3. Bölüm

Nefret Suçu

Pekbiafiliyalnizlik
pekbiafiliyalnizli

Medya: Dinçer Demirsoy

dinç dinç diye soruyordun rahat ettin mi annemm?

🐦🌹

5 Yıl Önce- Diyarbakır

Tenha kantinde, akşam yemeği saatini beklerken Fırtına timi içeriye girdi. Genelde etrafımda pek dolanmazlardı ama bu kez istikametlerinin ben olduğum, adımlarının sertliğinden belliydi.

Efe, sandalyeyi gürültüyle çekip yanıma oturdu. "Nasılsın devrem?"

"İyidir, sen?" dedim, demli çayımdan bir yudum alırken.

Feyyaz da yanındaki sandalyeye çöktü. "Bugün sivil görevde iyiymişsin, öyle dediler."

Bunu diyenin Zümra olduğunu düşünüyordum. "Sağ ol, Feyyaz."

Kâzım, o her zamanki zehirli gülüşüyle araya girdi. "Götünü kaldırmayın şunun hemen, sonra indirmekle yine biz uğraşırız."

Başımı ağır ağır ona çevirdim. "Senin için pek uğraşmamışlar anlaşılan, Kâzım. Hâlâ fazla havalarda süzülüyorsun."

Önündeki çay bardağından höpürdeterek bir yudum aldı. "Bana karşılık verme çömez, ağlatırım seni."

"Kabadayı mısın sen, yoksa polis mi?"

"Delikanlıyım ben birader, sen o defterleri bilmezsin."

"Delikanlılığın bu olmadığını çok iyi bildiğim bir yerlerden geliyorum ben."

Gözlerinde şimşekler çaktı. "Kes çömez, kes! Çoluk çocuktan delikanlılık öğrenecek halim yok."

"Öğrenilmez zaten," dedim, bardağı masaya bırakırken. "Ya içinde olur ya da seninki gibi sadece dilde kalır. Neyse..."

"Susma lan karı gibi! Ne söyleyeceksen söyle, delirtme adamı!"

Cevap vermek için sandalyemi geri itip ayağa kalkacakken Efe elimi tuttu. Tam o anda Zümra birden kantine girdi, ortamdaki o elektrikli havayı bir bakışıyla yardı geçti.

"Ne oluyor burada?"

İki masanın ortasında durdu, gözlerini Kâzım'a dikti. "Ne oluyor, Kâzım? Ne dellendin yine?"

Kâzım sinirli bir nefes verdi. "Yıldırım düştü, Zümra. Onu da ben yaptım biliyorsun."

"Onu da yaparsın sen. Ne uğraşıyorsun hâlâ, Dinçer'le?"

Kâzım alayla gülümsedi, bakışlarını Zümra'nın üzerinde gezdirdi. "Emir mi verdiler üstlerden?"

"Ne diyorsun sen?"

"Diyorum ki; Dinçer'i koru kolla diye emir mi aldın yukardan? Aldım de, anlayayım."

"Niye? Zamanında sen öyle bir emir aldın da mı bana yakıştırıyorsun?''

Zümra'nın bu sorusu kantindeki tüm havayı bir anda boşalttı. Kâzım'ın yüzü kaskatı kesildi. "Bana böyle bir imayla bile konuşma bir daha," diye tısladı. ''Ben mert bir adamım, delikanlıyım. Kimseyi kayırmam hele de özel harekatta.''

"Madem o kadar mertsin, bugün operasyonda dediğin şeyi yap o zaman."

Hassiktir bunu görmeye hazır değildim.

Kâzım'ın bakışları saniyelik olarak beni buldu, sonra tekrar Zümra'ya döndü. "Saçmalama, sus, Zümra."

Zümra ise vazgeçmeye niyetli değildi. Bana dönerek devam etti. "Zanlıyı Dinçer bildi. Eğer o adamsa ne yaparım demiştin Kasap?"

"Zümra, yıllardır hukukumuz var, yapma," dedi Kâzım, sesinde ilk kez bir savunma belirtisi vardı.

"Hani merttin? Nerede o cesaret? Yoksa eskisi gibi lafta mısın?''

Zümra'nın bu son darbesiyle Kâzım, kuyruğuna basılmış gibi aniden ayağa dikildi. "Tamam lan! Yapacağım. Ağda getirin bana, bu çömezin gözünün önünde sözümden dönecek değilim."

Zümra, sanki bu anı saatlerdir bekliyormuş gibi elindeki poşeti büyük bir gürültüyle masaya bıraktı. "Al, getirdim. Teşekküre hiç gerek yok."

Zümra büyük bir rahatlıkla yanıma gelip oturdu. Kâzım ise üzerindeki tişörtü hırsla çıkartıp masanın üzerine fırlattı. O an bize bakarken gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. Efe ve Feyyaz ise bu durumdan en çok eğlenenlerdi, vakit kaybetmeden Kâzım'ın göğsüne ağda bantlarını yapıştırmaya başladılar.

Gerçekten de nasıl bir olayın, nasıl bir deliliğin içerisine düşmüştüm ben?

Kalkıp gitmekle kalmak arasında tereddüt ederken, Zümra elini koluma koyarak durmamı istedi. Başımı hafifçe sallayıp sandalyeye yaslandım. Neredeyse herkes kantine toplanmış, bu garip anı izliyordu. Ben hariç herkes durumdan oldukça eğleniyordu.

"Bana bakın! Video çekip paylaşan olursa, onun başka yerlerine ağda yaparım!" diye gürledi Kâzım.

"Kâzım abi, hatıra fotoğrafı çekiniyoruz," diyerek ağdalı bir fotoğraf çekti Efe.

Kâzım'ın o sert bakışları yine üzerime dikilmişti. Sanki o masada yarı çıplak oturmasının tek sebebi bendim. Oysa kendisi yersiz bir iddiaya girişmişti.

"Bu kıllar ne lan? Doğduğundan beri hiç tıraş vurmadın mı?" diye sordu Feyyaz, elindeki bandı hazırlarken.

"Erkek adam kılını almaz," dedi Kâzım, dişlerinin arasından.

"Seni de kimse bu halinle koynuna almaz ayı," diye takıldı Feyyaz.

Herkes kahkaha attığında Zümra'nın yüzü kasıldı.

"Feyyaz, siktirme bana çenenin yayını!"

"Abi, sen resmen içine kazak giyiyormuşsun," dedi Efe kahkahalarla. Haklıydı, göğsü Kastamonu ormanlarını anımsatıyordu.

"Efe, gülme yoksa suratına sıçarım!"

"Tamam, sustuk."

Zümra bana dönerek fısıldadı. "Rahat ol, o kendisi kaşındı.''

''Buna şahit olmak beni mutlu etmez,'' dedim aynı fısıltıyla.

''Neden mutlu etmesin? Galip gelendin?''

''Her galibiyete sevinilmez, ayrıca böyle saçma bir şeye şahit olmak da istemem.''

Zümra kalın kaşlarını havalandırdı. ''Nasıl bir kafa yapın var senin?'' diye fısıldadı yüzüme doğru. Ardından Kazım'ı işaret etti. ''Kendisi istedi. Hem bu konuyla alakalı bir söz vardır, sen de bilirsin Kasap Kazım.''

"Götüyle inatlaşan donuna sıçarmış," diye mırıldandı Kâzım, pes etmiş bir edayla.

"Adam halinden memnun görünüyor, senin de eğlenmen gerekir, Dinçer," dedi Zümra omzumu hafifçe sıvazlayarak.

"Ben memnun değilim," dedim düz bir sesle.

Gerçekten de garip bir olayın tam ortasındaydım. Bundan en ufak bir mutluluk duymuyordum. Bana nefretle bakan bir adam tam karşımdayken nasıl mutlu olabilirdim ki?

Efe, ağda bandının üzerine eliyle iyice bastırdı. "Abi, çekiyorum."

"Biz ne acılar gördük, iki kıl kopuyor diye kaçacak değiliz. Çek gitsin!" dedi Kâzım.

Herifin iki metre kılı tüyü vardı. Efe bandı hızla çektiğinde, Kâzım'ın yüzü acıdan kıpkırmızı oldu. Etrafına topladığı arkadaşlarına hiç zorlanmıyorum demek istediğinden mi bilmem ama bir marşa başladı.

''Aslımız Oğuz aslı! Neslimiz Asım nesli!''

''Şov peşinde,'' dedi Zümra bana bakarak.

İkinciyi çektiler, üçüncüyü de bitirdiler. Adamın gözleri dolmuştu ama bana nefretle bakmayı sürdürüyor ve inatla marşa kesik kesik olsa da devam ediyordu.

''Yüce Türkün neferi Harekât derler bize!''

Dördüncü bandı çekecekleri sırada daha fazla dayanamayıp kantini terk ettim. Üzerimde hak etmediğim bir nefret yükü vardı. Nefret etmek de bir suç değil miydi?

Islık çalarak bahçede turlarken akşam yemeği saatinin gelmesini beklemeye başladım. Sol ayağımı diğerinin önüne atıp sırtımı yaşlı bir ağaca yasladım. Kalabalık bahçede gözlerimi gezdirdim. Herkes en az üçerli gruplar halinde takılırken, tek başıma olmak kötü bir histi. Tüm teşkilat beni yalnızlaştırma politikası gütmemişti elbet; sadece ben biraz soğuk bir adamdım. Bana göre gayet normal olan şeyler, diğer insanların gözünde garip karşılanıyordu.

On beş yaşındayken gittiğim psikolog bu durumu sosyal anksiyete olarak tanımlamıştı. Belki o zamanlar öyleydi ama şimdi durum farklıydı. Göreve başlamadan önce ailemin zoruyla gittiğim psikolog kapısından çıkarken, bu duruma çok daha farklı bir teşhis konulmuştu.

Babama göre tıpkı amcam gibiydim. Anneme göre içine kapanıktım. Kardeşim Atlas'a göre ayı, Halide yengeme göre ise onun biricik melankoliğiydim. Okuldaki kızların söylediğine göreyse yabani bir öküzün tekiydim.

Bence hiçbiri değildim. Ben sadece böyle bir insandım. Bazılarına göre ezik bazılarına göre kalıbının hakkını veremeyen bir adamdım. Oysa ben sadece bildiğim gibi yaşamaya çalışıyordum.

Arkadaşlık kurma konusunda hiçbir zaman başarılı olamamıştım. Belki de gözümü açtığımdan beri yanımda hep bir arkadaş olduğu için buna çaba göstermemiştim.

Bir ikizim vardı. Atlas... Benim ikizim, diğer yarımdı. Her ne kadar çoğunlukla anlaşamasak da o benim biraderimdi. Beyaz ve siyah kadar farklıydık. O ne kadar çok gülerse, ben o kadar susardım. O gökkuşağı kadar renkliydi, bense düz bir siyahtım. O şatafatı, göz önünde olmayı severdi, sırf bunun için spiker olmak istiyordu. Bense o kalabalıklardan nefret ederdim.

Hayatta en yakın olmam gereken kişiydi belki ama polis okuluna girince ailemden de ikizimden de daha fazla uzaklaşmıştım sanki. Polis okulu, benim kimseye anlatmadığım kadar zor geçmişti.

Tüm sülalesi asker olan biri için fiziksel zorluk diye bir şey yoktu. Zaten annemle ve subay olan amcamlarla antrenman yaparak büyümüştüm. On dördümde zaten bir ergen irisi olup çıkmıştım, o yaşta boyum posum yaşıtlarımı ezip geçiyordu. Benim asıl meselem, o demir disiplinin içinde ruhumu nereye koyacağımı bilememekti.

Okulda da en büyük sorunum insanlarla olmuştu. Liseden sonra üniversite daha kolay olur, insanlar beni olduğum gibi kabul eder sanmıştım. Ama öyle olmamıştı. Herkese göre fazla sessizdim, bazen fazla kırılgan, bazen de fazla yabancıydım.

Bir gün okulda devrelerim, gerçekten otizmli olup olmadığımı yüksek sesle tartışmaya başlamışlardı. Üst sınıflar, yeni gelen çömezlere şaka yapma geleneğini benim üzerimden sürdürmeye karar vermişlerdi. "Bu çocuk otizmli gibi davranıyor," diyerek alt sınıflara beni bir figüran gibi izletmişlerdi. O gün, onca kişilik sınıfta kendime şunu sormuştum: Neden seni seçtiler Dinçer? Neden herkesin önünde, uzaktan bakıp hoşlandığın o kızın gözleri önünde seni böyle küçük düşürdüler?

Bu şakayı kaldıramamıştım. İçimde bir yerler kopmuştu ama kimseye renk vermemiştim. Sadece Atlas'a anlatmıştım o gece. Hafta sonu çarşı izni dönüşünde, bana o şakayı yapan üst sınıftaki çocuk herkesin ortasında benden özür dilemişti. Atlas'a sorduğumda "Haberim yok," demişti ama biliyordum, bunu Atlas yapmıştı. Nasıl yapmıştı, o çocuğu nasıl ikna etmişti bilmiyordum ama yapmıştı işte.

Çocukluğumdan beri beni kendi bildiği gibi koruyordu. Bazen ona bir yük gibi geldiğimi hissederdim. Atlas, hayatında mutsuzluğa, hüzne zerre yer vermeyen bir adamdı. Hayatını sadece neşeyle, çılgınlıkla, aksiyonla sürdürmek istiyordu. Uçarıydı, çapkındı, onda o meşhur şeytan tüyünden vardı. Hayatını bir sürat motoru gibi hızlı yaşıyordu.

Ben henüz bir kızı bile öpmemiştim, ikizimin ise on yedi sevgilisi olmuştu. İkizdik ama asla ikiz değildik. O hayatı avuçlarının içine alıp sıkan taraftı, bense hayatın kıyısında durup fırtınanın dinmesini bekleyen taraf.

Atlas bazen kafamı çok şişirince soluğu Demir'in yanında alırdım. Demir kuzenimdi.

Demir makul bir adamdı, her şeyden önce iyi bir insandı. Derdin varsa dinler, çare arar, gecenin kör vaktinde gel desen hemen gelirdi. Biz öz kardeştik. Doğduğumdan beri çevrem o kadar kalabalıktı ki, başka bir dünya yok sanırdım. Tüm dünyanın bizim evden ve bizim bahçeden ibaret olduğunu düşünürdüm. Öyle olmadığını görünce bocalamıştım. Koca ve kalabalık dünyada kendimi kaybettiğimi yeni anlıyordum.

Değişmeye çalışıyordum çünkü mesleğimi yaparken buna ihtiyacım olduğunu biliyordum. Bunu beceriyordum da. İnsanlarla iletişim kurmaya çalışıyor, gelip geçerken selam veriyordum örneğin. Eskiden bunu da yapmazdım.

Bu meslekte tamamen yalnız kalabilirdim. Sadece işimi yapar ve o ufacık odada yaşardım. En sonunda da kovanı bulunmayacak bir kurşuna yenik düşerdim. "Bizim timde Dinç diye bir çocuk vardı..." diye anlatılacak hikâyelere konu olmazdım. Görünmeyen adam olurdum, daha doğrusu, görünmek istemeyen adam.

Yirmi üç yaşındaydım. Bilmediğim çok şey vardı ama tek bildiğim şey, artık görünmez adam olmak istemediğimdi. Ben o hikâyelerin içinde yaşamak istiyordum. Bir şey olmak istiyordum.

Ben kof olmak istemiyordum.

İçime derin bir nefes çektim, yüreğim sıkışıyordu. Bu sıkıntı yakında geçer miydi? İçeriye girenlerden yemek saatinin geldiğini anladım. Çakılı kaldığım yerden zincirlerimi çözüp arkalarından yemekhaneye doğru yürüdüm. Maskesi yüzünün yarısını kapatan aşçı tabağıma musakka koyarken, göz çizgilerinden tebessüm ettiğini fark ettim. Ben de teşekkür eder gibi kısa bir baş hareketi yaptım.

Elimdeki tabldotla oturacak yer ararken Fırtına timinden bir kişi bile elini kaldırmadı. Oysa tam karşılarındaydım. Tamam dedim kendime, takılıp o masayı ters düz etme Dinç, sen bu değilsin.

Yemekhanenin küflü sandalyelerinin bulunduğu en dip köşedeki masaya doğru ilerledim. Genelde buraya kimse oturmuyordu. Herkese o daha güzel görünen masalarda yer vardı ama bir bana yoktu. Şimdilik yoktu.

Menüde musakka, pilav ve cacık vardı. Cacığı pilavın üzerine döküp kaşığımın ucuyla karıştırmaya başladım. Musakkanın üzerine süs niyetine konulan domatesleri kenara ayırıp yemeğe başladım.

Musakkanın üzerine neden domates koyulurdu ki?

Yemeğimi iştahla yerken yemekhanede gür bir kahkaha koptu. Fırtına timi bu akşam çok eğleniyordu. Her yemekte böyleydiler. En yenisinin bile en az üç senelik mazisi vardı. Ben ise dünkü çocuktum, yerimi de biliyordum, haddimi de.

Hem ben yalnızlığı seviyordum.

Yemeğin ardından yemekhaneden çıktım. Bahçeye çıkar çıkmaz sigara yakanların aksine, benim canım demli bir çay çekmişti. Şöyle koyu ve sert bir çay...

Kendime karton bardakta da olsa bir çay bulup açık havada içmeye başladım. Arka bahçeye geçip büyük bank masaların birine oturdum. Karton bardaktaki çayımdan koca bir yudum aldım. Ağzıma gelen o da tadı çayın aromasını bastırsa da sıcak sıvı bu kavurucu sıcağa rağmen bünyeme iyi gelmişti. Elinde bir bardak çay varken insan, sohbet edecek bir dost arıyordu. Telefonu çıkarıp Demir'i aradım.

"Kardeşim?"

"Nasılsın biraderim?" diye sordu Demir, sesi her zamanki gibi güven vericiydi.

"İyiyim, şimdi çıktım adliyeden, otoparktayım. Beni bırak da sen anlat, asıl sen nasılsın? Nasıl gidiyor oralar?"

Gözlerimi etrafta gezdirdim. Beton binalar, nöbet kulübeleri ve uzaklardan gelen araç sesleri... "Buralar," dedim iç çekerek, "Issız."

"Geleyim mi yanına? Is olurum, ses olurum sana."

Güldüm. "İşine bak sen. Senin işler nasıl gidiyor?"

"Dinç, ben ciddiyim. Sesin çok sıkkın geliyor. Uçak bileti bakıyorum şu an, şaka yapmıyorum."

"Demir, abi saçmalama. Her zamanki hâlim lan işte, bir sorun yok."

"Babam, ilk zamanlar ekiple anlaşması zor olur diyordu. Onlar mı bir arıza çıkardı yoksa?"

"Başka ne dedi amcam?"

"Ne diyecek? Benim Dinçer'im her şeyin üstesinden gelir dedi. Seni övdü işte biraz. Anlatayım mı daha? Mutlu mu olacaksın?"

Gülümsedim. "Kıskanma beni oğlum."

"Ne kıskanacağım lan? Siz hep iyi bir ikiliydiniz zaten."

''Sen de benim babamla çok iyi anlaşıyordun. Oğulları hukuk okumazken sen okudun, gittin adam gibi savcı oldun.''

''Şükrediyorum,'' dedi Demir.

Demir, imrenilecek türden bir adamdı. Büyük bir ailenin içine, her birimiz iyi hayatların ve iyi insanların kucağına doğmuştuk, imkânlarımız da sevgimiz de boldu. Fakat hiçbirimiz hayat karşısında onun kadar onun değimiyle muvaffak olamadık. Belki o genç kalabalığın arasında en fazla yalpalayan, yolu en çok şaşıran bendim ama Demir bir kez olsun sendelememişti bile.

O, anaokulundan beri şahaneydi. Hukuk okumaya daha ortaokulda karar vermişti ve madem hukuk okuyacaktı, o zaman en iyi yerde olmalıydı. Galatasaray Hukuk mezunuydu; başarısı bir tesadüf değildi. Çalışarak yapmıştı.

Sınırları çok netti ve o görünmez duvarlardan içeri kimseyi sokmazdı. İnsanlar Demir'e yaklaşırken, onunla konuşurken ister istemez çekiniyorlardı. Onun o mesafeli duruşu, karşısındakini hizaya getiren bir ağırlığa sahipti.

Bazen onu çok kıskanıyordum. Onun gibi kusursuz, onun gibi dimdik olmak isterken, sanki düzgün bir insan olmaktan da gün geçtikçe uzaklaşıyor gibiydim. Bu düşüncelerimi kimse bilmiyordu, eğer Demir öğrenirse üzülürdü. Kimseyi üzmek de istemiyordum. Ama çabalıyordum; kendi kofluğumu doldurmak için çabalıyordum.

Demir'le uzun uzun konuştuk. Onunla konuşmak, beni az da olsa eski günlerime, o sıcak yuvaya döndürmüştü. Varacağı yere geldiğinde vedalaştık. "Demir, bir sorun falan olursa sakın habersiz bırakma beni. Yengelerimi de öp yerime. Ufaklıkların da ensesine geçir iki tane, selam söyleme, yarın onları bizzat ararım."

"Eyvallah kardeşim, dikkat et kendine. Ama annemi senin yerine öpemem. Hadi hayırlı geceler."

Gülümseyerek telefonu kulağımdan çektim. Bu herif çocukken de annesini paylaşamazdı, hâlâ aynıydı.

Annem aklıma geldiğinde gülümsedim. Ne çok isterdim şu an annemin yanında olup ona sarılmayı... Neredeyse iki aydır görmemiştim onu. Yaşım kaç olursa olsun, onun özlemiyle başa çıkmak imkânsız bir duyguydu.

"Nereye daldın gittin?"

Başımı çevirdiğimde Zümra ile karşılaştım. Üzerinde sivil kıyafetler vardı, üniformasız haliyle çok daha farklı görünüyordu. Gri bir dar pantolon ve üzerinde beyaz bir bluz vardı. Kalın kaşları ise her zamanki gibi kavisliydi.

"Eskiyi düşünüyordum," dedim dürüstçe.

Karşıma geçip oturdu. "Ne kadar eskiyi?"

"Bayağı bir geçmişe daldım komiserim."

"Zümra," dedi, sesini düzelterek. "Üzerimde üniforma yokken sadece Zümra."

Başımı salladım. "Anladım, Zümra."

"Sigaran var mı?" diye sordu.

"Yok."

"İçiyor musun peki?"

"Bağımlısı değilim, çok nadiren içerim."

"Polis Özel Harekât duman altıdır çömez. İçmesen de içmiş kadar olacaksın bu havada."

"Dinçer," dedim ben de aynı tonda. "Üzerimde üniforma yokken sadece Dinçer."

Başını onaylar şekilde salladı. "Anlaşıldı."

"Tek derdimiz sigara dumanı olsun. Her gülün bir dikeni vardır, bunu bilerek geldim."

"Bizim gülümüz fazla dikenli ama," dedi, uzaklara bakarak.

"O gülün her şeyi kabulümdür benim."

"Kabulün olduğu belli. Yoksa kulağımıza geldiği kadar iyi bir hayatın varken, normal bir insan burayı seçmezdi."

"Hayatım kulağınıza geldiği kadar iyi değil, Zümra. Aslında çok daha iyi. Ama ben iyi değildim. Ben yarım kalan bir şeyleri tamamlamaya, kendimi bulmaya geldim."

"Polis Özel Harekât kiminin cefasıdır, kiminin ise devası..."

İç çektim; Polis Özel Harekât, bir aydır bana da sadece cefaydı. Zümra, cebinden ince bir sigara paketi çıkarıp içinden bir dal çekti.

"Kaç yaşındasın?" diye sordu, çakmağını ateşlemeden hemen önce.

"Yirmi üç," dedim kısık bir sesle. Bana uzattığı paketi başımla hafifçe reddettim. O ise sigarasını yakıp derin bir nefes çekti ve dumanı geceye bıraktı.

"Sen?" diye sordum ayıp olmasın diyeydi aslında merak etmiyordum. Havaya üflediği o gri dumanın rüzgârda dağılışını izleyerek.

"Otuz iki."

Duyduğum rakam zihnimde yankılanırken, aramızdaki o tecrübe uçurumunu kapatmak için dilimin ucuna gelen ilk kelimeyi dışarı fırlattım.

"Anladım abla."

Zümra, elindeki sigarayı dudaklarından ayırıp kaşlarını çattı. "Abla mı?" diye sordu, sesindeki şaşkınlık bir anda yerini sitemkâr bir tona bırakırken. "Yok, istersen teyze de lan!"

"Pardon," dedim, bakışlarımı bardağımın kenarına dikerek. "Ben aramızda dokuz yaş olunca, saygıdan dolayı öyle dedim."

Zümra, sigarasından derin bir nefes daha çekip beni tepeden tırnağa süzdü. Bakışları omuzlarımda, göğüs kafesimde ve yüzümde gezindi.

"Yaşlarımızı bilmeyenlere sorsak, seni otuz iki sanırlar, Dinçer. Sen kalıbının farkında mısın? Senin neren yirmi üç?"

Bu konuşma tarzı, hiç hoşuma gitmemişti. İçimdeki o hırçın, sosyal beceriksiz çocuk aniden baş kaldırdı, onu terslemek, aramızdaki o mesafeyi daha da açmak istedim.

"Haklısın abla," dedim, üzerine basa basa. "Kalıplıyım."

Zümra bu inadıma bozulmak yerine, şaşırtıcı bir şekilde gülümsedi. O mesafeli duruşu bir anlığına yumuşadı.

"Bir daha abla deme bana. Ayrıca Özel Harekatta kalıplı olmak iyidir," dese de içten içe böyle düşünmediğine emindim. Kâzım'ın, Atlas'ın ya da okuldaki o çocukların dediği gibi, benim sadece iri bir ayı olduğumu düşünüyordu.

Zümra gitmek üzereyken dayanamayıp sordum. ''Hani dedin ya özel harekât ya cefa ve deva diye,'' Zümra dikkatle ne diyeceğimi bekliyordu. "Senin neyin oldu peki?"

"Cefam," dedi iç çekerek. "Hâlâ da olmaya devam ediyor."

"Peki, neden hâlâ buradasın? Neden gitmiyorsun?"

"Çünkü ben bu işin cefasını bile seviyorum, Dinçer."

"Bu aralar bana da cefa olacağa benziyor."

Zümra ayağa kalktı, gitmeden önce gözlerimin içine o keskin bakışıyla baktı. "O zaman seçimini yap, Dinçer. Bu cefayı sonuna kadar çekecek misin, yoksa bu diyardan gidecek misin?"

"Bu diyardan gitmeye hiç niyetim yok."

"O zaman Fırtına'nın esişlerine karşı kuvvetli durmayı öğreneceksin. Fırtınaya mağlup olanın, Fırtına timinde asla işi olmaz."

🌹🐦

Kulağımda kulaklık, spor salonunun ağır metal kokusu içinde ter dökerken zihnimde Zümra'nın sözleri dönüp duruyordu. Görevim sandığımdan daha sancılı başlamıştı ve belli ki önümdeki yol çok daha engebeli olacaktı. Ama o fırtınaya karşı dimdik duracaktım, sadece hayatta kalmak için değil, o fırtınanın bir parçası olmayı hak etmek için.

Kolumdaki yara henüz tam kapanmadığı için her harekette varlığını hissettiriyordu. Elimdeki ağırlığı metal zemine bıraktım. Üzerimdeki sweatshirtü çıkartıp yarayı kontrol edeceğim sırada Fırtına timi içeriye daldı.

"Lan, bak yine burada bulduk seni!" dedi Efe, neşeyle.

"Herif spor salonunda yatıyor maşallah," diye ekledi Feyyaz.

Kâzım, ağzındaki kürdanı bir o yana bir bu yana çevirerek araya girdi: "Spor salonunda yatıyorsa vücutçu olsaymış, yanlış meslek seçimi. Karı kız düşürmek için yapıyordur bu kasları."

Ben sanki orada yokmuşum gibi konuşmasına aldırış etmeden, "Aynen," diyerek geçiştirdim. Oysa akademide bizi "Kaslı olmak zorundasınız lan!" diye bağırarak eğitmişlerdi.

Feyyaz omzuma kolunu attı. "Hay maşallah, adamın yüzde doksanı kas."

"İğnedir onlar," dedi Kâzım, ağzındaki kürdanı dişlerinin arasında hırsla çevirerek. "Artık estetikle bile yapıyor herifler bu kasları, içine silikon mu basıyorlar ne bok yiyorlarsa."

"Bayağı hâkimsin konuya," diyerek elimdeki antrenman eldivenini ağır ağır çıkardım. Bakışlarım, Kâzım'ın öfkeyle parlayan gözlerine çakılı kaldı.

"Siktir lan! Ben bu kasları dağda bayırda, çamurun içinde yaptım. Öyle senin gittiğin soktuğumun fitness salonlarında değil," diye gürledi.

Bir insan dünyadaki her şeyden, her renkten nasıl bu kadar nefret edebilirdi? İçimden bir ''hasbinallah'' çektim. Bu da o çoban güzelinden kalmıştı.

"Bunlar yine başladı," dedi Feyyaz, gülerek araya girerken. "Lan o kadar iddialıysanız, boş yapmayın da geçin şu ağırlıkların altına."

"Abi, adamlar aynı siklette bile değiller. Çömez'e baksana amına koyayım, herif ayı gibi duruyor yanımızda," dedi Efe.

Okul yıllarında ayı denilerek yapılan o bayat espriler zihnimin kuytu köşelerinden fırlayıp geldiğinde, o eski yabani hislerime döndüm. Yumruklarımı sıktım.

"Sikletirim seni Efe! O ayıysa biz tavşan mıyız lan bu teşkilatta?"

Efe bana baktı. ''Boyun kaç biraderim senin?''

''Bir doksan üç,'' dedim kısaca.

''Peki kilon?''

''Doksak sekiz birader.''

''Lan!'' diye bağırdı Kazım. ''Kaç santim diye de soracak mısın!''

Efe gülümsedi. ''Niye abi merak mı ettin?''

Kazım, Efe'ye dalacakken Efe benim arkama saklandı bedenimle onu kapatıyordum. Kazım öylece duraladı. Bana yine aynı nefretle bakmayı sürdürdü.

''Bir kez daha ezeyim seni!'' dedi Kâzım çoktan üzerindeki kazağı sıyırıp atarken.

''Yenerim seni,'' dedim usulca. ''Doksan sekiz kiloyum ben, fark var aramızda.''

Kazım köpek dişlerini göstere göstere güldü. ''Ben muhallebi çocuklarına yenilmem!'' dedi bana kafa tutarken.

Fiziken benden dezavantajlıydı. Boyu bir yetmişin sonlarındaydı, kilosu ise yetmişin.

O kemikli ama yaşlı kurda bakıyordum. Efe, Kâzım'ın omuzlarına masaj yaparken herif kendi kendine bir meydan okuma başlatmıştı bile. Kolumun daha birkaç gün önce yaralandığını biliyordu ama bunu umursayacak karakterde biri değildi.

Belirledikleri ağırlık normal şartlarda benim için ısınma turu sayılsa da bugün kolumdaki kesi yüzünden zorlanacağımı biliyordum. Yine de geri adım atmadım, bu sessiz savaşı kabul etmekten başka çarem yoktu.

Yüz elli kilo kaldıracaktık. Ağırlık barının yanına geçtik. Uzattığım eldivene bakmadı bile. Ben ellerim nasır bağlamasın diye titiz davranırdım, Kâzım'ın elleri ise çoktan zımpara kağıdına dönmüştü.

Aynı anda eğilip soğuk demiri kavradık. Kolumdaki sızı yapma diye bağırırken inat ettim. Mantıklı olan bu işe hiç girişmemekti ama ben o an, gece boyu sızlayacağına emin olduğum kolumu kendi ellerimle biçiyordum. Belki kendimi ispat etmek, belki de bu kurtlar sofrasında bir yer edinmek istiyordum.

Hırsla asıldım ağırlığa. Ne annemden ne de babamdan aldığım o yeşil gözlerimde beliren tek duygunun çiğ bir hırs olduğunu biliyordum. Kolumun acısını irademle ezdim. Bu mağlubiyet bana gizli bir galibiyet armağan etti, demiri göğüs hizama kadar tereyağından kıl çeker gibi çıkardım.

Kâzım'ın dişlerinin arasından savurduğu küfürler eşliğinde ağırlığı usulca yerine bıraktım. Metalin yere çarpma sesi salonda yankılandı.

"Elin kaydı, Kasap. Yoksa kesin alırdın," diyerek ekip arkadaşları sahte bir teselliye giriştiler. Kazım'ın kaybediş öfkesinden etkilenmek istemiyorlardı belli ki. Kâzım hepsine siktiri çekip tam karşıma dikildi.

"Hiçbir hikâyen yokken sana sağda solda anlatılacak bir efsane armağan ettim çömez. Hadi, şimdi git tüm binayı gez; çaycısına kadar Kasap Kâzım'ı nasıl yendiğini anlat!"

Omzuma sertçe çarpıp çıktı gitti spor salonundan. Diğerleri de birer birer dağıldı. Arkalarından bakarken içeriye spor yapmak için başka devreler girdi. Sessizce baş selamı verdik birbirimize.

"Aslanım kolun kanıyor," dedi içlerinden birisi. Mavi gözlü benden biraz kısa, keskin bakışlı bir adamdı. Komiser olduğunu anlayınca selam vererek başımı salladım, beklediğim bir şeydi. Eşyalarımı toplayıp çıktım. Kolumun çaresine bakıp buz gibi bir duş aldıktan sonra odama adımladım. İçeriye girecekken pencerenin önündeki zakkum beni çağırdı sanki.

İlk işim onun kuru yapraklarını suladım. Halil abimin çiçeği onun gibi solmamalıydı.

Zakkummuşsun, öyle diyorlar. Her çiçeğin bir anlamı varmış, peki, seninkinin anlamı ne?

Odama girer girmez duvardaki Halil abimin fotoğrafına takılı kaldım.

"Bu Kâzım'la nasıl arkadaşlık ettin be abi? Bu huysuzla nasıl yürüdün?" diye mırıldandım.

Eşyalarımı yatağın üzerine bıraktım. Çarşafı jilet gibi gergin duran yatağıma uzandım. Ertesi sabah, yattığım gibi dümdüz ve nizamlı bir şekilde kalktım. Kahvaltının ardından kaçakçılık operasyonunun ikinci ayağı için her şey hazırdı. Toplantı odasında Çağatay'ın istihbarat notlarını dinlerken bir yandan da elimdeki kalemle kâğıda anlamsız şekiller karalıyordum.

Şef'in görev dağılımı biter bitmez Kâzım yine isyan bayrağını çekti. "Ben bu çömezle sırt sırta vermek istemiyorum şef! Daha dün bir, bugün iki. Ben sahadaki adamın ciğerini bilmek, ona güvenmek isterim."

"Çömez'i sizler eğiteceksiniz, Kâzım. Fırtına nasıl olunur, bu adama siz öğreteceksiniz işte," dedi Şef, otoriter bir sesle.

"Ben bu herife bir bok öğretmem şef!"

Zümra araya girdi. "Çömez bu işin okulunu okumuş, eğitimini almış. Karşımıza layık görmüşler ki buraya gelmiş. Uzatmaya gerek var mı şef?"

Zümra'nın bu çıkışı Kâzım'ı daha da çileden çıkardı. "Onun okulda teorik olarak bildiklerini ben bir ayda sahada yiyip tükettim! On beş yılı geçti özel harekattayım, bu yaştan sonra bebe avutamam ben. Senin o iyimserliğin bana uğramıyor, Zümra komiserim."

"İnsanlık da mı uğramıyor sana, Kâzım?" diye sordu Zümra, sesi buz gibiydi.

Şef'in elini masaya yıldırım gibi indirmesiyle hepimiz hazır ola geçtik.

"Kes Fırtına, kes! Bu yeni çocukla alakalı dişe dokunur bir olay yaşanmadıkça bu konu bir daha açılmayacak! Gözümü kapatsam ekibi emanet edeceğim adamım, bir deliye laf yetiştiriyor burada!"

"Şef be-"

"Sus Zümra! Yıllardır Kâzım'ın deliliklerine alıştık, bir de sen çıkarma başımıza!"

Kâzım ağzının içinde bir şeyler gevelerken Zümra sessizleşip başını eğdi. Şef'in öfkesi odadaki havayı kurutmuştu.

"Memlekette ortalık yanıyor, Harekât Başkanlığı her gün enseme üflüyor; Fırtına'da yaprak kımıldamıyor! Bugün o sahada sert esmezseniz, hepinizi kurak araziye sürerim lan!"

Şefin o her zamanki sert ama babacan azarıyla toplantı odasından çıktık. Operasyonun ikinci ayağı için Armaya doluştuğumuzda, direksiyon başında bu kez Kâzım vardı. Onlar bu toprakların tozunu yıllarca yuttukları için bölgeyi avuçlarının içi gibi biliyorlardı; ben ise devasa cüssemle arka koltuğa sığmaya çalışırken geçtiğimiz her patikayı, her yükseltiyi zihnime bir harita gibi kazıyordum.

Hedefimiz, yerleşim yerlerinden uzakta, bozkırın ortasında bir başına dikilen üç katlı beton bir binaydı. Kaçakçılara lojistik destek sağlayan o herifi gün batmadan şefin önüne koymazsak, bu gece hiçbirimize huzur yoktu. Binaya birkaç yüz metre kala araçtan sessizce süzülüp belirlenen noktalara konuşlandık.

"Görüşün nedir Feyyaz?" diye sordu Haydar abi, telsizin cızırtısı arasından.

"Yedi kişi saydım," dedi Feyyaz, dürbününden gözünü ayırmadan.

"On kişiler," diyerek girdim araya. Sesimdeki netlik telsizin diğer ucundakileri bir an duraksattı. "Üçüncü katın balkonunda, gölgede çay sigara yapan üç kişi daha var. Toplam on."

Kâzım'ın o meşhur sert nefes sesini kulağımda duydum. "Şekerli miydi bari çayları Çömez?" diye iğneledi beni.

"En az senin kadar şekerli Kâzım," dedi Zümra, telsizden araya girerek.

"Yani?"

"Sıfır şeker."

Kâzım'ın karanlıkta parlayan o imalı gülüşünün ardından Haydar abiin onayıyla yaydan fırlamış ok gibi harekete geçtik. Zümra kapıyı tek bir tekmeyle menteşelerinden ayırdı, onun hemen arkasından çapraz bir şekilde içeri dalarak namluların gölgesinde ilerlemeye başladık. Operasyon tertemiz ilerliyordu, öldürmek için değil, etkisiz hale getirmek için mermi sarf ediyorduk.

İkinci kata geldiğimizde Kâzım beni tamamen yok sayarak üst kata fırladı. Ben ise çevre kontrolünü elden bırakmadan, her köşeyi didik didik ederek peşinden ilerledim. Üçüncü kata çıktığımda odaların birinden gelen o boğuşma ve hırıltı sesini duydum. İçeri daldığımda Kâzım, iri yarı bir adamla yerde alt altaydı ve herif bıçağını Kâzım'ın gırtlağına dayamak üzereydi. Saniyelik bir kararla namluyu doğrulttum. Tek bir kurşun, adamın bıçağı tutan el bileğini parçaladı ve metal yere düştü. Adam acıyla sarsılıp bayılırken, Kâzım'ın üzerine yığılmasına fırsat vermeden herifi kenara ittim.

Hâlâ nefes nefese olan Kâzım'a elimi uzattım. Elime sanki dünyanın en iğrenç şeyine bakıyormuş gibi, küfredercesine baktı. Tutmadı o eli. Kendi başına doğruldu, ağzında biriken kanlı tükürüğü baygın adamın üzerine savurup odadan tek kelime etmeden çıktı.

Asıl hedef çatıda kıstırılmıştı. Onu canlı ele geçirmem gerekiyordu, bu yüzden tüfeğimi omzuma asıp sadece yumruklarıma güvendim. Adamın üzerine çöktüm. Suratıma yediğim o ilk yumruğun hırsıyla, zaten sızlayan yaralı kolumu unuttum. Adamı tek bir hamlede ayak bileğinden yakaladığım gibi çatıdan aşağı sarkıttım. Boşlukta sallanan adamın hayvani çığlıkları bozkırda yankılanırken ekip yanımıza ulaştı. Hiçbir şey olmamış gibi, tek bir kas hareketiyle herifi yukarı, betonun üzerine çektim.

Bu hamlemin Zümra'yı bu kadar sinirlendireceğini tahmin etmemiştim. Adamı kollarımın arasından hırsla çekip aldı.

"Bu ekibe bir deli yeter Çömez! En örnek almaman gereken kişi Kâzım, sakın yollarınızı karıştırma!"

Derin bir soluk verip, merdivenlerden rüzgâr gibi inen Zümra'yı takip ettim. Şefin emri yerine gelmişti, paket sağlamdı.

Operasyondan dönmenin verdiği o ağır yorgunluğu üzerimdeki üniformayla birlikte sıyırdım. Sivil kıyafetlerimi giymek, bir nebze de olsa o kaskatı polis kimliğinden sıyrılmak gibiydi. Buralar gerçekten çok sıcaktı, incecik siyah bir tişört seçip silahımın kabzasını örtecek şekilde üzerime çektim. Giyim kuşam konusunda hiçbir zaman iddialı olmamıştım. Dümdüz, dikkat çekmeyen bir adam gibi giyinirdim. Dolabım genellikle koyu renklerin istilası altındaydı. Halide yengemin, ''Bak Dinçer, bu renk yeşil gözlerini iyice ortaya çıkarıyor,'' diyerek hediye ettiği o hâkî gömlekler, tozlu rafların arkasında kalmıştı uzun zamandır.

Gözlerimin rengine baksın istediğim kimse yoktu ki bu hayatta... Niye giyecektim?

Odadan çıkmadan hemen önce, ahşap masanın üzerinde duran çikolata paketi ilişti gözüme. Atlas, Amerika'daki eğitiminden dönerken koca bir kutu getirmişti. İçinden iki paket alıp kotumun cebine tıktım. Atlas, her şeyi yerinde ve tadını alarak yemeyi severdi; o, çocukluğundan beri adeta yemek için yaşayanlardandı. Ben ise sadece hayatımı idame ettirecek kadar yakıt alırdım bünyeme.

Bahçeye indiğimde Fırtına timinin geri kalanını gördüm. Akşam hangi mekânda et yiyeceklerini hararetle tartışıyorlardı. Beni fark etmediler bile, ben de o görünmezlik zırhımı kuşanıp selam vermeden nizamiyeden süzülüp çıktım. Nizamiyedeki polislere kısa bir ''Kolay gelsin,'' bırakıp sivil dünyaya adım attım.

Sivil olarak dışarıya çıkıyor olsam da buraları henüz keşfetmemiştim. Arabama atlayıp şehir merkezinde 'Nerede ne var" diye bakmak hiç içimden gelmemişti. Belki de tek başıma o kalabalığa karışmak istemiyordum. Kim bilir, belki de o sessizliği paylaşacak ikinci kişiyi arıyordum da haberim yoktu.

Ellerimi koyu gri pantolonumun ceplerine sokup yürümeye başladım. Atlas burada olsa, boynuna astığı o pahalı kamerayla her köşe başını çeker, sonra onları internette dünya paraya satardı. Gittiğimiz her ülkede bir sürü kare yakalayıp servet kazanmıştı o herif. Atlas aç kalmazdı, o hayatın her renginden para sağmayı bilirdi. Benim bildiğim ise bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az şey vardı.

Telefonu çıkarıp biraderim için sıradan bir manzara fotoğrafı çektim ve gönderdim. ''Ne kadar eder bu?''

Paranın kokusunu kilometrelerce öteden alan Atlas, anında cevap yazdı. ''Sen alacaksan mı, ben satacaksam mı?''

''Sen satacaksan?''

"Yüz dolar eder."

"Dürüst ol lan!"

"Tamam tamam, 300 dolar eder ama seninle kırışmam!"

"Al, hayrını gör," yazıp kapattım.

"Eyvallah komiserim," cevabını cebime gömdüm. Ben komiser bile değildim memurdum daha ama bunu ona açıklamaya gerek yoktu.

Tam o sırada etraftan yükselen kuzu seslerini duydum. Başımı kaldırdığımda, önüne kattığı sürüyü yoldan geçirmeye çalışan o çoban güzelini gördüm. Buraların ne kadar küçük olduğunu bir kez daha anladım, yollarımız yine bir toz bulutunun içinde kesişmişti.

Sırtında o beyaz kundağı, omzunda azık çantasıyla koca sürüyü yoldan geçirmeye çabalıyordu. Şoförler sabırsızdı, kornalar beynimi tırmalıyor, pencereden sarkan adamlar kıza bağırıp çağırıyordu. İçimde bir yerler cız etti. Yardım etmek adına yanına adımladım. Bekleyen ilk arabanın önünde durup elimi kaldırdım.

"Birader, geçerler şimdi. Sakin ol," dedim, sesimi bir nebze alçak ama sert tutarak.

"Trafikte insanlar bitti, bir de it köpek mi bekleyeceğiz!" diye gürledi asabi adam.

"Acil bir durumun yoksa iki dakika daha sabret," dedim. Sesimdeki o soğukluk adamı bir an duraksattı.

"Şeytan diyor bas gaza, telef et hayvanları. Hak etmiyorlar mı abi?"

"O nasıl laf lan?" dedim, kapısına bir adım daha yaklaşarak. "Bekle şurada, yoksa ben telef edeceğim seni."

Adam anında sustu. Kızın yanına gittiğimde bana baktığını, o kara gözlerinin içindeki o yorgun ama mağrur ifadeyi gördüm. Hiçbir şey demeden hayvanlarını yönetmeye devam etti. Anlamadığım bir dilde onlara fısıldıyordu. Geri kalan bir yavru kuzuyu kucağıma aldım. Küçücük bir kuzuyu göğsüme bastırıp yolun karşısına geçirdim. Elimden gelen tek şey buydu.

Son hayvanlar da yoldan geçerken kız durdu ve bana baktı. "Şunu da kucaklar mısın?" diyerek işaret etti.

Baktığı yere döndüğümde kocaman bir inekle göz göze geldim. "Cinsi ne bunun?" dedim şaşkınlıkla.

"Simental," dedi kız. Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm peydah oldu, belli ki şaşkınlığımla eğleniyordu. İneği de alıp yolun karşısındaki düzlüğe geçti. Sürü taze otlara yumulurken, o ayakta durmuş dudaklarını kımıldatarak hayvanları sayıyordu.

Bir ağacın altına geçip gölgeye sığındım. Aramızda yine o mesafe vardı. "Toplam yetmiş yedi hayvan var," dedim kendimden emin bir şekilde.

"Hayır," dedi bana bakmadan, "Yetmiş sekiz."

Gözümde bir yanılma olması imkansızdı. Hızlıca bir daha taradım sürüyü. "Diğeri nerede? Göremedim."

Cevap vermedi. O an içime bir şüphe düştü, bu kız yetmiş sekizinci olarak beni mi sayıyordu?

Ayakta durmayı kesti, çantasından bir minder çıkartıp ağacın altına serdi. Sırtındaki bebeği alıp yanına koydu ve oturdu. Şimdi karşılıklı iki ağacın gölgesinde, iki farklı dünyanın insanı olarak oturuyorduk.

"Teşekkür ederim yardımın için," dedi kısık bir sesle.

"Önemli değil," dedim, sesimdeki o sert tonu biraz olsun kırmaya çalışarak. "Pek beceremem zaten bu işleri."

"Beceremediğini gördüm," dedi, dudaklarında saklayamadığı o alaycı gülümsemeyle. "Az kalsın koyunlara 'geçer misiniz hanımefendi' diyecektin."

"O kadar da değil," diyerek savundum kendimi. Bir avuç hayvanın karşısında düştüğü bu durum komikti, kabul ediyordum. "Elimden geleni yapmaya çalıştım. Hem huysuzdu bugün hepsi, laf dinlemediler."

Ben kendimi açıklamaya çalıştıkça, kızın eğlencesi daha da katlanıyordu. "İyi dalga geçtin bugün benimle, eğlen bakalım," diye mırıldandım.

Sırtımı ağacın sert gövdesine yasladığımda, dün bacağını tellerden kurtardığım o küçük kuzu pıtı pıtı yanıma yaklaştı. Adı neydi? Hah, Pamuk. Kucağıma alıp o bembeyaz, yumuşak tüylerini sevmeye başladım. Çok güzel bir kuzuydu.

Cebimden telefonumu çıkardım. Çekmeden önce nezaketen sahibine sordum. "Fotoğrafını çekebilir miyim?"

"Pamuk'a sor," dedi kız, hiç istifini bozmadan.

"Sen benimle ufaktan dalga geçiyorsun gibi geliyor bana."

Omuz silkti, bakışları sürüsündeydi. "Pamuk'a tut kamerayı. Hoşuna gitmezse kaçar, eğer giderse poz bile verir."

Anlamsızca baktım bir süre yüzüne. Şaka mı yapıyordu yoksa ciddi miydi, kestiremiyordum. Dediğini yapıp kamerayı kuzuya doğrulttum. Pamuk, sanki bu anı bekliyormuş gibi kıpırdamadan durup objektife baktı. Gülerek çektim fotoğrafı ve Demir'e gönderdim. Telefonu cebime tıkıştırıp, bacağıma sürtünen beyaz yumağı tekrar kucağıma aldım.

"Sen hayvanlardan tiksinmiyor musun?" diye sordu aniden.

Ellerimi kuzunun minik yüzüne sardım, başını okşadım. "Bundan tiksinilir mi hiç? Adamı Allah çarpar."

"Ne bileyim," dedi beni süzerek. "Giyimin kuşamın falan... Pek buralı durmuyorsun. Herkes kucaklamaz öyle hayvanları. Sonuçta hayatları belli, değil mi? Toz, toprak, pislik..."

"Üzerime pislemedikçe hayvanlarla bir problemim yok," dedim net bir sesle. "Olamaz da."

"Biraz daha öyle tutmaya devam edersen, Pamuk kucağına zeytin taneleri bırakabilir. Haberin olsun."

Hızla Pamuk'u otların üzerine bıraktım. Çaktırmadan pantolonumu kontrol ettim, henüz bir zeytin yoktu ama kızın o muzip bakışları yine üzerimdeydi. Bakışlarım, hemen yanına bıraktığı o kundağa kaydı. Pembe bir bebek battaniyesiyle sarmalanmıştı. Yanında biberonu bile duruyordu. Ama garip bir şey vardı, bu bebek neden hiç ağlamıyordu?

"Senin mi?" diye sordum, çenemle bebeği işaret ederek.

Gülümsedi, o az önceki hırçın kızdan eser kalmamıştı. "Benim tabii," dedi neşeyle. "Canım o benim."

Dondum kaldım. Sen daha çocuksun be kızım, bu yaşta ne bebeği? İçimde bir şeyler cız etti. "Hasta mı?" diye sordum, sesimdeki endişeyi gizleyemeyerek.

"Biraz hasta. Yeni doğdu daha, halsiz düşüyor."

"Niye getirdin buraya o zaman? Dışarısı toz toprak, daha da hasta olmasın?"

"Olmaz," dedi, bebeğine daha sıkı sarılarak. "Annesinin yanı iyi gelir ona."

"Tabii," dedim, sesimdeki buruklukla. "Orası öyle. Sen daha iyi bilirsin."

Bebeği kucağına aldı, battaniyesini düzeltti. "Keyfi yerinde şimdilik," dedi büyük bir gururla.

"Adı ne?"

"Bir isim koyamadık daha. Düşünüyorum."

"Kimlik çıkartmadınız mı daha?" diye sordum, şaşkınlığım katlanıyordu.

"Kimliği kim kaybetmiş de o bulacak..."

"Babası nerede? O bakmıyor mu?" Sesim, engelleyemediğim bir öfkeyle sertleşmişti. Bu yaştaki bir kızı bu yükle tek başına bırakan adama içimden saydırıyordum.

"Babası kim bilir kim? Nereden bilsin yavrucak."

"Kim bilir kim mi?" dedim, şok içinde ayağa fırlayıp yanına adımlayarak. "Sen bilmiyor musun?"

"Ben nereden bileyim? Bir sürü gelip geçti. Hepsini aklımda tutmuyorum ki."

Beynimden vurulmuşa döndüm. Biz neden bahsediyorduk lan? Bu kız ne anlatıyordu böyle? "Bakayım mı bir kere?" dedim, sesim titrerken.

"Olmaz," dedi, bebeği kendine çekerek. "Nazarın değer."

"Değmez benim nazarım, bir bakayım."

"Bismillah de o zaman," diye pazarlık yaptı benimle.

"Bismillah kızım, bismillah."

Kız ikna oldu ve kundağı yavaşça araladı. Kangurunun içinden çıkan o sevimli, tüylü kuzu kafası bana melül melül bakarken, ben de kendi aklıma en ağır küfürleri savuruyordum.

"Kuzuymuş bu!"

"Kuzu tabii," dedi kız kahkahayı patlatarak. "Sen ne sandın?"

Yüzümün alev alev yandığını hissettim. Kendime duyduğum o yoğun öfkeyle kıza baktım. "Bebeğin var sandım."

"Ne?!" Şaşkınlıkla gözlerini açtı, gülmemek için dudaklarını ısırıyordu.

"Açma öyle gözlerini! Bebeklerin kullandığı o zımbırtı değil mi bu? Kucağından da indirmiyordun... Ne sansaydım?"

"Babasını falan o yüzden sordun yani?" diyerek koca bir kahkaha daha attı. "Sen gerçekten onu bebeğim sandın!"

Bu kız resmen benimle kafa buluyordu. "Tamam," dedim, üzerimdeki o ağır utancı dağıtmaya çalışarak. "Unut hadi, saçmaladım."

"Hayatım boyunca bunu unutamam," dedi, sesi hala neşeyle titrerken.

"Hayatım boyunca benimle dalga geçmezsin umarım."

"Hayatım boyunca seni bir daha görmeyeceğime göre, geçmem de herhalde."

Söylediğim şeyin ağırlığını ve anlamını yeni fark ettiğimde yutkundum. Toparlamaya çalıştım. "Lafın gelişi söyledim zaten. Yoksa haklısın, yolumuz düşmez birbirimize."

Sessizleştik birden. Rüzgâr ağaçların yapraklarını hışırdatırken, söylediğim şeyin onda nasıl bir yankı bıraktığını merak ettim. Yanlış anlamamıştı umarım. Yapacağımı kalsam mı, ne yapacağımı bilemez bir halde öylece çöktüm oraya. Ellerimi dizlerime kenetlemiş etrafa bakarken, kız da önündeki kısa otları yoluyordu. Sessizliği yine o bozdu.

"Adın ne?"

Bakışlarımı karşıdaki tepelerden çekmeden cevap verdim. "Dinçer."

"Omzun kanıyor, Dinçer," dediğinde irkildim.

Sessiz bir küfür savurup elimi tişörtümün üzerinden omzuma bastırdım. Operasyondaki o zorlama yüzünden yaram patlamıştı anlaşılan. "Sorun yok."

"Askersin değil mi?"

Gözlerindeki o anlık endişeyi gördüğümde, aklına başka kötü ihtimaller getirmemesi için dürüst oldum. "Polisim."

Bakışlarının yumuşadığını, derin bir nefes aldığını hissettim. "Vuruldun mu?"

"Hayır, bıçak yarası."

"Anladım... Geçmiş olsun."

"Eyvallah."

Yerden destek alıp ayağa kalktım. Bu omzun artık ciddi bir bakıma ihtiyacı vardı. Gitmeden önce kıza döndüm, içimdeki o merak hala sönmemişti. "Senin adın ne?"

"Bir kez daha karşılaşırsak söylerim," dedi, yüzünde o gizemli gülümsemeyle.

"Ya karşılaşmazsak?"

"Orasını yaşayıp göreceğiz."

Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı, kendimi tuttum. "Peki... Sana kolay gelsin o zaman."

Arkamı döndüğümde aniden duraksadım. Ona vermem gereken bir şey vardı. Cebimden çıkardığım çikolatayı uzattım, ''Yaşayıp görelim bakalım çoban güzeli.'' Şaşkın şaşkın bakan kıza göz kırpıp bir daha karşılaşmak üzere yanından ayrıldım.

 

Bölüm : 29.09.2024 20:01 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...