
Medya: Dinçer
⚫
Bu şehre geldiğimden beri en garip hissettiğim günü yaşıyordum. Artık sahiden bu şehirde bir arkadaşım vardı. Bu ufacık adım bile bana kendimi çok iyi hissettirmişti. İki milyona yakın nüfusu olan bu şehirde artık yalnız olmadığımı hissediyorum.
Belçim'in yanından ayrılmış ve özel harekata gelmiştim. Nöbetçilere selam verip odama geçtim. İlk işim aynanın karşısına geçip dişlerimi saymak oldu. Otuz dişim vardı, iki dişim neredeydi lan benim?
Belçim'di ismi. Ne demekti Belçim, bilmiyordum. İlk kez duymuştum ismini. Merak ediyordum isminin atlındaki kendini.
Akşam yemeği saati geldiğinde yemekhaneye geçtim. Bu akşam hiç olmadığı kadar sessizdi yemekhane. Fırtına yoktu. Rakıya gitmişlerd, ama artık ona üzülmüyordum. İçimde yeni arkadaşıma duyduğum heyecan vardı.
Yemeğimi alıp küflü sandalyelerin olduğu köşeye geçtim. Domateslerini ayırdığım yemeğin hepsini yedim. Çok spor yaptığım için bazen yemekler bana yetersiz geliyordu.
Yemeğin ardından hava almak için bahçeye çıktım. Herkes arkadaş grubuyla konuşurken tellerin yanında durmuş sıcak çayımı içerken Belçim'in dağına bakıyordum. Yarın onu orada görebilecektim. İçim sıcacık oldu birden, bu sıcaklığın sebebi sadece çaydan değildi.
Çayım bittiğinde odama geçtim. Bu saatler hep telefonla görüşme saatlerim oluyordu. Kendi içimde bir yalnızlık çeksem de ailem beni asla yalnız bırakmıyordu. Annemle ve babamla konuştum uzun uzun.
Ailem Ankara'da güzel bir hayat sürüyordu. Fakat şu an sefasını sürdükleri hayatı cefasını fazlaca çekmiş insanlardı.
''Ergen nasıl?'' diye sordum en küçük kardeşim Kartal'ı kastederek.
''Ergen deme kardeşine, Dinç,'' diye uyardı annem, ''Tibet'le beraber basketbol oynuyorlar, Halide de yanlarında.''
Tibet kuzenimiz, Halide ile canımızdan öte yengemizdi.
Babam gülerek araya girdi. ''Halide yengen basketbola merak salmış, Dinç. Çocuklar da öğretmeye çalışıyor. Bu kız basketbol topunu alıp voleybol oynayalım mı diyen kızdı ne ara nba meraklısı oldu.''
Annem babama sert bir bakış attı, ''Halide'ye laf edene bak, sen geçen hafta badmınton topuyla masa tenisi oynamaya çalışan adamdın.''
Babam annemin omzuna düşen kıvırcık saçı severek geriye itti, ''Haklısın karıcığım.''
Evet, evliliklerinde genelde annem haklı olurdu.
''Yengemle spora ilgimiz budur oğlum, sen bizi örnek alma. Ha bir de benden sana tavsiye oğlum, asker bir kadınla evlenme dilleri çok uzun oluyor.''
Annem gülümseyerek, ''Dilim uzun diye sevmedin sanki beni? İlk tanışmamızı hatırlasana,'' dedi.
''Tabii ananla öyle güzel bir tanışmamız var ki, neredeyse dövecekti beni ama olsun. Üç sabimin annesi şimdi.''
Babam anneme sarılıp göğsüne bastırarak saçlarından öptü.
Biz birçok şeyi öğrendiğimiz gibi, sevmeyi de ailemizden güzel öğrenmiştik. Birini seveceksem bunu doğru şekilde yapacağımı biliyordum. Çünkü sevmenin de yanlışı olurdu.
''Dinçer oğlum, bize anlatmak istediğin bir şey var mı?'' diye sordu babam gözlerimin ardına kadar bakarak.
Başımı olumsuz anlamda salladım, ''Yok baba.''
''Emin misin?''
''Eminim baba.''
Babam usul bir nefes aldı. ''Anlatmak istemediklerin bizim bildiklerimizden ibaret.''
Babam Cumhuriyet Savcısıydı. Her şeyden haberdar olduğunu biliyor ve bundan son derece rahatsız oluyordum.
''Her şeyden haberiniz varsa, neden soruyorsunuz?''
''Çünkü,'' dedi babam ciddi bir sesle. ''Sen anlatmıyorsan bir bildiğin vardır diyoruz.''
''Sana güveniyoruz,'' diye devam etti annem, ''Oraya giderken bize söylediklerin hâlâ kulaklarımızda. Artık tek başıma olmak istiyorum anne, tek başıma sorun çözmek istiyorum baba. Şu hayatta bir şey olmak istiyorum, kendim için hayatın anlamını bulmak istiyorum. Lütfen buna saygı duyun demiştin. Biz sana saygı duyuyoruz oğlum.''
Haklılardı, bunu ben istemiştim onlardan. Hayatım boyunca ne yapsam ben söylemeden haberleri olurdu ve hep benim söylememi beklerlerdi. Her yaşımda bana hep saygı duymuşlardı.
Onlara sevgimi belli etmek, dünyanın en zor operasyonu gibi geliyordu bana. Anneme en son ne zaman seni seviyorum dediğimi hatırlamıyordum bile. Onları her şeyden, herkesten çok seviyordum ama içten içe onlara layık olmadığımı, bu koca gövdenin içinde o saf sevgiye yer açamadığımı hissediyordum.
Annem kameraya biraz daha yaklaştı.
''Ama eğer benim bardağıma dolan sular tek damla taşarsa, o şehre bir ayaz olur eserim. Bunu sakın aklından çıkarma oğlum.''
Annem son sözünü söyleyip noktayı koymuştu. Bilirdim, yapardı. O ayaz estiğinde önünde kimse duramazdı.
Telefonu kapattıktan sonra masanın üzerindeki Halil abimin çerçevesini aldım. Bu odayı temizlemeyi, yatağı düzeltmeyi bazen unutsam da o çerçeveye tek bir toz zerresinin konmasına müsaade etmiyordum. Sadece o çerçeve için ayırdığım yumuşak bezle, sanki bir yarayı pansuman eder gibi yavaşça silmeye başladım.
Cam parlıyordu. Özenle yerine astım. Karşısına geçtiğimde istemsizce üzerimi düzeltirken buldum kendimi. Bazı zamanlar, onun o dik duruşuna saygıdan kravat takıp karşısına dikilmek bile geçiyordu içimden.
''Belçim ne demek abi, biliyor musun?'' diye mırıldandım fotoğrafa bakarak. Dudaklarımda engel olamadığım bir tebessüm peydah oldu. ''Bir kızla tanıştım bugün. Aslında daha önce tanışmıştık da, bugün arkadaş olduk. İsmin güzelmiş dedim ama anlamını bildiğimden değil. Güzel olması için anlamının da mı güzel olması gerekir abi? Bilmem, gerekir mi?''
Uzun uzun baktım o donuk bakışlara. En sonunda askeri bir disiplinle selam verdim. ''Zakkumun bana emanet, ona çiçek açtıracağım,'' diyerek karşısından çekildim. Acaba hayatta olsaydı, bu çömez halimle beni sever miydi?
Yatağın üzerine fırlattığım ceket çarşaftan kayıp yere düşecekken refleksle yakaladım. Belçim buna güzel demişti. Dolaptan bir askı çıkarıp özenle astım. Üniformalarımın dışında, dolabımdaki tek askılı kıyafet artık bu deri ceketti.
Üzerimi değiştirip kendimi spor salonuna attım. İçerideki birkaç meslektaşıma kısa bir selam verip kulaklıklarımı taktım, dış dünyayla bağımı kopardım. Çantamı köşeye bırakıp ağırlıklara uzandım. Göreve başlamadan yüz sekiz kiloydum. Yapılı, kaslı bir adamdım ama operasyonun o amansız temposunda daha aktif, daha çevik olmam gerekiyordu. Sırtımızda zaten kilolarca mühimmat taşıyorduk, bir de kendi fazlalıklarımı taşıyarak yavaşlamaya niyetim yoktu.
Ben demirleri döverken içeri yaşlıca bir temizlik görevlisi girdi. Etrafa bakındım, benden başka kimse kalmamıştı.
''Kusura bakmayın komiserim, ben bitince geleyim,'' dedi çekinerek.
''Yok, siz başlayın. Ben de bitiriyorum şimdi zaten.''
''Amir kızıyor evladım, salon boşken yapın diyor.''
''Ben burada yokum, görmediniz beni,'' dedim, aramızda bir sır paylaşıyormuşuz gibi gülümseyerek.
Kırklarındaki kadın tebessüm edip işine koyuldu. On beşli setim bittiğinde, kadını kalabalık etmemek için kalktım. Sandalyenin üzerine çıkmasına rağmen yetişemediği yüksek camları silmeye çalıştığını görünce duraksadım.
Zihnim bir an Ankara'ya, Halide yengemin evine gitti. Evlere perde takılacağı ya da cam silineceği zaman bizi ordu gibi toplar, ellerimize birer bez tutuştururdu. O temizlik günleri nedense hep Atlas'ın nefesinin kesildiği, bir bahane bulup kaçtığı günlere denk gelirdi. Yengem biz kan ter içinde cam silerken kenarda çekirdek çitler, şurayı kaçırdın, burayı dairesel sil diye taktik verirdi.
''Ben yardım edebilir miyim size?'' diye sordum, canım cam silmek çekmişti.
Kadın şaşkınlıkla bana döndü. Elime aldığım beze ve camsile baktı. ''Olur mu öyle şey komiserim, ayıp olur.''
Cama doğru bir adım attım, elinden malzemeleri nazikçe aldım. ''Olur, olur. Yengem az çektirmedi bize, antrenmanlıyım ben. Hem ben daha memurum, rütbeyi boş verin.''
Yengemin öğrettiği gibi, yukarıdan aşağıya doğru iz bırakmadan silmeye başladım. Bu boy boşa değildi ya, sandalyeye bile gerek duymadan en üst köşelere ulaşıyordum. Ben camları parlatırken, hanımefendi de aşağıda toz alıyordu.
''Evli misin evladım sen?'' diye sordu aniden.
''Yok, komple bekarım.'' Bu cevabı vermeyi de Halide yengem tembihlemişti, net ve tartışmaya kapalı olsun diyeydi sanırım.
''Eczacı eş ister misin peki?''
Güldüm. ''Yok abla, evlenmeyi düşünmüyorum şu aralar.''
''O kadar yakışıklı oğlansın, niye bekleyesin? Merkezdeki Gül Eczanesi'nde Ebru var, komşumun kızı. Ah, görsen ay parçası gibi kız. Yolun düşerse bir bak, o da polislere pek meraklıdır. Numarasını vereyim mi?''
''Yok, sağ olun. Ben gerçekten düşünmüyorum.''
Yarım saat boyunca beni ikna etmeye, Ebru'nun meziyetlerini anlatmaya devam etti. Ama her seferinde kibarca geri çevirdim. Camlar bittiğinde bezi kenara bıraktım.
''Başka yardım edebileceğim bir şey var mı?''
''Sağ ol evladım, ellerine sağlık. Sen yine de Ebru'yu bir düşün, olur mu?''
''Kolay gelsin size,'' deyip çantamı omzuma attım.
Spor salonundan çıkıp odama yürürken Diyarbakır'ın o meşhur rüzgârı sertçe esiyordu ama gökyüzünde tek damla yağmur yoktu. Odama girmeden hemen önce bahçede gördüğüm o ikili, gecenin asıl fırtınası gibiydi.
Zümra ve Kâzım... Kâzım'ın rakı sofrası dağılmış, Zümra da izinden dönmüştü anlaşılan. Belki de yemekte beraberlerdi, bilmiyordum. Ama araları hiçbir zaman iyi olmayan bu ikilinin yüzündeki ifadeden, gecenin sonunun pek de tatlı bitmediği belli oluyordu. Zaten Kâzım gibi bir adamla kim, niye iyi anlaşsındı ki?
''Bir daha bana sormadan iş yapmayacaksın!'' diye bağırıyordu Zümra. Sesindeki o yırtıcı ton, gecenin sessizliğini bıçak gibi kesiyordu. Kâzım ise her zamanki o vurdumduymaz ama alttan alta kaynayan öfkesiyle karşısındaydı.
''Ne yaptık sanki? Her çükü yarak yapma Zümra!'' dedi Kâzım.
''Benimle böyle konuşma!'' diye kükredi Zümra. ''Eğer ben senin anlayacağın dilden konuşursam o kulaklarını kapatmak zorunda kalırsın!''
Zümra arkasını dönüp kalacağı odaya doğru hışımla ilerleyecekken Kâzım gitmesine müsaade etmedi. Atılıp Zümra'nın ceketinden yakaladı, sertçe kendine çevirdi.
''Ne bu atarlar kızım? Ne oluyor sana!''
Elimdeki mataranın ağzını yavaşça açtım, serin sudan koca bir yudum aldım. Boğazımdan geçen suyun ferahlığıyla olanı biteni izliyordum.
''Dünkü çocuğun yanında beni itin götüne soktun, bir şey demedim...''
Konu ne ara bana geldi lan? Şurada efendi gibi suyumu içiyorum, yine malzeme olduk iyi mi.
''Şefe her taşkınlığımı uçurdun ağzımı açmadım. Her şeye tamam derim ama nefret eder gibi bakma bana. Bir konuşursam susmam, Zümra.''
''Allah aşkına susma!'' diye bağırdı Zümra. Gözleri öfkeden kararmıştı. Kâzım'ı göğsünden öyle bir itti ki herif iki adım geri gitmek zorunda kaldı. ''Hadi konuş! Söylesene bana! Hadi yak canımı, daha ne kadar yakabilirsin ki zaten?''
Kâzım, kadını sertçe kendinden uzaklaştırdı. Yüzündeki o ifadeden fırtınanın kopacağı belliydi.
''Çek git odana kızım, o sesine de bir ayar çek! Karşında çömez yok senin, kime dikleniyorsun sen?''
''Bir daha bana sakın kızım deme!''
''Çocuklaşma Zümra! Alçalt şu amına koduğumun sesini! Özel harekattayız, evimizde değil!''
''O evin Allah belasını versin!''
''Amin!'' dedi Kâzım, sesi buz gibiydi.
''Senin de öyle!''
''Onu zaten yaptı Rabbim, daha neyin davasındasın?''
Bunların kavgasını izlemek başta zevkliydi aslında. Ama çok geçmeden konu çerezlikten çıktı, hava iyice ağırlaştı.
''Bir daha benim işime karışırsan canını yakarım, Kâzım. Bu benim için hiç zor değil, biliyorsun.''
''Bilmem mi?'' dedi Kâzım, sesi bir anda kısıldı. ''Sen benim canımın nasıl yanacağını, nerenin kanayacağını bilen tek insansın zaten.''
''Öyle konuşma benimle! Gözlerime öyle anlamlı anlamlı bakınca bir bok değişmiyor. Çünkü artık sen benim için bir anlam ifade etmiyorsun. Koca bir sıfırsın!''
Kâzım, bu darbeyi beklemiyormuş gibi bir an duraksadı ama hemen o kabullenmişlikle başını salladı. ''Eyvallah, Zümra. Eyvallah.''
Zümra ellerini dağılan saçlarından geçirirken Kâzım'ı oracıkta parçalayacak gibi duruyordu. ''Beni delirtip nasıl böyle sakin kalabiliyorsun sen? Aklımı kaçıracağım lan, kafayı yedirteceksin bana!''
Kâzım aralarındaki mesafeyi bir adımda kapattı. Burun buruna geldiler. Aralarındaki o gerilim bahçedeki havayı yakıyordu resmen.
''Ne yapayım ulan! Ne istiyorsun benden? Siktir git dedin, siktir oldum gittim! Gel dedin, köpek gibi geldim! Şimdi yine siktiri çekiyorsun. Bir piç kadar değerli olamadım ya hayatında... Akılsızsın kızım sen, vallahi akılsızsın!''
Zümra'nın attığı tokadın o keskin sesi bahçede yankılandığında Kâzım'ın başı yana bile düşmedi. Herif beton gibiydi. Zümra tek tokatla yetinmedi, Kâzım'ın yakasına yapışıp sarsmaya başladı.
''Bir daha kardeşim hakkında konuşursan seni kendi ellerimle öldürürüm Kâzım! İnan bana, hiç düşünmeden yaparım bunu!''
Kâzım'ın dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. ''Öldür lan... Yaşadığım mı var amına koyayım? Ha bugün ha yarın, ne fark eder?''
Kâzım öylece, elleri yanlarında dururken Zümra hiç sakin değildi. Kadın resmen adamı dövüyordu, yumrukları Kâzım'ın göğsüne inip kalkıyordu. O sırada bahçeye çıkan nöbetçi amirleri görünce durumun bok yoluna gittiğini anladım. Hızla yanlarına adımladım.
Kâzım'ı Zümra'nın o pençe gibi ellerinden çekip aldım, kendi gövdemi siper ederek aralarına girdim. Zümra'yı omuzlarından tutup zor da olsa uzaklaştırdım.
''Amir geliyor komiserim!'' dedim dişlerimin arasından, sesimdeki uyarıcı tonu koruyarak. ''Kendinize gelin, herkes bizi izliyor!''
Kâzım sessizce birkaç küfür savururken, nefes nefese kalan Zümra bahçeden geçip giden amirlere ters bir bakış attı, ardından profesyonel bir refleksle selam verdi. Ortalık bir anda bıçakla kesilmiş gibi sessizleşti. Zümra, yüzündeki o gergin ifadeyi tek kelime etmeden alıp yanımızdan ayrıldı.
Bahçenin ortasında, tozlu lambaların altında öylece kalakaldık. Göz ucuyla yanımda dikilen Kâzım'a bakıyordum, yumruklarını sıkıp bırakıyor, içindeki o patlamaya hazır volkanı dindirmeye çalışıyordu.
''Ne duruyorsun lan?'' dedi aniden, sesi hırıltılıydı.
Sakinliğimi bozmadan elimdeki matarayı havaya kaldırdım. ''Yeni aldım, nasıl?''
Şöyle bir baktı, yüzünde küçümser bir ifade belirdi. ''Lan siktir git şuradan.''
Matarayı kafama dikip uzun bir yudum aldım. Suyun serinliği genzimi yakarken Kâzım tekrar hırladı.
''Beni Zümra'nın elinden kurtardın diye sana teşekkür etmemi mi bekliyorsun amına koyayım?''
''Bu gece mutluyum,'' dedim, sesimdeki o tuhaf huzuru koruyarak. ''Benden uzak dur, havamı bozma.''
Kâzım şüpheyle gözlerini kıstı. ''Karıya mı gittin lan yoksa?''
''Karı ne lan!'' diye çıkıştım birden. ''Düzgün konuş biraz.''
''Peder öyle derdi,'' dedi, sesi bir anlığına garip bir boşluğa düştü. Sakinleşmişti ama o boşluk, öfkesinden daha ağır bir koku yayıyordu etrafa. ''Oradan alıştım.''
''Senin aklın yok mu? Kaç yaşında adamsın, az geliştir kendini.''
''Sen de iyi siktin belamızı gece gece, sus lan artık,'' dedi ama eski hırsı yoktu.
Burnumu kaşıdım. ''Leş gibi kokuyorsun, bir hamama falan uğra istersen.''
''Aslan sütü içtik birader. Senin gibi ılık sütle büyümedik biz, aslan sütüyle yoğrulduk.''
''Belli oluyor,'' dedim alayla.
Odama gitmek için arkamı dönüp hareketlendiğimde, Kazım'ın borozan sesi bahçenin beton zemininde yankılandı.
''Dinçer!''
Bana ilk kez ismimle sesleniyordu. Duraksadım. Yüzümü ona dönmek gelmedi içimden ama durdum. ''Ha, söyle?''
''Yatmadan Zümra'ya bir baksana... İyi miymiş?''
Sesi ilk kez bu kadar insaniydi. Başımı hafifçe salladım, bu sessiz bir anlaşmaydı aramızda. Zümra'nın kaldığı kata çıkıp odasının önüne geldim. Kapıyı iki kez, kararlı ama yumuşak vurdum.
''Kâzım siktir git oradan!'' diye bağırdı içeriden.
Kâzım olmak da zordu gerçekten, adamın adı küfürle eş anlamlı hale gelmişti. Gerçi hak ediyordu ya, o ayrı.
''Benim, Dinçer.''
İçeriden bir ayak sesi geldi. Birkaç saniye sonra kapı aralandı. Bahçedeki o barut fıçısı gitmiş, yerine yorgun bir kadın gelmişti. Saçları dağılmış, göz altları hafifçe çökmüştü.
''Efendim?'' dedi, sesi pürüzlüydü.
''İyi misin?''
''Bunun için mi geldin kapıma?''
''Evet, bunun için geldim.''
Alnını kapı pervazına yaslayıp gözlerini yumdu. Kendine gelmeye, o az önceki cinnet anını zihninden atmaya çalışıyor gibiydi. Baygın bakan gözlerini tekrar üzerime diktiğinde konuştu: ''İyiyim, Dinçer... Sen nasılsın görüşmeyeli?''
''İyiyim ben de. Ama sen pek öyle görünmüyorsun. Omzuna ne oldu senin?''
Tişörtünün yakasından dışarı sızan beyaz sargıyı fark ettiğimi görünce, bol yakalı tişörtünü çekiştirip omzunu kapattı. ''Sıyırdı sadece, önemli bir şey değil.''
''İzinde değil miydin sen?''
''Dönüş yolunda pusuya düştüm. Kâzımlar yetişti.''
''İçmeye gitmişlerdi ama?''
''Planları öyleydi ama ben çağırdım onları. Olay bitince hep beraber içmeye gittik zaten.''
Hafifçe kaşlarımı çattım. ''Beni niye çağırmadın?''
Zümra acı bir tebessümle baktı yüzüme. ''İllegal bir olaydı, Dinçer. Adın geçsin istemedim, lekelenme diye.''
''Diğerlerinin adı umurunda değil mi peki?''
''Onların adı zaten batmış batacağı kadar, onlar sen gibi değiller,'' dedi sesi titreyerek.
İçimden bir iyi ki geçti. İyi ki çağırmamıştı. Çağırsa Belçim'le o tepede karşılaşamazdım, arkadaş olamazdım. Her şerde bir hayır vardı hakikaten, benim hayrım da o çoban güzeliyle batan güneşin altındaki sohbetti.
Zümra'ya iyi geceler dileyip merdivenlere yöneldim. Bahçeye indiğim an Kâzım yine karşıma dikildi, sanki beni pusuda bekliyordu.
''Bak gel dedik, ne uzattın lan iki saattir içeride?''
''Sohbet ettik biraz.''
''Arkadaşın mı lan o senin? Ne sohbeti? Komiserin o senin, haddini bil!''
''Kafamı sikme gece gece, Kâzım. Uykum var benim.''
Odama doğru yürümeye başladım ama herif gölge gibi peşimdeydi.
''Lan ne konuştunuz? Ne söyledi sana?''
Cevap vermeden koridorda ilerledim. ''Zümra dedi ki, Kâzım'a sağlam bir aparkat geçirseydim keşke, içimde kaldı.''
Kâzım bir an duraksadı, sonra bıyık altından güldü. ''Zamanında geçirdiklerine saysın o zaman.''
''Daha önce vurdu mu sana sahiden?''
''Ha, vurdu... Hem de ne vurmak.''
''Zümra'ya olan saygım şu an katlanarak arttı,'' dedim alayla.
Odamın önüne gelince anahtarı çevirip kapıyı açtım. Kâzım ise eşikte, o sert imajından sıyrılmış, kapının önünde bir başına kalmış bir çocuk gibi bakıyordu.
''Başka bir şey dedi mi?''
''Demedi. İyiymiş işte.''
''Nah iyi...'' diye mırıldandı, sesi kısıldı. ''Ulan ben şu çenemi bir türlü tutamıyorum. Ağzımın ayarını sikeyim benim.''
''O konuda sonuna kadar haklısın,'' dedim. ''Dene bir ara.''
Kâzım'ın bakışları aralık kapıdan odamın içine sızdı. Gözlerine bir sis perdesi indi, bakışları odanın her köşesinde, Halil abimin bıraktığı o görünmez izlerde gezindi.
''Gir istersen,'' dedim kapıyı biraz daha aralayarak.
Gözünün pınarından süzülmek üzere olan bir damla yaşı baş parmağıyla sertçe sildi. Bakışları beni hiç bulmadı, hala odanın içindeki o sessiz hatıraya bakıyordu.
''İçeride bir iki eşyası vardı... Çöpe mi attın onları?''
''At-''
''Şehit eşyaları çöpe atılmaz çömez!'' diye kükredi aniden, sesi odayı titretti. ''Ortalıktan öylece kaldırılmaz da! Her baktığında daha da yanar canın, yanmalıdır da! Şehit olmuş lan adam! Yok artık hayatta! Bir zahmet acı çekelim amına koyayım... Kolay mı unutmak? Kolay olmasın! Halil'in o son nefesi, o son bakışı gitmesin hiç gözümüzün önünden!''
Kâzım'ı ilk defa böyle görüyordum. Dağılmış, ufalanmış, bitmiş... Belki de tüm gibiler bu enkazın yanında hafif kalıyordu.
''Hadi eyvallah,'' diyerek yalpalaya yalpalaya gitmeye çalıştı. Adımları birbirine dolanıyor, koridorun soğuk duvarlarına çarpmamak için görünmez bir savaş veriyordu.
Düşeceği sırada koluna girip o koca gövdesini ayakta tuttum. Etrafta amirler cirit atıyordu, bu halde değil odasını bulmak, nizamiyeden dışarı bile çıkamazdı. Yakalansaydı, meslek hayatının yarısını yiyen o disiplin cezalarına bir yenisi daha eklenirdi. Hiç düşünmedim, gövdemi altına verip sırtıma aldım onu. Koca Kâzım Komiser, sırtımda bir çuval gibi yığılıydı. Onu odama taşıdım. Yatağın üzerine bıraktığımda gözleri saniyeler içinde kapandı. Dudaklarından dökülen son kelime, gecenin özeti gibiydi. ''Zümra'm...''
Ayakkabılarını çıkarmak için ayakucuna geçtim. O çamurlu botları zar zor çekip çıkardığımda burnuma öyle keskin bir koku geldi ki genzim yandı. Nefesimi tutup botları havada yakaladığım gibi kokmaması için pencereden dışarı, bahçeye fırlattım.
Üzerini örtüp kendim için yere hazırladığım o dandik yer yatağına uzandım. Saat üçe gelmişti ama uyku benden kilometrelerce uzaktaydı. Kâzım'ın horlaması başladığında, Diyarbakır'ın tüm sokak köpekleri bile uyanabilirdi. Koca oda, motoru bozulan bir tank gibi inliyordu. Yastığı kulaklarıma bastırıp kendimi karanlığa zorladım. Bir süre sonra o korkunç horlama sesi garip bir şekilde ninni gibi gelmeye başladı ve sızmışım.
Sabah gözlerimi açtığımda yatak boştu. Yastığın üzerinde, ilkokul çocuğunun elinden çıkmış gibi çirkin bir el yazısıyla bir not duruyordu: ''Beni odana almanın hesabını sonra soracağım Çömez ama eyvallah.''
Ulan ben senin horlamanın altında can vermişim, sen neyin hesabından bahsediyorsun? Notu buruşturup kenara fırlattım ve hazırlanmaya başladım.
Üniformalarımı giyip odamdan çıkmadan önce zakkuma suyunu verdim.
Kahvaltı için yemekhaneye giderken omzuma bir kol dolandı. Fırtına timi, tam kadro yemekhaneye adımlıyordu.
''Biraz eğil birader, sırık gibisin. Gökyüzünde oksijen bırakmadın,'' dedi Efe.
''Devede de boy var ama...'' diyen, geriden gelen Kâzım'dı.
Dünkü o yıkık adamdan eser yoktu. Üniforması jilet gibi, bakışları yine o bildiğim barut fıçısıydı.. Toparlamıştı kendini. ''Dün uykunu iyi aldın mı komiserim?'' diye sordum bıyık altından gülerek.
Gülümsedi sinirle. ''Hiç rahat edemedim Çömez. Dün gece sanki çivili yatakta yatıyordum anasını satayım. Her yerim tutulmuş.''
''Ben de pek uyuyamadım,'' dedim, sesimi biraz yükselterek. ''Bir horlama sesi duydum bahçeden, sığırın teki bağırıyordu sanki.''
''Kim horladı lan?'' diye sordu Efe saf saf.
Kâzım sessiz kalıp önüne bakarken ben devam ettim: ''Bilmem ama sığırın önde gideni olduğu kesindi.''
''Kapatın lan şu konuyu! Erkek adam horlar,'' diye kükredi Kâzım.
''Kâzım abi; erkek adam kılını almaz, erkek adam horlar... Yakında erkek adam sıçmaz diyeceksin amına koyayım ya!'' dedi Efe.
Kâzım, Efe'nin ensesine bir tane patlatırken ben kahvaltı sırasına girdim. Tabldotum dolunca küflü sandalyelerin olduğu o ıssız köşeme geçtim. Hızlıca ettiğim kahvaltının ardından yüreğime o çelik iradeyi çekip göreve başladım.
Acil görev emriyle zırhlı araçlardaki yerimizi aldık. Bir saatlik tozlu yolculuğun sonunda operasyon bölgesindeydik. Terk edilmiş binaların gölgesinde, Orhan Şef'in etrafına toplandık.
''Nişancı mıydın sen çömez?'' dedi Şef.
Bu adam da bir öğrenenmişti. ''Evet şef!''
''Kâzım'ın yanında kal.''
''Emredersin şef!''
''Hadi Fırtına son kez!''
''FIRTINA SERT ESER!''
Ekibin has keskin nişancısı Kâzım'dı. Bana da ona göz kulak olmak, o hedefine kilitlendiğinde etrafı temizlemek düşüyordu. Tüfeğiyle konuşlanacağı binaya doğru süzülürken ben de arkasından gölgeleri kollayarak ilerliyordum.
''Eskiden kimler arkamdan gelirdi, şimdi çömezlere kaldım,'' diye söyleniyordu merdivenleri çıkarken.
''Dün gece odamda zıbarırken öyle demiyordun ama,'' diye fısıldadım.
Hızla bana döndü, gözleri çakmak çakmaktı. ''Ben mi dedim lan beni odana taşı diye? Bana bak, dünü kimseye söyleme. Ben dönek dedirtmem kendime. Kimseye muhtaç değilim ben.''
''Yürü hadi, herkes yerine geçti bile.''
''İlk kurşun senden çıkmasın, sakın dikkat çekme,'' dedi ve binanın çatısına ulaştık.
Kâzım tüfeğini kurup profesyonel bir soğukkanlılıkla pozisyonunu aldı.
''Bismillah.''
''Bismillahirrahmanirrahim,'' dedim arkasında.
''Bismillah kabul olmuyor mu lan sadece?'' diye sordu namludan gözünü ayırmadan.
''Hoca değilim, oluyordur herhalde.''
Ters bir bakış fırlattı. ''Adam gibi koru etrafı. Ben atışa odaklandığımda arkam sensin. Anladın mı çömez?''
Hafifçe tebessüm ettim. ''Anlaşıldı.''
Tüfeğime sarıldım. Akademik eğitim, sahaların tozuna çarpmadan hiçbir anlam ifade etmiyordu. Burası okul gibi değildi, karşımda plastik mankenler yoktu. Beni vurmayacağından emin olduğum sıra arkadaşlarımla dövüşmüyordum. Kimsenin merhametine yer yoktu bu coğrafyada. O kasaturanın kalbime girmeyeceğinden emin olmanın tek yolu, onu tutan eli koparmaktı.
Yarım saat süren o cehennem sıcağında, Kâzım'ın ensesini hedef alan her gölgeyi, her namluyu ıskalamadan indirdim. Mermilerim hedefi buldukça Kâzım'ın omuzları biraz daha rahatladı. Operasyon bittiğinde Kâzım tüfeğini toplarken bakışları ilk kez farklıydı.
''Nasıl vurdun lan hepsini ilkte?'' dedi şaşkınlıkla.
Gülümsedim, tüfeğimin emniyetini kapattım. Bordo bereliler eğitti beni komiserim diyemedim. ''Biz de boş değiliz.''
''Hadi lan oradan,'' dedi, eski sertliğine sığınarak. ''Şansa bala attın, tuttu işte. Çömez şansı bu.''
''Seninkiler de mi öyle?''
''Bana bak benim nişancılığıma laf etme,'' dedi parmağını sallayarak. ''Ben senin altında bez varken dağlarda şerefsiz aklıyordum çömez!''
''Tamam dedem, sakin ol tansiyonun çıkacak,'' dedim alayla.
Kâzım önde, ben arkada, o barut kokulu binadan indik. Şef telsizden başka bir ihbara koşturmuştu bile. Olay yerinde bizimkilerden başka bir tim daha vardı. Eski dostlar karşılaşınca sarılmalar, küfürlü şakalaşmalar gırla gitti. Ben ise üzerimdeki adrenalini atmaya çalışarak etrafla ilgileniyordum. Ele geçirdiğimiz teröristlerden birini ensesinden tutup armaya tıktım, bagajı güm diye kapatıp sırtımı yasladım.
Elimdeki terli eldivenleri çıkarırken karşı timden bir ses yükseldi.
''Şşşşttt yakışıklı, buraya gel bakayım!''
Başımı kaldırdığımda tüm gözlerin üzerimde olduğunu gördüm. Karşı timin komiseri İrfan, sanki bir hortlak görmüş gibi şaşkın bakışlarla beni süzüyordu. Yanındaki adamlar da fısıldaşmaya başlamıştı.
''Halil abi yerine ikinizi mi getirdiler lan?'' dedi İrfan hayretle.
Yine aynı mevzuydu. Halil abiye benziyormuşum... Aynaya baktığımda gördüğüm o yabancı, aslında birinin eksik parçasıymış meğer.
''Halil'den yakışıklıymış ha, fişek fişek!'' dedi içlerinden biri.
''Ben Hal-'' diyecek oldum, Kâzım'ın kükremesiyle sözüm boğazıma dizildi.
''Ne Halil'i lan! Şehit oldu Halil! Bu çömez Halil'in tırnağı olabilir mi!''
Kâzım'ın sesi öyle bir yırtıldı ki, bizimkiler de hemen mevziye girdi. Feyyaz, elindeki tüfeği bir kenara bırakıp Kâzım'ın koluna yapıştı. ''Sakin ol, Kasap. Herifler şaka yapıyor,'' dedi ama Kâzım'ın gözü çoktan dönmüştü.
Efe ise her zamanki o lafını esirgemeyen haliyle araya girdi. ''İrfan abi, şaka mı bu şimdi? Halil abiyi kimseyle kıyaslamayın işte, boku çıktı.''
''Şaka yaptık Kasap, ne yükseldin hemen?'' dedi İrfan, ortamı yumuşatmak yerine daha da gererek.
Kâzım, adamı omuzlarından sertçe itti. ''Ne şakası, İrfan! Dal taşak geçilecek zamanda mıyız lan! Halil şehit oldu, sen burada taşak mı geçiyorsun amına koyayım!''
İrfan da altta kalmadı, Kâzım'ı aynı sertlikle geri itti. ''Biliyoruz şehit olduğunu! Sanki senin hiç payın yokmuş gibi konuşma, siktirme bana belanı!''
Halil abimin şehadetinde Kazım'ın nasıl bir payı olabilirdi?
İrfan'ın cümlesi, Kâzım'ın içindeki pimi çekti. Kâzım adama öyle bir daldı ki ortalık bir anda cehennem yerine döndü. Feyyaz ve Efe diğer timin adamlarıyla göğüs göğse gelirken, Zümra ortalıkta fırtına gibi esti. ''Kesin lan şunu! Dağ başı mı burası!'' diye bağırıyordu ama kimse onu duymuyordu.
Kimse araya girmezken ben dalıp o kör dövüşün ortasından Kâzım'ı zorla çekip aldım. Diğer tarafta Zümra, İrfan'ı sertçe uzağa itmiş, önüne geçip duvar olmuştu. Kâzım'ı sürükleyerek çakıl taşlı yolun kenarına kadar götürdüm.
''Siktir git!'' diyerek beni göğsümden itti. ''Şu amına koyduğumun timine gelecek ne vardı lan! Vicdan azabından geberirken bir de adamın hayaleti gibi karşıma geçmene ne gerek vardı!''
Taşlar yuvasına oturuyordu. Beni her gördüğünde o günü, o kaybı yeniden yaşıyordu.
''Ben mi istedim Kâzım? Benim ne suçum var lan!'' diye bağırdım en sonunda. Sesim dağlarda yankılandı. ''Yirmi üç yaşındayım ben! Gençliğimin en büyük darbesi oldu! İster miydim!''
''Aynısısın lan! Bakışın, duruşun, göz rengin bile aynı! Halil de kızıyordur şimdi bana, onu koruyamadım diye... Sen de nefret eder gibi bakıp tüm beynimi sikiyorsun! Siktir git!''
Zümra hemen arkamızda bitti, nefes nefeseydi. ''Kâzım yeter!'' dedi, sesi buz gibiydi. ''Çocukta suç yok, görmüyor musun? Kendi cehennemini ona yaşatma.''
''Psikolojin bozulmuş senin, destek a—'' dedim, Zümra'nın bakışlarını görmezden gelerek.
''Erkek adam psikoloğa gider mi lan!'' diye kükredi Kâzım.
''Ben senin o orta çağdan kalma düşünce tarzını sikeyim!''
''Siktir git dedim sana!''
Kâzım hırsla arkasını dönüp giderken, Feyyaz ve Efe de başlarını sallayarak yanımıza geldi. Efe, ''Zor be kanka, adamın yarası taze,'' diye fısıldadı omuzuma dokunarak. Feyyaz ise sessizce yerdeki taşları tekmeledi. Zümra bana dönüp, ''Sen git Dinçer, biraz uzaklaş buradan,'' dedi.
Onların arasından sıyrılırken, omzumdaki yükün daha da ağırlaştığını hissediyordum. Ama bu sefer, o yükü paylaşabileceğim bir yer olduğunu biliyordum.
Merkeze dönene kadar araçta kimseden çıt çıkmadı. Öğleden sonra sadece dosya işlerine gömüldüm. İşim bitince hemen üzerimi değiştirdim, deri ceketimi giyip cebine o dünkü, paketi ezilmiş çikolatayı koydum. Arka bahçeden çıkarken Fırtına'yı gördüm, Kâzım uzaktan bana bakıp ağzının içinden küfretti.
Bilmiyordu ki, o bana böyle davranarak aslında kendi vicdanını temizlemeye çalışıyordu. Günah keçisi bendim.
Pamuk'u kurtardığım o telleri geçip Belçim'in diyarına adım attım. Yüzümdeki hüznü bir maske gibi çıkarıp gömmek istedim toprağa. Kim sürekli kederli bir adamla arkadaş olmak isterdi ki?
Söz verdiği gibi oradaydı. O ulu ağacın altında, elindeki kitaba dikkatle bakıyordu. Parmağındaki kelemi çevirirken bir yandan da hayvanlarını izliyordu. Gözleri beni bulduğunda dudaklarında o hafif, güven veren kıvrımı gördüm.
''Merhaba, Belçim,'' diye selam verim uzaktan.
Hızla kitaplarını topladığını gördüm.
''Hoş geldin.''
Ona doğru giderken bacaklarıma dolanan Pamuk'u eğilip sevdim. ''Ayağı iyileşti mi?''
''Yarış yapsanız seni geçer,'' dedi Belçim tebesüm ederek. ''O kadar iyileşti.''
''Yalnız benim atletizmde derecem var.''
''Pamuk'un da güzellik yarışmasında derecesi var, değil mi kuzum?'' dedi Belçim neşeyle. Pamuk onaylar gibi meeledi. ''Bak, kabul ediyor.''
Başımı kaldırıp ona baktım. ''Sen benimle dalga mı geçiyorsun?''
''Hayır, ne münasebet! Gerçekten kuzu güzellik yarışmasında ikinci oldu. Seneye burnunu yaptırıp gireceğiz, inşallah birinci olacak,'' dedi ciddiyetle.
''E, dizi oyuncusu olmamış mı bu?''
''Teklifleri değerlendiriyoruz, ben menajeriyim,'' diyerek saçlarını omzundan geriye attı.
''Güzelmiş...''
Oturacakken bana bir minder uzattı. ''Al, üzerine otur. İnsanı toprak çeker der ninem.''
Minderi aldım ama içimdeki o karanlık nüksetti. ''Benim canım zaten toprak çekiyor bugünlerde...''
''Depresifsin bakıyorum.''
''Yok, ondan değil. Çocukken toprak yermişim, annem anlatırdı. Canım çekti herhalde,'' dedim durumu toparlamaya çalışarak.
Gülümsemesini dudaklarını ısırarak engelledi. ''E, bir parça ye istersen?''
''Çok kibarsın.''
''Ben de çocukken tahta emermişim, ninem söylerdi.''
''Fare misin sen?'' dedim bir anlık boşlukla.
Düşünceli bir tavırla çenesini tuttu. ''Ön dişlerim ondan mı uzun acaba?'' dedi. Sonra gözlerini kısıp bana baktı.
Hevesle atıldım. ''Ha, bu arada... Dün gece ben dişlerimi saydım. Otuz tane dişim varmış.''
''Hadi be!'' dedi, sesi aniden buz gibi bir tona büründü.
''Niye öyle dedin şimdi?''
''Otuz ikiden az dişi olanla konuşmuyorum ben,'' dedi kestirip atarak. ''Ninem, bir dişi eksik olandan, bir de aklı eksik olandan korkacaksın derdi.''
''Aklımın eksik olmaması kurtarmıyor mu durumu?''
Bana yan gözle bir bakış fırlattı, dudaklarında o muzip kıvrılma belirdi yine. ''Bu kız sana torpil geçebilir, sonuçta Pamuk'u kurtarmışlığın var.''
Hâlâ yanı başımızda, sanki sohbeti dinliyormuş gibi otlayan Pamuk'un başını okşadım. ''Birincilik senin hakkındı, Pamuk. Harcadılar seni jüride.''
Pamuk onaylar gibi meelediğinde Belçim onu kendine doğru çevirdi. ''Eyvallah diyor.''
''Anlıyorum.''
Pamuk yanımızdan bir türlü ayrılmıyordu, belli ki bu kuzunun özel hayata pek saygısı yoktu. Bakışlarımı çorak topraklarda gezdirip, sesimdeki o durgunluğu saklamaya çalışarak sordum.
''Nasılsın Belçim?''
''İyiyim, işimde gücümdeyim işte.''
''Naneleri güneşe serdin mi peki?'' Bu soru nereden çıktı lan şimdi?
''Evin damına serdim. Güneş ışığında güzelce kururlar. Selvi unutmazsa ben gelmeden alır damdan, yağmur düşerse ziyan olur bunca emek.''
''Selvi kim?''
''Amcamın kızı. Benden bir yaş büyük.''
''Kuzeninle iyi anlaşıyor musunuz?''
''İyi kızdır, Selvi. Bazen dayanılmaz oluyor, damarıma basıyor ama severim.''
''Biz de çok iyi anlaşırız kuzenlerimle. Kardeş gibiyizdir.''
''Kardeşin var mı senin?''
''İki tane erkek kardeşim var. Ya senin?''
''Bir abim var, üç de erkek kuzenim. Selvi ve ben, evin kızlarıyız.''
''Kuzenlerinle aynı evde mi yaşıyorsunuz?''
''Evet,'' derken gözlerini kaçırdı, sesi bir anlığına içine kaçtı. Onu rahatsız hissettirmek son isteyeceğim şey bile değildi.
''Kaç yaşındasın Belçim?''
''Yirmi bir.''
''Okula gidiyor musun peki? Üniversite falan?''
Bir an duraksadı. O neşeli, fırlama hali bıçakla kesilmiş gibi gitti. Bakışlarını uzaklara, dağların moraran silüetine dikti. ''Bu konuyu konuşmasak olur mu?''
Kendimi çok kötü hissetmiştim. ''Tabii, kusura bakma lütfen. Sadece seni daha iyi tanımak için sormuştum.''
Dik bakışları tekrar yüzümü buldu, sorgulayan, sert ama kırılgan bir bakıştı bu. ''Tahsilim olmasa benimle arkadaşlık etmez misin?''
''Hayır, niye öyle bir şey yapayım ki?'' dedim dürüstçe.
''İyi, yapma zaten,'' dedi hafif bir tebessümle.
''Yapmam,'' dedim ben de ona eşlik ederek.
Dün beğendiği o deri ceketimin gözüne sokmak ister gibi omuzlarımı kıpırdattım. Belçim hiç oralı olmayınca cebinden iki tane çikolata çıkartıp birini ona uzattım. Gözleri parladı.
''Teşekkür ederim.''
''Bu sefer Selvi'ye kaptırma bak, kendin ye.''
Gülümsedi, paketi parmaklarının arasında çevirdi. ''Selvi çikolatayı çok sever.''
''Sen sevmez misin?''
''Bilmem... Severim herhalde. Çok yemiyorum ama.''
Kendi paketimi açacakken elini uzatıp beni durdurdu. ''Dur, hemen şeker yeme. Otlu gözleme var yanımda.''
Hızlıca o beyaz bez çantasından... adı neydi lan bunun? Kıçın mıydı? Rezil olmamak için sustum. Beyaz bir tabağa jelatinle özenle sarılmış gözlemeleri çıkardı. Daha jelatini açmadan kokusu havayı kapladı.
''Mis gibi koktu valla.''
''Ispanaklı sever misin?''
''Severim, bayılırım.''
Bir tane gözlemeyi peçeteye sarıp elime tutuşturdu. Daha ilk ısırışta yarısını mideye indirmiştim.
''Senin için iki tane getirmekle iyi yapmışım,'' dedi hayretle.
Belçim de küçük bir ısırık aldığında ağzımdakileri hızla yutup kendimi savunmaya geçtim. ''Aslında çok yemek yemem ben.''
''Elim lezzetlidir, sen de haklısın, iştahın açıldı tabii.''
''Eh, idare eder işte,'' diyerek gözlemeyi gömmeye devam ettim. Şaka yapıyordum ama Belçim'in kaşları anında çatıldı, omuzları dikleşti.
''İdare eder mi?'' dedi ters ters. ''Ben dokuz yaşımdan beri yemek yapıyorum.''
''Neden?'' diye sordum, sesimdeki merak düşünceli bir tınıya bürünmüştü. Bir çocuk, oyun oynamak, dizlerini kanatmak yerine neden o yaşta ocağın başına geçerdi?
''Ninem erken öğrenmemi isterdi, ben de çabuk öğrendim,'' dedi geçiştirerek.
Sadece o kadar mı Belçim? Neden içimdeki ses dahası var diye bağırıyor? O uykulu gözlerin arkasında kaç yaşın yorgunluğu saklıydı acaba? Bakışlarını üzerimden çekip uzaklara dikti.
''Sen neden polis oldun?'' diye sordu aniden. Konuyu üzerindeki spot ışığından kaçırıp bana çevirmişti.
''Elim silah tutacaktı,'' dedim dürüstçe. ''Ya asker olacaktım ya polis. Başka bir ihtimal gelmedi aklıma.''
''Niye ille de silah?''
''Çocukluğumdan beri öyle istiyordum. Belki de bir şeyleri koruma içgüdüsü, bilmiyorum.''
''Anladım,'' dedi kısaca.
''Peki ya sen? Ne olmak isterdin?''
Belçim derin bir nefes alıp başını gökyüzüne kaldırdı. ''Hava da ne güneşli bugün...''
Bu konulardan, hayallerden ya da ihtimallerden hoşlanmıyordu. Kapıları yüzüme kapatmak yerine konuyu havaya cıvaya bağlıyordu.
''Evet, güzel hava. Ben kasvetli havalara düşkünüm ama,'' dedim ona eşlik ederek.
''Havalar soğursa hayvanları otlamaya çıkartamam, başka bir iş bulmam gerekir. Eskiden hep ikinci bir planım olurdu ama şimdi aniden mevsim değişirse işsiz kalırım.''
''O zaman,'' dedim gözlerimi onun güneşle parlayan yüzüne dikerek, ''Uzayabildiği kadar uzasın bu yaz. Mevsimler dursun.''
''Niye?'' diye sordu merakla.
''Seni görmek istiyorum da ondan.''
Ufacık, utangaç ama bir o kadar da samimi bir tebessüm yayıldı dudaklarına. O an Diyarbakır'ın bozkırı çiçek açtı sanki.
''Pamuk dersin diye düşünmüştüm,'' dedi kıkırdayarak.
İsmi geçen Pamuk, sanki adının anılmasını bekliyormuş gibi hemen gelip dizime sırnaştı. Başını okşadım. ''Tamam kızma, seni de görmek isterim elbet.''
Pamuk tekrar meelediğinde Belçim yine o meşhur çeviri işini üstlendi. ''Bir zahmet diyor.''
Gülümseyerek beyaz tüylerini sevdim. Yemeklerimiz bitmişti, o ulu ağacın gölgesinde, zamanın dışındaymışız gibi sohbet etmeye devam ediyorduk.
''Ben gelmeden kitap mı okuyordun?'' diye sordum, minderin ucuna ilişirken.
''Evet. Duygu Asena okuyorum.''
''Feminist yazardı o değil mi?''
Belçim başını usulca salladı. ''Kafa yapısı çok garip bir şey, Dinçer... Kafamın içi bazen çok dar geliyor, hissediyorum bunu. Sanki duvarlar var zihnimde. Okumak o duvarları yıkıyor, genişletiyor beni. Çorak arazi olan kafamın içi okudukça yeşeriyor, çiçek açıyor.''
Usulca başımı salladım. ''Haklısın. İnsanın burada, bu ıssızlığın ortasında tutunacak bir dalı olması lazım. Benim dalım silahım, seninki sayfalar.''
''Silah öldürür, Dinçer. Kitap yaşatır,'' dedi, uykulu gözlerini bana dikerek.
''En son ne okudun?'' diye sordum.
''Kürk Mantolu Madonna,'' dedi fısıldar gibi. ''Anlatmamı ister misin?''
Kitabı okumuştum, hem de her satırını iyi hatırlıyordum ama o an dürüst davranmak içimden gelmedi. Onun sesinden, onun o kelimeleri seçişinden, zihnindeki o yeşeren araziden dinlemek istedim bu hikâyeyi. Sanki o anlatınca Raif Efendi ete kemiğe bürünecek, Maria Puder şu nane kokulu rüzgârla yanımıza gelecekti.
''Çok isterim,'' dedim, sesimdeki samimiyeti gizlemeden.
Belçim, bu isteğimle beraber adeta canlandı. Oturduğu minderde iyice bana doğru döndü, bağdaş kurmuş bacaklarını düzeltti, sırtını ağaca yaslamaktan vazgeçip öne doğru eğildi. Tüm vücuduyla bana odaklanmıştı artık. Gözlerindeki o heyecanlı parıltı, batan güneşin kızıllığıyla birleşince iyice belirginleşti.
''Bak Dinçer,'' diyerek başladı, ellerini heyecanla havada birleştirip ayırırken. ''Bu aşk hikâyesi değil bence. Suskunluğun hikâyesi. Raif Efendi diye biri var, hani o sığ dediğimiz, dışarıdan bakınca ruhsuz bir makine gibi görünen adamlar var ya, hah işte onlardan biri. Ama içinde... İçinde fırtınalar kopuyor.''
Ellerini dizlerine koyup yüzüme daha da yaklaştı. Sanki bir sır veriyormuş gibi sesini alçalttı.
''Berlin'de bir sergide bir tablo görüyor. Kürk mantolu bir kadın... O tabloya bakarken aslında kendi ruhunu görüyor. Sonra o kadınla, yani,'' derken gülümsedi. Gülümsemesini izliyor olmak meltem rüzgarı kadar güzeldi.
''Maria Puder'le tanışıyor. Maria ona ne diyor biliyor musun? Hiç çıkmaz aklımdan o satır, 'Dünyada bana hiçbir şey, tabiatın...'' o bilmese de devamını ben içimden o dışından söyledi. ''Kendisinden daha yabancı gelmemiştir,' diyor. İkisi de bu dünyaya yabancı, ikisi de tutunamıyor bir yere. Sadece birbirlerine tutunuyorlar.''
Belçim'in anlatırken sesi titredi, adeta kitabın içine girmişti.
''Sonra ayrılık giriyor araya. Raif Türkiye'ye dönüyor, mektup bekliyor, günlerce, aylarca... Maria'nın sustuğunu sanıyor. Onu unuttuğunu, o saf aşkı harcadığını düşünüp hayata küsüyor. Ama asıl facia on yıl sonra çıkıyor ortaya, Dinçer. Raif öğreniyor ki, Maria onu hiç unutmamış. Maria, ondan olan çocuğunu dünyaya getirirken ölmüş. Raif'in on yıl boyunca nefret biriktirdiği o sessizlik, aslında bir ölüm sessizliğiymiş.''
Duraksadı. Bakışları derinleşti, sanki Raif Efendi'nin o on yıllık yasını bizzat kendisi tutmuş gibi yutkundu.
''En çok canımı yakan ne biliyor musun?'' dedi, işaret parmağını göğsüme doğru hafifçe sallayarak. ''Raif'in şu sözü, 'Muhakkak ki bütün dünyayı bir tek insana feda etmek lazımdı.' O bir kişiyi buluyor ama ona geç kalıyor. Hayat ona bir şans veriyor, o ise o şansı bir 'hiç' uğruna kaybediyor. Kitap bittiğinde elinde kalan sadece o siyah kaplı defter oluyor. Bir de hiç bitmeyecek o geç kalmışlık hissi...''
Belçim anlatmayı bitirdiğinde araya giren sessizlik, kitabın son sayfasındaki o boşluk kadar ağırdı. Bana öyle bir hevesle, öyle bir tutkuyla anlatmıştı ki, Maria Puder'in kürk mantosu şu an önümüzden geçen bir rüzgâr gibi tenimi yalayıp geçti sanki.
''Sen de geç kalma Dinçer,'' dedi sessizce, gözlerimin içine bakarak. ''Raif Efendi olma. Eğer birini bulduysan, dünyayı ona feda etmekten korkma.''
Gözlerimi ondan kaçıramadım. Raif Efendi'nin o siyah defterine yazamadığı her şey, sanki şu an bu merada, bu ağacın altında havada asılı kalmıştı.
''Dünyanın en zor şeyi,'' dedim kahverengi gözlerine bakarak. ''Birini bulup sonra onu kaybetmek olmalı.''
''Çok acı,'' dedi.
''Çok acı,'' dedim.
Aramızdaki bu duygusal sessizlik sürerken ona yaptığım sahtekarlıktan utandım tam söyleyecektim ki Belçim, birbirine boynuz sallayan iki ineği ayırmak için bir hışımla yerinden fırladı. Ben de Başına bir iş gelecek, korkusuyla gayri ihtiyari peşinden koşturdum. Hayatımda hiç ineklerin olduğu yere gitmemiştim ama Belçim için ineklerin arasına atlayabilirdim. O cılız haliyle koca hayvanların arasına korkusuzca daldı.
''Yapma kara kız, yapma kurban olduğum...'' diyordu, siyah olanın alnını okşayıp sakinleştirmeye çalışırken.
Ben de ne olur ne olmaz diye diğer ineğin önüne geçip gövdemle siper oldum. İki devasa başın arasında kalmıştım. Şaşkınlıkla hayvanlara bakıp, ''Neden kavga ediyorsunuz oğlum siz? Derdiniz ne sizin?'' diye sordum, sanki beni anlayacaklarmış gibi.
Belçim, benim bu hallerime bakıp öyle bir kahkaha attı ki, sesi meranın öbür ucundan duyulmuştur.
'''Kavga' mı diyorsun sen buna?'' dedi, gülmekten gözleri kısılarak.
''E ne bu? Bayağı birbirlerine giriyorlar işte,'' dedim, ineğin burnundan çıkan sıcak soluğu kolumda hissederken.
''Buralarda buna kavga demezler Dinçer, 'teleşmek' derler. Bunlar şimdilik sadece teleşiyorlar, birbirlerine güç gösterisi yapıyorlar yani.''
''Teleşmek mi?'' diye tekrarladım, kelimeyi ağzımda evirip çevirerek.
Belçim, elini beyaz ineğin boynuna atıp onu benden uzaklaştırdı.
Hayvanlar sakinleşip tekrar otlamaya koyulunca, Belçim'le beraber o ulu ağacın altındaki minderlerimize geri döndük. Keyfimiz yerine gelmişti.
''Yarın da ben yemek getireyim,'' dedim cesaretle. ''Ne seversin?''
Şaşkınca yüzüme baktı. ''Sen yemek yapmayı biliyor musun ki?''
''Hayatımı devam ettirecek, kendimi zehirlemeyecek kadar yapabiliyorum.''
''El açması börek çekiyor canım... Yarına yaparsın artık,'' dedi muzipçe göz kırparak.
El açması börek mi? Yutkunup boğazımdaki o düğümü çözmeye çalıştım. ''Yufkadan da yapılabiliyor, Belçim... İki peynir koy, katla, bitti gitti.''
''El açması böreğin yerini tutar mı, Dinçer? Mis gibi peynirli, maydanozlu... Uf, bak şimdiden ağzım sulandı.''
Nasıl yapılıyordu lan o meret? Hamur açmayı hiç deneyimlememiştim. Ama şimdi yan çizmek, bu beklentiyi boşa çıkarmak olmazdı.
''Tamam,'' dedim dik bir duruşla. ''Yarın aç gel.''
Kaşlarını kaldırdı, inanmaz bir ifadeyle beni süzdü. ''Yapacak mısın yani sahiden?''
''Tabii... Parmaklarını yiyeceksin, garanti veriyorum.'' Bu ne büyük bir iddia ulan Dinçer!
''Peki, merakla bekliyor olacağım.''
Ben de şimdiden duaya başladım. Ben nasıl börek yapacaktım lan?
''Mesleğinde mutlu musun, Dinçer?'' diye sordu aniden.
İç çektim. Sessizlik aramızda soğuk bir rüzgar gibi esti.
''Mutsuzsun galiba, bu sessizlik o mu demek?''
Başımı yavaşça salladım. ''Aslında mutluyum, Belçim, yani polis olduğum için pişman değilim. Ama dahil olduğum timle pek anlaşamadık. Haksızlık ediyorlar bana. Günahsız yere günah oldum içlerine anlayacağın. Belki de tüm suçu yıkacakları bir çömez arıyorlardı, o da tesadüfen ben oldum.''
''Dışlıyorlar mı seni? Bu yalnızlığın sebebi onlar mı?''
''Evet, o. Kabullenemediler beni. Belki de yansıttığım bir hatıra canlarını yakıyor.''
''Bir suçun olsaydı eğer, 'suçum var' der miydin?'' diye sordu, gözlerini gözlerime kenetleyerek.
''Derdim. Ben kendini bilen bir insanım, Belçim. Çok hatam olmuştur belki ama onlara karşı bir yanlışım yok.''
Kaşları çatık bir şekilde, beni can kulağıyla dinledi. ''Nişandakilerdi değil mi? O ayıboğanda mı?''
Gülümsedim. ''Kazım adı, nefret ediyor benden,'' diyerek biraz daha anlattım.
''Anlıyorum. Dışlanmak bana okul hayatımı hatırlatıyor. Abim de dışlanırdı hep... Kötü bir duygu, bilirim.''
''Özünde iyi insanlar aslında, sadece...''
''İyilerse cennete gitsinler, Dinçer!'' diye sözümü kesti sertçe. ''İnsanın çevresine göstermediği iyiliğin bir önemi kalmaz. İnsanlara faydası olmayanları, yaşayan ölülerden sayın gitsin. Ruhun şad olsun deyip geçeceksin.''
Bu kadar keskin olması nedensizce mutlu etmişti. ''Haklısın.''
''Ayrıca Dinçer, izin ver herkes hak ettiğini yaşasın. Susma, hakkını ara hep. Kimsenin kum torbası değilsin sen.''
Bu dik başlı, mangal yürekli tavrı içimdeki bir yerleri titretti.
''Eğer onlar seni yalnızlaştırdı diye üzülüyorsan, üzülme. Bazen yalnızlık, sahte kalabalıklardan çok daha güzeldir.''
''Ben kalabalığımı buldum zaten,'' dedim, yüzümde yorgun bir tebessümle ona bakarak.
Tam o sırada telefonumun kulak tırmalayan sesi, tüm sihri bozdu. Bakışlarımı Belçim'den çekmek zorunda kaldım. Şu an arayana küfretmemek için kendimi zor tutuyordum. Ekranda Zümra'nın adını görünce ofladım.
''Efendim, Zümra?''
''Merhaba, Dinçer. Neredesin?''
''Dışarıdayım, hayırdır?'' dedim aksi bir sesle.
''Arkadaşın falan yok senin burada, gündüz vakti nereye gittin?'' dedi sorgular gibi.
Bunlar sahiden dünyayı Fırtına Timi'nden ibaret sanıyorlardı. ''Önemli bir durum mu var?'' dedim, telefonu kapatmaya çalışarak.
''İşim var seninle, hemen merkeze gel.''
''Çok mu acil?'' diye sordum sıkkın bir sesle.
''Senin oradaki işin çok mu önemli, Dinçer?''
Gözüm Belçim'e kaydı, güneşin altında bir mucize gibi duruyordu. ''Evet, çok önemli.''
''Benimki de önemli! Hemen burada ol. Bu bir emirdir!''
''Emredersiniz komiserim!'' dedim dişlerimin arasından. Telefonu kulağımdan çektiğimde Belçim'in yüzündeki ifadenin değiştiğini gördüm.
''Gitmen gerekiyor galiba?'' diye sordu.
''Komiserim çağırıyor.''
''Kadın polisler çok havalı oluyor,'' dedi, sesinde çözemediğim, hafif iğneleyici bir tınıyla.
''Bilmem, öyleler herhalde.''
Başını salladı ağır ağır. ''Öyleler, öyleler...''
Ulan aylardır yüzüme bakmamışlardı, sırası mıydı şimdi aramanın? İstemeye istemeye Belçim'in yanından kalktım. "Elimde olsa gitmezdim," dedim samimiyetle.
Belçim oturduğu yerden hırsla kalktı, tozlanan eteğini silkeledi.
''Kibarlık etmene gerek yok, git hadi. Komiserin bekler, mühimdir şimdi.''
Niye bir anda böyle dik dik konuşmaya başlamıştı bu kız? ''Belçim, yanlış bir şey mi yaptım?'' diye sordum.
''Hayvanlarım beni bekler, zaten benim de işim vardı. İyi akşamlar sana, Dinçer,'' dedi ve arkasını döndü.
Birkaç hızlı adımla önüne geçtim, yolunu kestim. ''Börek neyli olacaktı yarın?''
''Zıkkımlı olsun!''
''Onu nasıl yapıyoruz? Kavurayım mı bir tur?''
''Tavada çevir şöyle bir, tam gelir!'' dedi hınçla.
''Peki.''
Kızgın kızgın hayvanlarının yanına doğru yürüdü. Arkasında öylece, kalakalmıştım.
''İyi akşamlar demeyecek misin?'' diye bağırdım arkasından.
''Gitmeden hakkın olan şu gözlemeyi al da git! Yük yapmasın bana, istemiyorum!''
''Ha, ondan yani? Fazlalık yapmasın diye?''
Cevap vermedi. Yanına ulaştığı huysuz keçileri birbirinden ayırırken söyleniyordu.
''Başka neden olacak?''
''Bilmem... Aklıma bir şeyler geliyor ama söylemeyeyim şimdi.''
Memnuniyetsiz bir yüz ifadesi ve çatık kaşlarla son bir kez döndü bana. ''Sizi eğitimde çok mu bağırttılar, Dinçer? Sesin çok çıkıyor, kafam şişti!''
Gülümsedim. ''Valla çok bağırttılar, Belçim, alışkanlık yapmış.''
''Hadi, bekletme komiserini.''
''İyi akşamlar.''
''Pek öyle görünmüyor ama neyse!'' diye söylenip iyice uzaklaştı.
Rüzgâra karışan o kıvırcık saçlarını, sinirli adımlarını bir süre izledim. Sonra gözlememi de alarak merkeze doğru yola koyuldum. Bahar mevsiminden çıkıp, buz gibi bir kışa, Fırtına'nın soğuk havasına geri dönüyordum.
Merkeze vardığımda ilk işim Zümra'yı bulmak oldu. Fırtına'nın her zaman toplandığı, o duman altı odada oturuyordu.
''Hoş geldin, Dinçer. Otur,'' dedi buz gibi bir sesle.
İşaret ettiği sandalyeye oturdum, kollarımı göğsümde bağladım. Zümra uzatmadan konuya girdi.
''Kâzım'ın bugünkü taşkınlığıyla alakalı sorguya gireceğiz. Amirlerin kulağına gitmiş, iş büyüyor. Hep beraber bir karar aldık, Kâzım'ı koruyacağız.'' Önüme bir kağıt sürdü. ''İfademiz bu olacak. Sen de Kâzım'ı korur musun, Dinçer?''
Kağıda bir bakış bile atmadım. Arkama yaslandım, yüzümdeki ifade Belçim'den aldığım o cesaretle daha da sertleşti.
''Bana yalvarsın, o zaman korurum,'' dedim gayet rahat bir tavırla.
''Ne?'' Zümra şaşkınlıkla gözlerini açtı.
''Duydunuz komiserim. Rica etsin, özür dilesin... Ne bileyim, insan gibi gelsin kapıma. O zaman düşünürüm.''
''Dinçer! Kendine gel!'' dedi elini masaya vurarak.
''Ne Dinçer komiserim? Ne! Adamın geldiğimden beri bana yapmadığı pislik kalmadı. Saf gibi 'acısı var' diye her gün eyvallah mı diyeceğim? Benim hiçbir suçum olmadığı halde her nefesimi burnumdan getirdi. Cezasını çeksin. O kadar delikanlı madem, yaptığı taşkınlığın sorumluluğunu da alsın.''
Zümra bu dik duruşu benden beklemiyordu. Şaşkınlığı anında öfkeye dönüştü. ''Yakışmadı bu sözler sana, Dinçer. Biz bir timiz.''
''Bu adamın her gün bana psikolojik baskı yapması, beni dışlaması yakışıyor muydu peki?''
''Yanlış, yanlışla örtülmez.''
''Ben yanlış değilim komiserim, yanlış olanlar düşünsün artık. Sen de ona yalan ifadeyle iyilik yaptığını düşünüyorsan yanılıyorsun. Şimdi arkamdaki şu lavaboya girmiş bizi dinliyor ya hani... Klozeti teklemiyor belki şu an ama o aynayı yumruklamayı düşündüğüne eminim. Onu korumayı bırak da, tutup kolundan bir psikoloğa sürükle. En büyük iyiliği o zaman yaparsın.''
''Haddini aşma, Dinçer!''
''Siz hepiniz Kâzım'ın gölgesi altında yaşamaya alışmış olabilirsiniz ama ben değilim. Bu sözlerimin bir bedeli olacak, biliyorum. Kâzım beni çiğ çiğ yemek isteyecek, o da kabul. Ama umurumda bile değil. Artık herkes hak ettiğini yaşasın.''
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |