9. Bölüm

Gölgedeki Adam

Pekbiafiliyalnizlik
pekbiafiliyalnizli

Askeriyede sabah, polis karakolunun o kendine has, nispeten daha dingin sabahlarından çok farklıydı. Burada gün, bir saatin tıkırtısıyla değil, botların beton zeminde bıraktığı ritmik darbelerle ve emirlerin yankısıyla başlardı. Koğuşun içindeki o yoğun ter, demir ve barut kokusuna karışan telaşlı bir gürültü vardı.

Gece sığamadığım o dar yataktan, eklemlerim sızlayarak kalktım. Boyum yatağa fazla gelmiş, bütün gece bir düğüm gibi büzülmek zorunda kalmıştım. Nevresimimi askeri nizamda gergin bir şekilde düzelttikten sonra koridora çıktım. Lavaboların olduğu bölüm, sakal tıraşı olan askerlerin dumanı tüten sıcak su buharları ve şakalaşmalarıyla doluydu. Boş bir yer bulup yanaşacakken, arkamdan gelen bir adam sertçe omuz atarak beni kenara itti.

''Kardeşim az hızlı be!'' dedi aceleyle lavaboya eğilirken.

Ters bir hareket yapmaya mecalim yoktu. ''Pardon,'' diye mırıldanıp başka bir lavaboya geçtim. Yüzüme çarptığım soğuk su bile zihnimdeki o kof boşluğu dağıtmaya yetmiyordu.

İşim bittiğinde havlumu omzuma atıp koridora çıktım. Karşıdan gelen Zümra ile göz göze geldik. Duraksadı, bakışlarını en tepeden tırnağıma kadar ağır ağır gezdirdi. Baştan aşağı beni süzerken yüzünde hiçbir ifade yoktu. Hiçbir şey demeden yanımdan geçip gitti.

Onu çoğu zaman anlayamıyordum. Bazen bakışlarında yakaladığım kıvılcımlar bana kendimi kötü hissettiriyordu.

Odaya girip üniformamı kuşandım. Silahımı ve teçhizatımı kontrol ettikten sonra Fırtına timinin kaldığı koğuşun önünden geçiyordum ki, içeriden yükselen seslerle adımlarım yavaşladı.

''Rahat edemedim anasını satayım!'' diyordu biri, sesi Feyyaz'a aitti. ''Yataklar mı daraldı, biz mi sığmıyoruz anlamadım.''

Efe ve Kâzım da oradaydı. Gülüşmelerin ardından Kâzım'ın o zehirli sesi duyuldu. Konu bir şekilde bana gelmişti, daha doğrusu Halil abiye.

''Halil şehit oldu, arkasından tutup bunu yolladılar şaka gibi,'' dedi Kâzım, sesi alaycı ama bir o kadar da öfkeliydi. ''Resmen yerini alsın diye, yerine geçsin diye gönderilmiş. Adamın yatağında yatıyor ya... Dostumun nefes aldığı yerde şimdi o herif nefes alıyor.''

Göğüs kafesimin daraldığını hissettim. Korkumun eli kolu bağlayan zinciri bu kez öfkeyle kırıldı. Kapıyı sertçe itip içeri girdim. Hepsinin bakışları bana döndüğünde, doğrudan Kâzım'ın gözlerinin içine baktım.

''Kanı elinde olan adam için beni suçlamayı kes!'' dedim, sesim beklediğimden daha gür ve sarsılmaz çıkmıştı.

Kâzım bir hışımla yerinden kalkıp üzerime yürüdü. Efe hızla aramıza girip ellerini Kâzım'ın göğsüne koydu ama Kâzım durmuyordu. Ayak parmaklarının üzerinde yükselerek boyuma erişmeye, o çirkin öfkesini yüzüme kusmaya çalıştı.

''Sen kimsin de Halil'den bahsediyorsun lan?'' diye tısladı.

Gözlerimi kırpmadan, o soğuk ve keskin bakışlarımı üzerine diktim. Son sözümü bir mermi gibi bıraktım ortaya. ''Elindeki kanı benim gözyaşımla temizlemeye kalkma, Kâzım... Daha da kirlenirsin.'' Odada ölümcül bir sessizlik oldu. Efe'nin elleri Kâzım'ın üzerinde asılı kaldı. Ben ise arkama bile bakmadan, o kof sessizliğin içinden geçip koridora çıktım. Artık göğü yitiren o kuş değildim; kanatlarımın altındaki rüzgâr ilk kez bu kadar sert esiyordu.

Kahvaltıdan sonra Orhan Şef'in akşam Diyarbakır'a döneceğimiz müjdesi, normal şartlarda içimi ferahlatmalıydı ama karakolun üzerime çöken o gri havası buna izin vermedi. Şef, akşama kadar buralarda takılmamızı, vaktimizi değerlendirmemizi söyleyince tam teçhizat hazırlandım, Fırtına timiyle birlikte kendimi eğitim alanında buldum.

Eğitim alanı, bot seslerinin ve barut kokusunun birbirine karıştığı, gerçek bir savaş provasının yapıldığı yerdi. Tim, tam teçhizatlı bir şekilde taktiksel atış ve sızma eğitimi için hazırlanırken, ben de yanlarına yaklaştım. Ancak orada bir insan değil de sadece yer kaplayan bir eşyaymışım gibi davranmaya başladılar.

Zümra, timi ikişerli gruplara ayırıp parkur görevlerini dağıtırken gözleri bir an bile bana değmedi. Efe ve Feyyaz eşleşti, Kâzım başka bir askerle yan yana geldi. Herkesin bir yeri, bir görevi, bir partneri vardı. Ben ise o mahşeri kalabalığın ortasında, elleri yanında sarkan bir gölge gibi öylece kaldım.

''Ben kiminle eşleşiyorum?'' diye sordum, sesim o hengamenin içinde güçlükle duyuldu.

Zümra, elindeki telsizi kontrol ederken başını bile kaldırmadan, ''Sen takıl kafana göre,'' dedi buz gibi bir sesle. ''Burası bizim rutine bağladığımız bir parkur. Bilmediğin taktiklerle araya girip çocukların dikkatini dağıtma. İzle sadece, bir şeyler öğrenirsin belki.''

Beni parkura dahil etmemekle kalmamış, varlığımı bir dikkat dağıtıcı unsur seviyesine indirmişlerdi. Kâzım yanımdan geçerken omzuma çarptı, durup yüzüme sırıttı.

''Gölge etme yeter,'' dedi alayla. ''Bak, şurada bir kulübe var, git orada oturup telefonunla falan oyna. Burası ağır gelir, yorulursun.''

Eğitim başladığında her şey daha da berbat bir hal aldı. Onlar tozun toprağın içinde bir bütün halinde hareket ederken, ben parkurun kenarında, o gölge adam rolüne hapsedilmiş halde onları izledim. Her atış sesinde, her komutta içimdeki o kof boşluk biraz daha büyüdü. Kendimi hiç bu kadar işe yaramaz, hiç bu kadar fazlalık hissetmemiştim.

Bir ara Efe ile göz göze geldik, bakışlarında acıma vardı. İşte o an daha çok canım yandı. Nefret edilmeye alışıktım ama acınmak, kanatları koparılmış bir kuşun yere düşüşünü izlemek gibiydi. Gökyüzü tam tepemdeydi ama ben o göğe ait değildim. Oraya sığamamıştım.

Tam o sırada genç bir asker koşarak eğitim alanına girdi, nefes nefese bağırdı. ''Subay geliyor! Herkes esas duruşa!''

Bir anda hava değişti. Şakalaşmalar kesildi, o az önceki dağınık hava yerini çelikten bir disipline bıraktı. Herkes olduğu yerde çivi gibi çakıldı, yerlerinden kımıldamadan esas duruşa geçtiler.

''Fırtına! Selam dur!''

Şef'in gür emriyle hepimiz hazır ola geçtik. O an meydanda çıt çıkmıyordu, herkes yaprak gibi titriyordu. Uzaktan heybetli bir karaltı belirdi.

''Omzunda bordo bere değil mi lan o?'' diye sordu Kâzım, heyecanını gizleyemeyen bir fısıltıyla.

''Yanlış bir şey yapma Kasap,'' dedi Feyyaz dişlerinin arasından. ''Adam deli deli bakıyor, yakar bizi.''

Haklılardı, gelen adamın bakışları cam kırığı gibi keskindi.

''Feyyaz haklı,'' dedi Zümra otoriter bir sesle, ''Herkes düzgün davransın, rütbesi ağır.''

Kâzım o sırada yine duramadı, gizlice kolumu dürttü. ''Duydun mu lan? Dikkatli ol. Koskoca bordo bereli duruyor karşında. Sen gerçi ne bileceksin anasını satayım, hayatında gördüğün en yüksek rütbe trafik şube amiridir.''

Sadece imalı bir şekilde gülümsedim.

''Susun lan!'' diye uyardı Şef, sesiyle hepimizi hizaya getirdi. ''Albay geliyor.''

Subay tam karşımızda bir dağ gibi durdu. Gerisinde iki subay daha vardı, adeta gölgesi gibiydiler. Amcam o keskin bakışlarını hepimizin üzerinde, sanki ruhumuzu okuyormuş gibi tek tek dolaştırdı. Bakışları benim üzerime geldiğinde bir an duraksadı ama profesyonelliğinden ödün vermedi.

''Ben Ali Demirsoy. Hoş geldin Fırtına. Nihayet tanıştık!''

Ali Demirsoy benim amcamdı.

''Sağ ol!'' diye gürledik aynı anda. Sesimiz dağlarda yankılandı.

Ardından amcam Orhan Şef'le selamlaştı.

''Fırtına'yla biraz sohbet edelim diyorum Şef'im. Uygun mudur sana?''

Orhan Şef hemen öne atıldı. ''Ne demek komutanım, çocuklar sizi gördüklerine çok heyecanlandılar zaten. Ne yaparsanız yapın, eti sizin, kemiği benim.''

''Bana etleri kemikleri değil, karakterleri lâzım,'' dedi amcam, sesi buz kesti. O sırada bakışlarını doğrudan Kâzım'a dikmişti.

Bir kez bile ona anlatmamama rağmen burada yaşadıklarımı, bana edilen o gölge adam muamelelerini bildiğini biliyordum. Annem, babam, amcamlar... Bizim ailede kuş uçsa haberdar olurlardı. Görev yaptığımız yerdeki yemek menüsüne kadar her şeyi bildiklerine emindim.

''Yorgun musun Fırtına?'' diye sordu amcam, sesindeki o gizli şefkati sadece ben duyabiliyordum.

Yine tek ses cevap verdik. ''Hayır komutanım!''

''Tabii yorgun olmayacaksınız, daha kaç yaşındasınız lan! Ne yorgunluğu bu?''

Amcamın o bildik, sert ama babacan tavrına dudaklarım gayriihtiyari kıvrıldığında Kâzım yine kolumu dürttü. ''Ne gülüyorsun gevşek herif? Adam ayağından asacak şimdi seni, hala sırıtıyor.''

Amcam, keskin kulaklarıyla bu fısıltıyı çoktan yakalamıştı. ''Bir şey mi dedin evladım?''

Kâzım, kendinden uzun herkesin karşısında yaptığı gibi diklendi, göğsünü kabarttı. ''Arkadaşa sizin karşınızda daha dik durması gerektiğini öğretiyordum komutanım!''

Amcam bana baktı, sonra tekrar Kâzım'a döndü. ''Gayet dik duruyor. Senin durduğun yerden mi yamuk göründü yoksa?''

''Evet komutanım!'' diye bağırdı Kâzım, safça.

''Belki de sen yamuksundur,'' dedi amcam, ağır adımlarla yaklaşıp bir elini Kâzım'ın omzuna koyarak. Pençe gibi kavradı omzunu. ''Belli mi olur?''

Kâzım'ın yutkunduğunu gördüm. ''Haklısınız komutanım!'' diye bağırdı. Biz erkek adamız, bizde yamuk olmaz demeye ne cesareti vardı ne de o bordo berenin ağırlığı altında mecali.

''Gidin terinizi falan silin, sonra sohbet ederiz.''

''Emredersiniz komutanım!''

Amcamın emriyle karakola doğru adımlarken, kimsenin görmediği bir anda bana güven verici bir şekilde göz kırptı. O tek hareket, göğsümdeki tüm o kof boşluğu bir anda silip attı. Amcamın konuşmadan bile insana verdiği o dağ gibi güven bir başkaydı.

Timle beraber karakolun küçük odasına geçtik. Kâzım terini hışımla sildikten sonra hemen söylenmeye başladı.

''Kurt varmış gibi bir duramadın yerinde be! Rezil ettin koca albaya bizi. Adam resmen bana yamuk dedi senin yüzünden!''

Eldivenlerimi çıkarıp silahımı dolaba koyarken Kâzım'a yandan, sakin bir bakış attım. ''Çarmıha ger istersen, Kâzım. Altı üstü gülümsedim.''

''İki dakika dik duramadın, adam bana bulaştı işte! Kesin senin o sünepe tavırların yüzünden taktı bize.''

O sırada Efe, kaskını masaya bırakıp Kâzım'a döndü, sesi bıkkın geliyordu. ''Hak etmişsindir belki Kâzımcığım, adamın bir bildiği vardır elbet...''

''Kâzımcığım ne lan? Düzgün konuş,'' diye gürledi Kâzım, sinirleri hala tepesindeydi.

Efe isyan ederek ellerini iki yana açtı. ''Bir adam nasıl her şeye karşı olabilir ulan?''

''Çek şu siktiğim kaskını öte koy,'' diyerek kaskımı masanın ucuna doğru itti Kâzım. Sabrı iyice tükenmişti.

Kaskımı ittiği yerden alıp sakince yerine koydum. Gözlerinin içine bakarak sordum. ''Ağzından bir kere düzgün bir şey çıkmaz mı senin?''

''Sana çıkmaz,'' dedi kestirip atarak.

''Çok üzüldüm.''

''Üzüleceğine rütbelilerin karşısında nasıl davranacağını öğren!''

''Abart amına koyayım,'' diye küfretti Efe, dayanamayarak. ''Ne yaptı lan adam? Altı üstü gülümsedi.''

''Efe, siktirme bana sesini!''

''Albayın yanında ağzından küfür kaçır da adam götünden kan alsın, o zaman görürüm ben seni,'' dedi Efe alayla.

Kâzım, Efe'ye vurmak için hamle yaptığında Efe seri bir hareketle arkama saklandı. Kâzım, aradaki benim engelime takılınca duraksadı. Efe'yi boş verip bana zehir zemberek bir bakış attıktan sonra söylene söylene hangardan uzaklaştı.

Teçhizatlarımızı bırakıp üzerimizi düzeltirken, amcamın askerlerinden Ferit girdi içeri. Ankara'dan tanışırdık, arkadaşımdı. Doğrudan bana yöneldi.

''Dinç, albayım seni emretti.''

Kâzım arkadan sesini yükseltti. ''Sırada güldün diye çağırıyor kesin. Git bir güzel dayak ye de gel.''

''Belki sarılmak için çağırıyordur, Kâzım. Belli mi olur?'' dedim hafif bir tebessümle.

''Tabii birader tabii, kesin öyledir,'' dedi Kâzım dalga geçerek.

Hangardan çıktıktan sonra Ferit'le kimsenin görmeyeceği bir köşede sıkıca sarıldık. ''İyi gördüm seni Dinçer,'' dedi dostça.

''Sen de iyi görünüyorsun, Ferit. Yaramış amcamın yanında olmak.''

''Ali Albay bir askerin en büyük şansıdır, bilirsin,'' dedikten sonra cebinden bir paket çıkardı. ''Atlas buraya geleceğimizi duyunca sana bunu yolladı, üstümde kalmasın.''

Gülümseyerek paketi aldım ve cebime attım. ''Sağ ol.''

Ferit'le karakol binasına girip o ağır koridorları geçtik. Amcamın odasına girip kapıyı kapattıktan sonra hemen selam verdim. Amcam karşımda durdu, birkaç saniye o bildik ciddiyetiyle tepeden tırnağa izledi beni. Ardından o sert kabuğu bir anda kırıldı; ensemden tutup beni kendine çekerek sıkıca sarıldı.

''Oğlum benim...''

Ben de kollarımı ona doladım. Dağ gibi sığınaktı amcam benim için. ''Güzel sürprizdi amca, hiç beklemiyordum.''

Saçlarımı şefkatle karıştırdı. ''Suna'ya yakalanmadan, o bir baskın yapmadan önce gelip buralara bakayım dedim.''

Annem eğer baskın yaparsa ortalığı fena inletirdi, biliyordum. ''Hoş geldin amca.''

''Hoş mu bulduk, nahoş mu göreceğiz, Dinçer...'' dedi amcam, gözlerinde biriken bin bir soruyu saklayarak.

''Amca...'' dedim fısıltıyla, ''Timdekiler bilmesinler ne olursun. Aramızdaki bağı öğrenmesinler.''

''Bakarız,'' dedi amcam kararsızca, koltuğuna geçerken. Sonra beni tekrar kolunun altına çekti. ''Ulan kocaman adamlar oldunuz hepiniz, şu boylara bak!''

''Yengemden öğrendiğimiz basketbol sayesinde amca, borçluyuz ona.''

Amcamın yüzünde karısına duyduğu o derin aşkın izi belirdi. ''Karım güzel basketbol oynar,'' dedi gururla. ''Potayı bulamaz ama zaten öyle tercih eder.''

Amcam elini uzatıp saçlarımı son bir kez düzeltti. Masasının yanındaki paketleri işaret etti. ''Sana bir sürü şey gönderdiler evden.''

''Gerek yoktu amca, sağ olsunlar. Zahmet etmişler.''

''Konu sizseniz her zaman gerek vardır, Dinçer. Bunu biliyorsun.''

Gözlerim parladı. ''Babam turşu da gönderdi mi?''

''Geçen yıl kurdukları o meşhur turşuları bile gönderdiler.''

O an yirmi üç yaşındaki polis memuru gitti, yerine beş yaşında bir çocuk geldi. Heyecanla paketleri açmaya başladım. İçinde sevdiğim her şey vardı, hatta sevdiğimi benim bile unuttuğum o küçük detayları ailem unutmamıştı. Annemin kurabiyeleri, babamın özenle paketlediği yiyecekler...

''Bir çay söyleyeyim de ye şu kurabiyeleri,'' dedi amcam keyifle.

''Timdekiler dışarıda bekler amca, ayıp olmasın?''

''Daha çok beklerler, boş ver onları şimdi.''

Karşılıklı oturduk. Ben annemlerin gönderdiği o ev kokan kurabiyeleri iştahla yerken, amcam da taze demlenmiş çayından bir yudum alıyordu.

''Öğle yemeği yemedin mi oğlum sen? Bu ne iştah?''

Duraksadım. Eğitim alanındaki o dışlanmışlık, masada yok sayılmam geldi aklıma. ''Fırsat olmadı amca,'' dedim geçiştirerek. ''Son dönemde öğün atlamaya başladım.''

Amcam imalı bir şekilde başını salladı, gözlerini üzerime dikti. ''Ben de zamanında Halide'yi görmek için çok öğün atlardım...''

''Öyle bir şey değil benimki amca, yanlış anladın,'' dedim hızla.

Amcam hafifçe gülümsedi. ''Öyle olduğunu söylemedim ki oğlum, niye hemen alındın?''

Başımı eğip ağzıma bir kurabiye attım. Sohbet ede ede annemlerin gönderdiklerini yemiştim. Çayımın son yudumunu içtikten sonra amcamla beraber askeriyenin bahçesine çıktık. Tentenin altında usul usul yağan yağmurun sesini omuz omuza vermiş dinliyorduk.

''Anlat bakalım,'' dedi amcam, sesi yağmurun ritmine karışırken. ''Nasıl gidiyor Polis Özel Harekât?''

''Bir şekilde gidiyor amca.''

Sıkkındı amcamın sesi, omuzları her zamankinden daha dikti. ''Ne şekilde olduğu çok önemli, Dinçer. Geçiştirme beni.''

''Pek parlak bir başlangıç yapamadık amca.''

''Farkındayım. Gözlerin parlıyordu seni uçağa bindirdiğimde. Şimdi o gözlerde fer bile kalmamış,'' dedi, adeta bir haksızlığa isyan eder gibi.

''Halil abiden sonra geldim diye bazı sorunlar çıktı aramızda. Kolay değil onların tarafı da.''

Çehresini bana dikti, bakışları mermi gibi keskindi. ''Allah rahmet eylesin şehidimize.''

''Âmin.''

''Ne gibi sorunlar?'' diye sormaya devam etti, bırakmaya niyeti yoktu.

Başımı salladım boş ver der gibi. ''Uzun hikâye amca. Tadımız kaçmasın.''

''Kısa hikâyelere alışık değilim zaten, Dinçer. Anlat oğlum. İçindeki o kof boşluğu ben görmüyor muyum sanıyorsun?''

''Atlatılacak bir şey yok amca. Kabullenemediler işte. Halil abinin yerini aldım diye öfkeliler bana. Sanki o yatakta yatmam, o silahı tutmam ona ihanetmiş gibi davranıyorlar.''

''Öfkeden fazlasını da biliyorum, Dinçer. Sen anlatmak istemesen de ben o bakışlardan anlıyorum her şeyi.''

''Kolay değildir onlar için de... En yakınlarını kaybettiler.''

''Senin için kolay mıydı oğlum?'' diye sordu amcam öfkeyle. ''Haberi aldığında yanında ben vardım. Sen benim omzuma ağlamadın mı oğlum?''

Elini ağır bir balyoz gibi omzuma koydu. ''Bu böyledir, Dinçer. Şehitlerimizin yerine yeni kişiler atanır, bu işler güle oynaya yürümez. Hayat devam etmek zorundadır. O mevziinin arkasına biri geçer, o tetikte hep bir el olur. Vatan beklemez.''

''Şehit olana haksızlık değil mi amca? Unutuluyor gibi...''

''Değil oğlum, tam tersine mutluluktur bu. Vatan için şehit olmuşsun ama senden sonra kimse durmamış, mücadele devam etmiş. Sahipsiz kalmamış yatağın, sahipsiz kalmamış silahın. En önemlisi, uğruna can verdiğin vatanın yetim kalmamış.''

''Fırtına böyle düşünmüyor amca. Onlar için ben sadece bir ikameyim.''

''O zaman fırtına değiller onlar, Dinçer. Kuru bir yaz rüzgârından öteye geçemezler.''

''En yakın arkadaşlarını kaybetmişler amca, acıları taze.''

''İçlerinden birini bile bana savunma çocuk, her şeyi biliyorum!'' Öfkeliydi amcam.

''Herkes acı çekiyor bu hayatta. Şehit acısı ne, ben çok iyi bilirim. Ama acı çekmek bile bir karakter göstergesidir, Dinçer. Şehidin yası, yaşayanın hayatını karartarak tutulmaz. Yirmi üç yaşındaki gencecik bir polise, Özel Harekâtı zindan ederek mi anıyorlar lan, Halil'i? Bu mu onların vefası?''

Sessizdim. Amcam yeterince öfkeliydi ve ne desem bir kıvılcım çıkaracaktı. Dengesiz bir adam değildi ama mevzu ailesi ve adaletsizlik olduğunda gözlerinden ateş çıkardı.

''Halil abi derken bile sesi titreyen bir çocuksun sen, bunu da mı görememişler?''

Görmek istememişlerdi. Artık benim de onlara bir şey kanıtlamak gibi bir amacım kalmamıştı.

Akşam yemeğinden sonra diskoda toplandık hepimiz. Bu bizzat amcamın emriydi. Onu beklerken masada stresli bir hava hakimdi, ben ise aralarında en rahat olanıydım, ne de olsa gelen yabancı değildi.

''Adamda tam hiç evlenmemiş asker tipi var,'' dedi Kâzım, sesini alçaltarak. ''Ondan bu kadar dinç duruyordur belki. Çoluk çocuk kahrı çekmiyor belli ki.''

Zümra ters bir bakış attı. ''Merak etme, sen de hiç evlenemezsin ama albay kadar dinç olur musun bilmem. Bu gidişle alkolden göbek bağlarsın.''

''Rakı erkek adamın suyudur,'' dedi Kâzım, ağır abi tavrıyla.

''Bunu duyan H₂O şaşkın, Kâzım abi sana itiraz ediyorlar,'' dedi Feyyaz alayla.

''Ben sana itiraz edeceğim şimdi Feyyaz!'' diye hırladı Kâzım.

''Sustum abi.''

''Kâzım abi haklı ama, kesin bekârdır adam,'' dedi Efe.

Zümra da onlara katıldı. ''Yüzük dikkatimi çekmedi, bence de bekâr.''

Dayanamadım. Halide yengem burada olsa kesinlikle savunmaya geçmemi isterdi. ''Bence evli,'' dedim düz bir sesle. ''Güzeller güzeli bir karısı, iki de çocuğu vardır hatta.''

Kâzım alayla sırıttı. ''Bir kere de doğru analiz yapsan şaşardım zaten Çömez oğlan.''

''Güzel müzel deme lan adamın karısına, duyar falan. Bordo bereliden dayak yersen iki yıl dünyayı tersten görürsün, mizanpajın kayar.''

Bu konuda haklıydı, amcamın eli ağırdı.

''Albay gerçekten karizmatik adammış,'' dedi Efe, hayranlıkla.

Kâzım sinirle çıkıştı. ''Gay mısın lan sen?''

''Erkek adam gay olmaz değil mi Kâzım abi?'' dedi Efe, dalgasını geçerek.

''Tövbe tövbe...'' diyerek başını yana attı Kâzım.

''Erkek adamın erkek sevgilisi olur demeyecek misin yoksa, Kâzım abi?''

Kâzım, onunla kafa bulan Efe ve Feyyaz'ın enselerini sıkarken onlar gırgır yapmaya devam ediyordu. Kâzım'la bu kadar yıldır nasıl geçinebildiklerini şimdi daha iyi anlıyordum.

O sırada yanımıza Orhan Şef geldi. Üniformasının cebinden çıkardığı tarakla yeni boyadığı siyah saçlarını geriye tararken etrafımızda stresle dönüyordu.

''Ulan adam koskoca albay, sözlerinize dikkat edin! Lakayt bir tavır görürsem imanıma bitiririm sizi, anladınız mı?''

''Tamam şef,'' dedi Zümra, ciddileşerek. ''Gereken ciddiyeti koruruz.''

''Özellikle sen Kâzım!''

''Niye özellikle ben abi? Çömez'e söylesene! Bordo berelinin anlamını bile bilmiyordur bu çocuk.''

''Adamın ağzı var dili yok, sessizce durur bir köşede o. Sen asıl kendine hâkim ol.''

''Şef bana söyleme ya, Çömez'e söyle. Adamın karşısında sırıttı resmen!''

''Sen de ekip arkadaşını hemen bana şikâyet ettin...''

O sırada amcam bir hayalet gibi dikilmişti karşımıza. Geldiğini kimse duymamıştı, sessiz ve ıssız bir askerdi o. Hepimiz aynı anda ayağa fırladık. Amcam tüm heybetiyle yanımıza gelip karşımızdaki sandalyeye oturdu. Gerisinde iki subay daha bekliyordu. Önce onlara döndü. ''Oturun çocuklar.''

İki yanına subaylar da yerleşince, bizi bir el hareketiyle oturttu. Gözleri üzerimizde geziniyordu. Hafif çattığı kaşlarıyla bizi incelerken, ben bu bakışa alışık olsam da diğerlerinin iliklerine kadar gerildiğini görebiliyordum. Amcam üniformanın içinde bambaşka bir ruha bürünürdü.

''Yaş ortalaması kaç bu ekibin, Orhan?''

''Hesaplamıştık da unuttuk komutanım,'' dedi Şef mahcubiyetle.

''Yaşlarınızı söyleyin bana.''

Sağ baştan başladılar: Zümra, Efe, Feyyaz ve Kâzım... En sona ben kaldım.

''32, 28, 29, 35, 23.''

''Kaç ortalaması? Hesaplayabilen var mı aranızda?''

Kimseden ses çıkmayınca ben araya girdim. ''29 komutanım.''

''29 ne?'' diye sordu amcam, sanki sınav yapıyormuş gibi.

''29,4 komutanım.''

Başını ağır ağır salladı amcam. Tam o sırada Kâzım, yanlış bir şey söylediğimi düşünerek hışımla araya girdi. ''Siz bu çömezin kusuruna bakmayın komutanım, daha yeni geldi ekibe. Heyecandan sallıyor işte.''

''Kusurluk bir şey yapmadı ki bakayım,'' dedi amcam, buz gibi bir sesle.

''Yanlış cevap verdi diye şey ettim ben... Hani Albay'ın karşısında hata olmasın.''

''Yanlışsa ben düzeltirdim zaten, Kâzım.''

''Emredersiniz komutanım!''

''Ne kadar oldu ekibe geleli?'' diye sordu amcam, doğrudan bana bakarak.

Sanki benim dilim yokmuş gibi Feyyaz atıldı. ''Bir aydan fazla oldu komutanım.''

''Bizde yeni gelene en fazla iki hafta çömez denir. Siz yıllanmasını mı bekliyorsunuz bu çocuğun?''

''Daha genç diye şey ediyoruz komutanım biz, takılıyoruz yani.''

''Fark ettim onu Kasap...''

Kâzım bir anda heyecanlandı. ''Lakabımı bilmeniz gururlandırdı beni komutanım!''

''Bilinmeyecek adam değilsin Kâzım, kulağıma geliyor icraatların,'' dedi amcam. Kâzım gururla başını kaldırdı. Bordo berelilere olan o çocuksu hayranlığı gözlerinden okunuyordu. İyi ki annem gelmemiş, diye düşündüm, Kıskanırdım bu hayranlığı.

''Operasyonu Ankara'dan bizzat takip edeceğim. Gözüm üzerinizde olacak, her detayı biliyorum.''

Kâzım hevesle sordu: ''Sizin tarafınızdan izlenmek büyük gurur komutanım!''

''İzlerken aynı gururu bana sen de yaşat, Kâzım. Hayal kırıklığı istemem.''

''Emredersiniz komutanım!''

''Zümra Komiserim anlatsın biraz... Nasıl gidiyor Özel Harekât, Komiserim?''

Zümra omuzlarını dikleştirdi. ''Karmaşık gidiyor komutanım, her zamanki gibi hareketli ve zorlu.''

''Özel Harekât sessiz çekilmez zaten,'' dedi amcam, bakışlarını tekrar hepimizin üzerinde gezdirerek. ''Ses iyidir, nefes aldığınızı gösterir.''

''Komutanım, bir şey sorabilir miyim?'' dedi Efe, meraklı gözlerle amcama bakarak.

Amcam, başını hafifçe salladı. ''Sor.''

''Hangi takımlısınız?''

Amcamın dudaklarında yarım bir gülüş belirdi, sanki bu soruyu bekliyormuş gibiydi. ''Hangi takımlı gibi duruyorum oğlum?''

Efe, amcamın o sert ve vakur duruşuna bakıp kendinden emin bir şekilde sırıttı. ''Kesin Galatasaray komutanım.''

Amcamın çehresi bir an için ciddileşti; pek hazzetmezdi Galatasaray'dan, sülalece bildiğimiz üzere koyu Beşiktaşlıydı. Yanındaki askere, Ferit'e döndü. ''Hatırlat bu çocuğu bana,'' dedi, sesi yapay bir tehdit barındırsa da otoritesi herkesi titretmeye yetti.

''Emredersiniz komutanım!''

Herkes amcama bir şeyler sormaya başlamıştı. Amcam kimisine kısa cevaplar veriyor, hoşuna gitmeyen veya haddi aşan sorulara ise sadece o cam kırığı bakışlarıyla karşılık veriyordu. Sohbetin en koyu yerinde telefonu titredi. Ekrana bakınca bakışları yumuşadı.

''Karım arıyor, çıt çıkmasın,'' dedi.

Bu emir üzerine koca diskoda iğne atsan sesi duyulacak bir sessizlik oldu. Amcamın bekâr olduğunu düşünen Kâzım ve diğerleri, birbirlerine şaşkınlık dolu bakışlar fırlattılar.

''Efendim güzelim...'' diyerek açtı telefonu. Kısa, sakin bir görüşme yaptıktan sonra telefonu kapatıp tekrar aramıza döndü. Halide yengem ne dediyse yüzünde o nadir görülen, huzurlu ifade kalmıştı. Amcam karısının sesini duyunca dünyayla bağını koparırdı; onlar birbirine ilk günkü gibi aşıklardı.

''Kaç yıllık ekipsiniz siz?'' diye sordu amcam, konuyu tekrar ciddiyete çekerek.

''En eskimiz sekiz yıl oldu komutanım,'' dedi Orhan Şef.

''En yeniniz de Dinç.''

''Evet komutanım,'' dedi Kâzım, her zamanki öne atılma huyuyla.

Amcamın bakışları Kâzım'a kilitlendi, sesi bir bıçak gibi keskindi. ''Sen misin, Dinçer?''

''Hayır komutanım.''

''O zaman Dinçer konuşsun.''

Kâzım, amcamın o sarsılmaz otoritesi altında anında sessizliğe gömülürken ben söze girdim. ''Yeniyim henüz komutanım.''

''Akademiden mezun olduktan sonra ilk ekip zordur,'' dedi amcam, gözlerini üzerime dikip ruhumu okur gibi bakarak. ''Nasıl, anlaşabildin mi ekibinle? İyi karşıladılar mı seni?''

O an odadaki tüm oksijen çekilmiş gibi bir sessizlik oluştu. Herkes sustu. Bakışlar beni bulduğunda Kâzım hariç hepsinin gözlerinde o mahcup, suçlu ifadeyi gördüm. Sessizliği yine Kâzım bozdu.

''Bir şehit verdik komutanım biz. Onun yerine geldi arkadaş, ne kadar anlaşabilirsek artık...''

Amcamın kaşları çatıldı, sesi odadaki herkesin iliklerine işledi. ''Başımız sağ olsun. Ama şehitlerin yeri fiziksel olarak çabuk dolar, Kâzım. Çünkü bir amaca hizmet eder polisler, askerler. Bunu bunca yıllık tecrübenle anlayamadın mı sen?''

Kâzım'ın başı önüne düştü. ''Orası öyle de komutanım... Doğru dürüst yasını bile tutamadık, Halil'in.''

''Tutsaydın, engel olan mı vardı sana?''

''Kolay mı komutanım?''

Amcam bana döndü. Masadaki boş çay bardağını işaret etti. ''Demli bir çay getir bana, Dinçer. Şekersiz olsun.''

''Emredersiniz komutanım.''

Çay bardağını alıp dışarı çıktım. Amcamın beni çay için göndermediğini, odayı boşaltmak istediğini biliyordum. Çayı doldurup kapıya yaklaştığımda içeriden yükselen o devasa kükreme amcama aitti.

''Hayatta hiçbir şey kolay değildir Fırtına!'' diye bağırıyordu. Sesi koridorlarda yankılanıyordu. ''Şehit vermenin ne olduğunu çok iyi bilirim ben! Hiçbir şehidimin acısını bir başkasından çıkarmadım! Siz daha yirmi üç yaşındaki ekip arkadaşınızdan bunun hıncını mı çıkardınız lan!''

Kimseden çıt çıkmıyordu. Ferit yanıma geldi, elimdeki çayı gördü ama beni durdurdu. ''Çıkalım biz kardeşim, Ali Albay fırtınayı kopardı içeride.''

''Dinleseydim, Ferit. Neler diyor merak ediyorum.''

''Gerisini duyma, gel benimle.''

Ferit'le bahçeye çıktık ama aklım içerideydi. ''Amcama karşı çıkan oldu mu, Ferit?''

Ferit alayla güldü. ''Kim karşılık verebilir Ali Demirsoy'a? Adamın bakışıyla dağ devrilir.''

Haklıydı. Düşünceli bir halde beklemeye başladım. Ferit beni bir süre içeri sokmadı.

''Annem nasıl?'' diye sordum.

''İyi, merak etme. Ankara'da her şey yolunda.''

''Bende hiçbir şey yolunda değil, Ferit.''

''Dinçer, sadece yeğeni olduğun için yapmıyor bunu. Kaç yıldır yanındayım, bunun gibi kaç ekibe gürlediğini gördüm. Sen amcanı benden daha iyi tanıyorsun; o adaletli adamdır.''

Az sonra Ferit içeri çağrıldı ve ıslık çalarak geri geldi. ''Albayım seni bekliyor.''

''Timdekiler nasıl?''

''Bir beton geçti üzerlerinden, nasıl olsunlar?''

Amcamın odasına girdiğimde onu oldukça sakin, masasında otururken buldum. ''Otur karşıma.''

İkiletmeden oturdum.

''Gereken konuşmayı gerektiği şekilde yaptım, Dinçer. Bu timde bir daha art niyetli tek bir sorun yaşarsan seni söküp alırım içlerinden, haberin olsun.''

''Belki bundan sonra her şey iyi olur amca.''

''Sorun onlardı, onlar düzelecek. Polissiniz lan siz! Elbette sorun çıkacak, amirler dosya fırlatacak, hakaret edecek. Özel Harekât kırmızı kaydıraklı park değil. Ama bir daha benim polisime zorbalık yapıldığını görürsem, hepsini yakarım. Daha önce yaktıklarım gibi.''

''Biliyorum amca.''

''Annenin hakkıdır deyip onu gönderirim buraya bak. Suna sever had bildirmeyi.''

''Annem üzülüyor mu?''

Amcam gülümsedi. ''Oğlu dimdik duruyor, niye üzülecek? Sadece öfkeli. Suna'nın öfkesiyle karşı karşıya kalanı Allah kurtarsın.''

''Ben artık umursamıyorum amca.''

''Umursayacaksın ama hata da yapmayacaksın. Kendini düşüneceksin, çalışacaksın, tekte atacaksın o kurşunları. Üzerindeki üniformayı her gün yeniden hak edeceksin.''

Amcam kolunu omzuma koyup beni kendine çekti. ''Sen çakı gibi bir Özel Harekât polisisin Dinçer. Dahası da olacaksın, biliyorum. Biz hep arkandayız.''

Amcamın yanından ayrıldıktan sonra Orhan Şef'in emriyle toplandık. Bir saat süren rotasyon toplantısının ardından dağıldık. Bahçeye çıktığımızda timin bakışları artık bambaşkaydı, bir utanç, bir ağırlık çökmüştü üzerlerine. Kâzım kafasını bile kaldırmıyordu.

Efe sigara paketini bana uzattı, reddettim. Amcamın pencereden bizi izlediğini biliyordum, sigara içmemi sevmezdi. Saat on ikiyi geçmişti. Gökteki ayı izlerken gönlüme bir gül kokusu, Belçim'in hayali düştü. Bugün beni aramamıştı. Neden? Bir şey mi olmuştu? Aklına gelmiş miydim?

Mesaj atmak istedim ama beni yanlış anlamasın diye numarasını bile almamıştım. Alsam bile o kalabalık evde zor durumda kalmasından korkardım. İlk adımı o atsın istiyordum. Ona herkes gibi sıradan mesajlar değil, her gününü özel kılacak şeyler yazmak istiyordum.

O sırada sessizce sigarasını içen Efe'ye döndüm. Kolumu omzuna koyup kısık bir sesle konuştum.

''Doğum günün kutlu olsun, Efe.''

Şaşkınca bana döndüğünde yüzünde çocuksu bir neşe vardı, ''Sen nereden biliyorsun?'' diye sordu hayretle.

''Kimliğini görmüştüm geçen gün,'' dedim omuz silkerek. Detaylara takılan biri olduğumu henüz tam çözememişlerdi.

Sevinçle bana sarıldığında, bu kez ben de kollarımı ona doladım. Göğsümdeki o kof boşluğun bir köşesi, ilk kez bir dost sıcaklığıyla dolmuştu. ''Sağ ol, Dinçer. Eyvallah,'' dedi fısıltıyla.

''Hayırdır?'' diye atıldı Kâzım, meraklı gözlerle aramıza girerek. ''Neyi kutluyoruz yine gizli gizli?''

Efe sigarasından derin bir nefes çekip dumanı havaya savurdu. ''Yeni başlayan dostlukları kutluyoruz Kâzım abi,'' dedi, sesinde hüzünle karışık bir huzur vardı.

Onların Efe'nin doğum gününü hatırlamamalarına içten içe bozulmuştum. Nasıl arkadaştı lan bunlar? İnsan, canını emanet ettiği adamın doğduğu günü unutur muydu?

Mesela ben arkadaşımın doğum gününü biliyordum. Yirmi ağustostu.

''Dinçer sen de gelir misin?''

Dalmış Belçim'i düşünürken Kâzım'ın sorusuyla irkildim. ''Nereye?''

''Hep gittiğimiz bir meyhane var Diyarbakır'da, oraya... Gelir misin? Rakı balık falan yaparız.''

Zoraki arkadaşlık teklifi, Kâzım'ın o sert ve köşeli karakteri üzerinde iğreti duruyordu ama niyetini sezebiliyordum. ''Rakı sevmem, size afiyet olsun,'' dedim reddederek.

''Biracı tipi var ama sende,'' diye konuştu Feyyaz, beni analiz etmeye çalışarak.

''Alkolle pek aram yok.''

''Derdi olanın alkolle arası olur birader,'' diye konuştu 21. yüzyıl filozofu Kâzım.

Feyyaz bu sözü uzun uzun düşündü, kafasında tarttı. Ardından, ''Kâzım abi bazen cidden kafa sikiyormuşsun gibime geliyor,'' dedi pat diye.

Kâzım, Feyyaz'ın ensesine tokadı patlatmak için hamle yapınca, Feyyaz her zamanki gibi refleksle arkama saklandı. Kâzım benimle karşı karşıya geldiğinde bu defa o meşhur ters bakışlarından birini atmadı. Duraksadı.

''Adamın arkasına saklanıp durmayın lan, asabımı bozmayın benim!'' diye gürledi ama sesi eskisi kadar nefret dolu değildi.

''Dinçer'i ezip geçemiyorsun ki Kâzım abi, ne yapalım? Surların arkasına mı saklanmayalım?'' dedi Feyyaz gülerek.

''Ben sana nereye saklanman gerektiğini gösteririm, Feyyaz. Bekle sen!''

Zümra araya girdi, ortamı sakinleştiren o olgun sesiyle. ''Kâzım'ın meyhane dediğine bakma, düzgün bir lokantaya gideriz hep beraber. Belki de yeni bir başlangıç yaparız, ne dersin, Dinçer?''

İteklemekle de olsa bu yeni başlangıca dahil olmaya karar verdim. ''Şu operasyon bitsin, sağ salim dönelim, bakarız komiserim.''

Yarım saat kadar, ilk kez beni de içine çektikleri o keyifli sohbete ortak oldum. Artık onları uzaktan izleyen, koğuşun köşesindeki o dilsiz gölge değildim. Garip ama güzel bir histi bu, kabul görmek, göğü yitiren bir kuş için ilk güvenli daldı.

Uyumak için koğuşa geçtiğimizde sessizlik çöktü. Döndüğümüzde Efe ve ben tek kalıyorduk, ranzaların çoğu izne ayrılan askerler yüzünden bomboştu. Yatağa girip yorganı üzerime çektim. Telefonum elimde, simsiyah ekranla bakışıyordum. Bu kız beni neden aramamıştı?

''Dolunay senin burcunda, şanslı dönemindesin. Birazdan arama ihtimali yüksek,'' dedi Efe karşı ranzadan.

Başımı çevirip telefonuyla ilgilenen Efe'ye baktım. ''Gerçek mi lan bu astroloji işleri?''

''İnanıyorsan her şey gerçek birader.''

''Arayacak mı sence cidden?''

''Aramazsa gel beni s-''

''Lan siz küfürsüz konuşamıyor musunuz?''

''Alışkanlık birader, kusura bakma.''

Önüme dönüp telefona bakmaya devam ettim. Aradan geçen on dakikada yine tık yoktu. Saat iyice ilerleyince umudumu kesip telefonu yastığın altına sakladım. Kollarımı başımın altına alıp tavanı izlemeye başladım.

''Dinçer.''

''Efendim?''

''Arayacak diyorum.''

''Aramadı işte Efe.''

''Arayacak...''

''Umarım...''

Uykuya tam teslim olacağım sırada, telefonumun melodisi koğuşun o soğuk sessizliğini yırttı. Heyecanla yastığın altındaki telefona yapıştım. Ekranda bilmediğim bir numara vardı. Efe de benimle yatakta doğruldu.

''Hadi bana müsaade, ben bir sigara tüttüreyim,'' diyerek üst ranzadan atladı ve uzaklaştı. O çıkar çıkmaz telefonu açtım.

''Efendim?''

Birkaç saniye ses gelmedi. Sadece derinden gelen bir nefes sesi... Aklıma hemen Atlas'ın bitmek bilmeyen işletmeleri geldi.

''Siktir git, Atlas! Kapatıyorum!''

Tam kapatacakken, o yumuşak ve tanıdık ses çalındı kulağıma: ''Atlas değilim...Marziye ben.''

Belçim'di. Ulan Atlas, adamın başını yakacaksın bir gün. ''Kusura bakma, Belçim, yanlışlık oldu. Kardeşim sandım.''

''Nasılsın?'' dedi usulca.

Sırtımı soğuk duvara yasladım, içim ısınmıştı. ''İyiyim, sen nasılsın?''

''İyiyim... Damdayım şimdi, tarhana seriyorum.''

''Kolay gelsin. Tarhanayı sen mi yaptın peki?'' Neden saçma sapan şeyler soruyordum ki kıza?

''Evet, ben yaptım.''

''Seni alan yaşadı o zaman,'' dedim, kelimeler ağzımdan benden bağımsız döküldü.

''Sen al yaşa...''

Yüzümdeki gülümseme donup kalırken o panikle, hızlıca ekledi: ''Şaka yaptım! Ninem hep öyle der de ağzıma dolanmış.''

''Adı Hayriye mi ninenin?''

''Hayır Döne. Niye öyle söyledin ki?''

''Hiç, öyle aklıma geldi sadece.''

''Sen ara deyince arayayım dedim. Aslında ilk günden rahatsız etmek istemezdim ama... Pamuk ısrar etti.''

Kaşlarımı kaldırdım, gülümsemem genişledi. ''Pamuk mu ısrar etti?''

''Evet, niye inanmıyor gibi tonluyorsun sesini?''

''İnanmıyorum çünkü.''

''Allah Allah! Ben mi senin sesini duymak için aradım yani? Sen ne demeye çalışıyorsun, Dinçer?''

''Niye aramayasın?''

''Niye arayayım ki?''

''Belçim, şu an konuşuyoruz, farkında mısın?''

''Ben sadece seninle konuşmuyorum, tarhana seriyorum bir yandan!''

''Ben sadece seninle konuşuyorum ama...''

''İyi,'' dedi, sesindeki o memnuniyeti hissedebiliyordum.

''Hoşuna gitti bakıyorum bu durum.''

''Hoşum yol geçen hanı benim, her gelen bir şey bırakıyor.''

''Yolcusu olurum o zaman.''

''Yolsuz kalma da sonra.''

''Yolsuz bırakan utansın, Belçim...''

Gülümsediğini duydum. O an ben de karanlıkta tavana bakarak gülümsedim. Ancak o huzurlu sessizliği, arkadan gelen sert bir ses bozdu.

''Belçim!'' diye bağırıyordu biri. ''Döşekleri sersene kızım!''

Sesindeki o anlamsız öfke içimi sıktı. ''Bir dakika amca, geliyorum!'' dedi Belçim telefonu uzaklaştırarak. Sesi artık çok kısık geliyordu. Birkaç dakika boyunca hattın diğer ucundaki o sessizliği, o gergin bekleyişi dinledim. Belçim geri geldiğinde sesi değişmişti.

''Benim kapatmam gerekiyor, dikkat et kendine.''

''Bir sorun mu var?'' dedim endişeyle.

''H-hayır. İyi geceler.''

''İyi geceler, Belçim...''

''Dinçer, ben seni aramadan lütfen beni arama, mesaj da atma. Olur mu? Lütfen.''

''Olur, merak etme. Nasıl istersen.''

O düşük, mahzun sesini hemen toparlamaya çalıştı, zoraki bir neşeyle gülümsedi. ''Pamuk'a bir şey söylemek ister misin? İletirim ona.''

''Pamuk'a de ki; Hep yanında olmak istiyorum, şimdiden özledim seni. Dönüşümü bekle, çünkü ben seni görmek için günleri saymaya başladım bile.''

''Peki... İletirim Pamuk'a.''

''Şu an kıvrılan dudaklarını hayal ediyorum, eminim çok tatlı görünüyorsun.''

''Hayalinde öyledir belki...''

''Gerçeğini görmek için ışınlanmayı bulasım var, Belçim.''

Gülümsedi. ''Sen dünyanın akışını değiştirmeden kapatalım hadi. İyi geceler. Sağlam gittin, sağlam gel.''

''İyi geceler.''

Telefonu kulağımdan çektiğimde Efe hızla içeri daldı. Dudaklarımdaki o aptal gülümsemeyi toparlamaya çalıştım.

''Ulan ben 'Şimdi belini kavrıyorum' tarzı şeyler duyarım diye kaçtım, kıza tarhana sormak ne anasını satayım?''

''Ergen miyim lan ben? Doğru konuş! Bir de dinlemişsin utanmadan söylüyorsun,'' dedim yastığı ona fırlatarak.

''Valla ben de Kâzım abiye zaten hep Çok tatlısın derim Dinçer, haklısın,'' diyerek dalgasını geçmeye devam etti.

''Zıbar Efe, yoksa doğum gününe mor bir yüzle gireceksin!''

''Tamam sustum, uyuduk!''

Kolumu başımın altına alıp tekrar tavana daldım. Onu düşünmek istemediğim anlarda bile zihnimin başköşesindeydi. Aklım onda, o tozlu avluda kalmıştı. Baskıcı bir ailesi vardı, emirlerle, öfkeyle yönetilen o evde kim mutlu olabilirdi ki? Belçim mutlu muydu gerçekten?

İçimden bir ses, o neşeli kahkahalarının altında devasa bir mutsuzluğun yattığını fısıldıyordu. Bu düşünce uykumu kaçırdı. Onu o hayattan, o inandığı kaderden çekip almak istiyordum.

Hayat bilinmezliklerle doluydu, şimdi onu kurtarmayı düşlerken, belki de gelecekte en büyük yarayı ona ben açacaktım. Ya birbirimize tutunup o gökyüzünü beraber yırtacaktık ya da iki yabancı gibi kendi kof boşluklarımızda kaybolacaktık.

 

Bölüm : 29.09.2024 20:11 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...