekmek için... Her şeyle mücadele. Bazı geceler, en zoru olan kendinle mücadele. Kendinde savaşacak, tutunacak bir şey bulamamak en büyük kofluk.

Peki hayat sana göre ne demek? Sadece nefes almak mı, yoksa o ağacın tepesindeki rüzgârı göğüslemek mi?

Ben Belçim, Belçim Atalay. Hayat bana göre kofluktan ibaret.

🐦‍⬛🌹

Dün gece okuduğum kitabı bitirmek için ikiye kadar direnmiştim. Klasik bir aşk öyküsüydü işte, sonunda oğlan ve kız kavuşuyordu. Mutlu sonları severdim ben. O kadar acının, kederin mükafatı olmalıydı sonsuza dek süren o huzur. Yoksa bu koca ağaca tırmanmanın ne anlamı kalırdı?

Köye yeni gelen imamın okuduğu ezanla gözlerimi araladım. Sesi kadife gibiydi, içimi ürpertiyordu. Ev camiye yakın olduğundan her kelime odanın içinde yankılanıyordu ama bu sabah bir başka net, bir başka dokunaklı geliyordu sesi.

Yatakta biraz daha oyalandıktan sonra, bu kadar tembellik yeter Belçim dedim kendi kendime. Kalkmak için doğrulduğumda sırtıma giren keskin sancıyla yüzümü buruşturdum.

Başımı kaldırıp pencereye baktığımda sonuna kadar açık olduğunu gördüm. Selvi gece oda çok sıcak oluyor diye pencereyi açmıştı yine. O, başlıklı bazasında korunaklı uyuduğu için tüm o deli rüzgâr yer yatağında yatan benim sırtıma vurmuştu bütün gece. Haklıydı, oda çok küçüktü. Geçen yaz kendi ellerimle yaptığım boyası bile nemden atmıştı çoktan.

Küçük odayı iki genç kız olarak ikiye bölmüştük. Benim tarafımda cam kenarında eski küçük ama sağlam bir sedir, ahşap bir giysi dolabı ve bu yer yatağı vardı. Selvi'ye ise yengem yeni, büyük bir gardırop almıştı. Renkleri uyumlu masa, sandalye ve elbette her sabah önünde saatlerini harcadığı o süslü aynası vardı. İkimiz de payımızdan memnunduk aslında. Aramızda bir ayrım yoktu, sadece... Sadece bu evin bir kızı vardı, bir de ben. Bu odaya her girdiğimde bunu daha iyi anlıyor, ruhumun bir kenarına not ediyordum. Unutmuyordum.

Yatağımdan çıkıp pencereyi kapattım. Bir yandan da yatağında döne döne uyuyan Selvi'ye söyleniyordum içimden. Yüzüstü dönmüş, yorganı kalçasına toplamıştı yine. Köyümüzün sabahı ayaz olurdu, üşüyecekti akılsız. Üzerini usulca örtüp, açık bırakarak uyuduğu için yastığa dolanan saçlarını kurtardım. Gece yanıma aldığım ama içmediğim suyu komodinine bıraktım, bilirdim, birazdan susayarak uyanacak ve üşendiği için bardağa uzanmayacaktı. Bazen huysuz, bazen bencil olsa da seviyordum Selvi'yi. Olmayan kız kardeşim yerindeydi.

Bir de okuduğum kitaplardan öğrendiğim çok güçlü bir kavram vardı: Kız kardeşlik. Kadının kadına desteği... Bir kadın olarak bir şey başardığında, seni bir erkekten önce yine bir kadın alkışlamalıydı. Yazarın dediğine göre, bu alkış seni herkesten daha çok mutlu etmeliydi. Çünkü bir kadının başarısındaki gizli dikiş izlerini, o yolu yürürken kaç kez ayağının burkulduğunu ancak başka bir kadın bilebilirdi. Selvi'nin saçlarına bir öpücük bırakırken onun da beni kız kardeşi olarak gördüğünü umuyordum.

Odadan çıkıp alt kattaki banyoya indim. Bu saatlerde ev halkı derin uykudaydı. Banyomuz sadece betondan oluştuğu için içerisi buz gibiydi. İşlerimi bitirip odama geçince eski ahşap dolabımdaki tek sıra elbiselerime baktım. Allı elbiseyi geçen gün giymiştim, beyaz çiçekliyi son görüşmemizde... Ellerim dolapta olmayan bir şeyi arıyordu sanki, farklı bir dokunuş, farklı bir renk aranıyordum. Sanki varmış gibi.

Sonra duraksadım. Göğsüme o kof boşluk oturdu birden. Bugün onunla görüşemeyecektik ki. Yoktu. Göreve gideceğim, demişti günler önce. Dediğinden beri aklımdan bir saniye bile çıkmazken, sabah mahmurluğuyla nasıl unutuvermiştim yokluğunu? Zaten ne kadar olmuştu tanışalı? Neden on yıldır hayatımdaymış gibi kalbimin en orta yerinde ağırlıyordum onu?

Elimdeki basma fistanı dolaba sertçe sıkıştırırken kızdım kendime. Öfkeyle bir pantolon geçirdim bacaklarıma. İnce penyeyi başımdan geçirip üzerime kalın kumaştan çitilmiş bir yelek aldım. Kabarık saçlarımı aynaya bakmadan topuz yapıp odadan çıktım.

Her sabah soğuk olan ama güneşin hiç eksik olmadığı bahçemize çıktım. Klasik köy bahçesiydi işte, birkaç cılız ağaç ve bolca ot vardı. Büyüdükçe tırpanla biçtiğim o otların yine vakti gelmişti.

İlk işim tavukları kümesinden çıkartmak oldu. Su kaplarındaki yaprakları ayıklayıp yemlerini verdim. Ardından bostanları sulamak için işe koyuldum. Evin arkasındaki fideleri sabahın bu saatinde sulamazsam kimse yüzlerine bakmazdı. Ninem bostana inerken düşüp kalçasını çatlattığından beri ona buralar yasaktı. Hortumu elime alıp toprağın kokusunu içime çektim, su toprağa değince çıkan o koku, bana yaşadığımı hissettiren nadir şeylerden biriydi.

Sulama bitince ahıra adımladım. Üzerime hayvanların yanına girerken kullandığım, üstümdekilere göre daha eski kıyafetlerimi giyip saçlarıma yazmamı bağladım. İlk olarak büyükbaşlara uğradım.

Dinçer'in alnındaki beyaz gülüşü okşadım gülümseyerek. ''Günaydın, nasılsınız bugün?''

Dinçer o devasa gözleriyle bana bakıyordu sadece. Şimdi adaşı yanımda olsa şaşkın şaşkın bakar ve ''Günaydın demelerini mi bekliyorsun, Belçim?'' derdi. Ben de ''Evet,'' derdim. ''Bekliyorum.''

Hayvanlarla iç içe olunca onlar insanın en yakın dostu oluyordu. Mesela o bilmese de Dinçer'e kızdığım her şeyi onlara anlatıyordum. Uzun uzun söyleniyordum hepsine. Akıl vermiyorlardı ama en azından yargılamadan dinliyorlardı.

Ahırı temizleyip suları tazeledikten sonra, bacağındaki pansumanı yenilemem gereken Pamuk'u kucağıma aldım. Onu dışarı çıkarıp yarasını sarmaya başladım. Bir yandan da onunla dertleşiyordum.

''Tamam, ben de üzüldüm gitmesine ama arkasından bayılman biraz abartıydı bence Pamuk.''

Pamuk, ''Hayır abartı değildi,'' der gibi melül melül bakıyordu yüzüme.

''Bakma öyle, seni görsün diye yere attın resmen kendini. Sen yere düşmeden gelip kucaklayacak mıydı seni? Selvi'nin her akşam izlediği dizilerde yaşamıyoruz Pamuk. Hem sen bir kuzusun farkında mısın?''

Pamuk itirazla meeledi.

''Bugün tam beş gün oldu gideli. İlk gittiği gece tüm konuşmalarımızı anlattım ya sana. Özlemiş işte seni, yanında olmak istiyormuş. Ama sen aldanma, erkekler hep böyle söyler diyor Selvi, haklıdır belki...''

İncecik bacağını sardıktan sonra kuzumun tatlı yüzünü öptüm.

''Sen seneye miss kuzu seçileceksin, Dinçer'den daha iyilerini bulursun. Aşkı bırak, kariyerine odaklan tamam mı?''

Pamuk sahiden Dinçer için üzülüyordu. Acaba onları görüntülü mü görüştürseydim? Elimde Selvi'nin eski yarısı tuşlu yani yarı aklı beyaz bir telefonu vardı. Onunla görüntülü göğsüme mümkün müydü?

''Anladım, seviyorsun onu ama bu kadar bağlanma Pamuk. Hep gidebilir... Bir daha hiç dönmeyebilir,'' derken sesim kendi kendine kısılmıştı. Sahiden, ya hiç dönmezse?

Sıkıntıyla iç çekip Pamuk'u annesinin yanına bıraktım. Ahırdan çıkınca kıyafetlerimi çıkarttım ve ellerimi kalıp sabunla iyice yıkadım. Kalıp sabunlar iyiydi de ellerimi çok kurutuyordu.

Eve geldiğimde yengem uyanmıştı, erkek tıraşı kısalığındaki saçlarını geçen hafta boyamıştım, dersleri düşünmekten özenmediğim için renk geçişleri çok fazlaca vardı. Saçlarının üzerine beyaz yazmasını geçiriyordu. Bir altmış boylarında, balık etli ve biraz asabi bir kadındı.

''Günaydın yenge.''

''Günaydın kızım, hallettin mi işleri?'' dedi ağzını kapatmadan esneyerek. Ağzının içindeki dişlere bakmaktan kendimi alamadım.

''Hallettim yenge, tertemiz oldu.''

''İyi... İki dakikada hamur yoğurdum, gözleme yapalım kahvaltıya. Oğlanlar ne zamandır istiyordu.''

Yengemle beraber evin damına çıktık. Hamur işlerini hep burada yapardık. Yanıma aldığım yazmayı saçlarıma kapattım. Yengem teknenin başına eğilecekken inleyerek elini sırtına bastırdı. Telaşla yanına varıp koluna girdim.

''Aniden eğilmesene yenge, fıtığın var.''

Bir eli sırtında yakınıyordu. ''Bıçaklıyorlar sanki sırtımı, ah bu hastalık en beteri kızım.''

''Dinlen sen.''

''Hamuru zar zor yoğurdum, açıver hadi kızım.''

''Ben hallederim yenge.''

Dama çektiğimiz musluğu açıp ellerimi dirseklerime kadar yıkadıktan sonra yengemin uzattığı beyaz önlüğü taktım. Ardından sofra bezi serili yere eğilip hamur teknesinin başına geçtim. Elimi değdirerek havasını aldığım hamuru kendine getirmek için bir iki dakika yoğurmaya başladım. Yengem plastik sandalyeye sırtını yaslamış ahlanıp ohlanıyordu.

''Sen biraz daha yat yenge, Selvi'yi uyandırıver o da pişirsin hızlıca biter.''

''Kız okuldan yorgun geliyor, Belçim. Uyusun. Ben pişiririm.''

''E sırtın ağrıyor yenge.''

''Olsun olsun, bisleğeçi alıp geleyim ben, sen payla hamuru.''

Hamuru hızla bezelere ayırıp üzerini temiz bir bezle örttüm. İlk bezemi sofranın üzerine alıp altını üstünü unladıktan sonra oklavayı elime alıp açmaya başladım. Otla ve patatesle içlerini doldurduğum gözlemeleri yengem pişiriyordu. Ara sıra elindeki nemli bezle üzerinde un yanığı oluşan sacı siliyordu. Sabah güneşi yorgun yüzüne vururken ara sıra iç çekiyordu.

''Bugün de gidecek misin ota ha kızım?''

''Hayvanları teslim ettikten sonra giderim yenge, öğleden önce Özlem ablaya uğrayacağım. Boncukların parasını verecek.''

''Bir daha sor bakalım iş var mıymış.''

''Sorarım yenge.''

''Fidan'ın kızı evleniyor, yazma oyası istedi senden. Geçinkileri beğenmiş, istediğin parayı da verir sana. Belçim yapar mı diyor.''

İş bitmeden yeni iş geliyordu, şükrediyordum bu duruma. ''Ederim tabii yenge, yaparım ben.''

''İyi, söylerim, Fidan'a.''

''Sağ ol yenge.''

Oklavaya sardığım otlu gözlemeyi sacın üzerine bırakıp yeni bir bezeyi unladıktan sonra açmaya başladım.

''Kendine çeyizlik yapman gerekirken el alemi hoş ediyorsun. Kadersiz kızım benim.''

''Niye öyle diyorsun yenge? İş bu, yaparım tabii.''

''Artık evlilik çağındasın, Belçim. Vaktin geliyor.''

Açılmasından en hoşlanmadığım konu buydu. Öfkeyle oklavaya sarılı hamuru açtım. ''Selvi benden büyük, ilk sıra ondadır.''

Sözüm sinirlendirmişti yengemi, ters bir bakış atmıştı suratıma. ''Selvi seninle bir mi kızım? Selvi'nin eli ekmek tutacak, ilk önce okulu bitirip o cübbeyi üzerine giyecek. Sonra dengi dengine bir oğlanla evlenecek. Anlı şanlı düğününü yapacağım, Emine'nin kızı yüksek mektepte okuyup davullu zurnalı düğün yaptı diyecek millet.''

Selvi'yle ilgili bunun gibi çok hayali vardı yengemin.

''Mutlu olsun, Selvi,'' dedim hamuru açmaya devam ederken. ''Bahtı güzel olsun.''

''Olacak, ben kızımın tahtını güzel yaptım. Bahtı da güzel olacak.''

Son hamuru da açtıktan sonra kenara koydum. ''Ben pişirmeye devam edeyim, sen çayı koy. Ayran da çalkala kızım, amcan ayran ister.''

Üzerimdeki unları silkeleyip damdan eve girdim. Küçük mutfak tüpüne büyük çaydanlıkları yerleştirip pınardan doldurduğum suyla çayı koydum. Kahvaltılıkları dolaptan çıkartıp yuvarlak tepsiye yerleştirdim. Gözlemeyi bala, yoğurda sürerek yemeyi seviyorlardı. Koca koca kazanlarda yaptığım elma pekmezinden iki kâse koyduktan sonra tepsiyi kucaklayıp dama taşıdım. Hava güzeldi, bugün kahvaltımızı damda ederdik.

Herkes teker teker uyanmıştı. Hatta ninem sabah dedikodusu için mahallede dolanmaya çıkmıştı bile. Abimi uyandırmak için odasına girecekken kapı birden Musa ağabey tarafından açıldı. Altında sadece iç çamaşırı vardı, herkes rahat gezerdi evde ama ben söyleyemesem de rahatsız olurdum. Gözlerim kaçacak yer arardı. İçten içe bunun yanlış olduğunu bilirdim.

''Günaydın abi.''

''Günaydın,'' diye homurdanıp banyoya adımladı.

İçeriye girip uykucu abimi gıdıklayarak uyandırdıktan sonra abimin dama çıkmasının ardından yatağını toplamaya başladım. Abim döşekte rahat edemiyordu, onun için baza almıştım. Musa ağabeyin de yatağını düzelttikten sonra odayı havalandırmak için camı açtım. Dağınık ortalığa da el attıktan sonra evin en büyük uykucusu Selvi'nin yanına gittim.

Yorganı kafasına kadar çekmiş uyuyordu. Yorganı tutup yüzünden indirdim. Ağzı hafif aralıktı, komik görünüyordu. Benden bir yaş büyüktü Selvi. Kızıla boyadığı saçları beyaz yastık yüzüne yayılmıştı. Köşeli bir yüzü vardı, en büyük pişmanlığı on beş yaşındayken ip gibi aldırdığı incecik kaşlarıydı. Yüzüne ince kalsa da kaşları güzel bir kızdı Selvi. İşveli ve cilveliydi.

''Kalk hadi uykucu, kahvaltı hazır.''

Tek gözünü açıp mızmızlandı. ''Sabah sabah neden gözleme kokuyor burası?''

Şakağını dürttüm. ''Gözleme açtık çünkü akıllım.''

''Haha, çok komik,'' dedi sırat asarak.

Kafasına hafifçe vurdum. ''Uyan hadi, okula geç kalacaksın.''

''Uf, hiç gidesim yok, Belçim.''

''Selvi mızmızlanma, kalk hadi.''

Eliyle gözünü ovalamaya başladı. ''Gözleme yemek istemiyorum. Mısır gevreği getirsen bana ama inek sütü koyma, kokuyor. Marketten süt almıştım.''

Endişeyle ayağındaki yorganı çektim. ''Ayağına ne oldu senin, Selvi!''

''Ay ne olmuş?''

''Bu ayağının hâli ne?''

Korkarak yatağından kalktı, zıplayıp duruyordu. ''Ne var ayağımda?''

Keyifle ellerimi yatağa bastırıp geriye yaslandım. ''Ayağın tutuyormuş, git kendin al.''

Önüne toplanan saçlarını nefes nefese arkaya itti. ''Yuh Belçim ya! Sabah sabah ödüm koptu.''

''Ayrıca ineklerimin sütleri kokmuyor, uygun olmayan silajlarla beslemiyorum hiçbirini.''

''Ne kıymetli ineklerin varmış ya.''

''Onların sayesinde para kazanıyorum, hepsine gözüm gibi bakmak görevim. Çok kıymetliler hanımefendi.''

''Mö desem bana da gözün gibi bakar mısın?''

Saçlarını karıştırdım. ''Şebek seni, hadi hazırlan. İlkokul talebesi gibi başında yarım saat harcıyorum ya.''

Selvi'nin yanından ayrılıp dama kahvaltıya çıktım. Merdivenlerden başım görünür görünmez amcam konuştu.

''Tütün makinası odada kaldı getir, Belçim.''

''Tamam amca.''

Çıktığım merdivenleri geri geri inip amcamın odasındaki tütün makinasını alıp tekrar merdivenlere yöneldiğim sırada Selvi beni yakaladı.

''Belçim yeni aldığım sutyenleri bulamadım, banyo yapacağım.''

''Gardırobun çekmecesinde.''

''Bulamadım.''

''Uf, diğerlerini giysene.''

''Onlar dik göstermiyor.''

''Ne bu çaba?'' diye söylene söylene odaya geçtim.

''Of Belçim, seviyorum giyinmeyi kuşanmayı, sen unuttun cinsiyetini valla.''

Çekmeceden aldığım sutyeni eline verdim. ''Ağzına kadar çıkar tamam mı?''

''Göğe kadar dikeceğim,'' diye söyleniyordu arkamdan.

Dama çıktım tekrar, tütün makinasını uzattım. ''Buyur amca.''

''İki saatte getirdin,'' dedi aksi bir sesle.

''Selv-''

''Ayran koyuver kızım amcana,'' diyerek araya girdi yengem.

Sürahiye yönelip biten bardağını doldurdum.

''Macit abin kaymak istediydi onu da getiriver kızım.''

Ayaklanacağım sırada Sedat abim lafa karıştı. ''Otur Belçim, iki susak bir şey ye. Bir oraya bir buraya koşup durma.''

''Kaymak getireyim, otururum abi.''

''Selvi getirir.''

Sedat abi yeni boşanmıştı karısından. Üç çocuğu da yengemde kalmıştı. İstanbul'da yaşıyordu onlar. Boşanmanın ardından yengem yeni bir kız bulmak için buraya çağırmıştı oğlunu. Evlendiği kız pek iş bilmiyor diye yakınıyordu yengem, oysa kız ufacık yaşta kaçmıştı oğluna. Buna ağzını açıp kızı geri göndermemişti ama. Bu evde gördüğüm yanlışları dile getirdiğim ilk gün yetimliğim vurulmuştu suratıma. Bir daha da cesaret bile edememiştim ağzımı açmaya.

Sedat abimin sesi, damın sessizliğini bıçak gibi yırtarak yankılandı. ''Para atacağım çocuklara, sizde var mı ana?''

Yengem, oturduğu yerden istifini bozmadan cevap verdi. ''Bende para ne arasın oğlum.''

Amcam, elindeki tütün kağıdını dudaklarına götürürken homurdandı. ''Arabanın tamirine tonla para gitti zaten, cebimde kuruş kalmadı.''

Musa ve Macit abimden ise tek bir çıt çıkmadı, her zamanki gibi başlarını önlerine eğmiş, görünmez olmaya çalışıyorlardı. Sedat abim isyan ederek ayağa fırladı. ''Maaşımı alıp olduğu gibi elinize saydım ben! Şimdi çocuklara ne göndereceğim ana? Gözleme mi yollayayım paketle?''

''O hayırsızla evlenirken, başımıza o dertleri açarken düşünecektin bunları,'' dedi yengem, iğneleyici bir sesle.

Abim, bu haksız suçlama karşısında acı bir kahkaha atıp annesini alkışladı: ''Boşadın bizi, yaptın yapacağını sonunda... Artık yakanı kurtardın ya, yeter ana!''

''Ben mi boşadım sizi? Çocukların sümükleri ağızlarına akıyordu, o kıza iki kelime laf anlatamadık,'' diye savundu kendini yengem.

''Siliverseydin ya ana! Ne diye her şeyi kızın başına kaktın, el kadar kızı evden kaçırana kadar uğraştın?''

Yengem, öfkeyle elindeki çekirdeği kenara fırlattı. ''Açma şu mevzuyu, Sedat. Git işine hadi!''

Her zamanki gibi gergin olan kahvaltı sofrasından yiyen kalkıp gidiyordu. Musa abim özel güvenlik vardiyasına, Macit abim sanayideki tozun toprağın içine, Sedat abim ise direksiyon başına adımladı.

Amcamın çayını tazeledikten sonra sessizce odama geçtim. Yatağımın altına sakladığım küçük cüzdanımdan bir miktar para alıp Sedat abimin peşinden koştum. Evden çıkmak üzereyken kapıda yakaladım.

Elimdeki parayı uzatarak, ''Bu kadar yeter mi abi?'' diye sordum kısık bir sesle.

Ağabeyim, nasırlı elleriyle tuttuğu paraya bakıp yutkundu. ''Gerek yok, Belçim. Ben bir şekilde hallederim, alma kendi rızkından.''

''Yeğenlerim için gönderiyorum abi, benim içimden koptu, al lütfen,'' dedim. Çocuklar ufak olmasa bunu yapacağımı sanmıyordum.

İstemeye istemeye, mahcubiyetle parayı aldı. ''Maaşımı alayım ilk iş sana ödeyeceğim, söz.''

Öderdi, biliyordum daha öncekiler gibi sadık kalırdı sözüne. Eğer ödemeyeceğini bilsem zaten bu parayı veremezdim çünkü ben bu parayı iğne oyalarından, sırtım ağrıyana kadar yaptığım işlerden kazanıyordum.

''Hayırlı işler abi,'' diyerek uğurladım.

İçeri döndüğümde amcam tütün sarmaya devam ediyor, yengem de ona yardım ediyordu. Ninem hamur işi yiyemediği için dün akşamdan kalan çorbayı ısıtıp önüne koydum. Dişsiz ağzıyla çorbasını içerken bir yandan da bana dua ediyordu.

Amcam uzun süren duaya alayla güldü. ''Hatim indirdin be ana, bitmedi duan!''

Ninem, oğluna keskin bir bakış fırlattı ''Hak edene indiririm elbet!''

''Üç aylığın yarın yatıyordu değil mi senin?'' diye sordu amcam, konuyu paraya getirerek.

''Hemen göz diktin maaşıma! Bu ayki paramı Belçim'e vereceğim ben,'' dedi ninem kararlılıkla.

Amcamın yüzü asıldı. ''Çoluğa çocuğa dağıtıp durma şu parayı ana, işim var benim o parayla, sıkışığım diyorum.''

''Benim paramla kendine iş kurma! Torunumun o para, karnımı doyuruyor, sırtımı keseliyor, yarın öbür gün diş hekimi olunca bana gıcır gıcır diş bile yaptıracak,'' dedi ninem, beni savunarak.

Amcam sararmış dişlerini göstererek geniş kahkaha attı. ''Ha ha! Diş hekimi olacakmış senin bu torunun, güldürme beni ana!''

Yengem araya girerek konuyu kestirip attı. ''Okul mevzusu kapandı bitti! Yine kızı doldurup doldurup üstümüze salma ana, huzurumuzu kaçırma.''

Sessizce yediğim gözlemenin o küçük lokması, boğazıma bir düğüm gibi oturdu. Gözlerimin dolmasını engellemek için hızla ayağa kalktım. ''Ben bir Selvi'ye bakayım, geç kalmasın,'' diyerek kalabalıklar içinde ağlamaktan kaçındım.

Hızlı adımlarla merdivenleri inip odama yöneldim ama Selvi kapıyı arkadan kilitlemişti. Kapıyı tıklatınca içeriden sesi geldi. ''Üstümü giyiniyorum, girme!''

''Benim, Selvi. Aç kapıyı.''

Birkaç saniye sonra, nemli saçları ve heyecanlı yüzüyle kapıyı araladı. İçeri girip kapıyı arkamdan örttüm.

''Şunun kopçasını taksana, Belçim. Elim yetişmiyor,'' diyerek sırtını döndü.

Kopçayı dikkatle takıp ellerimi çektim. ''Hâlâ hazırlanmadın mı sen? Geç kalacaksın.''

''Musa çıktı mı?'' diye sordu fısıltıyla.

''Çıktı.''

''Babam damda mı hâlâ?''

''Evet, orada.''

''O zaman bu elbiseyi giyiyorum!'' diyerek poşetten fuşya rengi, dar kesim bir elbiseyi heyecanla çıkardı.

''Selvi, akşam yakalanırsan çok kızarlar. Sonra tatsızlık çıkınca yine sen ağlıyorsun,'' dedim endişeyle.

''Geçen gün 'Karşılarına geçip kıyafetime karışamazsınız diye bağır' dediğinde az kalsın tokat yiyordum, Belçim. Unuttun mu?'' dedi sitemle.

''Onlar laftan anlayacak insanlar değiller, Selvi. Biliyorsun.''

''O zaman ben de gizli gizli geçiririm sözümü!'' diyerek aynanın karşısında elbisesiyle bir tur döndü.

Hevesini kırmak istemiyordum. Dışarıdaki insanlar için önemsiz, sıradan sayılan her konu, bizim evin içinde hâlâ büyük birer kavgaydı. ''Giy bakalım, nasıl duracak üzerinde,'' dedim.

Fermuarını çektiğim elbise Selvi'ye gerçekten çok yakışmıştı, adeta bir çiçek gibi açmıştı odanın içinde. ''Alttan siyah bir çorap mı giysen acaba, Selvi? Biraz kısa sanki bu,'' dedim içimdeki koruma içgüdüsünü durduramayarak.

''İstersen ilkokuldaki gibi altına pantolon giyeyim, Belçim. Oldu olacak!'' diye çıkıştı.

''Görürlerse kıyamet kopar diye korkuyorum, seni düşündüğümden söylüyorum bunları.''

''Sen akşam bana gözcülük yaparsın, bir şekilde hallederiz.''

''Sabah sağ salim evden çık da akşamı o zaman düşünürüz...''

''Şu tokayı da taksana saçlarıma, yani aldım.''

Gümüş renkli ince tokayı kızıl saçlarına yerleştirdim, ışıl ışıl parlamıştı. Makyajını da bitirdiğinde artık tamamen hazırdı.

Fakat o hazır hissetmiyor olacak ki saçlarını ayırmış diplerine bakıyordu. ''Dip boyam gelmiş, Belçim. Baksana şuna!''

''Gerçekten şu anki derdimiz bu mu Selvi?''

''Alttan siyah siyah saçlarım çıkıyor, ağlamayayım da ne yapayım?''

''Ağlama hadi, çok güzelsin zaten, sus artık,'' dedim gülümseyerek.

Bana sıkıca sarıldı. ''Oy tamam meleğim benim.''

''Selvi, bugün neden bu kadar çok özendin? Gerçekten okula mı gidiyorsun?'' diye sordum şüpheyle.

Saçını parmağına dolayarak gülümsedi. ''Öğleden önce ders, öğleden sonra Mars, Belçim!''

Öfkeyle gözlerimi açtım. ''Yine nereye gidiyorsun, Selvi? Maşallah bu dönem okul yerine her yere uğradın.''

''Akşam anlatırım her şeyi!'' diyerek havadan bir öpücük attı ve kapıya yeltendi.

''Selvi bak, kimseye güvenme sakın!'' diye bağırdım arkasından, sesimdeki endişeyi gizleyemeyerek.

Durup alayla gülümsedi. ''Bunu bana sen mi söylüyorsun, Belçim? İki gündür tanıdığın bir adamı bana anlata anlata bitiremedin ama!''

''Dinçer herkes gibi biri değil, Selvi. Onu başkalarıyla karıştırma.''

''İsmi bile bir hayali arkadaşa göre fazla karizmatik bence,'' dedi, her kelimesine dalga ekleyerek.

Omzuna hafifçe vurdum. ''Hayali falan değil adam! Boyayla beraber beynin de mi akıp gitti senin?''

''Aynen Belçim, aynen... Koskoca polis memuru gelecek de bir çobanın yanına oturup dertleşecek, 'Arkadaşım ol' diyecek... Üstelik çikolata bile verecek! Hem de anlattığın kadar yakışıklıysa kesin hayaldir bu, başka açıklaması yok.''

''Ben yakışıklı demedim bir kere!''

''Anlatırken yüzünün aldığı halden belli zaten ne olduğu. Gür kirpikli, yeşil gözlü, biçili burunlu... O kaşının karasına vurulduğun hayalet işte.''

''Kimseye vurulmadım ben ayrıca! Sensin hayalet!''

''Tabii tabii... Kardeşi falan varsa bana ayarlayalım bari,'' dedi gülerek.

''Maalesef, Selvi. Kardeşi aptal kızlardan hiç hoşlanmıyormuş!''

''Gıcık şey!'' diyerek somurttu.

Selvi makyaj malzemelerini çantasına tıkıştırırken, ben de masasının üzerindeki kalemleri buruk bir tebessümle kalemliğine dizdim. Okuyamadığım o sıraların kokusunu, parmaklarımın ucundaki şu tahta kalemlerden almaya çalışıyordum.

''Yanına para al mutlaka,'' dedim sesimi ciddileştirerek.

''Kafeye Ceren'in arkadaşları da gelecek, onlar öder herhalde.''

''Para al dedim sana! Kendi yediğini kendin öde, kimseden hayır bekleme. El kapısında borçlu kalma kimseye.''

''Uf, ne olacak iki kuruşluk kahveden sanki...''

''Sizin gittiğiniz o lüks kafelerde iki kuruşa kahve mi kalmış, Selvi? Belli ki uzun zamandır hesap ödememişsin sen, dünya kaç bucak haberin yok.''

''Hesap ödeyenlerim var benim canım, sen merak etme,'' dedi büyük bir gururla.

''Ne büyük bir gurur gerçekten...'' diyerek iç çektim.

Selvi hazır olunca ilk ben çıktım odadan. Koridoru, bahçeyi kontrol ettim. Amcamlar hâlâ damdaydı, diğerleri de görünürde yoktu. Selvi'nin sessizce dışarı süzülüşünü izledim. Arkasından el sallarken, akşam bu elbiseyle eve nasıl gireceğini, bu yalanların sonunun nereye varacağını düşünmeden edemedim.

Tam o sırada avludan yengem gürledi. ''Belçim! Sofrayı topla kızım, hadi!''

Yengemin seslenmesiyle kendimi tekrar damda buldum. Amcam, sanki tüm Diyarbakır'ı tütünle doyurmaya yemin etmiş gibi hırsla çalışırken, ninem öğle yemeği için fasulye kırıyordu. Yengem ise çoktan çekirdek çitlemeye başlamış, hayallere dalmıştı bile.

Oval tepsiye kahvaltılıkları dizmeye başladım.

''Selvi'm nerede, Belçim? Göremedim onu,'' dedi yengem, gözlerini yoldan ayırmadan.

''Dersi çok erkenmiş yenge, az önce çıktı evden,'' dedim. Yalancı çobanlık rütbem bir tık daha artmıştı, boynumdaki o görünmez yükle beraber.

''Bir şeyler yeseydi bari kızım, aç gitmeseydi.''

''Yedi yedi, merak etme sen.''

''Harçlığı var mıymış, sordun mu hiç?''

Hesap ödeyenleri varmış ya, diye geçirdim içimden acı bir tebessümle. ''Sordum yenge, varmış.''

''Ne güzel okuyor benim güzel kızım,'' diyerek gururla iç çekti yengem.

''Kızdan yana yüzün gülüyor, Emine, maşallah,'' dedi amcam, sardığı tütünleri cetvelle çizilmiş gibi sıraya dizerken.

''Koskoca avukat olacak benim kızım! Avukat anası diyecekler bana sokakta yürürken!''

Tepsiyi karnıma yaslayıp ağır adımlarla merdivenlerden indim. Dağınık ve küçük mutfağımıza girdiğimde bulaşıkları yıkamaya koyuldum. Yengem, deterjan çok gidiyor diye makineyi yasaklamıştı. Güğümde ısınan suyu leğene boşalttım; su az olunca yağlı lekeler inatla çıkmıyordu ama pes etmedim.

Mutfak işim bitince evi toparlamaya giriştim. Yatakları kaldırıp çarşafları gerdirdim, camları açıp odaları çalı süpürgesiyle bir güzel süpürdüm. Kalabalık bir evde toz hiç bitmezdi. Yengem damdan inip yanıma geldiğinde elinde cam bezi vardı.

''Belçim, çamaşır makinesini açacağım kızım, odaları gez de abilerinin kirlileri varsa toplayıp getir bana.''

''Abilerimin kirlilerini sen toplasan daha iyi olmaz mı yenge?'' diye sordum çekinerek.

''Niyeymiş o?'' dedi, elini beline koyup kaşlarını çatarak.

''Özel eşyaları falan oluyor ya hani, çekiniyorum ben...''

''İki tane iç çamaşırından mı çekiniyorsun kızım sen!'' diye hiddetle bağırdı. Sesi evin içinde yankılandı.

''Yok yenge ondan değil de...''

''Tamam, gönlün yoksa öyle de bana! Ben toplarım zaten her şeyi!'' diyerek söylene söylene odalara daldı. Koca adamların kirli çamaşırlarını toplamak midemi bulandırıyordu ama bunu anlatmanın bir yolu yoktu. Ne şekilde dersem diyeyim yengem çemkirirdi.

İşlerim bittiğinde saat on olmuştu. Ninem, kırdığı fasulyeleri musluğun altında yıkarken, ''Az toplamışım, Belçim, içine patatesle patlıcan da katalım da türlü gibi olsun, yoksa bu kadar başa yetmez bu aş,'' dedi mahzun bir sesle.

''Güveç kabında yapayım mı ninem sana? Öyle daha yumuşak olur, rahat yersin.''

''Çocuklar pek beğenmiyor çok pişince; sen her zamanki gibi yap, ben kendi çorbamı içerim,'' dedi.

''O nasıl laf nine? Ben küçük çömlekte sana özel pişiririm her zaman. Hep sana özel yapmıyor muyum ben?''

''Ah kızım ah...'' dedi ninem derin bir iç çekerek. ''Kalın ince bir imiş, hayıf ömrüm çürümüş...''

Kollarını sıkıca sarıp beni göğsüne bastırdı. ''Melek kızım benim... Seni hayırlı bir kapıya evlendirmeden ölürsem, gözüm açık giderim valla.''

''O nasıl söz nine? Ölmek falan...'' Dinçer'in o sözü geldi aklıma. ''Sen daha on sekiz yaşındasın nine!'' dedim gülerek.

Ninem dişsiz ağzıyla neşeyle gülümsedi. ''O nasıl laf kız? Kim dedi onu sana?''

''Birinden duydum işte...''

''Senden bile ufağım desen ya o zaman?'' dedi neşeyle. Kınalı ellerinden öptüm. Ninem zayıftı, kemikli yüzü bazen canımı acıtıyordu ama sevgisi dünyalara bedeldi.

''Ben ocağa yemeği koyayım nine, sonra Özlem ablaya gideceğim, emeğimin parasını almaya...''

Ninem, feri sönmüş mavi gözleriyle etrafı süzdükten sonra koynundan banka kartını çıkarıp avucuma bastırdı: ''Al şunu kızım, çek benim maaşımdan ne lazımsa, geri kalanını da kendi hesabına atarsın, lazım olur elbet.''

''Yok nine, olmaz öyle şey,'' diyerek geri çevirmeye çalıştım ama bırakmadı.

''Sus kız! O kadar para biriktiriyorsun tek başına, benim de bir katkım olsun. Amcam duyarsa kızar falan deme, o her şeye kızıyor zaten. Hadi git çek, kimse bilmez,'' dedi göz kırparak.

Nasırlı ellerini tekrar öptüm. ''Sağ ol nine, eksik olma.''

''Sen gireceksin o mektebe, Belçim. Ben inanıyorum sana.''

''Gireceğim nine. İlk işim de seninle abimin dişlerini yaptırmak olacak, söz.''

Ninem dişsiz ağzıyla sırıttı, hayallere daldı. ''Altın diş isterim ona göre!''

''Sana canım feda.''

Büyük güveç kabını taş fırına verip kasabanın yolunu tuttum. Köy ile kasaba arası yarım saatti. Tozlu yolda ilerlerken yanımdan geçen arabaların kaldırdığı tozları üstümden silkeleyerek yürümeye devam ettim. Aklımda sadece Dinçer vardı. ''İstediğin zaman arayabilirsin,'' demişti. Telefonumu çıkardım. Ekrana öylece baktım. Dinçer belki bana fotoğrafını atardı? Atar mıydı sahiden? Adam sana niye resmini atsın Belçim!

Aramaya karar verdiğimde heyecandan ne yapacağımı şaşırdım. Üzerimi düzelttim, topuzumu açmaya niyetlendim ama sonra vazgeçip elime vurdum, telefonda beni görmeyecekti ki! Derin bir nefes aldım. Karnıma aniden bir kramp girdi, sabahki gözlemeler mi dokunmuştu, yoksa bu çarpıntı başka bir şey miydi?

En sonunda bir cesaret aradım ve telefonu kulağıma götürdüm, kalbim boğazımda atıyordu.

Telefon dört kere çaldı, açan olmadı. Beşinci çalışın sonuna doğru parmağım ekranın üzerinde kararsızca gezindi; ha kapattım ha kapatacağım... Altıncı çalış da cevapsız kalınca umudumu kesip telefonu cebime tıktım.

Bana neler oluyordu böyle? Bu hislerin sonu hayra çıkardı umarım.

Yol kenarındaki çeşmeye varınca musluğu açıp yüzüme buz gibi suyu çarptım. Boynumu nemli ellerimle serinletmeye çalışırken, çeşmenin hemen arkasında duran o modifiyeli araba bütün huzurumu kaçırmaya yetti. İçinden sahibi indi; sanki yarım kalan bir hesabı varmış gibi üzerime doğru yürüdü. Görmemiş gibi yapıp yoluma devam edecekken hemen önümü kesti. Düğmeleri sonuna kadar açılmış siyah bir gömlek, içinde o meşhur beyaz atletiyle karşımdaydı.

''Belçim!'' diye seslendi laubali bir tavırla.

Musluğu sertçe kapatıp ellerimi havaya silkeledim. Yanından geçip gidecekken önüme set kurdu.

''Yolumdan çekil, Dündar. İşim var,'' dedim tersleyerek.

''Aynı köyün insanıyız neticede, Belçim. Selamı da mı çok görüyorsun bana?''

''Evet, çok görüyorum,'' dedim gözlerinin içine dik dik bakarak.

Bu sert tavrım onu daha da keyiflendirmişti. Sırıtmaya başladı. ''Bu suratsızlığınla evde kalacakmışsın, yengen öyle konuşuyormuş sağda solda. Ama merak etme sen, ben alırım seni.''

Elini saçıma doğru uzatınca hızla elinin tersine vurdum. ''Eline koluna mukayyet ol, Dündar. Yoksa bir gün birileri o elleri kırar,'' dedim tehditkâr bir sesle.

''Hadi ya?'' dedi alayla. ''Kim kıracakmış o elleri?''

''Bir daha yoluma çıkarsan görürsün kimin kıracağını!''

Onu arkamda bırakıp hızla yürümeye başladım ama yılmadı, yine karşıma geçti. ''Annemi göndereceğim yakında, başlarız düğün hazırlıklarına. Bu kadar naz yeter, Belçim. Hangi erkek olsa usanırdı ama bak ben hâlâ dayanıyorum.''

''Ne nazı be! Rahatsız oluyorum senden, bunu anlayamayacak kadar aptal mısın yoksa?''

''Amcanla yengen her gün orada burada sizden konuşuyor Belçim. İki yetimsiniz, bir seneye kalmaz kapının önüne koyarlar sizi, bilesin. Seviyorum seni diyorum işte. Param var, pulum var... Yarın öbür gün göbekli bir adamın kuması olmaktansa gel bana, hanımlar gibi yaşatayım seni. Elin kapısında hizmetçilik yapma artık.''

Bir an durdum. Sesimi yumuşatarak, ''Haklısın aslında,'' dedim.

Dündar gülümsediğinde, sabah içtiği o ağır nargilenin aroması burnuma kadar geldi. ''Hah şöyle, yola gel biraz. Arabayla bir tur attırayım mı sana?''

Başımı salladım. ''Olur, atalım.''

Herkesin görüş alanından çıkıp çeşmenin tenha arkasına geçtik. Tam tahmin ettiğim gibi, tenhaya geçtiğimiz an beni çeşmeyle kendi arasına sıkıştırmaya niyetlendi. ''Bir öpeyim mi kız seni?'' diye fısıldadı iştahla.

''Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı neydi Dündar, bilir misin?'' dedim sakin bir sesle.

''Ne bileyim kız, boş ver şimdi onu bunu,'' diyerek üzerime eğildi.

Aramızdaki mesafeyi kapatıp elini saçlarıma uzattığında, kolunu hızla yakalayıp arkasına çevirdim. ''Senin hakkına kötek düştü, Dündar!'' diye bağırdım. O acıyla inlerken arka bacağına sert bir tekme attım. Dündar çakıl taşlarının üzerine yüzüstü serildi.

''Bir daha bana yaklaşırsan o kolunu gerçekten kırarım! Şimdi sadece çatlamış olabilir, geçmiş olsun,'' dedim ve arkama bile bakmadan oradan uzaklaştım.

Yürürken aklımda sadece babam vardı. Küçüklükten beri bize kendimizi savunmayı o öğretmişti. Bir gün bizi terk edip gideceği için mi bizi böyle hazırlamıştı acaba? Onun öğrettikleri bugün işime yaramıştı ama o yanımda olsaydı, belki de hiçbirine gerek kalmazdı.

Nihayet Özlem ablanın kuaför dükkanına vardım. Ağda yaptığı kadınların dedikodusunu yapmasıyla meşhurdu birisiydi.

''Günaydın, Özlem abla,'' dedim içeri girerken.

''Günaydın ablam, bir ağdam var bitirip geliyorum hemen,'' dedi ve ağda odasına süzüldü. Her yeni müşterisine bir önceki müşterisinin sırlarını anlatırdı. Selvi'yi artık buraya göndermiyordum, daha sessiz bir ağdacı bulmuştum kuzenime.

Yarım saat sonra Özlem abla nihayet çıktı, çekmecesinden bir zarf uzattı. ''Al gülüm, helalinden emeğin.''

''Sağ ol abla, eksik olma.''

''Geçen gün başıma gelene bak, Belçim. Otur anlatayım hele. Gülsüm, bize iki çay getir kız!''

Çay gelmesini beklemeden heyecanla anlatmaya başladı: ''Birisi aradı beni geçen gün... Yok efendim işçilere hak ettikleri parayı vermiyormuşum, yok sömürüyormuşum... Tüm verileri, fiyatları takır takır saydı bana! Ayol ne diyeceğimi bilemedim. Meğer bana da üretici firmadan gelen fiyat başkaymış, ben de dolandırılıyormuşum. Doğal olarak size de üç kuruş veriyordum. Neyse, düzenledik her şeyi o gün. Bugüne kadar yaptığın tüm işlerin gerçek ederi bu zarfta ablam. Kusura bakma, hakkını helal et.''

''O verilere ben de bir bakayım abla, hak etmediğim bir kuruşu bile almak istemem,'' dedim şüpheyle.

Önüme dizdiği kağıtlara baktım. Bu kesinlikle Dinçer'in işiydi. ''Halledeceğim,'' demişti ve gerçekten de kökten halletmişti. Zarftaki paradan bir kısmını ayırıp kalanını hemen banka kartıma yatırdım. Ninemin de parasını çekerek kartıma attım.

Ufak ufak para biriktiriyordum. Bunu sadece Selvi ve ninem biliyordu. Yengemler duysa O parası, bu parası diyerek elimden alırlardı. İleride okuyacaktım, paraya ihtiyacım olacaktı. Abimle yeni bir hayata başlamak istersek kimseye muhtaç olmayalım istiyordum. Şimdilik büyük bir servetim yoktu ama bir gün olacağını biliyordum.

Beni koftan çekip alacak kadar bir paraya ihtiyacım vardı.

Köye dönmeden önce bir mağazaya girdim. Ağabeyim için birkaç parça bir şey almam gerekiyordu. İki kazak ve bir tişört seçtim. Köyde hep lastik ayakkabı giyiyorduk ama şehre indiğinde giydiği tek ayakkabısı yırtılmıştı; ona güzel bir de ayakkabı aldım. Ücretini öderken vitrinde bir elbise gördüm. Eflatun renginde, üzerinde koyu mor çiçekleri olan şahane bir elbiseydi. Uzun zamandır kendime hiçbir şey almamıştım.

''Şu elbise ne kadar?'' diye sordum görevliye, sesimdeki hevesi gizleyemeyerek.

''Beş yüz lira efendim,'' dedi görevli.

Yutkundum ve yavaşça önüme döndüm. Paketlerimi alıp mağazadan çıktım. ''Zaten o kadar da beğenmemiştim,'' diye fısıldadım kendime, içimdeki o burukluğu bastırmaya çalışarak.

Ağabeyime aldıklarımı yengemden gizli gizli odama soktum. Gördüğünde canımı sıkan şeyler söylüyordu çünkü; kendim için olsa susardım ama konu ağabeyim olunca deliriyordum.

Akşama doğru sürüyü hevessizce meraya götürdüm. Bugünkü mera farklı bir yerdi. Dinçer gelince onun asıl merasına giderdim; şimdi oradaki otlar taze kalsın ki yanına gitmek için bir bahanem olsun diye düşündüm. Çıkınımdan çıkardığım not defterine bir şeyler karalamaya başladım. Aklımdaki karmaşayı kâğıda dökerken bu yolun sonundaki zararları pek umursamıyordum. Defterin en altına küçük bir motif işledim. Sayfayı yırtıp her zamanki büyük taşın altına sıkıştırdım. Ardından bir ağacın gölgesine kıvrılıp, Dinçer'le sohbet etmekten bir türlü bitiremediğim kitabımı okumaya başladım.

Yarım saatlik okumanın ardından kitabım bitince hemen test kitaplarımı çıkardım. Matematiğime sıkıca sarılırken zihnimin farklı köşelerinde farklı insanların adı geçiyordu. Gün boyunca Dinçer bana geri dönüş yapmamıştı. ''Ben aramadan arama,'' dediğim için mi sessiz kalıyordu, yoksa çağrımı henüz görmemiş miydi?

Hayvanları ahıra kapattıktan sonra ot toplamak için tarlaya çıktım. Bunları kurutup pazarda satıyordum. Otları yıkayıp kurutmak için evin damına çıktım, beyaz örtüyü serip üzerine otları yaymaya başladım.

''Belçiiiim!'' diye bağırdı yengem aşağıdan.

''Damdayım yenge, geliyorum!''

''Ağabeylerinin ütülenecek kıyafetleri var, iniver aşağıya çabuk!''

''Ot seriyorum yenge, bitince gelirim.''

''Hızlıca yay da gel işte, ütüyü fişe taktım bekletme!''

Derin bir nefes alıp otları alelacele serdim. Aşağı inip dağ tarafındaki küçük odaya girdim. Evimiz dışarıdan büyük görünse de içi altı küçük odadan ibaretti ve herkes maalesef iç içeydi. Ütü masasının başına geçip takım elbiseleri ütülemeye başladım. Yengem elinde bir tabak armutla yanıma geldi; uzattığı dilimi istemediğimi söyleyip işime odaklandım. Yengem cam kenarındaki sedire yerleşti.

''Ne kadar verdi Özlem sana bugün?'' diye sordu doğrudan.

''Hak ettiğim kadarını yenge,'' dedim kısa keserek.

''Bize de destek olursun artık bu ay, biliyorsun durumları.''

Buharı basıp beyaz gömleği ütülemeye devam ettim. ''Olurum yenge, olurum.''

''Bir zahmet ol yani, aileyiz biz. İnsan ailesinden parasını esirgemez,'' dedi çenesini dikleştirerek.

''Öyle yenge, esirgemez...''

Son gömleği de bitirip ütüyü fişten çektim. Armutların hepsini bitiren yengem telaşla araya girdi. ''E Selvi'nin mektep kıyafetlerini de ütüleyip öyle çekseydin ya fişi!''

''Selvi kendisi ütüler yenge, benim bostana bakmam lazım, işim çok,'' dedim.

''E bunları kim askıya asacak şimdi?''

''Sen asarsın yenge,'' dedim ve odadan çıktım.

Arkamdan, ''Gelirken marul da topla, ayran salatası yaparsın akşama!'' diye bağırıyordu.

Bostana gelip fideleri sulamaya başladım. Her şeyin farkındaydım ama susmam gerekiyordu. Tek bir kelime etsem, kendime bile zor itiraf ettiğim o ağır sözleri yüzüme vururlardı, biliyordum. Telefonumun sesi su şırıltısını bastırdığında heyecanla cebime asıldım. Dinçer miydi yoksa?

Ancak ekrandaki ismi görünce heyecanım söndü.

''Efendim Selvi?''

''Eve yaklaştım, beni gizlice içeri soksana, Belçim,'' dedi fısıltıyla.

''Oyalan biraz daha, marul toplayıp geliyorum hemen.''

Taze marullardan iki tane söküp evin yolunu tuttum. Kapının önünde Selvi'yi beklemeye başladım. Amcam, Sedat ve Macit abilerim evdeydi, onları görmeden içeri sızmalıydı. Sokağın başında beliren Selvi'yi kolundan tutup içeri çektim. Tam o sırada ''Belçim!'' diye bağıran amcamın sesiyle Selvi'yi hızla kümese ittim. Amcam damdan eğilmiş bana bakıyordu.

''Efendim amca?''

''Yemek nerede kaldı kız?''

''Hazırlıyorum amca, hemen geliyorum.''

''Karpuzu da kesmeyi unutma!''

''Tamam amca.''

O arkasını dönünce ciğerlerime dolan o ağır havayı dışarı üfleyip kümesin kapısını araladım. Selvi korkudan tir tir titriyordu; bu kız gerçekten bu korkuyu hak etmiyordu ama bu evde nefes almak bile bir cesaret işiydi. Kimseye yakalanmadan onu odasına soktuğumda, sanki idama giderken son anda affedilmiş gibi rahat bir kahkaha attı.

''Bugünü de kazasız belasız atlattık şükür!''

''Nasıldı okul?'' diye sordum, sesimdeki yorgunluğu gizlemeyerek.

Saçındaki tokayı çıkarırken sanki çok sıradan bir şeyden bahseder gibi konuştu: ''Gitmedim ki... Dolaştık bütün gün arkadaşlarla.''

''Aferin, Selvi. Gerçekten aferin!''

''Ne bağırıyorsun kızım ya, ödüm koptu zaten!''

''Annen senin avukat olman için gece gündüz seccade eskitiyor, sen okulun yolunu bulamıyorsun,'' dedim sitemle. İçimdeki o okuma aşkının küllerini rüzgâr dağıttı sanki.

''Üf, klasik annem işte...'' diyerek omuz silkti, saçlarını savurdu.

''Adalet okuyorsun, Selvi. Kadını Avukat olacağım diye kandırıyorsun. Nasıl içten dua ediyor sana her gün, hiç mi vicdanın sızlamıyor?''

''O akıl bende olsaydı şu an Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde olurdum zaten canım,'' dedi pişkince.

''O zaman müsaade etseydin de ben gitseydim o Dicle'ye!''

Selvi aniden sessizleşti. O alaycı ifadesi yerini buz gibi bir durgunluğa bıraktı. ''Hâlâ orada mısın sen?''

''Oradayım, Selvi. İnat ettin 'Okuyacağım' diye... Madem gönlün yoktu, bana müsaade etseydin de önümü açsaydın. Şimdi üçüncü sınıf öğrencisiydim.''

''Gitseydin o zaman, Belçim! Niye gitmedin? Ne tuttu seni burada? Kimin için yaptın bu fedakârlığı sanki?''

Gözlerim doldu, boğazımda koca bir düğüm oluştu. ''Neden gidemediğimi o kadar iyi biliyorsun ki... Bir de utanmadan bunu yüzüme vuruyorsun ya, yazık sana!''

''Öyle demek istemedim aslında, Belçim...''

Ona öfkeyle, en çok da kırgınlıkla baktım. ''Pamuk'un bacağını saracağım ben. Akşam yemeğini de sen hazırla bir zahmet,'' dedim ve kendimi dışarı attım.

Ahıra attım kendimi. Kaçıp sığındığım, hayvanların o dilsiz ama sadık dünyasıydı tek evim. Pamuk'un bacağını sararken ağabeyim geldi yanıma. O dünyalar masumu haliyle, hiçbir şeyden habersiz, sadece şefkat arayan gözleriyle yanıma çöktü. Birlikte sardık o minik bacağı.

''Acımış mı?'' diye sordu, sesi titrerken. Gözlerindeki o çocuksu merak kalbimi sızlattı.

''Acımış,'' dedim gülümsemeye çalışarak, parmaklarımı saçlarının arasında gezdirdim. ''Ama artık acımıyor, geçti ağabey. Biz sardık ya, geçer.''

''Acıktım ben,'' dedi karnını tutarak. Bakışları o kadar temizdi ki, bu evin kirli havası ona hiç bulaşmamıştı.

''Selvi hazırlıyor yemeği, gidelim hadi.''

Ağabeyimle el ele tutuştuk. Dünyanın bütün yükü o küçük parmaklarımızın arasındaydı sanki. Damdaki sofranın etrafı her zamanki gibi kalabalıktı; sesler, kokular birbirine karışıyordu. Yengem bizi görünce sanki sofraya fazlalık gelmişiz gibi yüzünü buruşturdu.

''Sığmazsınız şimdi buraya, ufak sofrayı aç kızım,'' dedi, sesi buz gibiydi.

Ağabeyim yengemin o dışlayan imasını anlamadı. Masumca boş bir yere ilişmek istedi ama kimse santim bile kenara çekilmedi. Herkes tabağına gömülmüş, sanki biz orada yokmuşuz gibi davranıyordu. Gözyaşlarım pınarlarımda birikmiş, akmak için en zayıf anımı beklerken dişlerimi sıktım; yutkundum o acıyı.

''Gel ağabey, biz mutfakta yiyelim bu akşam. Orası daha serindir, hem daha rahat ederiz,'' dedim. Sesim titremesin diye nefesimi tuttum.

''O nasıl laf?'' dedi ninem, kaşığını tabağının kenarına bırakarak. ''Gelin kızım buraya, yer açın çocuklara!''

Selvi de tencereyi masaya bırakıp nineme katıldı. ''Oturun, Belçim. Bir şekilde sığarız.''

Yengem hemen savunmaya geçti, o sahte nezaketine büründü. ''Ay, sanki kötü bir şey demişim gibi bakmayın! Rahat etsin çocuklar diye dedim ben.''

''Biz rahat etmeye gidiyoruz zaten,'' dedim ve abimin elinden tutup merdivenleri koşar adım indim. O damdaki kalabalığın yalnızlığı bize ağır gelmişti.

Mutfaktaki masaya hazırladım soframızı. Ağabeyim masanın ucuna oturmuş, merakla sordu ''Kavun var mı?''

''Karpuz bile var,'' dedim bir sır verir gibi kulağına eğilerek. Gözleri parladı.

Ellerini sevinçle birbirine vurdu. Tabağına hem yemekten hem karpuzdan tepeleme koydum. Sessizce, sadece birbirimizin nefesini duyarak yedik yemeğimizi. Ağabeyimin dökerek yediği yerleri süpürüp mutfağı bir çırpıda topladım. Sonra tekrar bahçeye, gece kokulu havaya çıktık. İki elma ağacının arasına kurduğumuz hamağa yan yana oturduk.

''Sallanalım,'' dedi ağabeyim çocuksu bir neşeyle.

Ayaklarımı yere bastırıp yavaş yavaş salladım onu. Gökyüzü kararmaya, yıldızlar tek tek belirmeye başlarken içimdeki o hiç sönmeyen soruyu sordum.

''Abi. Sence annem özlüyor mudur bizi? Oralarda bir yerde kalbi sızlıyor mudur bizim için?''

Ağabeyim cevap vermedi, başını omzuma yasladı. Karanlığın içinde, elma ağaçlarının hışırtısı sanki annemin ninnisi gibi geldi kulağıma. Özlem, bu gece yine en çok bizim evimizde susuyordu.

''Annem özler,'' dedi, sesi öyle emindi ki bir an için annemin kokusu burnuma geldi sanki.

''Peki ya babam?''

Abim sustu. Gözlerini kararan gökyüzüne dikti, sanki orada bir cevap arıyormuş gibi bir süre bekledi. ''Elma yiyelim mi?'' diye sordu sonra. Sesi kısıktı, konuyu değiştirmekten ziyade babamın adının geçtiği her yerde hissettiği o sessiz boşluğa sığınmak ister gibiydi.

İçimdeki sızıya rağmen gülümsedim. ''Yiyelim abi.''

Hamağı durdurup dalların arasından en kırmızı elmayı koparıp ona verdim. Koca bir ısırık aldıktan sonra bana uzattı. ''Ye.''

''Ben istemiyorum abi, sen ye.''

''Olmaz, sen de ısır.''

Onunkinden daha büyük bir ısırık aldığımda, gözlerinin içi parlayarak gülmeye devam etti. Yaklaşık bir saat kadar o hamakta, dış dünyadan kopup kendi kurduğumuz o masum dünyada dertleştikten sonra eve girdik. Adımımı atar atmaz yengemin sesi mutfaktan, bir bıçak gibi yankılandı.

''İşten mi kaçıyorsun kızım?'' dedi yengem. ''Sofrayı Selvi topladı, okuyor kız.''

''Bulaşıkları yıkarım,'' dedim.

''Bir zahmet,'' diye söylendi.

''Ben de durularım,'' diyen Selvi peşime takıldı.

Leğeni kenara çekerek ona yer açtım. Selvi çekinerek sordu. ''Kızgın mısın bana?''

''Ojelerin çıkar şimdi, git sen içeri,'' dedim, sesimdeki kırgınlığı buz gibi bir tavırla örtmeye çalışarak.

''Abim bir ton laf etti zaten, çıksın ojeler, umurumda değil.''

''Kızdı mı Musa abi?''

''Üf, evet ama annem hemen savundu beni. Dersi var kızın dedi.''

''Düzgün durula şunu, köpüklü kaldı,'' dedim elindekini işaret ederek.

''Abimler zehirlenir belki, akılları başlarına gelir ha?'' diye şaka yaptı Selvi, ortamı yumuşatmak ister gibi.

''Şebeklik yapma, Selvi. İşine bak.''

''Bugün gördün mü o adamı?'' diye sordu fısıltıyla. Sesi heyecanlıydı.

''Seninle onun hakkında konuşmama kararı aldım.''

''Niye, kıskanıyor musun yoksa?''

''Ne alakası var? Sadece onun hakkındaki hiçbir şeyi duymayı hak etmediğine karar verdim.''

''Ay, küfür de etseydin kız, o nasıl laf?''

''Düzgün durula!'' diyerek şakayla karışık eline vurdum. Selvi avucundaki deterjan köpüğünü bana üflediğinde istemsizce gülümsedim. ''Yapma şunu Selvi.''

''Surat asma bana, üzülüyorum sonra.''

''Surat astırma o zaman sen de.''

İşimiz bitince çayları tazeleyip dama, büyüklerin yanına çıktık. Her yemek sonrası o çay illaki içilirdi, sanki içilmese gün bitmeyecek gibi bir töreydi. Sedat abi dışarı çıkmıştı, ninem çoktan uyumuştu. Amcamın sardığı o ağır tütün kokusu, gecenin sessizliğine karışırken çaylarımızı yudumlamaya başladık.

''Belçim, bir bak bana.''

Bardağı dudağımdan çektim, amcamın o sert bakışlarına odaklandım. ''Efendim amca?''

''Son zamanlarda iyice serbestsin, çeki düzen ver kendine artık,'' dedi amcam. Sesi bir uyarıdan ziyade, hükmü verilmiş bir ceza gibi soğuktu.

Öfkeyle çenemi sıktım. ''O nasıl söz amca? Ne yapmışım ben?''

''Erkeklerle fazla görünme ortalıkta, kahvede seni konuşuyorlardı bugün.''

Selvi dayanamayıp araya girdi. ''Yaşlı yaşlı adamlar, kızı yaşındaki birisi hakkında ne konuşuyorlar baba? Ayıp değil mi?''

''Sen sus kız!'' diye bağırdı yengem ona dönerek. Sonra tekrar bana baktı.

''Amcan haklı kızım, iyice serbestleştin. Başında bir erkek yok diye oluyor bunlar. Bak Selvi'ye, bir kez bir erkekle görünmüş mü şimdiye kadar?'' dedi yengem, iğneleyici bir sesle.

''Erkekle görünmekte ne varmış? Çalışıyorum ben yenge! Sürünün sahiplerinin içinde erkek olan da var, ot sattıklarımın içinde de.''

''Millet çalışıyor demez, Belçim. Herkes bizim gibi düşünmez.''

İçimden bir çığlık koptu ama dışarı sadece derin bir nefes sızdı. Kimsenin "bizim gibi" düşünmediğini en iyi ben biliyordum; çünkü bu evde kimse benim gibi hissetmiyordu.

''Milletten bize ne baba?'' diye çıkıştı Selvi yine, korkusuzca. ''Belçim yanlış bir şey yapmaz. Yıl kaç olmuş, siz neleri dert ediyorsunuz. Bundan beş sene sonra mevzu bile olmayacak konular bunlar.''

Yengem, kızını kolundan çekip sertçe sustururken amcam elindeki tespihi öfkeyle yere vurdu; taşların betona çarpma sesi evin sessizliğini parçaladı.

''Hal ve hareketlerine çeki düzen ver, o kadar! Senin namusun bize emanet!''

İnatla çehremi diktim karşısına; boynumu bükmedim. ''Ben kendi namusumu kendim korurum amca, siz benim namusumu dert etmeyin.''

''Dik dik konuşma bana!'' diye kükredi amcam, üzerime yürüyerek. ''Efendi ol, yumuşak konuş benimle!''

Yengem kolumu sertçe cimcikledi. Amcam her sinirlendiğinde yengem beni böyle, canımı yakarak sustururdu. Kavga daha fazla büyümesin, abim uykusunda korkutmasın diye yine sustum ama içim cayır cayır yanıyordu.

''Yetimdiniz lan siz! Sizi sokaktan ben aldım, yıllardır kendi çocuklarımdan ayırmadım. Başında çatın, ocakta aşın var. Biraz şükredeceğin, elimi ayağımı öpeceğin yerde yaptığına bak! Bu eve laf getirmeyeceksin, Belçim! Kimse senin hakkında konuşmayacak! Adamlara laf vermeyeceksin! Yoksa kapının önünde bulursun kendini. O abini de seni de atarım sokağa, kimse de tutamaz. Şimdi yıkıl karşımdan!''

Dilimin ucuna kadar gelen tüm o zehirli sözleri, yengemin iteklemesiyle geri yuttum ve damdan ayrıldım. Selvi peşimden gelmek istedi ama yengem bırakmadı. Tek başıma kendimi ahıra attım. Kapının sürgüsünü çektiğim an, ciğerimden kopan o hıçkırık dudaklarımdan özgürce döküldü.

Yetim olmak ne zordu... Hiçbir yere, hiçbir kalbe sığamıyorduk. Hata yapmasak da suçlu bizdik, günah işlemesek de günahkâr sayılan biz. Yetim dendiği her an, canım öyle bir yanıyordu ki tüm dünyayı ateşe veresim geliyordu. Kaçıp gitmek istesem, imkânsızlığım bir pranga gibi ayaklarıma dolanıyordu. Bir şekilde her yol bu mutsuz eve, bu dar sokağa çıkıyordu. Bu evin mutsuzluğu içinde, gizli saklı biriktirdiğim her kuruşla aslında kendi hürriyetime bir tuğla koymaya çalışıyordum. Ama zaman geçtikçe bu evden kopmak daha da zorlaşıyordu. Bir sarmaşık gibi dolanıyordu ruhuma bu taş duvarlar; kurtulmak istedikçe daha çok bağlanıyordum. Benim için bir kurtuluş olacak mıydı? Hiç bilmiyordum.

Gözyaşlarımı silip titreyen ellerimle gaz lambasını yaktım. Hayvanlar, o kocaman ve dilsiz gözleriyle sessizce bana bakıyordu. Bu beni ilk ağlarken görmeleri değildi, bazı geceler hıçkırıklarım onların uykusuna ninni olurdu. Hayvanların otlarını tazelerken yanaklarımı silmeye devam ediyordum. Biliyordum ki birkaç güne her şey eski haline dönecekti yine. Yarın sabah amcam belki de her şeyi unutmuş gibi davranacaktı, ben de unutup o evde hizmet etmeye, sofralar kurmaya devam edecektim ama kalbim... Kalbim asla unutmayacaktı bu kırgınlıkları.

Meleyen ineklerimi severken, onların o tanıdık ve huzurlu seslerinin arasına ince, metalik bir melodi karıştı. Telefonum çalıyordu. Gecenin bu vaktinde, bu ıssız ahırda beni kim arardı? Elim telaşla cebime gitti; ekranda o numarayı gördüm. Evdekiler hesap sormasın, gizli saklımı deşmesinler diye rehbere kaydetmemiştim ama her bir rakamını zihnime kazıdığım o numara Dinçer'e aitti.

''Dinçer arıyor kızlar...'' diye fısıldadım, sanki ineklerim beni anlıyormuş gibi. Onlar dilsiz bir merakla bana bakarken, kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. ''Ne diyeyim? Nasıl konuşayım?''

Gerçekten onlardan bir cevap bekler gibi sustum. Sonra parmağımı dudaklarıma götürüp hayali bir sessizlik istedim onlardan. ''Şşşttt... Sessiz olun, beni fazla hevesli sanmasın.''

Az önce amcamın sözleriyle yanaklarıma sızan o tuzlu gözyaşlarını avcumun tersiyle alelacele sildim. Sesimdeki o hıçkırık kalıntısını, o yetimlik sızısını gizlemek için birkaç kez üst üste öksürdüm. Derin bir nefes alıp, telefonun susmasına ramak kala tuşa bastım. Dudaklarımdan cılız, titrek bir ''Alo,'' döküldü.

''Hele şükür be kızım, merak ettim seni,'' dedi. Sesi rüzgârlı bir dağ tepesinden geliyordu sanki hem çok uzak hem de sığınılacak kadar yakın. Telefonun ucunda bile o kadar güven vericiydi ki...

''Neyimi merak ettin?'' diye sordum, sesimdeki titremeyi dizginlemeye çalışarak.

''Her şeyini...'' dedi. O kadar kısa ama o kadar doluydu ki bu cevap, kalbimdeki buzların birer birer çözüldüğünü hissettim. Gece ilk defa bu kadar karanlık gelmedi gözüme.

Dudaklarım istemsizce kıvrıldı. İçimdeki o zifiri karanlığa incecik bir sızı sızdı, aydınlattı her yeri. ''Nasılsın?'' diye fısıldadım.

''Beni boş ver, Belçim. Sen nasılsın? Sesin... Sesin bir farklı geliyor. Neden öyle?''

''Grip oldum sanırım,'' diyerek en masum, en sığınacak yalanımı söyledim. Sesimdeki o kırgınlık tortusunu, amcamın az önceki zehirli sözlerini bu yalanın altına gömmeye çalıştım.

''Geçmiş olsun,'' dedi ama sesindeki o şüpheci tondan inanmadığını, ruhumun sızısını kilometrelerce öteden hissettiğini anladım. Üstelemedi; yarama dokunup canımı daha fazla yakmak istemedi sanki.

''Görevde her şey yolunda mı?'' diye sordum, konuyu kendimden, bu rutubetli ahır kokusundan ve içimdeki yetimlikten uzaklaştırmak için.

''Yolunda, yolunda... Ama sen anlat. Eğer burada da operasyon konuşursam kafayı yiyeceğim artık. Sivil bir nefese ihtiyacım var, Belçim.''

''Ne konuşmak istiyorsun ki benimle?''

''Seni konuşmak istiyorum, Belçim.''

Bu kadar açık sözlü, bu kadar dolaysız olması kalbimin ritmini altüst ediyordu. Göğüs kafesime vuran o sert vuruşları o da duyuyor muydu acaba? ''Benim konuşulacak bir şeyim yok ki... Sıradan bir köy kızıyım işte.''

''Yazayım o zaman?'' dedi, sesi derinleşerek.

''Yazılacak bir tarafım da yok.''

''Yapma Belçim... Sadece gözlerine yirmi sayfa mektup yazasım var.''

Nefesim kesildi. Boğazımdaki o hıçkırık düğümü bir anda çözüldü, yerini yakıcı bir sıcaklığa bıraktı. ''Ne?'' diyebildim sadece.

''Tarhana diyorum, kurudu mu?''

Lafı en az benim kadar beceriksizce çeviriyordu. Gülümsedim. ''Kurumadı daha, güneşi seviyormuş.''

''Pamuk nasıl? Özledi mi beni?''

''Bilmem, Pamuk'a sorayım.''

Bölmenin sürgüsünü açtığımda Pamuk hemen ayaklarıma dolandı.

''Hayvanların sesleri geliyor, ahırda mısın?''

''Evet, Pamuk şimdi yanımda. Sana diyecekleri varmış.''

Telefonu Pamuk'un ıslak burnuna uzattığımda telefonu yalamaya çalıştı. Masum meelemeleri Dinçer'e ulaştığında cihazı tekrar kulağıma yasladım.

''Mesajını aldın mı?''

''Son dediklerini tam anlayamadım, Belçim,'' dedi, sesindeki o tatlı tonla. ''Sen çevirir misin bana?''

''Seni çok özlediğinden bahsediyor, artık gelmeliymişsin,'' dedim, sesimdeki titremeyi gizleyerek.

''Gelince bana sıkıca sarılacakmış, sanki öyle dedi gibi geldi.''

''Yok canım, demedi öyle bir şey.''

''Canın mıyım ben senin?''

Dudağımı ısırdım; kelimelerim benden habersiz firar etmişti yine. ''Lafın gelişi öyle dedim işte.''

''Tamam canım, bir şey demedim...''

Gıcık şey... Kıvrılan dudaklarımı toparlamaya çalıştım. ''Ne zaman döneceksin? Yani... Pamuk soruyor.''

''Dört gün sonra geliyoruz nasipse.''

Gülümsedim; içime ferah bir nefes yayıldı. ''Pamuk diyor ki, sayılı gün çabuk geçer.''

''Sayıyor muydu ki günleri?''

''Sayıyordu,'' dedim kendimden emin bir şekilde.

Gülümsemesini işittim; yanımda olsa o yeşil gözlerinin nasıl parladığını görürdüm. Hiç ona söylememiştim ama gerçekten çok güzel bir gülümsemesi vardı.

''Bu arayışım sorun olmamıştır umarım, Belçim. Seni zor durumda bıraktıysam, karşındaki duvara kafa atacağım şimdi.''

''Atma,'' dedim hafif bir kahkahayla. ''Sorun olmadı.''

''Belçim? Bir şey mi oldu? Sen ağlamışsın... Sesin mutsuzluk kokuyor. Kötü bir şey mi var?''

Anlamıştı; keşke bu kadar iyi tanımasaydı sesimin her tınısını. ''Evdekilerle tartıştık biraz, her evde olur öyle şeyler, boş ver.''

Hattın ucundan kısık bir küfür, ardından o gür ve güven veren sesini duydum.

''Üzdüler mi seni?''

''Aile meseleleri işte...''

''Kırıldı mı kalbin?''

''Niye bu kadar umurundaki?'' diye sordum ters bir sesle; savunma mekanizmam yine devreye girmişti.

''Arkadaşımsın çünkü, seni merak ediyorum. Dağın tepesindeyim; uygun bir yer bulup seni arayabilmek için ellerim heyecandan karıncalanarak tutuyorum bu telefonu. Değerlisin benim için Belçim. Anla artık.''

''Dinçer?''

''Efendim?''

İçimdeki o kimsesiz kız çocuğunun sızısını dindirir miydi bilmem ama dudaklarımdan kaçan o büyük isteğe engel olamadım.

''Şimdi yanımda olsan... Sarılırdım sana.''

''Keşke yanında olsaydım,'' dedi, sesindeki o derin arzuyla.

Söylediğim şeyden saniyeler içinde pişman olsam da o çoktan duymuştu. ''Ben artık kapatsam iyi olacak, dikkat et kendine.''

''Belçim, hayatında neler oluyor tam bilmiyorum ama sesin mutsuzum diye bağırıyor. Sakın unutma; hayat sadece bu andan ibaret değil. Her şey bir anda değişir, tüm sıkıntıların kaybolur. Sakın o güzel yüzüne umutsuzluk çökmesine izin verme.''

Telefon kapandığında sessizlik ahırı bir kefen gibi sardı. Kendi kendime, ''Sahiden, ben güzel miyim?'' diye mırıldandım. Her yanımdan ayrıldığında beni saran o boşluk duygusunu ciğerlerime çektim. Dinçer bana sadece sesini değil, umudu da veriyordu. Bilmiyordu ama o uzak dağlardan uzattığı o görünmez elleriyle, zamanla kalbimi benden koparıp yanına alıyordu.

 

Bölüm : 29.09.2024 20:12 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...