
Selam!
Medya: Belçim
Belçim; Gülün içindeki en küçük yaprak demek 🌺
Gelecek bölüm Ayaz timinden birisi gelsin diyorum. Sizce kim gelsin? 🤔
Yorumlarınız bölümün hızlı gelmesi için en büyük motivasyon kaynağı, eksik etmezseniz sevinirim 🙏💛
Keyifli okumalar😻
⚫
5 yıl önce Diyarbakır
Feyyaz'ın nişanının üzerinden bir hafta geçmişti. Küçük operasyonlar dışında her şey durgundu. Bu durgunluk beni huzursuz ediyordu. Ya da ben öyle sanıyordum, diğerleri hâlinden memnun görünüyordu.
Zümra nişan dönüşü izne ayrılmıştı. Onun gidişi Kâzım'ın bütün sinirini bozmuştu. Adam gelene geçene sarıyordu, ara sıra ben de nasibimi alıyordum. Onunla tartışıp polisliğimin ilk aylarını zehretmek istemediğimden, "Kralsın Kâzım amca," deyip geçiştiriyordum.
Masadaki dosya yığınına bakıp o rahatsız sandalyeye çöktüm. Timin bütün evrak işleri üzerime kalmıştı. Bilgi mi lazım, Dinçer hallet. Şef'e dosya mı gidecek, Dinçer götür. Raporları savcıya Dinçer versin. Avcumun içinde kaybolan o küçücük klavyeyle akraba olmuştum.
Nihayet son dosyayı bitirip kendime kahve almaya gidecekken önüme kalın bir klasör daha bırakıldı. Efe elini omzuma koydu.
"Birader, şunları da hallediver be."
Efe arada halimi hatırımı soruyordu ama ötesi gelmiyordu. "Yeni bitti işim, Efe," dedim yorgunlukla.
"Kimse senin kadar hızlı yapamıyor ki oğlum, ben bunun puntosunu ayarlayana kadar akşam olur."
Kâzım arkadan seslendi: "Ne yalvarıyorsun lan herife? Çömez değil mi bu, biz de zamanında az hamallık yapmadık. Yapacak tabii."
"Kâzım abi haklı çömez," dedi Efe sırıtırken. "Biz sana güveniyoruz. Hadi bitir de akşam rakıya yetişirsin."
Bana güvendiklerinden değildi. Bütün angaryayı üzerime yıkıp sen iyisin kılıfıyla örtüyorlardı. İşin kötüsü, benim bunu anlamayacak kadar saf olduğumu düşünüyorlardı; asıl canımı sıkan buydu. Fırtına sürekli beraber bir yerlere gidip yemek yiyordu. İki aydır buradaydım ama bir kez bile davet edilmemiştim. Yine de içten içe o sofrada yerim olsun istiyordum; kendi evimden başka bir yerde yer edinme çabasıydı bu, nedenini ben de bilmiyordum.
Ne kadar itiraz etsem de Efe'nin dosyasının üzerine üç dosya daha bitirdim. Klavye sesleri artık kulaklarımda uğuldamaya başlamıştı ki telsizden gelen o cızırtılı anons sessizliği bıçak gibi kesti.
"Merkezden tüm unsurlara! Kayapınar mevkii, kırsal hat üzerinde şüpheli hareketlilik ve mühimmat sevkiyatı ihbarı var. Birinci derece öncelikli, ivedi çıkış yapın!"
Odanın havası bir saniyede değişti. Kâzım'ın az önceki lakayt hali gitti, yerine o kaskatı profesyonel geldi. "Fırtına, toplan!" diye gürledi.
Dosyaları öylece masada bırakıp ayaklandım. Koşar adımlarla mühimmat odasına yöneldim. Üzerimdeki tişörtü sıyırıp ağır çelik yeleği göğsüme yerleştirdim; Çelik gövdem bu yükle daha da heybetli duruyordu. Yeleğin cırtlarını sertçe çektim, her sıkıştırmada ciğerlerimdeki nefes daha bir disipline giriyordu. Şarjörleri tek tek yuvalarına yerleştirdim, kaskımı kafama geçirip kayışını çenemde kilitledim. Silahımın emniyetini kontrol edip sürgüyü çektim; o metalik ses odada yankılandı.
Nizamiyeye doğru koşarken, az önceki kâğıt kürek işlerinin uyuşukluğu üzerimden tamamen kalkmıştı. Armaların önünde Fırtına tam kadro bekliyordu. Kâzım bana ters bir bakış atıp, "Çabuk ol Çömez, arkada kalma!" dedi.
Araca binerken artık dosyaların puntosunu değil, namlumun ucundaki karanlığı düşünüyordum.
Zırhlı aracın içindeki o ağır metal kokusu, dışarıdaki tozlu havayla birleşip genzimi yakıyordu. Orhan Şef, elindeki tabletten termal görüntüleri incelerken bir yandan da operasyonun son detaylarını aktarıyordu.
"Hedef, kırsal hattaki terk edilmiş eski mandıra. İhbar sağlam."
"Yine mi muhbir?" diye sordu Kâzım, sesi her zamanki gibi kuşku doluydu.
"Muhbir," dedi şef kestirip atarak. "Mühimmat sevkiyatı için orayı durak yapmışlar. İçeride en az beş unsur var, rehin yok. Haydar, sen birinci unsurla önden sızıyorsun. Feyyaz ve Efe yanlardan kapatıyor. Kâzım, sen ve Çömez arka kapıyı mühürleyeceksiniz. Kimse çıkmayacak, anlaşıldı mı?"
"Anlaşıldı Şef!"
Araç hedefe yaklaştıkça içerideki o gergin sessizlik kemikleşti. Terleyen avuçlarımı botlarıma sürterek kuruladım, tüfeğimin kayışını omzumda düzelttim. Araç durur durmaz bir gölge gibi dışarı süzüldük.
Mandıranın etrafı yabani otlarla çevriliydi. Haydar abimin işaretiyle ilk patlama sesi duyuldu; kapı menteşelerinden sökülürken içeriden kurşun yağmuru başladı. Efe ve Feyyaz yan duvarlardan baskı kurarken, Kâzım'la beraber arka kapıya yöneldik.
"Yat yere!" diye bağırdı Kâzım, beni sertçe kenara iterek. O sırada arka kapıdan fırlayan bir terörist, kalaşnikofla yaylım ateşi açtı. Mermiler az önce durduğum duvarı delip geçti. Refleksle namluyu doğrultup tek atışla adamı etkisiz hale getirdim. Ancak içeriden ikinci bir hareketlilik sezdim. Tam o anda Kâzım, emri beklemeden kapıya doğru atıldı.
"Kâzım abi dur, içeride el bombası olabilir!" diye bağırdım. Yeleğinden tutup onu geri çekmeye çalıştım ama o hırsla kolunu kurtardı.
"Bırak lan beni çömez! Korkak herif, çekil önümden!" diye kükredi.
Kapıya asıldığı anda içeriden atılan bir parça metal yere düştü. Pimi çekilmiş bir bombaydı bu. Düşünmedim; 103 kiloluk gövdemle Kâzım'ın üzerine çullanıp onu yere kapakladım. Patlama sesi kulaklarımı sağır ederken, taş ve toz bulutu üzerimize yağdı.
Toz dumanı dağılmadan Kâzım beni üzerinden atıp ayağa kalktı. Yüzü gözü toz içindeydi ama öfkesi patlamadan daha büyüktü. Yakama yapıştı.
"Sen kimsin de beni yere seriyorsun lan?!" diye bağırdı, maskesinin altından hırlayarak.
"Ölüyordun abi! Görmedin mi bombayı?"
"Gördüm ya da görmedim! Benim önüme geçmeyeceksin dedik sana! Kahramanlık mı taslıyorsun başımıza?"
"Canını kurtardım lan!" diye bağırdım. İlk kez bu kadar yüksek sesle, 1.93'lük boyumla tepesine dikilerek konuştum. "Ölmek istiyorsan git başka yerde öl, benim yanımda değil!"
Kâzım yumruğunu sıkmış tam hamle yapacakken, telsizden Orhan Şef'in sesi duyuldu: "Arka kapı ne durumda? Cevap verin!"
Kâzım yakamı hırsla bıraktı. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. "Temiz Şef," dedi telsize, gözlerini bir saniye bile üzerimden ayırmadan. "Ama burada temizlenmesi gereken başka şeyler de var."
Silahımı toplayıp araca yöneldim. Şehre dönüş yolunda zırhlının içindeki sessizlik, operasyonun sıcaklığından daha yakıcıydı. Kâzım bana bakmıyordu ama biliyordum; bu kapışma burada bitmemişti. Merkeze döndüğümüzde Şef'in odasına çağrıldık. Orhan Şef masasının arkasında, ellerini birleştirmiş bizi bekliyordu.
"Kâzım, dışarı çık. Çömez, sen kal," dedi Şef, sesi buz gibiydi.
Kâzım çıkarken omzuma sertçe çarptı. Şef ayağa kalkıp tam önümde durdu. "Emir neydi Dinçer? Kapıyı mühürlemek. Sen ne yaptın? Kendi başına karar verip tim liderini yere serdin. Ya o bomba patlamasaydı? Ya içerideki diğer unsur o kargaşadan faydalanıp kaçsaydı?"
"Şefim, bombayı gördüm, Kâzım abi görmedi..."
"Görmedi değil, görmemiş olabilir! Ama sen birincil görevini bırakıp kişisel inisiyatif aldın. Biz burada bireysel kahramanlık istemiyoruz, biz burada dişli çark istiyoruz. Bir daha emir dışı hareket edersen o çelik yeleği kendi ellerimle çıkarırım üzerinden. Anlaşıldı mı?"
"Anlaşıldı Şef," dedim, boğazımdaki düğümü yutkunarak. Haklıydı, biliyordum; ama canını kurtardığım adamın benden nefret etmesi ve kurtardığım için azar işitmek ruhumdaki söküğü biraz daha büyütmüştü.
Dosyaları bitirip duşa girdim. Siyah gömleğimi giyip deri ceketimi üzerime çektim. Silahımı belime yerleştirdim. Saçlarımı elimle arkaya yatırıp aynanın yanındaki Halil'in fotoğrafına baktım.
Utanıyordum. Onun yerine geçmişim gibi davranmaları beni eziyordu. Sanki hayatını ben çalmışım gibi. "Yemeğe gidiyoruz seninkilerle Halil abi," dedim fısıltıyla. "Yerini aldığım falan yok. Sadece yaşamaya çalışıyorum. Sen de mi kızıyorsun bana?"
Bir şehitle konuşmak her sözümü boşluğa fırlatmak gibiydi ama devam ettim. "Akşam gelince anlatırım. Görüşürüz abi."
Odadan çıktım. Fırtına'yı nizamiyede, araçlara binerken gördüm. Elimi kaldırdım, yanlarına doğru yürüdüm. Beni gördüklerine emindim ama motorun gaz sesiyle tozu dumana katıp gittiler.
Elim havada, nizamiyenin ortasında öylece kaldım. Nöbetçi polislere, bahçedeki diğer memurlara mahcup olmuştum. Herkes biliyordu istenmediğimi. Fazla mı geliyordum bu adamlara? Ne zararım olmuştu?
Ensemi kaşıyarak geri dönecekken nöbetçi polisin sesini duydum. "Aklın varsa tayinini iste devrem. Kâzım taktı sana, barındırmaz burada. İyi bir ailen varmış, herkes konuşuyor. Gitsene sıcacık evine. Fırtına yıkar seni."
Fırtına'yı sikeyim.
Merkezden çıkıp dağ yoluna vurdum kendimi. Öfkeliydim. Hepsine tek tek çok öfkeliydim. Zümra da yoktu. En azından birinin yanımda olduğunu bilmeye ihtiyacım vardı. Günah gibi kalmıştım aralarında. Ben mi istemiştim Halil abinin naaşının üzerine gelmeyi?
Yürüdükçe içimdeki basınç azalıyordu. Dik yokuşları hırsla tırmandım. Öfkemi toprağa vuruyordum. O kızı, Marziye'yi görmek istiyordum. Saatlerce havadan sudan konuşmak, o çikolatayı beğenip beğenmediğini sormak istiyordum. Ama ortalıkta ne kuzu sesleri vardı ne de o kız.
Bir uçurumun ucunda durdum. Aşağısı sarp kayalık ve çöptü. Ayağım kaysa geberip giderdim, umurumda da olmazdı. Öyle bir varoluş sancısı içindeydim ki; şimdi ölsem yapamadığım hiçbir şeye üzülmezdim.
Ailemi üzdüğüm için kahrolurdum, o ayrı. Peki ya timdekiler? Üzülürler miydi? Bir duble rakıyla unuturlardı beni. Bir kadehe sığar mıydı koca ömrüm? Bilmiyordum.
Zırhlı aracın içindeki o ağır metal kokusu, dışarıdaki tozlu havayla birleşip genzimi yakıyordu. Tuhaftır, bu geniz yakan kokuyu seviyordum.
Sanki üzerimde bu üniforma varken gerçekten Dinçer olabiliyordum. Gerçekliğim, bu çelikten iradenin tam ortasındaydı. Annemin izinden gidip subay da olabilirdim ama benim kalbim bu yeşil berenin hem kurallı hem de kuralsız atmosferinde atıyordu.
Araçta benden başka herkes çok rahattı. Kimisi kulağını kaşıyor, diğeri dişlerinin arasındaki yemek artığını çıkarmaya çalışıyordu. Bense her operasyon öncesi damarlarımda gezinen o adrenalin fırtınasına teslim oluyordum.
Orhan Şef, elindeki tabletten termal görüntüleri incelerken bir yandan da operasyonun son detaylarını aktarıyordu:
"Hedef, kırsal hattaki terk edilmiş eski mandıra. İhbar sağlam."
"Yine mi muhbir?" diye sordu Kâzım, sesi her zamanki gibi kuşku doluydu.
"Muhbir," dedi Şef kestirip atarak. "Mühimmat sevkiyatı için orayı durak yapmışlar. İçeride en az beş unsur var, rehin yok. Haydar, sen birinci unsurla önden sızıyorsun. Feyyaz ve Efe yanlardan kapatıyor. Kâzım, sen ve..." derken duraksayıp bana döndü.
"Devrim, sen keskin nişancı mıydın?"
İsmimi yanlış söylemesi Kâzım'ı güldürürken ben hiç oralı olmadım. Profesyonel eğitimini aldığım o uzmanlık alanında, keskin nişancı olarak kullanılma ihtimali beni heyecanlandırmıştı. Çünkü sahada ilk olacaktı. "Evet Şef!" dedim, sesimdeki hevesi gizleyemeyerek.
Şef, gözlerimin içindeki o heyecanı okumuş gibi hafifçe gülümsedi. "Dur daha gençsin, başka zaman keskinleştiririm seni," dedi. "Kâzım ileri çıkar, Çömez arka kapıyı mühürler, dursan yeter zaten ayının tekisin. Kimse çıkmayacak, anlaşıldı mı?"
''Anlaşıldı şef!'' dedim dik bir sesle.
Göğsüme çöken o hayal kırıklığını yutkundum. Eğitimini aldığım, üzerine titrediğim uzmanlığım yine bir kenara itilmiş, cüssem yüzünden sadece kapı tutucu muamelesi görmüştüm. Ama burada kimse kimsenin uzmanlık derecesini kaale almıyordu.
Kâzım usulca bana doğru eğildi. "Bana bak, beraber gireceğiz madem, ağzımdan ne çıkarsa onu yap, gerisini bekle. Benden habersiz tek bir hareket istemem," dedi, gözlerini gözlerime dikerek.
"Emredersiniz," dedim mecburen. Üstümdü, başka çarem yoktu. Alt üst meselesine takılmazdım ama bu adamın devre büyüğüm olması beni öfkelendiriyordu.
Araç hedefe yaklaştıkça içerideki o gergin sessizlik kemikleşti. Terleyen avuçlarımı botlarıma sürterek kuruladım, tüfeğimin kayışını omzumda düzelttim. Araç durur durmaz, karanlığın içine birer gölge gibi süzüldük.
Mandıranın etrafı, bakımsızlıktan adam boyu uzamış, kurumuş yabani otlarla çevriliydi. Rüzgâr estikçe bu otların birbirine sürtünme sesi, yaklaşan fırtınanın habercisi gibiydi. Haydar abimin işaretiyle sessizlik yırtıldı, patlayıcı kapı menteşelerini söküp atarken içeriye ilk el bombaları fırlatıldı. Toz dumanı dağılmadan içeriden vahşi bir kurşun yağmuru başladı. Efe ve Feyyaz yan duvarlara yapışıp ateşi üzerlerine çekerken, Kâzım'la beraber arka kapının o küf kokulu karanlığına yöneldik.
"Yat yere Çömez!" diye kükredi Kâzım. Beni o devasa gücüyle kenara savurdu. Tam o saniyede arka kapı tekmeyle açıldı ve namlunun ucundan çıkan alevler geceyi aydınlattı. Kalaşnikof mermileri az önce durduğum beton duvarı un ufak etti. Kâzım beni itmese, göğüs kafesim şimdi delik deşikti.
Reflekslerim düşüncelerimden hızlıydı. Namluyu doğrulttum, nefesimi verdim ve tek atışla o gölgeyi etkisiz hale getirdim. Ancak mandıranın içindeki o nemli havada metalik bir tıkırtı duydum, ikinci bir hareketlilik vardı. Kâzım, adrenalinden kararmış gözlerle, emrimi beklemeden kapıya atıldı.
"Kâzım dur, içeride el bombası olabilir!" diye bağırdım. Yeleğinin arkasından yakalayıp onu geri çekmeye çalıştım ama o hırsla kolunu kurtardı.
"Bırak lan beni çömez! Ben sen miyim korkacak! Çekil önümden!" diye kükredi yüzüme tükürürcesine.
Kapıya asıldığı o salisede, içeriden ayaklarımızın dibine, taşların üzerine yuvarlanan o uğursuz metal parçasını gördüm. Pimi çekilmiş bir mandal... Saniyeler değil, saliseler vardı. Kâzım hala kapıya yüklenirken, gövdemi bir kalkan gibi onun üzerine savurdum. Onu altına alıp yüzüstü yere kapaklandığım an, mandıranın o sağır edici betonu sarsıldı.
Kulaklarımda tiz, kesintisiz bir ıslık... Sağır olmuştum. Patlamanın basıncı ciğerlerimdeki havayı söküp attı. Taş parçaları, barut isi ve toz bulutu bir yorgan gibi üzerimize serildi. Gökyüzünden toprak yağıyordu sanki. Çatışma içeride hala devam ediyordu, silah seslerini duymuyordum ama namlu ağızlarından çıkan ışıkları görüyordum. Tim içeri sızmış, operasyonu bitiriyordu. Hayatımda ilk kez bu kadar yakınımda bir bomba patlamıştı. Kalbim, göğüs kafesimi parçalamak ister gibi vuruyordu. Korku değildi bu, saf, kontrolsüz bir hayatta kalma içgüdüsüydü. Belki de birazda korkuydu.
Toz dumanı biraz dağılınca Kâzım altımdan kurtulmaya çalıştı. Üzerindeki o koca cüssemi zorla kenara itip ayağa kalktı. Yüzü gözü is içindeydi ama öfkesi o bombadan daha büyüktü. Daha üstündeki tozu silkelemeden yakama yapıştı.
"Sen kimsin de beni yere seriyorsun lan?!" diye bağırdı, maskesinin altından hırlayarak. Beni sarsmaya çalışıyordu bende yaprak kımıldamıyordu.
Hala ne diyordu bu manyak? O benim, ben de onun hayatını kurtarmıştım işte. "Ölüyordun abi! Görmedin mi bombayı?"
Kâzım iyice delirdi, gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi. "Gördüm ya da görmedim! Benim önüme geçmeyeceksin dedik sana! Kahramanlık mı taslıyorsun başımıza?"
"Canını kurtardım lan!" diye bağırdım. İlk kez bu kadar yüksek sesle, gölgem üzerine düşecek kadar tepesine dikilerek konuştum. "Ölmek istiyorsan git başka yerde öl, benim yanımda değil!"
Halil abimin şehadetinin acısı üzerimdeydi. Başka birini kaybetmek istemiyordum. Kimsenin gözümün önünde ölmesine tahammülüm yoktu; hele ki böyle aptalca bir kibir yüzünden.
Kâzım yumruğunu sıkmış tam hamle yapacakken, telsizden Orhan Şef'in sesi duyuldu: "Arka kapı ne durumda? Cevap verin!"
Kâzım yakamı hırsla bıraktı. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. "Temiz Şef," dedi telsize, gözlerini bir saniye bile üzerimden ayırmadan. "Ama burada temizlenmesi gereken başka şeyler de var."
Silahımı toplayıp ağır adımlarla araca yöneldim. Şehre dönüş yolunda zırhlının içindeki sessizlik, operasyonun sıcaklığından daha yakıcıydı. Kâzım camdan dışarı bakıyordu ama biliyordum; bu kapışma burada bitmemişti.
Merkeze döndüğümüzde hangara geçtik. Yorgundum, sırılsıklam ter içindeydim. Adrenalin çekilince eklemlerim sızlamaya başlamıştı. Kâzım ve diğerleri ise sanki bakkala gidip gelmiş gibi rahatlardı; hemen sigaralar yakıldı, bayat espriler başladı.
Kâzım, botlarını çözerken bana ters bir bakış attı. "On beş yıllık harekatçıyım ben," dedi ortaya konuşarak. "Kahraman olmak isteyen it gibi ölür bu dağda. Kendini bir bok sanan çömezlere duyurulur."
Kan beynime sıçradı. "İt mi?" diye mırıldandım gerilerek. ''Senin hayatını kurtardım ben! Ölüyordun, parçalanarak hem de!''
Kazım üzerime yürüdü. Efe araya girip onu tuttu. ''Abi yeter!'' diye bağırdı. ''Dinç haklı, adam seni kurtarmış daha ne! Ben yapsam aynı şeyi alnımı öperdin!''
Kazım, Efe'yi itti. ''Sen benim kardeşimsin ama o yabancı!''
''Abi abartma!'' dedi Feyyaz. ''Herif işini yapmış. Fena da değildi operasyonda.''
Kazım bir süre bana ve ekibine baktı. En son noktayı koyan Haydar abi oldu.
''Rakıya mı ne sikime çıkıyorsak çıkalım, bu adamı da kardeşiniz bilin artık!'' dedi Kazım'a bakarak. ''Anlaşıldı mı Kasap Kazım?''
Kazım bana ters bir bakış attı ama aynı anda gülümsedi. ''Anlaşıldı. Aslan sütümüzü içeriz.''
Rakı masasında belki gerçekten insanı tarafları ortaya çıkar beni anlamaya çalışırdı belki. Her ne yaşamış olursam olayım, o rakı masasında olmak istiyordum. Tüm benliğimle.
O sırada hangara bir memur girdi. "Çömez! Orhan Şef odasında bekliyor, hemen!"
Benimle aynı derecede olanlar bile bana Fırtına sayesinde çömez der olmuştu.
Kâzım pis pis sırıttı. "Git bakalım, Orhan Şef siksin seni de kendine gel. Kahramanlık neymiş anlatır sana."
''Kazım!'' diye bağırdı Haydar abi. ''Rakı lan rakı!''
Hiçbir şey demeden üzerimi değiştirdim. Terli formayı atıp temiz, siyah Özel Harekât tişörtümü giydim. Üstümü başımı düzeltip şefin odasına yöneldim. Koridorun diğer ucundan bir tim geliyordu. Yağmurlardı bunlar. Bu bölgenin en dişli, en kıdemli ekiplerindendi. Dört adam, duvarları titreten adımlarla yaklaşıyordu.
Diyarbakır'a gelmeden önce adlarını çok duymuştum. Eğer okuldan birincilikle mezun olsaydım eğer kesinlikle onların timine gelirdim.
İçimdeki sosyal çürük çocuğu unutarak selam vermek adına başımı salladım. Tam önümden geçerken içlerinden biri durdu, gözlerimin içine baktı. "Kardeşim, yakanı düzelt," dedi düz gibi bir sesle. Göz teması kurmadım, sadece hafifçe başımı salladım. "Teşekkür ederim," deyip yanlarından geçtim.
Orhan Şef'in kapısını çalıp içeri girdim. Şef masasının tam önünde ayakta bekliyordu. Yüzündeki ifade hayra alamet değildi.
"Emir neydi, Dinçer?" diye gürledi. "Kapıyı mühürlemek! Sen ne yaptın? Kendi başına karar verip Fırtına'nın en önemli adamını yere serdin. Ya o bomba patlamasaydı? Ya içerideki diğer unsur o kargaşadan faydalanıp kaçsaydı?"
"Şefim, bombayı gördüm, Kâzım abi görmedi..."
"Görmedi değil, görmemiş olabilir!" Şef tam önüme dikildi, nefesini yüzümde hissettim. "Ama sen birincil görevini bırakıp kişisel inisiyatif aldın. Biz burada bireysel kahramanlık istemiyoruz lan! Biz burada tıkır tıkır işleyen dişli çark istiyoruz. Sen o çarkı bozdun. Bir daha emir dışı hareket edersen, o çelik yeleği kendi ellerimle çıkarırım üzerinden, seni nizamiyeye bekçi yaparım! Anlaşıldı mı?!"
"Anlaşıldı Şef," dedim, boğazımdaki o sert düğümü yutkunarak. Haklıydı, sistem böyle işlerdi, biliyordum. Ama canını kurtardığım adamın benden nefret etmesi ve bunun üzerine bir de azar işitmek... Ruhumdaki o sökük biraz daha büyümüştü. Odadan çıktığımda koridorun sessizliği üzerime çöktü.
Ama yine de tamam dedim kendime, düşe kalka polis olunur. Tökezleyeceksin de. Hem akşam rakıya gidiyorsun lan, Fırtınadan çok şey öğrenebilirdim.
İşimi bitirir bitirmez kendimi duşa attım. Su, üzerimdeki o ağır dosya kokusunu ve klavye başında kamburlaşan ruhumu temizlesin istedim ama nafile. Dolaptan temiz bir kat eşya çıkarıp giyindim. Siyah gömleğimin üzerine deri ceketimi geçirip belime silahımı yerleştirdim. Kısa saçlarıma ise sadece baktım.
Aynanın hemen yanında duran Halil abimin fotoğrafının karşısında dimdik durdum. O tanıdık mahcubiyet yine boğazıma düğümlendi. Utanıyordum işte. Onların bana hissettirdiği o ağır yükün altında eziliyordum. Sanki onun hayatını, onun anılarını ellerinden zorla çalmıştım. Oysa benim ne suçum vardı? Ben sadece yaşamaya çalışıyordum. Hayat bazen birini eksiltip, yerine seni koyarken senin rızanı sormuyordu.
''Yemeğe gidiyoruz seninkilerle,'' dedim fısıltıyla. ''Yerini aldığım falan yok, Halil abi. Olur mu öyle şey? Ben sadece bu koca sessizliğin içinde nefes almaya çalışıyorum. Sen de mi kızıyorsun bana?''
Bir şehitle konuşmak, kelimeleri bir kara deliğe fırlatmak gibiydi. Cevabı yoktu ama anlatmasam delirecektim.
''Akşam dönünce sana bizimkileri anlatırım. Görüşürüz abi.''
Parmak uçlarımı gözlerime bastırıp odadan çıktım. Bahçeye adım attığımda gözlerim nizamiyede araçlara binen Fırtına'yı aradı. Onları görünce, ben de geliyorum dercesine elimi kaldırdım. Yanlarına doğru adımlarken içimde garip bir heyecan, bir nihayet hissi vardı. Ama ben onlara yaklaştıkça, onlar benden bir gaz sesiyle uzaklaştılar.
Beni gördüklerinden, o nizamiyenin ortasında bir başıma kaldığımı bildiklerinden emindim. O gaza basan el, aslında beni hayatlarından dışarı itiyordu.
Elim havada, toz dumanının içinde öylece kalakaldım. Nizamiyedeki nöbetçilere, bahçedeki diğer memurlara; aslında tüm merkeze mahcup olmuştum. Görülmemesi imkânsız bir reddedişti bu. İnsanların istenmeyen adam bakışlarını ensemde hissettim.
Sığamıyordum işte. Fazla geliyordum bu heriflere. Bu koca dünyaya bile sığamıyorken, onların o daracık sofrasına mı sığacaktım?
Ensemi kaşıyarak geri dönmeye niyetlendiğimde nöbetçinin o acıyan sesini duydum.
''Aklın varsa tayinini iste devrem. Kâzım sana fena taktı, barındırmaz burada seni. İyi bir ailen, sıcacık bir evin varmış... Ne işin var bu dertlerin içinde? Fırtına yıkar seni.''
Fırtına'yı sikeyim!
Merkezden hırsla ayrılıp dağa taşa vurdum kendimi. Öfkeliydim ama öfkemden çok kırgınlığım yakıyordu canımı. Zümra da yoktu şimdi yanımda. En azından birinin, buradasın ve seni görüyorum demesine ihtiyacım vardı.
Günah gibi kalmıştım aralarında. Kimsenin yüzüne bakamadığı o ağır hatıranın canlı kanlı haliydim sanki. Ben mi istemiştim Halil abimin koltuğuna oturmayı? Daha gencecik adamdım, birilerinin yas tuttuğu o boşlukta yeşermeye çalışmak benim tercihim miydi?
Yürüdükçe içimdeki o basınç dağılıyor, yerini keskin bir yalnızlığa bırakıyordu. Dik yokuşları hırsla tırmandım. Öfkemi toprağa, taşa vurdum. Sanki her adımda Diyarbakır'ın o ağır havasından biraz daha kopuyordum.
Şu an sadece o kızı görmek istiyordum. Mazriye'yi. Adını sayıklamak, saatlerce saçma sapan şeylerden konuşup zihnimi susturmak istiyordum. Çikolatayı sevip sevmediğini, o tepede rüzgârın neden o kadar sert estiğini sormak istiyordum. İnsan gibi, sadece Dinçer olarak konuşmaya ihtiyacım vardı.
Ama ne bir kuzu sesi vardı ortalıkta, ne de o kız. Bugün şansım, nizamiyede arkasını dönen o araçlar gibi benden kaçıyordu.
Mağlubiyetle tırmanmaya devam ettim. Bir uçurumun ucuna kadar adımladım. Aşağısı sarp kayalık ve çöplüktü ama tepedeki yeşillikler o çirkinliği gizlemeye yemin etmiş gibi inatla sarkıyordu aşağıya.
Ayağım kayıp gitse, şu kayalıklara çakılsam diye düşünmüyordum ama korkmuyordum da. İçimde öyle derin bir varoluşsal sancı vardı ki, şu an o boşluğa düşsem, geride keşke yapsaydım diyeceğim hiçbir şey kalmamıştı sanki.
Kof hissediyordum.
Ailemi üzdüğüm için kahrolurdum sadece. Peki ya timdekiler? Üzülürler miydi?
Ne üzülecek o herifler be... Bir duble rakıyla unuturlardı adımı.
Bir kadehe sığar mıydı benim koca ömrüm? Sanmıyordum. Ama onlar bir yuduma sığdırırlardı.
Derin bir nefes alıp o uçuruma bir adım daha attım.
"Düşersen tutamam seni, çok kalıplısın."
Zihnimdeki o kara bulutları dağıtan bir kız sesiyle irkildim. Arkamı döndüğümde, kucağında bir kucak otla o çoban güzeli tam karşımdaydı. Mavi, çiçekleri solgun bir elbise vardı üzerinde. Çatık kaşlarının altındaki endişeli gözleri doğrudan benimkileri bulmuştu.
Bugün, o kadar da kötü bir gün değildi belki de.
"Tutmaya çalışır mısın?" diye sordum, sesimdeki o kimsesizliği gizleyemeden.
"Denerim ama ben de seninle aşağıya düşerim herhalde, gücüm yetmeyebilir."
Garip bir sıcaklık yayıldı göğsüme. "Dener misin hakikaten?"
"Ruhumu şeytana satmadım ya, denerim tabii."
Mutlu olmuştum, bakın, en azından denermiş. Hiç tanımadığım bir kız, koca bir timin yapmadığını yapıp beni tutmaya niyetlenmişti.
''Ölsem üzülür müsün?'' diye sordum. Sesim uçurumun rüzgarına karıştı.
''Allah gecinden versin,'' dedi kaşlarını daha da çatarak.
''Ya vermezse?''
Söylediklerim onu duraksattı. Bakışlarını kaçırmadı, aksine zihnimi okumaya çalışır gibi dikkatle baktı yüzüme. Sanki omuzlarımdaki yükü, nizamiyede havada kalan o elimi görüyordu. Kafamı dağıtmak ister gibi konuyu değiştirdi.
''Gazap Üzümleri mi okuyorsun? Kitabı yarıda bırakıp intihara kalkmış bir halin var.''
''Sen okuma onu, çok depresif,'' dedim uyarıcı bir tonda.
''Okumaya başladım bile. Hem bugün okuduğum sayfada diyor ki 'Herkes kolayca çöker, önemli olan direnebilmektir,''
Acıyla gülümsedim. ''Üstelik ismin Dinçer, bence direnmelisin.''
''Sen yine de okuma devamını. Ufacık kızsın daha.''
''Allah Allah, sen kaç yaşındasın amca?''
Gülümsedim. ''Yirmi üç.''
''Daha büyük duruyorsun.''
''Kemiklerim iri,'' dedim her zamanki savunmamla.
Gülümsedi, ''Belli oluyor.''
Yine o meşhur duygu çöktü içime. O da mı beni ayı gibi buluyordu? Okul yıllarım boyunca bu sıfat peşimi bırakmamıştı. İnsanların dış görünüşümle karakterimi bir tutmasından, heybetimi sadece bir kütle olarak görmelerinden nefret ederdim.
''Belli oluyor derken... Heybetlisin demek istedim. Hulk gibi yani. İyi anlamda. Yanlış anlamanı istemem.''
Yüzü bir anda kızardı, mahcubiyeti sesine vurdu. Kalbimde garip bir sızı hissettim, birinin beni kırmaktan bu denli korkması, ruhumun incinebileceğini düşünmesi ne güzeldi.
''Sorun değil, seni yanlış anlamadım,'' dedim sesimi yumuşatarak.
''Sevindim. Gel şu köşede dur istersen, sakat mahaldesin.''
Hâlâ kayaların ucundaydım ve düşmemden sahiden korkuyordu. Onu daha fazla endişelendirmemek için dediğini yapıp geri çekildim. Kenara geçtik, aramıza koyduğu o ince mesafeye sadık kaldım. Ayaklarımızın altı yemyeşil çimenlikti, çiçekler ise sanki sıcaktan değil de kederden boyunlarını bükmüştü.
''Neden sürekli buralara geliyorsun? Havası güzel tabii ama...''
''Havası çok güzel,'' dedim gözlerimi ondan ayırmadan. ''Ama ben seni görmek için geldim.''
''Beni mi?'' dedi şaşkınlıkla. ''Neden?''
''Pamuk'u görmek için...'' dedim hemen. Aferin Dinçer, on beş yaşına döndün şimdi.
''Yoksa ona da mı çikolata vereceksin?'' diye takıldı.
Gülümsedim. ''Beğendin mi çikolatayı?''
''Eminim çok güzeldir ama bana sadece boş paketi kaldı, kuzenim bulup yemiş.''
''Olsun... Afiyet olsun yani.''
Başını usulca salladı. ''Olsun.''
''Bugün hayvanlar yok mu yanında?'' diye sordum etrafa bakarak. Ama kaçak gözlerim yine hemen onun yüzünde duraladı.
Çok duru bir güzelliği vardı. Güneşin son demleri yüzüne vurdukça, tenindeki o canlılık daha da belirginleşiyordu.
''Bugün çalışmıyorum, o yüzden yanımda değiller,'' dedi uysal bir sesle.
Onun çalışmadığı bir günde, benim de istenmediğim bir merkezden kaçışımda bu tepede karşılaşmamız... Belki de bu çorak topraklarda bana sunulan tek teselli buydu. Fırtına'nın gürültüsü geride kalmış, geriye sadece rüzgârın uğultusu ve bu kızın sesi kalmıştı.
''O senin işin miydi?'' diye sordum. ''İnekleri gezmeye çıkartmak yani?''
Gülümsedi, yanakları hafifçe şişti. ''Çok kibarsın,'' dedi yüzüme bakarak. ''Gezmek denmez, inek gütmek denir,'' diye düzeltti beni. ''Ayrıca işim tabii. Çobanım ben.''
Kibarlığım hayatımda ilk kez iltifat gibi dillendiriliyordu sanki. ''Yalancı çobandan sonra ilk defa bir çobanla tanışıyorum.''
Güldü. Gülümserken kısılan gözlerini izledim.
''Onunki gibi abam yok ama idare ederim.''
''Aba ne?'' diye sordum. Kızın karşısında iyice cahil görünmüştüm.
''Çobanların sırtına aldığı üst işte. Keçeden olur, yağmur işlemez.''
Başımı salladım. ''Ha, anladım.''
Ayakta kalmak, omuzlarımdaki yükle dikilmek artık güç gelince yere oturdum birden. Marziye de hiç tereddüt etmeden yanıma çöktü. Aramızda bir çocukluk mesafesi vardı ne çok uzak ne de rahatsız edecek kadar yakın. Bu güvenli mesafe iyi hissettirmişti.
''Poğaça yer misin?'' diye sordu birden.
Başımı ona çevirdim. Yanında yine o bez çantası vardı. İçinden özenle bir beze sarılmış yiyecekler çıkardı. Üzeri susamlı, ev kokan bir poğaçayı bana uzattığında ellerimdeki kaba duran titremeyi gizlemeye çalışarak aldım. ''Teşekkür ederim.''
''Afiyet olsun.''
Koca bir ısırık aldım. O da küçük lokmalarla yemeye başlamıştı. Hamurun tadı damağıma değince sanki evime dönmüş gibi oldum.
''Sen mi yaptın?''
''Hıhı, dün çıkın için yaptım.''
Kaşlarımı çattım. ''Nereye çıkayım?''
Ufak bir kıkırtı çıktı ağzından. ''Çıkın işte, bu,'' diyerek o bez torbayı işaret etti. ''Sen büyükşehirde mi büyüdün?''
''Ankara, İstanbul... Sen?''
''Göçmeniz biz.''
''Ne göçmeni?''
''Benziyorsun göçmenlere.''
Hayır, hiç benzemiyorum,'' dedi net bir sesle. ''Hem bir kere göçmen kızları çok güzel olur.''
''Öyle oluyormuş zaten,'' dedim gözlerimi yüzünden ayırmadan.
Bu sözüm havada bir iki saniye asılı kaldı. Bakışlarımız çarpıştı, sonra ikimiz de utançla ufka döndük. Karın kaslarımdaki o ani kasılma neydi, anlam veremedim.
Elimde kalan son lokmayı hızla ağzıma attım.
''İlk defa benden hızlı yemek yiyen biriyle karşılaşıyorum.''
Boş ellerime baktım, kendimi yine o kaba cüssemle baş başa buldum. ''Büyük bir ağzım var, iki çiğneyişte yutuyorum her şeyi.''
''Benim ağzım da büyük, otuz dört tane dişim var,'' dedi gurur duyarak.
''Maşallah,'' dedim hayranlıkla. Sahiden saymış mıydı?
''Senin kaç dişin var?'' diye sordu, çocuksu bir merakla.
''Bilmem, hiç saymadım.''
Omuz silkti, hayret eder gibiydi. ''İnsan ağzının içinde ne var merak etmez mi?''
Ulan Dinçer, insan kaç dişi var bilmez mi? ''Ne olduğunu biliyorum ama kaç tane olduğunu merak etmedim hiç.'' Şimdi merak ediyordum işte, sahiden kaç taneydi?
''Ceketin güzelmiş,'' dediğinde başımı eğip üzerimdeki deri cekete ilk kez bakıyormuşum gibi baktım.
''Teşekkür ederim. Yengemin hediyesi.''
''Kardeşlerin mi evli?''
''Hayır, amcamın eşi. Alışverişe gidince sürekli bize bir şeyler alır, düşünür sağ olsun.''
Bana biraz daha yaklaştı. Kıvırcık saçlarının ucu çenemi gıdıklıyordu ama kıpırdayamadım. Gözlerini büyüterek kısık bir sesle sordu: ''Ceplerinde büyü var mı?''
''Ne?''
''Geçen gün bir komşumuzun evine yengesi büyü bırakmış. Sen de dikkat et yengene.''
Ona ayak uydurdum, ben de sesimi kıstım. ''Nasıl bulmuş büyüyü?''
''Yastığın arasına sıkıştırmış. Bak, böyle uzun bir kağıttı,'' diyerek elini açıp tarif etti. ''İçinde Arapça sözler yazıyormuş. Komşu, önceki büyü tarama verileriyle birleştirince artık ne demekse o büyü olduğunu anlamış tabii. Hemen cami hocasına götürmüş. Hoca bakmış, 'dolandırılmışsınız, bunda şarkı sözü yazıyor' demiş.''
''Hangi şarkı?'' diye sordum, merakım kahkahamın önüne geçmişti.
''Zerrin Özer... Olamazdım Senle.''
''Çıkaramadım, o şarkıyı?''
Kız gözlerini ufka dikerek mırıldanmaya başladı. Sesindeki o titrek ama güvenli tını, tepedeki rüzgârı bile susturdu sanki.
''Olamazdım senle, yapamazdım senle... Yaralıydı her gün gönlüm seninle. Bitecekti elbet günün birinde...''
Sesi, o duru yüzü gibi tertemizdi. Hiçbir yapaylığa kaçmadan, sadece kelimelerin ağırlığını bırakıyordu havaya. O an, bu anı bir yere kaydedemediğim, bu sesi telefonumun hafızasına hapsetmediğim için derin bir pişmanlık duydum. Hayatımda duyduğum en gerçek şarkıydı bu.
''Sesin... Çok güzelmiş,'' dedim hayranlığımı gizleyemeyerek.
Sözlerim üzerine bir an duraksadı, sanki kendi sesinin yankısından uyanmış gibi silkelendi. Yanaklarına bir kez daha o pembe bir mahcubiyet oturdu, bakışlarını hemen ellerine indirdi. Utanmıştı ama bu onu daha da tatlı kılıyordu.
''Sesim işte, öylesine...'' dedi geçiştirerek. Ama hemen toparlandı, o şakacı haline geri dönmeye çalıştı. ''Ee, devamını merak etmiyor musun hikâyenin?''
''Ediyorum,'' dedim, gözlerimi bir an bile ondan ayırmadan. ''Anlat bakalım, nasıl bitti büyü meselesi?''
Heyecanla anlatmaya devam etti. O anlattıkça, kafam dağılıyordu.
''Komşumuz yengesinin kapısına dayandı tabii. Ben de ne olacak diye seyretmeye koştum. Yengesi, 'büyüde dolandırıldım' diyerek ağlamaya başladı. Komşu da kadını ikna etmeye çalışıyor; 'hayır dolandırılmadın, ben büyülendim gibi hissediyorum, ağlama yenge' diyordu. Rezaletti yani,'' dedi gülerek.
''Tatlıya bağlandı mı bari?''
''Yok şimdi komşumuz büyü yapma videoları izliyor.''
Dayanamayıp kahkaha attığımda kız bana kaşlarını çatarak bakıyordu. ''Bakma öyle, bu nasıl hikâye?''
''Gülme çok saçma bir hikâye ama sana anlatasım geldi.'' Ben keyifle gülümserken onun kaşları düşmüştü yine, ''Gülmesene, komşuma söylerim büyü yapar sana.''
''Tamam sustum.'' Yüzümü başka yöne çevirip toplamaya çalıştım.
Marziye'nin yanındaki torbada bir sürü ot vardı. Gözüm yeşilliklere kayınca merakla sordum.
''Ne otu onlar?''
''Nane topluyordum. Buradaki naneler iri iri olur, kurusu iyi para ediyor.''
''Satıyor musun?''
''Satıyorum tabii. Kendi harçlığımı çıkarıyorum.''
Sesindeki o kimseye eyvallahı olmayan ton hoşuma gitmişti. ''Toplamana yardım edeyim mi?'' dedim, gerçekten işe yaramak isteyerek.
''Yok, bu kadar yeter şimdilik. Başka zaman çağırırım seni.''
''Çağır, gelirim,'' dedim hiç düşünmeden.
Gün batmaya yanaşmıştı. Henüz ortalık kararmamıştı, karşımızda batan güneşi izliyorduk. Daha doğrusu o güneşi izliyordu, ben ise onun güneş vurmuş yüzünü. Büyük yanaklı, duru bir kızdı. Zarif bir çehresi vardı. Gözleri ufacıktı; bakınca insanın uykusu gelirdi, hep uykuluymuş gibi bakıyordu dünyaya.
''Adın ne?'' diye sordum, bu kez kaçmasına izin vermeyerek.
Gülümsemesi, batan güneşin turuncusuyla birleşip yüzünde asılı kaldı. ''Marzi-'' dedi, tam o uydurma ismi tekrar edecekken kendi kendine duralayıp güldü. Gözlerini kaçırıp yerdeki otlarla oynamaya başladı. ''İnanmadın değil mi ona?''
''Tabii inanmadım,'' dedim sesimdeki o kendinden emin tonla. ''Adın ne?''
Bir an sustu. Sanki ismini bana emanet edip etmemeyi tartıyordu zihninde. Sonra başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. O uykulu bakışlar gitmiş, yerine cam gibi berrak bir ciddiyet gelmişti.
''Belçim.''
''Belçim...'' diye tekrar ettim ismini. Ağzıma oturtmak, tadına varmak istiyordum. ''İsmin çok güzelmiş.''
''İsim işte,'' dedi omuz silkerken ama yanaklarındaki o hafif pembelik gitmemişti.
Başımı sallayıp önüme döndüm. Bakışlarını yüzümde hissettiğimde bir an utandım. Bana bakıyordu; peki ne görüyordu? Fırtına'nın gördüğü o fazlalık çömezi mi, yoksa aynadaki o yabancıyı mı?
''Neden hep üzgünsün?''
Belki de bana karşı kullandığı en yumuşak sesti bu. Sorusu tam göğüs kafesimin ortasına çarptı. Kendi halime dönmem uzun sürmedi, başımı tekrar ona çevirdim.
''Üzgün müyüm?''
''Farkında olmaman daha büyük sorun,'' dedi, gözlerini ufuktan ayırmadan. ''Bakışların düşünceli, hatta kederli. Sıkıntın olduğunu anlamamak için seni görmezden gelmek gerekir.''
Beni bu yüzden anlamadıklarını, daha doğrusu anlamak istemediklerini bir kez daha hissettim. Görmezden geliniyordum.
''Bilmem,'' dedim umursamaz bir sesle. ''Üzgünüm herhalde.''
''Ailenle mi problemin var? Paraya mı ihtiyacın var? Polislik zor bir meslek olmalı.''
''İnsanlar kadar değil,'' dedim kestirip atarak.
''Dinçer,'' dedi yumuşak bir sesle. İsmini dudaklarından duymak içimdeki bir teli titretmişti. ''Tüm sıkıntılar geçer. Çözülmez değildir hiçbir sıkıntı. Bir şekilde yol bulunuyor.''
Benim bulamadığım o yol, bu kız olur muydu bana? İç çektim, kararsızdım. Bu kızla dertleşmek, saatlerce susmadan anlatmak istiyordum her şeyi. İkide bir bileğindeki saate bakan küçük gözleri, gideceğini belli ederken onu bir kuş misali yanımdan kaçırmak istemedim.
''Benim hiç arkadaşım yok, Belçim. Çok yalnızım bu şehirde.''
Birkaç saniyelik bir sessizlik esti aramızda. Rüzgâr otların kokusunu burnumuza taşıdı.
''Kimlerin emeği var yalnızlığında?'' diye sordu, sesi hüzünlüydü.
''Bilmem... Belki de en çok benim.''
Söyleyeceklerini toparlamaya çalışır gibiydi. Karşımda uzun zamandır benimle özenle, kırmadan konuşan birini görüyordum. Sözleri ağzına kadar geliyor, sonra geri yutuyordu. Dudaklarını yalayıp konuştu nihayet.
''Eğer istersen...'' dedi gözlerini gözlerime dikerek. ''Ben senin arkadaşın olurum.''
Beklediğim, hatta muhtaç olduğum o teklif dudaklarından döküldüğünde kalbimde bir şeylerin hafiflediğini hissettim. Mutluydum. Sesime yansıyan o saf heyecanla sordum:
''Olur musun gerçekten?''
O ise benden daha soğukkanlı, daha kendinden emindi.
''Evet, neden olmasın? Bence iyi anlaşabiliriz.''
Bu teklifinde ne kadar samimiydi, bilmiyordum. İçimi kemiren o güvensizlik hemen bir savunma hattı kurdu. ''Merak etme,'' dedim, sesimdeki kırgınlığı gizlemeye çalışarak. ''Yalnız kaldım diye gidip kendimi bir yerden atmam. Sırf bunun için yapıyorsan eğer gerek yok...''
Sözümü kesti. Öyle net, öyle tavizsiz bir bakış attı ki sustum.
''Onun için yapmıyorum,'' dedi, sesi rüzgârın uğultusunu bastırırken. ''Valla ben kimsenin gönlünü etmek için arkadaşlık edemem. Çok sabırsız biriyimdir, öyle başıma insan üşüşmesini de pek sevmem.'' Yerden kopardığı bir otu parmaklarının arasında ikiye bölüp uzağa fırlattı. ''Benim de çok arkadaşım yok zaten. Hem sürekli karşılaşıyoruz burada. Tevafuk bu işte.''
Onun bu harbi, hesapsız konuşması içimi ısıttı. Heyecanımı saklayamadan gülümsedim. ''Tamam o zaman, olalım. Sen de ne meraklıymışsın benimle arkadaş olmaya...''
Gözlerini devirip elindeki nane saplarını üzerime fırlattı. ''Gıcık mısın sen ya?''
Neşeyle çatık kaşlarını izledim. ''İnsan arkadaşına gıcık der mi hiç? Ayıp.''
''Arkadaş arkadaşa her şeyi söyler,'' dedi, omuz silkerek. ''İyiyi de söyler, kötüyü de.''
Yanımdaki papatyalardan birini kökünden koparıp ona uzattım. ''Anlaştık o zaman arkadaşım.''
Çiçeği parmaklarının ucuyla alıp gülümsediğinde, dünya bir anlığına durdu sanki. Ne nizamiyedeki o sahipsiz el kalmıştı aklımda, ne de Kâzım'ın zehirli dili. Sadece biz vardık. Ama o büyü çabuk bozuldu.
''Benim artık eve gitmem gerek,'' dedi, hafifçe doğrularak. ''Amcamlar merak eder.''
O kalkınca ben de devasa cüssemle ayağa dikildim. Nane dolu bez çantasını omzuna vurduğunda, omuzlarına dökülen kıvırcık saçlarına dokunma isteği bir an kalbimi yokladı ama kendimi tuttum.
''Bir daha seni nerede görürüm?'' diye sordum. Daha yanımdayken bile gitme fikri ağır gelmişti.
''Yarın hayvanlarda olacağım, her zamanki merada.''
Başımı salladım. Onu daha fazla tutup zor durumda bırakmak istemiyordum ama gitmesini de hiç istemiyordum. Neydi bu içimdeki tuhaf karmaşa? Bir yanım git diyordu, bir yanım kal.
''Belçim... Teşekkür ederim.''
Durdu, kaşlarını kaldırdı. ''Teşekkür etmeni gerektirecek bir şey yapmadım ki ben.''
''Arkadaşım değil misin? Teşekkür etmek istedim sadece.''
''Peki madem,'' dedi, yüzünde o muzip, tatlı ifadeyle. ''İyi akşamlar o zaman.''
Arkasını dönüp birkaç adım uzaklaştığında dayanamayıp tekrar seslendim: ''Belçim!''
Adımlarını durdurup yüzünü bana döndü. ''Efendim?''
Omuzlarımı silkip ellerimi deri ceketimin cebine soktum. ''Yok bir şey... İsmini ağzıma yakıştırmaya çalışıyorum.''
Hafifçe güldü, gözlerini batan güneşin ışığından kaçırarak göz kırptı. ''Çaba sarf etmene gerek yok, yakıştı bile.''
Yoluna devam etti. Gidişini izledim, o ince gölgesi tepenin ardında kaybolana kadar oradan ayrılmadım. Biraz yürüdükten sonra tekrar bana dönüp gülümsedi. Evet, sahiden gülümsüyordu. Tıpkı benim şu an gülümsediğim gibi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |