8. Bölüm

Aykırı Zakkum

Pekbiafiliyalnizlik
pekbiafiliyalnizli

Selam, nasılsınız?

Sonraki bölüm Belçim'in ağzından olacak.

Yorumlarınız çok değerli, eksik etmezseniz sevinirim keyifli okumalar🌸

5 Yıl önce Diyarbakır

İrili ufaklı taşların üzerinde, o taşları eze eze Özel Harekât Merkezi'ne doğru yürüyordum. Ceketimin, gömleğimin, hatta tenimin en derininde hissettiğim tuhaf bir sıcaklıkla ayrılmıştım bu kez Belçim'in yanından. Onun yanındayken kendimi sadece iyi değil, tam hissediyordum. Bugün bunu çok daha berrak bir şekilde anlamıştım; ilk gördüğüm andan itibaren o kızda beni içine çeken, ruhumu sakinleştiren bir şey vardı. Daha önce böyle bir hisse kapılmamıştım. Çocukluktan kalan birkaç kız arkadaşım hariç hayatımda bir kız arkadaşım olmamıştı ve dürüst olmak gerekirse, bu konularda oldukça tecrübesizdim. Neyin nasıl olması gerektiğini, adımların nasıl atılacağını bilmiyordum. Bildiğim tek şey, göğüs kafesimin içindeki o ritmik hızlanmanın beni en doğru yöne götürdüğüydü.

Kafamda bine yakın düşünce bir silsile halinde gezinirken merkeze vardım. Nöbetçiye kısa bir selam verip hızlı adımlarla odama adımladım. Penceremin önüne yaklaştım. Saksıdaki o emanetle göz göze geldim. Zakkum henüz çiçek açmamıştı; dalları hala çıplak, yaprakları ise fırtınadan yeni çıkmış gibi yukarıya dikilmişti. Ama o eski, bitap halinden de eser yoktu artık. Toprağı nemli, gövdesi daha diri duruyordu. Gün geçtikçe kendine geliyordu, hissediyordum.

Bu çiçeğe bakmak benim boynumun borcu, Halil abiden devraldığım sessiz bir nöbetti. Onu öyle ya da böyle, bu odanın kasvetine inat çiçek açtıracaktım. Suyunu usul usul vermeye başladım.

Merak ediyordum aslında, zakkum ne renk açardı? Belki kan kırmızı, belki de masum bir beyaz... Çiçeğin rengi hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ama o ilk tomurcuk patladığında, o rengin bana ne anlatacağını, bu odadaki hangi karanlığı aydınlatacağını öğrenmeyi her şeyden çok istiyordum. O renk, belki de bu hikâyenin sonunu söyleyecekti bana.

Kapıyı arkamdan kapatıp üzerimi düzelttikten sonra, her zamanki gibi Halil abimin çerçevesindeki gözlerine baktım. Sanki odada canlı bir nefesmiş gibi onunla konuşmaya başladım. Kelimelerim bazen duraksıyor, sanki o çerçeveden bir cevap, bir onay bekliyormuşum gibi sessizliğe bürünüyordum.

Ceketimi sandalyenin arkasına bırakıp elimi kolumu yıkadıktan sonra, Belçim'den aldığım o incik boncuk dolu poşeti odadaki küçük masanın üzerine koydum. İşe girişmeden önce Demir'i aradım, Demir hukukçuydu ve bu tür pürüzleri ondan daha iyi kimse temizleyemezdi.

''Nasılsın süt kardeşim?'' diye konuştum.

''Şöyle seslenme şu telefonda, uyuz oluyorum biliyorsun.''

''Ulan otuzuna merdiven dayadın, hâlâ yengemi mi kıskanıyorsun benden?''

''Açma şu konuyu, Dinç. Hatırladıkça kendimi kötü hissediyorum.''

''Tamam tamam, sustuk. Demir, benim sana bir işim düştü şekerim.''

''Emrin olur şekerim, söyle nedir?''

Poşetin üzerinde yazan markayı dikkatle okudum. ''Bu markanın iş birliklerinin içinde Özlem Çubuk diye bir kadın varmış. İşçileri resmen köle gibi kullanıyor, belli ki bir usulsüzlük var. Bir icabına bakar mısın?''

''Beş dakika bekle.''

Hoparlörü açıp telefonu masaya bıraktım ve boncukları ipe dizmeye başladım. Demir'in beş dakikası benim için iki kolye demekti. İkinci kolyenin klipsini taktığım anda sesini duydum.

''Halloldu bil kardeşim de... Bijuteriyle ne işin olur senin?''

Dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme yayıldı. ''Şimdi bir ipe boncuk diziyorum desem?''

''Özel Harekatta geçirdiğin günlerde boncuğa mı sardın gerçekten? O kadar mı sıkıcı lan orası?''

''Yok be ne sıkıcısı... Cehennem kazanı burası, Demir. Gittikçe de kazanın altını açıyorlar.''

''Sen o kazanda kaynamazsın, ben bilirim seni. Ne işi bu, hadi dökül?''

''İş falan değil, Demir. Sorma gerisini işte.''

''İçimden bir ses bize yakında yenge dedirteceksin diyor.''

''Atlas'la yaşaya yaşaya ona benzedin iyice, senin özel hayata bir saygın olurdu eskiden.''

''Özel hayat dediğine göre kesin biri var. Allah mutlu etsin kardeşim, ne diyeyim.''

''Âmin,'' dedim içten gelen bir umutla.

Demir'le kapattıktan sonra işime daha bir asıldım. Arada annemle babamla da kısa birer görüşme yapmıştım. Yetmişinci kolyeyi bitirdiğimde parmak uçlarımın sızladığını hissettim. Ben silahlarla, metal parçalarıyla haşır neşir olduğumdan ellerim nasırlıydı, alışkındı aşınmaya, peki ya Belçim? Onun o narin parmakları kim bilir ne kadar acıyordu. Acısa da bırakmazdı biliyordum, paraya ihtiyacı vardı.

Yirmi bir yaşındaydı ama okul konusunu açtığımda hemen kapatıyordu. Akıllı, zehir gibi bir kızdı aslında. Ailesi yoktu, bir abisi ve amcası olduğundan bahsetmişti. Ona iyi davranıyorlar mıydı? Yoksa omuzlarındaki bu yük yetmezmiş gibi bir de ruhunu mu yoruyorlardı? Bir aile evladını nasıl üzerdi? Bu düşünceler bana o kadar uzaktı ki... Ben, hayatımın en büyük piyangosunu doğduğum aileyle kazanmıştım. Annem, babam, amcamlar, kuzenlerim... Hepsi pırlanta gibi insanlardı.

Yüz elli kolyeye yaklaştığımda sandalyeden kalkıp kemiklerimi çatırdatarak vücudumu esnettim. Göz kapaklarıma ağır bir uyku balyozu inmişti. Yemek saatine kadar kestirmek niyetiyle yatağa girdim ve gözlerimi yumdum.

🐦🌹

Gözlerimi açtığımda bir süre tavanın karanlığıyla bakıştım. İyice akşam olmuş, odanın içine koyu bir sessizlik çökmüştü. Yorganı üzerimden sıyırıp kalktım. Komodinin üzerindeki telefonun ekranını uyandırdım. Saat ona çeyrek vardı. Bu kadar çok uyumuş muydum gerçekten? Yemek saati çoktan geçmişti. Kimse de yokluğumu fark edip "Bu çocuk nerede?" diye odama gelmemişti. Dudaklarıma buruk, ekşi bir gülümseme yayıldı.

Eskiden olsa yalnızlığın bu huzurlu sessizliğinden mutlu olurdum. Ama şimdi, bu görünmezliği yenmeye çalışırken daha da görünmez olmak canımı yakıyordu. Telefonu tekrar bırakıp başımı ellerimin arasına aldım. Bu kadar mı etkisizdim lan ben bu hayatta?

"Siktir et Dinçer," dedim kendi kendime. Zaten iştahın da yoktu.

Pencereye yaklaşıp bahçeye baktım. Özel Harekât bahçesi o saatlerde bile şenlikli olurdu. Aşağıda Fırtına Timi ve diğer polislerin bir masanın etrafında toplandığını, hararetli bir bilek güreşi müsabakasına tutuştuklarını gördüm. Kalın perdeyi hızla çekip masamın başına geri döndüm. Tek başıma yapabildiğim her şeyi sevmiştim şimdiye kadar. Hem daha bitmemiş bir sürü kolye vardı.

Hırsla işe koyuldum. On tane daha bitirdiğimde odanın dört duvarı üzerime gelmeye başladı. Spor çantamı kaptığım gibi odadan çıktım. Bir hayalet gibi spor salonuna süzüldüm. Bu yalnızlıktaki en iyi dert ortağım o demir yığınlarıydı. Ter içinde kalana kadar kendimi zorladım. Çıktığımda bahçe hâlâ kalabalıktı, hatta sayıları daha da artmıştı. Odama dönerken ister istemez Fırtına Timi'nin görüş alanına girdim. Zümra hariç hepsi masada tüttürüyordu.

''Ulan o kadar spor yapma, bizi beğenmeyecekler anasını satayım,'' dedi Efe, o meşhur kahkahasıyla.

''Halil abi de bunun gibiydi, spor salonundan çıkmazdı rahmetli,'' diye mırıldandı Feyyaz, sesi hüzne bulanarak.

''Halil abi dağda operasyondayken bile aksatmazdı lan o şınavını,'' diye ekledi Efe.

Kâzım, elindeki ince belli bardağı masaya öyle bir vurdu ki, ses bahçenin diğer ucundan duyuldu.

''Bir daha Halil'i şu çocukla aynı cümlede anan olursa Allah belamı versin burnundan getiririm!''

''Bize bari böyle konuşma Kâzım abi, ayıptır,'' diye çıkıştı Efe.

''Ne diyorsun lan sen? Nasıl konuşuyorum ben?''

''Kaç yıldır tanırız birbirimizi, şimdi ağzımı açtırma bana!''

Feyyaz, Efe'nin kolunu tutup sakinleştirmeye çalışırken Zümra'nın eli yine Kâzım'ın omzundaydı. Hiçbir şey demeden, bakışlarımı yerden kaldırmadan geçip gittim. Kâzım'ın kendi içindeki o bitmek bilmeyen hesaplaşmasının kurbanı olmayacaktım. Artık hiçbir şeyi umursamayacaktım. Tek amacım kendimi bu meslekte var etmekti.

Odama girip hızlıca duş aldım, eşofmanlarımı çekip tekrar o boncuk masasına oturdum. "Bu gece hepsi bitecek," dedim kendi kendime. Son boncuğu da ipten geçirdiğimde, ciğerlerimdeki havayı rahatlamış bir şekilde dışarı verdim. Keşke Bitti diye mesaj atabileceğim bir numarası olsaydı Belçim'in. Olsun çok isterdim.

Masayı ve odayı toparlamaya başladım. Gece vakti temizlik yapmayı, eşyaların yerli yerinde duruşunu seviyordum. Bizim evde kadın işi, erkek işi diye bir ayrım olmazdı, annem ve babam bizi her işi yapabilecek şekilde büyütmüştü. Kendi kendime yetebilmek, kendime olan güvenimi artırıyordu. Tamam, yemek konusunda bir dahi değildim ama elbet onun da bir yolunu bulurdum.

En son Halil abimin çerçevesini elime aldım. Yılların yorgunluğunu taşıyan, kenarları hafiften küflenmiş o çerçeveyi özenle sildim. İlk fırsatta ona yakışır yeni bir çerçeve alacaktım. Yüzünü daha önce hiç bu kadar dikkatli incelememiştim. Gün geçtikçe ona benzemekten, onun gölgesinde yürümekten duyduğum o mahcup gurur göğsümü kabarttı. Resmi yerine koyup karşısında dimdik durdum ve her zamanki selamımı verdim.

''İyi geceler abi.''

🌹🐦

Ertesi gün, gün henüz tam aydınlanmadan kendimizi toplantı odasında bulduk. En arkadaki o her zamanki yerime sinip Çağatay'ın anlatacaklarını beklemeye başladım. Operasyon emirlerini bize o ulaştırırdı, onun ağzından çıkan her kelime bizim için yeni bir rota, yeni bir nefes demekti. Ancak timin içinde bu hiyerarşiden, Çağatay'ın o bazen fazla steril duran tavrından pek memnun olmayanlar vardı, bu huzursuzluk odadaki havadan bile okunuyordu.

Görev emrinin netleşmesi için beklemede kalacaktık. Toplantı dağılınca herkes birer birer odadan süzülmeye başladı. Çağatay tam çıkacakken Zümra'yı bir işaretle durdurdu. Onlar baş başa kalırken biz kendimizi kapıdan dışarı attık. Kâzım, koridora çıkar çıkmaz her zamanki gibi söylenmeye başladı.

''Çağatay oğlan ne ayak lan? Ne fısıldaşıyorlar içeride?''

''Bir şey danışacaktır komiserime abi, hemen parlama yine,'' dedi Efe, yatıştırıcı bir tonla.

''Bakışlarını beğenmiyorum o herifin, fazla sinsi geliyor bana,'' dedi Kâzım, kaşlarını çatarak.

Feyyaz araya girdi. ''Sen neyi beğeniyorsun zaten, Kasap Kâzım? Sana ak desek, 'vay efendim niye kara değil' diye kendine dert çıkarırsın.''

Kâzım bir kolunu Efe'ye, diğerini Feyyaz'a dolayarak ikisini de sertçe kendine çekti. O devasa kollarının arasında ezilmelerine aldırmadan sırıttı. ''Bak bak... Daha dün götü boklu bebelerdiniz yanımda, şimdi büyüdünüz de bana dikleniyorsunuz lan.''

Efe ve Feyyaz gülerek onun kıskacından kurtulmaya çalışırken, Kâzım inadından vazgeçmeyip onları daha çok sarsıyordu. Kendi aralarında kurdukları o yıkılmaz samimiyetle eğlenirlerken, ben yine o koridorun en ucunda, kendi gölgeme sığınmış haldeydim. Fazlalıktım işte, bu sahnenin içinde bir dekor kadar bile yerim yoktu.

Öğle yemeği saati geldiğinde karnımın açlığını Belçim'i görme açlığına feda edip kendimi merkezin dışına vurdum. Ama bu kez her zamanki o huzurlu ağacın altında değildi. Büyükbaş hayvanların olduğu taraftaydı. Hayvanlar bugün bir tuhaftı, birbirlerine giriyor, anlamsız bir asabiyetle sağa sola koşturuyorlardı. Belçim'in o narin bedeniyle bu devasa, hırçın hayvanların arasında durması her seferinde içimi ürpertiyordu.

Eğilip ayaklarıma dolanan Pamuk'u sevdim. Başında papatyalardan örülmüş küçük bir taç vardı, öyle tatlı görünüyordu ki... Pamuk bile geldiğimi fark edip heyecanlanmıştı ama Belçim hala o daldığı uzaklardan dönmemişti. Yavaşça yanına yaklaştım.

''Nereye daldın böyle?''

Aniden arkasına döndüğünde elindeki sopası taşların üzerine düştü. Dengesini kaybeder gibi olup elleriyle göğsüme tutunduğunda, endişe dolu gözleri doğrudan benimkileri buldu. O an kalbimin atışını ellerinin altında hissetmemesi için nefesimi tuttum ve hızla geri çekilmek isteyen ellerini avuçlarımın içine aldım.

''Sakin ol... Benim, Dinç.''

Ellerini sanki ateşten kaçırır gibi hızla çekip damağını kaldırdı, derin bir nefes verirken, ''Ödümü kopardın! İnsan böyle sessizce gelir mi? Pamuk bile gelirken ses çıkarıyor, sen hayalet gibisin,'' dedi.

''Meelese miydim, Belçim?''

Omzunu silkti, yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. ''Olabilir, en azından bir hazırlığım olurdu.''

Bakışlarımı birbirine toslayıp sonra hiçbir şey olmamış gibi ayrılan danalara çevirdim. ''Bugün hayvanlar fazla asabi, bir sorun mu var?''

''Yeni danalar katıldı aramıza,'' dedi, beni baştan aşağı süzerken.

Elimle göğsümü işaret ettim. ''Ne? Ben miyim o dana?''

''Hayır,'' dedi gülümseyerek. ''Sana dana demedim ki ben.''

''Niye bana bakarak söylüyorsun o zaman?''

''Ben mi baktım? Gözüm baktı, git ona sor hesabı,'' dedi muzipçe.

''Yani gözünün seninle hiçbir alakası yok, öyle mi? Kendi kafasına göre takılıyor?''

''Hadsizse suç benim mi şimdi?''

''Hep böyle hadsiz olsa keşke.''

Tebessümü yüzünde asılı kaldı, başını tekrar hayvanlara çevirdi. ''Adı ne olsun şu dananın? Bak, diğerlerine hepsine birer isim koydum ama buna bir türlü isim yakıştıramadım.''

''Buradaki tüm hayvanlara isim mi koyuyorsun gerçekten?''

''Evet. Onlarla geçirdiğim süre boyunca her birinin bir kişiliği, bir adı oluyor benim için.'' Belçim, yanımızdan geçen büyük, heybetli bir dananın yanına gidip elini yumuşakça karnına koydu. ''Bak mesela bunun adı, Dinçer.''

''Ne?'' dedim, donup kalarak.

''Bakma öyle şaşkın şaşkın. İsim ararken tam o sırada sen geldin aklıma. Yakışmadı mı sence? Bence tam ona göre.''

Ne garip ne nev-i şahsına münhasır bir kızdı bu... ''Çok yakışmış,'' dedim gülerek, ''Hayatımda ilk defa bir adaşımla karşılaşıyorum, o da bir dana.''

''Hem de ne dana! Bence bu onura layık olduğun için mutlu olmalısın.''

''Sorma, Belçim. Ne büyük mutluluk anlatamam. Göğsüm kabardı şu an.''

''Hadi,'' dedi, diğer taraftaki iri bir danayı işaret ederek, ''Şuna da sen isim koy bakalım.''

Bana bakan devasa danaya baktım, gerçekten heybetli duruyordu. ''Daha önce hiçbir danaya isim verme sorumluluğu almamıştım, ağır bir görev bu...''

''İlkin oldum işte, fena mı?''

Her anlamda ilkim olursun belki? diye geçirdim içimden. Ama dışarıya sadece, ''Fena değil,'' diyebildim.

''Eee, karar verdin mi ismine?'' diye sordu merakla.

''Belçim olsun,'' dedim, doğrudan kızın gözlerinin içine bakarak.

Gülümsedi, yüzünde şaşkın bir ifade belirdi. ''Saçmalama, Dinçer. Dana o dana! Benim adımı hayvana veremezsin.''

''Verdim gitti! Bana sormadın mı? O zaman adı Belçim olacak, bitti.''

Belçim elindeki sopayı toprağa vurup önüme dikildi. ''Yahu olmaz diyorum! İnsan hiç arkadaşına böyle şaka yapar mı? Belçim diye dana mı olurmuş?''

''Sen bana yaptın ama dananın adı Dinç ya.''

''O dana dana.''

''Bu da dana,'' dedim Belçim'in tüylerini okşayarak. ''Hem de artık adaşın.''

''Hayır!'' dedi inatla. ''Kabul etmiyorum.''

Güldüm, onun bu her şeye kafa tutan halini izlemekten kendimi alamıyordum. ''Sen ne inatçı bir kızsın böyle, Belçim? Nuh diyorsun peygamber demiyorsun.''

''İnatçıyımdır tabii,'' dedi omuz silkerek, gururla başını kaldırdı. ''Selvi söyledi geçen gün, aslan burcuyum ben. İnatçı olurmuşuz.''

''Hangi ay doğumlusun?''

''Ağustos.''

''Günü ne zaman?''

''Yirmi Ağustos.''

Gülümsedim, günlerimiz aynıydı. Duraksadı, bakışlarını üzerimde gezdirip sorusunu bana fırlattı. ''Sen peki?''

''Yirmi Aralık.''

''Kışın ortası yani...'' dedi fısıltıyla. Sesindeki o yumuşak tını, aralık ayının ayazını ısıtacak kadar sıcaktı.

''Biraz öyle,'' diyebildim, gözlerimi ondan kaçırmadan. ''Eee, adını Dinç koydun mu şimdi? Razı mısın?''

''Dinç?'' dedi, doğrudan gözlerimin içine bakarak. ''Neden kısaltıyorsun ki ismini?''

''Ailem bana Dinç der,'' dedim, bu samimiyetin verdiği o tuhaf mahcubiyetle. ''Ben de kendimi rahat hissettiğim yerlerde... Ağzımdan öyle kaçıyor işte.''

Gülümsedi. O uykulu gözlerinde bu kez çok daha berrak bir parıltı vardı. ''Rahat mısın ki sen benim yanımda?''

Belçim'e karşı dürüst olmanın bana bir zarar vermeyeceğine inanıyordum. Sahip olduğum tüm sosyallik hakkımı onunla harcamak istiyordum.

''Rahatım,'' dedim net bir sesle. ''Ben öyle çok arkadaş canlısı, herkese hemen ısınan biri değilimdir aslında.''

''Onu anladım zaten,'' dedi, muzip bir ifadeyle. ''Nişanda herkese küfreder gibi bakıyordun. Duvar gibiydin.'' Ardından yüzüme bakıp, bir pot kırıp kırmadığını, beni incitip incitmediğini kontrol edercesine devam etti. ''Yani seni o gün tanımasaydım eğer, dışarıdan bakan biri olarak tam bir kabadayı olduğunu düşünürdüm.''

''Kabadayılık mı kaldı, Belçim?''

''Öyle deme, Selvi anlatıyor okulda herkes öyle takılıyormuş. Kızlar da çok beğeniyormuş öyle erkekleri. Baskın, otoriter falan...''

''Senin gibi Duygu Asena okuyan, fikri hür bir kız bunlara gereken cevabı vermiştir herhalde?''

Belçim'in yüzüne hüzünle karışık ince bir tebessüm yayıldı. ''Her ne kadar kitaplarda feminist bir bakış açısı arayıp dursam da doğduğum evde kadın ikinci, hatta üçüncü sınıftı, Dinçer. Bazen ne kadar okursan oku, iç düşüncesini susturamıyor insan. O baskıyı kemiklerinde hissediyorsun.''

''Senin gibi akıllı bir kız, bunun ayrımını büyüdükçe çok daha iyi yapacaktır. Ben sana güveniyorum,'' dedim, sesimdeki inancı hissetmesini isteyerek.

''Ben kendim için her şeyi yapardım,'' dedi, gözlerini ufka dikerek. ''Kendi hayatım için... Eğer o gücü gerçekten taşıyor olsaydım...'' Sesi sonlara doğru düşünceli bir hal aldı, sanki içindeki o kırılgan çocukla konuşuyordu. Ardından bana cevap verme fırsatı tanımadan konuyu dağıttı. ''Tamam, sen kazandın!'' dedi danayı şefkatle severek. ''Adı Belçim olsun bari.''

Gülümsedim. Yeni gelen hayvanlar birbirine alışsın, o tozun toprağın içinde bir kavga çıkmasın diye bugün başlarında durmaya devam ettik. Güneş tepemizde, Diyarbakır'ın o kendine has kokusu burnumuzdaydı... Tozlu toprağın üzerinde, yan yana ama aramıza o masum çocukluk mesafesini koyarak, dünyanın gürültüsünden uzak öylece dikiliyorduk.

''Çok zıplıyor şu inek,'' dedim, parmağımla az ötede toz kaldıran hayvanı işaret ederken. ''Bir derdi mi var, neden yerinde duramıyor?''

Belçim, elindeki asayı toprağa dikip bana yandan, hafif bir alayla baktı. ''İnek değil o düve.''

''Ne fark var?'' dedim, cehaletimi gizlemeye gerek duymadan.

''Düve, henüz doğurmamış ineklere denir. Henüz genç yani, kanı kaynıyor.''

Bu kızın yanında, muhtemelen Ankara'nın göbeğinde ya da operasyon sahasında hiç işime yaramayacak ama nedense öğrenmesi ruhuma iyi gelen, garip şeyler öğreniyordum. Düve... İsmi bile garipti. ''Anladım,'' dedim başımı ağır ağır sallayarak.

''Göve geldi zaten, ondan zıplıyor bu kadar,'' diye ekledi, bakışlarını hayvanların üzerinden ayırmadan.

''O ne demek?''

Belçim birden duraksadı, bana bakıp ufakça gülümsedi. O uykulu, her an rüyadaymış gibi duran gözlerinde muzip, hatta biraz da yaramaz bir pırıltı belirdi. ''Bilmiyor musun gerçekten?''

''Hayır, ilk defa duydum. Göve gelmek ne demek?''

''Hani senin o veteriner bir kuzenin vardı ya... Hah, işte ona sor, o sana en ince ayrıntısına kadar anlatır,'' dedi, kıkırdayarak.

''Sen niye söylemiyorsun? Alt tarafı bir terim değil mi bu?''

''Ben Sırma'nın özel hayatı hakkında konuşmam,'' dedi düveyi işaret ederek. Tavrındaki o ciddi ama eğlenen hava beni hem güldürüyor hem de merakımı körüklüyordu.

''Göve geldi dedin ama az önce?''

''Ağzımdan kaçtı işte, hem nasılsa anlamını da bilmiyorsun,'' diyerek konuyu kapattı. Merakım baki kalsa da onun bu tatlı inatçılığını bozmak istemediğim için üzerine gitmedim. Gülümseyerek önüme döndüm.

''Öğle yemeği saati değil mi şu an merkezde? Sen neden buradasın, neden bir şeyler yemedin?'' diye sordu, sesi bu kez endişeyle yumuşamıştı.

''Seni görmeye geldim.''

''Senin için yemekten daha mı önemliyim yani?''

Dudaklarımı birbirine bastırıp doğrudan gözlerine baktım. Şaka yapmıyordum, lafı dolandırmaya niyetim de yoktu. ''Önemlisin, Belçim.''

Aramızda aniden ağır, yoğun bir sessizlik oldu. Rüzgâr, dağların serinliğini, kurumuş otların ve taze toprağın kokusunu üzerimize bir örtü gibi savurdu. Belçim bu doğrudan itiraf karşısında bir an afalladı, bakışlarını hızla benden kaçırıp yerdeki taşlarla oynamaya başladı asasıyla.

''Yine de yemek yemeni isterdim. Aç ayı oynamaz der ninem.''

''Önce dana, sonra ayı... Sağ ol be,'' dedim, sesimdeki yapmacık kırgınlıkla.

''Lafın gelişi öyle söyledim, Dinçer.''

''Laf da hep dönüp dolaşıp bana geliyor.''

''Son zamanlarda sadece seninle bu kadar rahat konuşabiliyorum, ondandır. Rahatsız oluyorsan eğer daha dikkat ederim sözlerime.''

''Yo, aksine... Çok hoşuma gidiyorsun,'' hızla kendimi durdurdum. ''Yani seninle konuşmak, burada vakit geçirmek. Her şeyi unutturuyor bana.''

Ecel terleri dökmüştüm resmen. Bu operasyonlardan, mermi seslerinden daha zordu şu gönül işleri, bir kelimeyi doğru yere koymak, bir nişancı tüfeğini kurmaktan daha fazla dikkat istiyordu. Belçim başını hafifçe eğdi, yüzüne incecik bir tebessüm yayıldı. ''Seninle konuşmak... Benim de hoşuma gidiyor.''

İçimde bir yerlerde, o soğuk Aralık ayazında donmuş bir buz kütlesi daha çatırdadı ve eridi.

''Dün Özlem abla aradı,'' dedi konuyu aniden değiştirerek ama sesindeki neşeyi gizleyemiyordu. ''Kolye başına düşen fiyatı artırmış.''

''Aaa öyle mi olmuş?'' dedim, sanki olayla hiç alakam yokmuş gibi karşıya, toz bulutunun içinde birbirini kovalayan hayvanlara bakarak. Demir işini her zamanki gibi sessiz ve tertemiz yapmıştı.

''Haberin yok sanki, Dinçer?'' dedi gülümseyerek.

''Ne alakası var benimle?'' dedim yalan söyleyerek.

''Halledeceğini bilsem daha önce söylerdim. Kazancım çoğaldı sayende. Gerçekten teşekkür ederim, Dinçer.''

''Olması gereken buydu, Belçim. Başka sıkıntıların, seni yoran başka insanlar olursa bana çekinmeden söyleyebilirsin. Elimden geleni yaparım.''

''Her sıkıntımı böyle bir telefonla, böyle kolayca çözer misin peki?'' diye sordu, sesinde hem umut hem de bir miktar korku vardı.

''Çözmek için elimden geleni yaparım.''

''Bazı sıkıntılar Özlem abla kadar kolay değil ki... Bazı şeyler insanın üzerine ölü toprağı gibi seriliyor.''

''Amcam derdi ki; Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Sadece doğru zamanı ve doğru insanı beklemek gerekir.''

''Güzel söylemiş amcan ama bazen o kolaylık bile insan seçiyor.''

Bugün yorgun görünüyordu. Gözaltlarındaki o hafif halkaların rengi sanki günden güne koyulaşıyor, o aydınlık, çocuksu yüzüne gri bir gölge düşürüyordu. Sanki uykusuzluk değil de ödenmesi gereken ağır bir borcun yorgunluğu vardı üzerinde.

''Bugün biraz durgun gibisin, sanki uykunu alamamışsın. Bir şey mi oldu gece?''

Omzuna düşen, rüzgârın dağıttığı bir tutam kıvırcık saçı yavaşça geriye itti. ''Pek uyuyamadım, ondandır. Boncuklarla uğraştım gece boyu. Siparişleri yetiştirmem gerekiyordu.''

''Evde de çok yoruluyorsun sanırım? Sadece bu takı işi değil seni böyle bitkin düşüren, değil mi?''

''Yemek, bulaşık, evin temizliği derken... Saat on ikiyi vuruyor zaten ben odama geçtiğimde. Sonra da boncuklar başlıyor.''

''Hep sen mi yapıyorsun her şeyi? Evde başkaları da var dedin.''

''Yengemin fıtığı var, bu ara yerinden kalkamıyor. Selvi de üniversiteye gidiyor, sınavları var, sürekli ders çalışıyor kıyamıyorum ona.''

''Peki abin ne iş yapıyor, kuzenlerin? Onlar elini bir şeye sürmüyor mu? Yardım etmiyorlar mı sana hiç?''

Belçim sitemkâr, hatta biraz da acı bir sesle güldü. ''Yirmi bir yaşındayım, Dinçer. Elinde bezle temizlik yapan ya da mutfağa giren erkek daha görmedim ben. Onlar gelir, yemeklerini yer ve kalkarlar. Düzen böyle.''

''Bizim eve gelsen görürsün o zaman.''

''Siz yapıyor musunuz gerçekten?'' diye sordu şaşkınlıkla, asasını yere vurmayı bıraktı. ''Baban da mı yapıyor? Koskoca adam mutfağa mı giriyor?''

''Tabii babam da girer, amcamlar da... Evin tüm erkekleri yardım eder. Biz severiz beraber çalışmayı, Belçim. Kimsenin eli iş yaptı diye kırılmaz.''

Belçim bir süre sustu. Anlattıklarım ona başka bir boyuttan, imkânsız bir peri masalından bahsediyormuşum gibi gelmişti.

Sessizliği dağıtmak ister gibi, ''Nane topladın mı yine?'' diye sordum.

Gülümsedi, bakışlarındaki o hüzün bulutu biraz dağıldı. ''Selvi toplamış sağ olsun, dün beraber serip kuruttuk damda.''

İçim rahatlamıştı, o kadar emeğin rüzgârda savrulup gitmesine gönlüm razı gelmezdi. ''Güzel, sevindim.''

''Yakala bakayım!'' diyerek aniden bana bir şey fırlattı. Refleksle elimi uzatıp havada yakaladım, kıpkırmızı, sert bir elmaydı. ''Bugün çıkın almadım yanıma, elmayla idare et artık.''

''Sen aç kalırsın ama neden almadın yanına bir şeyler?'' diye sordum endişeyle.

''Evden biraz acelece çıktım, hazırlayamadım.''

''Abini arasan? Söylesen sana yiyecek bir şeyler getirmez mi buraya?''

''Yok, getirmez,'' dedi kestirip atarak. Sesinde sitem yoktu, sadece kabullenmişliğin o donuk tınısı vardı. ''Ama gerek de yok zaten, ben pek aç değilim.''

Elmadan koca bir ısırık aldım, suyu ağzıma yayıldı, buz gibiydi. ''Sen mi topladın bunları?''

''Hıhı... Tırmandım ağaca, Spiderman gibi daldan dala atladım valla.''

Gülümsedim. Elmayı tekrar ısırdığımda Belçim aniden, hiç beklemediğim o soruyu sordu. ''Senin sevgilin var mı Dinçer?''

Ağzımdaki elmayı çiğnerken duraksadım, boğazımda kalıyordu az kalsın. Birkaç kez zorlanarak yuttuktan sonra, ''Niye sordun şimdi bunu?'' diyebildim.

''Dün Selvi öyle söyledi... Boş olmazmış senin gibiler, öyle dedi.''

Elimle kendimi işaret ettim, hayretle sordum. ''Nasılmış benim gibiler?''

''Akşam eve gidince seni anlattım Selvi'ye biraz, o da öyle dedi işte.''

''Nasıl anlattın merak ettim doğrusu?''

''Anlattım işte... Bir insan evladı dedim.''

''Hiç detay vermedin mi yani?''

''Verdim tabii,'' dedi başını sallayarak, muzip bir ifade takındı. ''Böyle upuzun boylu, büyük kulaklı, küçücük ağızlı, koca bir adam dedim.''

''Gulyabaniyi anlatsaydın, Belçim.''

Güldü, o kadar içten güldü ki elma elimde asılı kaldı. ''Senin fiziksel özelliklerinden bahsettim işte, ne varsa o. Selvi de 'Eğer anlattığın gibi biriyse uzak dur, kesin sevgilisi vardır, başını ağrıtma' dedi.''

''Dün kulaklarımın neden bu kadar çınladığı belli oldu o zaman.''

''Aman, bir iki dakika bahsettik sadece senden, hemen abartma.''

''Gözlerin öyle demiyor ama?'' dedim, gözlerinin içine daha dikkatli bakarak.

Bakışlarını kaçırdı, ''Yalancıdır benim gözlerim, her gördüğüne inanma.''

''Ne güzel bir yalan o zaman...''

Yüzünü hızla başka yöne çevirdi, yanaklarındaki o hafif pembeliği saklamaya çalışıyordu. Sustum bir an, sonra sesimi yumuşatarak devam ettim.

''Sevgilim yok, Belçim. Hiç de olmadı. Lisedeyken gizli gizli hoşlandığım birileri olmuştur belki ama bunu onlar bile bilmedi. Üniversitede zaten derslerden, antrenmanlardan başımı kaldıramadım, hiç aklıma bile gelmedi bu işler. Zaten daha yolun başındayım, yirmi üç yaşındayım topu topu.''

Söylediklerimden, özellikle de hayatımda kimsenin olmayışından memnun olduğu her halinden belliydi. Ama bunu çaktırmamak, o sarsılmaz kalelerini korumak için parmaklarıyla oynamaya başladı, bir yandan da kıvırcık saçlarını kulağının arkasına itiyordu.

''İyi,'' dedi sadece. Sesi kısıktı ama o tek kelimeye dünyaları sığdırmıştı.

''Senin sevgilin oldu mu hiç?'' diye sordum, elindeki asayı toprağa hafifçe vururken.

''Yeni boşandım ben,'' dedi ciddiyetini hiç bozmadan.

''Ne?'' dedim şaşkınca. Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi açıldı.

Gülümsemesi dudaklarımın kenarına yerleşti. ''Yüzün şaşırınca çok tatlı oluyor, bir deneyeyim dedim.''

''Yani boşanmadın, değil mi?'' dedim, derin bir nefes alarak. Şaşkınlığımın yerini hafif bir kızgınlığa ama daha çok rahatlamaya bırakmıştı.

''Sana kalsa Pamuk da bebeğimdi zaten,'' dedi eğlenen bir sesle.

''Güzel,'' dedim fısıltıyla.

''Ne güzel?'' diye sordu.

''Yanılmak...''

''Umarım ben yanılmam senin adına,'' dedi. Hayattı bu, neyin ne getireceği belli olmazdı. Hiçbir şey için büyük konuşmamak gerekirdi ama içimdeki o his, yanılmayacağımı fısıldıyordu. ''Umarım.''

Sohbetimizi bölen, cebimde sarsılan telefonumun melodisi oldu. Çıkardım, Atlas görüntülü arıyordu. İstanbul'daydı, Jülide babaannemin yanındaydı muhtemelen.

''Kardeşim arıyor, açsam ayıp olur mu?'' diye sordum nezaketen.

''Aç tabii, kardeş yaslandığın dağdır,'' dedi Belçim. Gözlerini kaçırıp inekleri izlemeye başladı ama kulak misafiri olacağı belliydi.

Telefonu açıp karşıma tuttum. Atlas'ın yüzü ekranda belirdiğinde, yanında Jülide babaannemi gördüm. Bizim Atlas, yine yapmıştı yapacağını. Doksan yaşındaki kadına parlak kırmızı bir ruj sürüyordu. Lan Atlas...

''Merhaba babaannem!''

''Demir, ay şekerim! Seni de çok özledim torunum,'' dedi babaannem ekrana el sallayarak.

Atlas hemen isyan bayrağını çekti. ''Jüjü, kurban olayım şu yakın gözlüğünü taksana! Demir değil bu, Dinç.''

Babaannem hemen boynunda asılı duran yakın gözlüğünü takıp ekrana iyice yaklaştı. ''Dinç! Sen miydin canım torunum?''

''Torunum ne Jüjü? Yaşlı yaşlı konuşma, yakışmıyor sana,'' dedi Atlas saçlarını karıştırarak.

''Ay ben doksan yaşındayım Atlascığım.''

''Hayır, bunlar hep senin kendine attığın iftiralar. Sen daha on sekizlik bir çıtırsın.''

''Haklısın oğlum,'' dedi babaannem, sonra bana dönüp el salladı. ''Selam Dinç, n'aber kenke?''

''Kenke değil Jüjü, kanka...'' dedi Atlas düzelterek.

Belçim'in ağzından bir kahkaha koptu o an. Hemen elleriyle ağzını kapadı ama ses çoktan ekrana gitmişti.

''O ses neydi, Dinç?'' diye sordu babaannem, merakla kaşlarını kaldırarak.

''Ben bir şey duymadım, Jüjü. Sen nasıl duydun?'' dedim, durumu toparlamaya çalışarak.

''E on sekiz yaşında olunca kulakları sağlam oluyor insanın,'' dedi babaannem muzipçe.

Atlas gülerek babaannemin şakağından öptü. ''Nasılız bro? Akşam Cihangir'de takılacağız Jüjü ile.''

''Yorma babaannemi, Atlas. Dikkat et ona.''

''Ah ben yorulmuyorum ki Dinçciğim. Bu manyak kardeşin neşe kaynağım oldu benim.''

''Sen yine de terlikle peşine düşmeyi ihmal etme babaannem, hakkediyor o,'' dedim.

''Ay ben kıyamam sincabıma...''

''Jüjü, sincap ne ya? Yakışıklım diye sevecektin hani beni? Karizmamız çiziliyor burada.''

''Ay sus, her şeyi karıştırıyorum zaten, Atlascığım.''

Muhteşem ikili kendi dünyalarında takılırken, yanımda onları izleyen Belçim'in gözlerinden gülmekten yaş gelmişti.

''Ben çok iyiyim babaannem, keyfim yerinde,'' dedim.

''Ormanda mısın Dinç? Ne güzel manzara orası öyle...''

Başımı hafifçe Belçim'e çevirdim, göz göze geldik. O uykulu ama şimdi neşeyle parlayan gözlerine bakarak, ''Öyle babaannem,'' dedim. ''Manzaram gerçekten çok güzel.''

''Ne sesi geliyor arkadan? Kedi adamla beraber hayvancılığa mı giriştiniz?''

Kedi adam dediği Demir'di. ''Demir'in ilgi alanı evcil hayvanlar babaannem, bunlar değil.''

''Yeni bir kedi sahiplenmiş yine. Gözünden ameliyat olacakmış yarın, refakatçisi de ben olacağım. Beyefendi çok yoğun tabii,'' dedi Atlas.

Demir hep böyleydi, nerede yaralı, hırpalanmış bir can varsa gider onu bulur, kalan ömründe ona krallar gibi bakardı. ''Adını ne koymuş bu sefer?''

''Yakamoz koymuş, Halide yengem. Bu kadın çok arabesk dinliyor dedim ben size, dinlemediniz,'' dedi Atlas.

''Ah Halide çok zarif kızdır, zevki de öyledir,'' dedi babaannem.

''Yengeme laf ettirmem!'' diye yükseldi Atlas şakacıktan. ''O çok güzel kek börek yapıyor, o ne derse o!''

O sırada bizim Pamuk, tam kameranın dibine gelip uzun bir meee çekti.

''Ankara'nın yolları taştan mı biraderim? Bu neyin sesi?'' dedi Atlas. ''Özledim annelerimin yemeklerini. Fırat amcam dedi ki 'Dinçer'e söyle, kuzu çevirme yapacağım o gelince.' Lan şu meeleyeni gönder de yiyelim.''

Belçim'in gözleri hayretle açıldı. Pamuk'u korumak ister gibi hemen kendine doğru çekti.

''Lan o olmaz!'' dedim Atlas'a.

''Ay çişim geldi,'' diyerek aniden ayağa kalktı babaannem. Son zamanlarda tutamıyordu pek.

''Bez var altında, Jüjü. Sal gitsin kasmaya gerek yok!'' diye bağırdı Atlas arkasından.

''Terbiyesiz!'' diyerek Atlas'ın kafasına bir tane patlattı babaannem. Sonra ekrana dönüp o şefkatli sesiyle, ''Seni çok özledim canım torunum, kendine mukayyet ol orada. Kocaman öpüyorum, Allah'a ısmarladık,'' dedi ve paytak adımlarla tuvalete doğru seğirtti.

''Özlemiş seni, her an çıkıp gelebilir yanına hazırlıklı ol,'' dedi Atlas, ciddiyetle.

''Ben de onu çok özledim. Sağlığı nasıl sahiden?''

''Bildiğin gibi işte, olaylar ötesi bir durum yok ama neşesi yerinde.''

''İyi bak babaanneme, Atlas.''

''Jüjüm benim her şeyim, Dinç. Merak etme sen.''

''Hadi kapat artık, çok meşgul ettin beni.''

''Lan sanki yanında güzeller güzeli bir kız var da vaktini çalıyorum!'' dedi Atlas, şüpheyle gözlerini kısarak.

Gülümsedim, bakışlarım o an ineklerin arasından bize bakan Belçim'e kaydı. ''Belki de var?''

''Benden önce evlenirsen seni kardeşlikten menederim, Dinç. Bak şakam yok!''

''İnadına senden önce evleneceğim, Atlas. Karımın attığı çiçeği de sen tutamayacaksın, öylece bakakalacaksın arkasından.''

''Kalbime indi, ben bayılıp geliyorum!'' diyerek kapattı telefonu. Sahiden de şu an babaannemin evindeki o meşhur L koltuğa kendini fırlatmıştır, dünyadaki en güvenli limanı orasıydı onun.

''Çok eğlenceli bir ailen varmış,'' dedi Belçim, yüzündeki o hayranlık dolu gülümsemeyle.

''Sen bir de babamla yengemi yan yana gör... Benim aksime çok neşeli, hayat dolu insanlardır.''

''Bence sen de çok eğlenceli bir adamsın, Dinçer. Sadece kabuğun biraz sert.''

''Öyle miyim sahiden? Dışarıdan bakınca hiç öyle durduğumu sanmıyordum.''

''Görmesini bilene kömür de bir elmastır, Dinçer. Sen sadece doğru ışığı bekliyorsun,'' dedi.

Elmas... Belki de o elmas tam şu an karşımda duruyordu da ben farkında değildim. Bir süre daha konuştuk; güneş alçalırken bizim tebessümlerimiz günden güne, dakikadan dakikaya daha da büyüyordu. Sessizlikler bile artık batmıyordu bize.

''Ben artık gitmeliyim,'' dedim içim burkularak.

''Bu kadar çabuk mu?'' diye sordu. Gözlerinde gitme der gibi bir ifade vardı, o uykulu bakışlar ilk kez bu kadar uyanık ve hüzünlüydü.

Takılı kaldım o güzel gözlerine. ''Görev beklemez Belçim. Emir demiri keser.''

Başını usulca salladı. ''Tabii, haklısın. İyi görevler o zaman sana. Bu arada... boncuk yardımı için tekrar teşekkür ederim.''

''Rica ederim, her zaman.''

Belçim'in yanından ayrıldım ama merkez binasına girmeden önce kantine yöneldim. Hızla bir poşet dolusu yiyecek, atıştırmalık, meyve suyu ne varsa doldurdum. Aç kalmasına, o zayıf omuzlarının daha da çökmesine gönlüm el vermezdi. Tekrar yanına döndüğümde onu yine o matematik soru bankası ile buldum. Beni görünce kitabı kapattı ve ayaklandı, gözleri ışıldadı.

''Bir şey mi unuttun?''

''Öyle olmuş galiba,'' dedim nefes nefese. ''Bunu vermeyi unuttum.''

Poşetin içine baktığında şaşkınlığı yüzünden okundu. ''Bir poşet dolusu yiyecek mi getirdin bana? Dinçer, ne gerek vardı?''

''Hayır, yiyecek değil bunun adı. Çıkın... Bugün almamıştın ya yanına,'' dedim gülümseyerek.

Gülümsedi ama gözleri doldu gibi oldu. ''Niye bu kadar çok düşünüyorsun ki beni?''

''Arkadaşımsın Belçim,'' dedim. Şimdilik.

''Arkadaşınım...'' diye tekrar etti sözümü, sanki bu kelimenin tadına bakıyormuş gibi.

Poşeti ona teslim ederken sesim ciddileşti, söylemem gereken o zor cümleleri sıraladım.

''Yarın görüşemeyeceğiz Belçim. Göreve gidiyoruz. Birkaç gün, belki biraz daha fazla ortalıkta olmayacağım.''

Gözlerindeki o ani endişeyi görmek, içimde fırtınalar kopardı. Bana bir şey olmasından korkması kendimi hem çok kıymetli hem de ona bu korkuyu yaşattığım için çok kötü hissettirmişti.

''Görev... Kaç gün sürecek peki? Tehlikeli mi?''

''Net bir dönüş tarihimiz var ama operasyon bu, sarkabilir. Merak etme, işimizi yapıp döneceğiz.''

Yutkundu, boğazı düğümlendi sanki. ''Anladım,'' diyebildi sadece.

''Eğer bir şey olursa, bir sıkıntın ya da bir ihtiyacın, mutlaka ara beni. Ben seni merak ederim.''

''Telefonla konuşabilir misin ki orada?''

''Her zaman olmasa da fırsat bulduğumda mutlaka bakarım. Sen ara, ben ilk müsaitlikte dönerim sana.''

''Ararım tabii... Ama beni gerçekten merak edeceğin kadar uzun mu sürecek bu görev?''

Duraksadım. Gözlerinin içine en derinden baktım. ''Süresinin önemi yok, Belçim. Ben seni hep merak ediyorum.''

''Peki,'' dedi gözlerini yere düşürerek, sesi titredi. ''Ararım.''

''Görüşürüz o zaman.''

''Allah'a emanet ol, Dinçer. Yolun açık olsun.''

Arkamı dönüp merkeze doğru yürüdüm. Bakışlarını sırtımda hissediyordum; nizamiyeye girene kadar beni izlediğini biliyordum. Aklım onda, kalbim o tozlu merada kalmıştı.

Gidiyordum ama onda çok şeyimi bırakıyordum. Sanki bu operasyondan dönecek olan Dinçer, gidenle aynı adam olmayacaktı.

🐦🌹

Helikopterin pervaneleri tozu dumana katarak yavaşlarken, gövdeden sırayla atladık. Postallarımızın altındaki kuru toprak, yaklaşan çatışmanın habercisi gibi çatırdıyordu. Şef, bizi bir yarım ay oluşturacak şekilde etrafına topladı; yüzündeki her çizgi biraz daha derinleşmiş, bakışları mermiden daha keskin bir hal almıştı.

''Sıcak çatışmaya gireceğiz Fırtına! Önümüzü temizleyip yolu açacağız. Anlaşıldı mı?''

Hep bir ağızdan gürledik: ''Anlaşıldı!''

''Kâzım kuzeye konuşlan. Zümra, Efe; iki koldan cepheyi sarın. Dinçer!''

''Evet şef!'' diyerek dikleştim.

''Nişancıydın değil mi sen?''

''Evet şef!''

''Güneye konuşlan, önce kendini güvene al, sonra görüş açını temizle. Kurşun bulmasın seni, daha lazımsın.''

İlk kez aldığım eğitime uygun görevlendiriyor olmak beni heyecanlandırdı. Kâzım yan taraftan hırsla tükürerek araya girdi. ''Dağdayız şef, keskin nişancılık oyunu mu oynatacaksın çocuğa? Ver eline tüfeği, girsin aramıza.''

''Kes lan sesini!'' diye bağırdı şef. ''Sen yerine geç, Dinçer. Emir neyse o.''

Şefin emriyle güney hattına doğru adımladım. Uzaklaştığımı, duymadığımı düşünseler de dağın sessizliğinde fısıltıları bile kulağıma çarpıyordu.

''Çömezin yanında ağzıma sıçma Şef, otoritemiz kalmıyor,'' dedi Kâzım.

''Sen de sıçırtma o zaman! Topla kendini Kâzım. Yağmurlardan Yusuf beğenmiş, Ekrem Şef'e söylemiş. Alacak çocuğu elimizden, kendi timine istiyor. Amirlere 'Dinçer' diye dil döküyormuş. Onda ne gördüyse ben de onu göreceğim. Bu çocuğu öyle kolay kolay yedirmem kimseye!''

Ekrem şef beni sahiden istiyor muydu? Yağmurlar timi bu şehrin en iyisiydi. Beni istemiş olmaları özgüvenimi tazeledi. Duyduklarımı zihnimin bir köşesine kilitledim. Şu an ne rütbe ne de tayin önemliydi. İşime odaklandım. Mevziime yatıp tüfeğimi kurdum, dürbünden dağın puslu yüzünü süzmeye başladım.

''Dinçer, görüşün nedir?'' Telsizden gelen şefin sesiyle irkildim.

''Görüş açık şefim. Hedefler menzilimde, emir bekliyorum.''

''İlk ateş Kâzım'dan, sonrasını siz ayarlayın.''

Kâzım'ın ilk mermisi sessizliği yırttığında, tetikler birer birer düşmeye başladı. Dürbünümdeki her hareketliliğe odaklanmıştım. Tetiği her ezdiğimde, bir gölge sessizce yere seriliyordu. Konsantre olmuştum; nefesimle namlum arasındaki o ince çizgide yürüyordum.

''Sakinleş lan!'' diye bağırdı Kâzım telsizden. ''Ucunda madalya yok.''

''Mermileri boşa harcama abi,'' diye karşılık verdim, karavana vuran Kâzım'a inat hedefe tam isabet kaydederek.

''Benim nişancılığıma laf edecek adam daha doğmadı, besmele çek adımı anarken!''

''Bismillahirrahmanirrahim,'' dedim ve bir leşi daha toprağa gömdüm.

O gün art arda üç çatışmadan sağ çıktık. Herkesin siniri laçka olmuştu, en çok da karavana atan Kâzım'ın.

''Kaçtı herifler şef! Böyle işin içine tüküreyim!''

''Mümkündü, Kâzım. Bekliyorduk bunu. Sessizce sızamadık işte.''

''Polis Özel Harekatın sessiz olduğu nerede görülmüş şef? Biz girerken yer yerinden oynar!''

''Bordo Bereli imtihanını geçememiştim, ondan herhalde bu gürültü patırtı,'' diye söylendi Kâzım hırsla.

Aklıma gelenlerle dudaklarımda hafif, muzip bir gülümseme belirdi. Kâzım tam karşımda bitti. ''Ne gülüyorsun sen? Hayırdır çömez, komik bir şey mi var?''

''Sana gülmedim.''

''Gülemezsin zaten, sıkar biraz.''

''Öyledir mutlaka,'' dedim geçiştirerek.

Şef birkaç telsiz görüşmesinin ardından yanımıza döndü. ''Toplan Fırtına! Bu gece sınır karakolunda konaklayacağız. Oradan sonra yolumuza armalarla devam edeceğiz.''

Silahlarımızı göğsümüze çekip tetikte kalarak en yakın karakola doğru yürümeye başladık. Yanımda Zümra yürüyordu, adımları yorgun ama kararlıydı.

''Nasılsın, Dinçer?''

''İyiyim komiserim, siz?''

''Sağ ol, iyiyim ben de.''

''Ben de iyiyim, Zümra. Sorduğun için sağ ol!'' diyerek aramıza daldı Kâzım.

''Öküzlük yapma, Kâzım,'' dedi Zümra bıkkınlıkla.

''Öküzlük yapmıyorum, bizzat öküzün kendisiyim ben!''

Aklıma Belçim'in danaları geldi. Bir anlık boşluğuma gelip güldüm yine.

''Sen neye gülüyorsun yine çömez?'' Kâzım iyice damarıma basıyordu.

Durup ona döndüm, dayanamayıp sordum. ''Sen bana mı aşıksın?''

''Ne diyorsun lan sen!'' diye kükredi.

''Niye her adımımda tepemdesin? Anlaşma yapmadık mı biz seninle? Siktirsene işine!''

''Laflara bak çömezdeki... Erkek adamız lan biz, ne aşkı meşki!''

''Öyledir mutlaka, en adam sensin!''

Öne geçip yürümeye devam ettim ama susmadı, yanımda bitiverdi hemen.

''Bana bak, şu ekipteki yerini bileceksin. Daha dün geldin. Biz çömezken üstlerimize ağzımızı açamazdık. Gelmiş bir süt bebesi, bize posta koyuyor. Biz senin gibi pamuklu döşeklerde büyümedik koçum, tırnaklarımızla kazıdık.''

Başlamıştı yine o eski nakarata.

''Babanın ensesi kalınmış, ona mı güveniyorsun? Amcaların varlıklıymış, öyle konuşuyorlardı arkandan. Hangisine yaslıyorsun sırtını?''

Durup benden kısa olan Kâzım'a tepeden baktım. Bana ulaşmak için başını geri atıyor, kaşlarını öfkeyle çatıyordu. Patlamaya hazır bir bomba gibiydi.

''Ailemden bahsetsem,'' dedim sesimi iyice alçaltarak. ''Saygı duruşuna geçerek dinlersin.''

''Hadi ya? Bahsetsene o zaman aslanım, kimmiş bu gizemli aile?''

Tüm tim durmuş bizi izliyordu. Bakışlarımı Kâzım'ın gözlerine çiviledim.

''Bir gün 'Şefim' diyerek dinleyeceksin sözlerimi. Ben o gün geldiğinde sana asla böyle davranmayacağım. Çünkü ağzına doladığın o ailem, bana her şeyden önce iyi bir insan olmayı öğretti. Şimdi, eğer gerçekten dediğin gibi erkek adamsan, o anlaşmaya uy ve bulaşma bana.''

Kâzım ilk kez sessizleşip arkamda kaldığında, tempomu bozmadan öne geçtim. Dağların içinden, uçurum kenarlarından geçe geçe kırk beş dakikalık bir tırmanışın ardından karakolun ışıkları göründü. Şef önde, biz arkada nizamiyeye adımladık.

Karakol, sarp kayalıkların üzerine adeta kazınmış beton bir kale gibiydi. Nizamiyenin girişindeki kum torbalarının arkasında, elleri tetikte, gözleri karanlığı yırtan nöbetçiler bizi karşıladı. Üzerimizdeki üniformalarını ve şefi görünce namluları indirdiler ama gözlerindeki teyakkuz hali değişmedi. Karakolun bahçesi, jeneratörün boğuk gürültüsü ve rüzgârın ıslığıyla doluydu. Her yer ağır bir mazot ve rutubet kokuyordu.

Karakol komutanı, botlarının metalik sesi beton koridorda yankılanarak yanımıza geldi. ''Hoş geldiniz, Fırtına. Odalarınız hazırlandı ama yerimiz biraz dar, kusura bakmayın.''

Orhan Şef ve komutan sarılıp selamlaştı. Ayaküstü konuşulurken sıra bize geldi

''Zümra sen üst katta kalıyorsun kızım. Alt kattaki koğuşlara da siz yerleşin lan davarlar!''

''Emredersin şef!''

Şefin gür sesi beton koridorda yankılanırken, yanımızdaki erin rehberliğinde alt kata yöneldik. Binanın içi dışından daha kasvetliydi. Her köşe barut, ter ve yıllanmış rutubet kokuyordu. Er, ''Burası boş komiserim,'' diyerek bizi genişçe bir koğuşun önüne getirdi.

İçeri girdiğimizde ağır bir uyku kokusu genzimizi yaktı. Görevden yeni dönmüş ya da istirahate çekilmiş askerlerin bir kısmı ranzalarda don atlet uzanmış, kimi horul horul uyuyor kimi ise tavanı seyrediyordu. Kapının açılmasıyla birkaç baş bize döndü, yorgun gözler üzerimizdeki tim armalarına takıldı.

Koğuşun en dip köşesinde yan yana üç kişilik bir boşluk vardı. Kâzım, sırtındaki çantayı sanki orayı mühürlermiş gibi en baştaki ranzaya fırlattı.

''Burası bizimdir beyler,'' dedi Kâzım, yatağa çökerken. Efe ve Feyyaz da hiç vakit kaybetmeden yanındaki ranzalara yerleşip postallarını çözmeye başladılar.

Ben ise elimde ağır çantamla koğuşun ortasında kalakaldım. Bakışlarım etrafta boş bir yer ararken, odadaki askerlerin gözleri de benim üzerimde toplanmıştı. Kâzım, yorgunluktan sızlayan ayaklarını ovarken kafasını kaldırıp halime baktı ve o sinir bozucu gülüşünü yüzüne yaydı.

''Hayırdır çömez? Ayakta kaldın,'' dedi Kâzım, sesindeki alayı gizleme gereği duymadan. ''Eee, kontenjan doldu. Sen artık koridorda nöbet mi tutarsın yoksa tavan arasına mı çıkarsın bilemem. Aykırı zakkum gibi dikilme öyle.''

Efe boş boş bakarken, Feyyaz'dan hafif bir kıkırtı yükseldi. Askerlerin meraklı ve biraz da garipseyen bakışları altında ezildiğimi hissettim. Göğsüme oturan o tanıdık ağırlığı yine susturdum, cevap vermek yerine sadece yutkundum. İçime ata ata büyüttüğüm o sessizliği yanıma alıp arkamı döndüm.

''Ben kendime bir yer bulurum,'' diye mırıldandım, kimsenin duymasına gerek duymadan.

Çantamın kayışını omzumda düzelterek odadan çıktım. Koridorun sonuna doğru yürüdüm, her adımımda o fazlalık hissi biraz daha perçinleniyordu. Yan taraftaki daha küçük, ışığı loş bir odanın kapısını hafifçe araladım. İçeride sadece iki asker vardı, biri mektup yazıyor diğeri ise postallarını parlatıyordu.

''Burada bir kişilik yer var mı?'' diye sordum, sesimdeki utangaçlığı bastırmaya çalışarak.

Askerler beni baştan aşağı süzdü. ''Gel kardeşim üst kat boş,'' sessizce karşıdaki boş ranzayı işaret ettiler. Oraya sığındım. Çantamdan temiz kıyafetlerimi çıkardım, üzerimdeki o ağır operasyon kokusundan kurtulmak istiyordum. Köşedeki küçük lavaboda yüzüme defalarca soğuk su çarptım. Üzerimi değiştirip, çantadan çıkardığım sıradan bir tişört ve pantolonla biraz daha kendim gibi hissetmeye çalışarak odadan çıktım.

Karnım açlıktan kazınıyordu ama mutfağa gitmek bile bir yüktü şu an. Koridorları takip edip yemekhaneyi bulduğumda içerideki gürültü bir tokat gibi çarptı yüzüme. Fırtına timi tam kadro bir masaya kurulmuş, yemeklerin buharı arasında kahkahalarla bir şeyler anlatıyorlardı. Yine kimse seslenmemişti, yine unutulmuştum.

Yemekhanenin girişinde, elimde boş tepsiyle öylece dikilirken omzumda sıcak bir el hissettim.

''Birader, buyur masama,'' dedi güven veren bir ses.

Başımı çevirdiğimde benden birkaç santim kısa, kumral bir adamla göz göze geldim. Üzerinde üniforma yerine hâkî yeşili bir hırka ve eşofman vardı; yüzünde ise dağların sertliğine inat yumuşak bir ifade taşıyordu.

''Tabii,'' dedim, sesimdeki şaşkınlığı gizlemeye çalışarak. ''Olur.''

Onun yönlendirmesiyle, gürültülü merkezden uzak, yine köşede kalmış mütevazı bir masaya geçtik. Karşılıklı oturduğumuzda, yemekhanenin o ağır kokusu arasında yemeğimize başladık.

''Polis Özel Harekâttan mısın?'' diye sordu, kaşığını çorbasına daldırırken.

Başımı salladım. ''Evet. Operasyon tamamlanmayınca, biraz soluklanmak için buraya uğradık.''

Anladığını belli edercesine başını salladı. ''Hangi ekip?''

''Fırtına,'' dedim gururla ama buruk bir sesle. ''Diyarbakır.''

''Diyarbakır'ın en iyisine Yağmurlar diyorlar ama?'' dedi, gözlerinde muzip bir parıltıyla.

Hafifçe gülümsedim, bakışlarımı yemeğime düşürdüm. ''Ben henüz onlar kadar iyi değilim.''

Adam yemeğini iştahla yerken sordu. ''Adın neydi biraderim senin?''

''Dinçer.''

''Memnun oldum birader.''

''Senin?'' dedim merakla.

''Cemre,'' dedi usulca. ''Cemre Selahattin Vural. Cemre derler ama genelde.''

Başımı salladım. Normal bir karşılıktı benim için ama o duraksadı.

''O kız ismi değil mi diye sormayacak mısın?''

''Hayır,'' dedim düz bir sesle. ''İki taraflı bir isim olduğunu biliyorum.''

Cemre'nin yüzünde samimi bir aydınlanma oldu, sırtıma dostça vurdu. ''Aslansın lan! Şimdiye kadar 'o karı ismi değil mi' diyen en az on kişiyle dövüştük burada.''

Gülümsedim. Üzerindeki hırkaya bakıp, ''Asker misin?'' diye sordum.

''Yok, değilim.''

''Nesin peki?''

''Yakında anlarsın,'' dedi göz kırparak. ''Ne olduğumu.'' Sorgulamadım. Anlamam gereken o günü beklemek üzere kendi sessizliğime çekildim.

Yemeğin ardından yine Fırtına'nın o aşılmaz dehlizlerine itildim. Bahçede grup olmuş, askeriye rüzgarına karşı hararetli bir sohbete dalmışlardı. Ben bahçeye adım atınca tüm gözler ağırlığıyla üzerime çöktü. Hemen ardından Zümra, ekibin içinden sıyrılıp yanıma geldi.

''İyi akşamlar, Dinçer,'' dedi sesi her zamankinden daha yumuşak çıkarak.

Başımı salladım. ''Sana da.''

''Nasıl gidiyor? İlk kez mi gececisin böyle yerlerde?''

''İlk kez bir askeri karakolda kalıyorum, evet.''

Zümra ellerini montunun cebine atıp etrafı süzdü. ''Askeri karakollar başka dünya tabii. Askerlik başlı başına başka bir dünya.''

Askerlerle olan bağım, ailemdeki herkesin aksine onlardan kaçma çabamdı aslında. Belki de bambaşka bir şey yapmak istemiştim ama kader beni askerlikten en fazla bir polis üniforması kadar uzaklaştırabilmişti.

Zümra ile sohbet ederken Kâzım'ın bakışlarını ensemde hissettim. Küfreder gibi bakıyordu yüzüme, her zerresiyle benden nefret ediyordu. Dayanamadım, bu nefretin sebebini aralamak adına sordum. ''Kâzım'la bir mazinin olması çok utanç verici mi?"

Zümra bu soruyu hiç beklemiyordu. Şaşkınlığı bir anlık bir sessizliğe sebep oldu ama o sessizliği yırtan devasa bir öfke oldu.

''İki samimi olduk seni adam hesabına aldık diye bana bunu soramazsın. Komiserin ben senin.''

Bu kadar öfkelenmesi normaldi. Kâzım ile aramızda bir şey olup olmadığı bana sorulsa, ben de en az onun kadar sinirleneceğim için içten içe ona hak vermiştim. Ama o, bu haklılığı bir silaha dönüştürmekte gecikmedi.

''Kusura bakmayın,'' dedim, aramıza o aşılmaz mesafeyi yeniden örerek. ''Bir daha olmaz.''

''Olmasın!'' dedi kelimeleri nefretle uzatarak. Gözlerindeki o sert ifade, sanki beni oracıkta yok etmek istiyordu. ''Dünkü çömez bana böyle konuşamaz. Siktir git işine, haddini bil!''

Zümra'nın gür sesiyle ettiği o ağır küfür bahçede yankılanınca, tüm tim ve nöbetçiler bir anda bize döndü. O an yerin yarılıp içine girmeyi istedim. Kalabalıkta rezil olma korkum pençe gibi boğazıma yapıştı, ellerim titremeye, yüzüm alev alev yanmaya başladı. Onlarca gözün üzerimde yarattığı o baskı nefesimi kesti.

Tam o sırada Cemre, sanki toprağın altından çıkmış gibi yanımızda bitti.

''Ablacım!'' diye bağırdı sesiyle dağı titreterek. ''Ağzına ayar çek! Kime ne dediğine dikkat et.''

Zümra dişlerini sıkarak Cemre'ye döndü. ''Kes lan sesini, sen karışma!''

Kâzım bu kez durmadı, öfkeyle Cemre'ye doğru yürüdü ve tam karşısında durup göğüs göğse geldi. ''Kimi koruduğuna dikkat et küçük adam!'' diye tısladı.

Cemre, ağzındaki kürdanla oynamaya devam ederken alaycı bir şekilde gülümsedi. Hiç geri adım atmadı. ''Kâzım, senin bu kuyruk acın Diyarbakır'dan Ankara'ya yol olur; git o öfkeni yastığına kus, burada erkeklik taslama.''

Kâzım tam Cemre'nin üzerine hamle yapacakken Efe hızla araya girip Kâzım'ı kolundan yakaladı. ''Abi yapma! Hala bir Zümra için kavga etme, değmez abi!''

Kâzım, ''Sana mı kaldı lan!'' diyerek Efe'yi sertçe itti. Efe dengesini kaybedip geriye doğru savrulurken, reflekslerim üzüntümün önüne geçti, hızla atılıp Efe'yi düşmeden son anda kolundan tuttum.

Kâzım arkasına bile bakmadan, Zümra'nın peşinden hışımla binaya doğru yürürken; Efe, elini tuttuğum o saniyede donup kaldı. Bakışları, Zümra'nın peşinden giden Kâzım'ın sırtında asılı kalmıştı.

''Seninle derdi ne bunun?'' diye sordu Cemre, bakışları hala binanın kapısında, Zümra'nın arkasından bakarken.

Bakışlarımı karakolun uzağına, o zifiri karanlık dağlara dikerek, ''Hiç,'' diyebildim. Sesim rüzgârda dağılıp gitti.

Efe, az önce onu düşmekten kurtaran elime minnetle bakıp omzumu okşadı. ''Sorun sen değilsin,'' dedi içten bir sesle. ''Sorun onların kafalarının içinde.''

Bu aslında çok daha büyük bir sorundu. İnsanlar hayata karşı nefretlerini ve öfkelerini kendi içlerinde yaşamayı bırakıp, suçsuz insanlara bir leke gibi bulaştıkları anda tüm o mağduriyetleri de yerle bir oluyordu. Kimse, kendi kafasının içine batan kılıçları başkalarına batırarak o kılıçları köreltemezdi, sadece yarayı büyütür, acıyı çoğaltırdı. Kâzım'ın ve Zümra'nın kılıçları bugün bana batmıştı ama kanayan onlardı.

Bakmayın dik durmaya çalıştığım yerlerim ağrıyordu.

Efe de yanımızdan ayrılınca, bahçenin o gergin havası yerini dağlardan inen keskin bir ayaza bıraktı. Cemre, çenesiyle karakolun arkasındaki helikopter pistine bakan kuytu bir köşeyi işaret etti. "Gel," dedi. "Burada rüzgâr insanın ciğerine işlemez."

Oraya vardığımızda, beton bir setin üzerine iliştik. Cemre cebinden bir paket sigara çıkarıp bana uzattı. Uzun zamandır içmiyordum ama o an, o dumana sığınmaya ihtiyacım vardı. Çakmağın alevi karanlığı bir anlığına yırttı, dumanlar havaya karışırken Cemre uzaklara, o karanlık sınır hattına bakarak anlatmaya başladı.

"Ana baba çiftçi, köyde büyüdüm," dedi sesi çatallanarak. "Bayrak sevdasıyla, toprağın kokusuyla büyüdük biz. Sevdiğimiz bir kız vardı, fakiriz diye dönüp bakmadı yüzümüze. Ben de gittim asker oldum. O gün sevmeye de tövbe ettim, aşka da. Göğsümdeki tek aşk vatan aşkı artık."

Dumanı içime çekerken başımı salladım. "Sevmek iyi derler," dedim fısıltıyla. "İyi gelirmiş insana."

Cemre acı bir gülüşle dumanı savurdu. "Kim sevsin bizi be biraderim? Bize vatandan gayrı sevda haramdır. Benim sıkı sıkı sarılacağım, canımı emanet edeceğim tek şey al bayrağımdır."

Sessizlik oldu. O bayrak aşkını anlatırken ben kendi çıkmazımı düşündüm. "Benim hikayem biraz farklı," dedim, içimdeki o kof boşluğu açarak. "Babam cumhuriyet savcısı, annem asker... Bu ailede silahtan, kanundan başka çarem yoktu. Polis oldum. Tam bir şey oldum, artık ben de boş bir ceviz kabuğu değilim dediğim gün... Halil abi şehit oldu."

Cemre sigarasından derin bir nefes aldı. "Halil Eskisoy... Otuzundaydı öldüğünde."

Şaşkınlıkla ona döndüm. "Tanıyor muydun?"

Cemre gülümsedi ama bu gülümseme hüzünden örülmüştü. "Şehit şehidi tanır," dedi usulca.

"Ne?"

"Memleketlimdir, Halil. Hiç yüz yüze tanışmadık ama ismen biliriz birbirimizi. Şehit olduğunu duyunca çocuk gibi ağlamıştım. Komutanım görmüştü halimi, okkalı bir tokat atmıştı bana. 'Herif gülerek kapatmış gözlerini, neyin yaşı bu Selahattin? Yerinde olmak için delirirsin!' demişti. Ona ne dedim biliyor musun? Yerinde olamadığım için ağlıyorum komutanım."

Gözlerim doldu, boğazımda bir yumru büyüdü. "Halil abiyi hiç tanımadım," dedim iç çekerek. "Ama onu çok özlüyorum."

Cemre elini omzuma koydu, bir abi şefkatiyle sırtımı okşadı. "Mezarı nerede, biliyor musun?"

Başımı iki yana salladım. "Hayır."

"Ben şehit olursam eğer, onunla aynı şehitliğe gömüleceğiz. Kastamonu'ya..." dedi Cemre, kaderini çoktan kabullenmiş bir huzurla.

Gözlerimi ondan kaçırıp, ciğerlerime çektiğim o dumanı sanki içimdeki tüm zehri boşaltmak ister gibi gökyüzüne üfledim. ''Halil ağabeyimi ziyaret etmek istiyorum.''

''Numaramı kaydet,'' dedi gülümseyerek.

Telefonumu çıkartıp, parmaklarımın ucundaki titremeyi gizlemeye çalışarak numarasını kaydettim. Cemre elini omzuma koydu.

''Halil'i ziyarete gitmeye karar verdiğinde bana haber ver, Dinçer. Ben de orada olacağım, söz."

"Söz mü abi?"

''Söz ister yarın ister beş yıl sonra... Orada olacağım.''

Cemre ayağa kalktı, üzerindeki tozu silkerken son sözü ağır ağır çıktı ağzından. ''Aksın kanım kefenime renk olsun,'' dedi usulca. Devamını diyemedi ve uzaklaştı. Onun gidişini izlerken, göğü yitirmiş o kuşun kanat çırpışını duydum. Bir gün hiç tanımadığım bir adamın toprağında, belki de kendi ruhumu bulacaktım.

 

Bölüm : 29.09.2024 20:08 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...