
Yalnızlık kağıt kesiğiymiş meğer; önce yakar, sonra sızısı kalırmış.
Yedi günün bir seneden uzun olduğunu deneyimlediğim, zamanın adeta balçığa saplandığı günler yaşıyordum. Bana sorsanız uzundu da zaten, her saniyesi bir öncekinden daha ağır, daha karanlık geçtiğinden vakit geçmez oluyordu.
Beni ortada yapayalnız, bir başıma bırakıp göreve gitmelerinin altıncı ve sondan bir önceki günündeydik. Planlamalara göre yarın dönmeleri gerekiyordu.
Nasıl mı hissediyordum?
Daha önce hiç tatmadığım kadar ezik, hiç olmadığım kadar fazlalık... Sanki bir cam kırılmış da parçaları ruhuma batıyormuş gibi kırgın hissediyordum. Ama tüm bu duyguların en tepesinde, her şeyi kavuran devasa bir öfke vardı. Kimden miras aldığımı bilmediğim o duygusal tarafımı yere çarpıp parçaladığımda, geriye kalan tek şey dağı taşı yakacak kuvvetteki öfkemdi. Bu öfkenin dışarı nasıl çıkacağını bilmiyordum ama çıkacaktı, hem de önüne gelen her şeyi küle çevirerek.
Onlarsız, bir hayalet gibi yaşamaya devam ediyordum. Nöbetlerimi tutuyor, sporumu yapıyor, bana verilen her emri ruhsuz bir robot gibi yerine getiriyordum. Arkamdan konuşulanlara kulaklarımı kapatıp, uydurdukları her yalanı gerçek saymalarına müsaade ediyordum. Hakkımdaki o sığ düşüncelerini değiştirmek için kılımı bile kıpırdatmıyordum.
Polis Özel Harekatın yüz karası olarak anıldığım şu günlerde, aslında hiç görmedikleri, gerçek yüzümle karşılaşmalarına çok az zaman kalmıştı.
Yarım saatlik uykularla ayakta durduğum, mutsuzluktan ölüyor gibi hissettiğim günlerdi bunlar. Belki de histen daha ötesiydi bu. Ruhum rendeleniyordu.
O olmasa, Belçim olmasa belki de gerçekten ölürdüm. Mutsuzluğun bu denli fiziksel bir acıya dönüşebileceğini bu yaşımda, bu yalnızlığımda yeni fark ediyordum.
Belçim... Gecenin köründe beni çağırdığı o tarlada görmüştüm en son yüzünü. Bir daha görüşememiştik, daha doğrusu, ben ondan kaçmıştım. Nerede olduğunu bildiren, ne yaptığını anlatan mesajlarını görmezden geliyordum. Ama o mesajları gizli gizli defalarca okuyor, ekran karşısında burukça gülümsüyordum. Pamuk'un fotoğraflarını büyütüp, fotoğrafın bir köşesine düşen Belçim'in gölgesini bile seviyordum.
Onu hak etmiyordum. Bu ezik, bu dışlanmış halimle hiç kimseyi hak etmiyordum.
Kâzım'ın yazdığı ucuz bir tiyatro oyununda aciz duruma düşen adam bendim. O ise bu oyunun kahramanıydı, başrolüydü, delikanlısıydı... Tüm derdi de buydu zaten. Birilerinin arkasından Kâzım, Çömez'in de defterini dürdü, demesini istiyordu. Bana kim olmadığımı hatırlatmak için değil, kendini daha adam hissetmek için yapmıştı bunu. Hayatı boyunca gerçek hiçbir duygu yaşamamış, zavallı bir adamdı o aslında. Ama bu kadar vasıfsız birinin beni düşürdüğü şu hâl... İşte asıl acınacak olan bendim. Güçlü değildim, başarılı değildim.
Cesur değildim mesela...
Fırtına'yı görev dönüşü karşılayacaktım. Onlar için kurulan o büyük sofrada kola servisine yardım edecek, Kâzım'ın Akıllanmışsın lan aferin! laflarına Sayende komiserim, diyecektim. Belki bu yüzsüzlüğü yaparsam, bir sonrakinde beni de operasyona götürürlerdi.
''Raporlar bitti mi Çömez?''
Çıktıdan aldığım son kâğıdı da dosyaya yerleştirip uzattım. ''Buyurun komiserim.''
''Seni evraka alalım, orada daha çok iş görüyorsun. Konuşayım mı timle?''
Nerede angarya iş varsa bana iteleniyordu. Hepsi üstüm olduğu için ağzımı açamıyordum. ''Hayır komiserim, ben yerimde iyiyim.''
''Yerin?'' dedi hafif bir alayla. ''Sik gibi bırakıp gittiler seni, hâlâ yerim diyorsun,'' diyerek yanındaki arkadaşına baktı. ''Özel harekata girerken gurur testi de yapsınlar amına koyayım, olmuyor böyle.''
Bir kişi üstünüze basıp çiğnediğinde, diğerleri bininci kez üzerinizden geçmekte sakınca görmüyordu. Alışmıştım. Bu alışkanlığım yüzsüzlüğe kadar ilerlemişti.
Evraklarla işim bitince spor salonuna geçtim. Ter akıtmak bana iyi geliyordu. Kendimi spor aletlerine kaptırdıkça canım yanıyor, yandıkça da daha az düşünüyordum.
''Lan Devrim!''
İsmimi düzeltme gereği bile duymadan alnımdaki teri silerek aletten çekilip arkamı döndüm. ''Buyurun komiserim.''
''Üniversite olayını biliyor musun lan?''
''Biliyorum komiserim.''
''Tamam hadi, yirmi dakika içinde kapıda ol. Ama üniformasız git. Çocuklar aşağıda, bin git. Birkaç iş var yapılacak, yardımcı ol çocuklara, boş durma.''
''Emredersiniz,'' diyerek spor salonundan ayrıldım. Hızlıca bir duş alıp sivilleri üzerime geçirdim. Okulda üniformayla ilgi çekince çıkan o lüzumsuz karmaşa, şu ruh halimle çekebileceğim en son şeydi.
Sivil aracın arkasına, en köşeye çöktüm. ''Selamünaleyküm.''
''Abi göndere göndere seni mi desteğe gönderdiler lan?'' dedi öndeki, dikiz aynasından bana bakarak.
Mezara girmiştim herkes sırayla üzerime toprak atıyordu. ''Evet, beni gönderdiler.''
''La havle... Tamam hadi in, biz hallederiz.''
Yanındaki arkadaşı araya girdi, sesinde bıkkın bir otorite vardı. ''Komiser emri lan, sikik sikik iş yapma. Kalsın, durur öyle.''
Üç kişi çıktık yola. Yol boyu bana ne yapacağımı, daha doğrusu ne yapmamam gerektiğini anlattılar.
''Pek bir şey yok, biz ifade alırız sen de okulu incelersin.''
''Silahını falan kapat, polis olduğunu belli etme,'' dedi diğeri. Ardından güneş gözlüklerini gerileyip beni süzdü. ''Gerçi ayı irisi adamsın, barikat sanırlar seni,'' deyip bir süre bu esprisine güldü.
''Neyse birader sen etrafı incele,'' dedi diğeri tekrar. ''Başımızı belaya sokma.''
''Pamuk şeker de alın, öyle incelerim,'' dedim ruhsuz bir sesle.
''Espri miydi lan bu?''
''Siktir et,'' dedim dışarıyı izlerken.
Okula geldiğimizde kalabalık bir duvar gibi yüzüme çarptı. Bu şehre geldiğimden beri uzak kaldığım o sivil keşmekeş beni boğacak gibi oldu. Yalnızlığa alıştığım şu bir haftada, insanların bu gürültülü neşesi garip gelmişti.
''Sen kal burada, biz işimizi halleder geliriz. Kaybolma lan!''
''Birinizin eteğinden de tutayım mı anasını satayım?''
''Bu herif bizimle dalga mı geçiyor, Samet?''
''Ben de anlamadım,'' diyerek içeriye girdiler.
Kampüsün bahçesinde tek başıma etrafı incelemeye başladım. Kendi üniversite günlerim aklıma geldi. Orada da böyleydim; gölge gibi, sessiz ve mesafeliydim. Pek arkadaşım yoktu, olsun da istemezdim. İnsanlarla iletişim kurmak bana her zaman bir külfet, taşınması zor bir yük gibi gelirdi.
Şimdi anlıyordum oysa; o duvarları yıkamamanın bedeli bugün bu tarlada, bu şehirde yapayalnız kalmaktı. Yine bir tane bile arkadaşım yoktu, yine aynı kısırdöngünün içindeydim. Ama o zamanlar en azından bana saygı duyarlardı, şimdi o da yoktu.
''Pardon, bakar mısınız?''
Daldığım düşüncelerden sıyrılıp yanıma gelen kıza baktım. ''Buyurun?''
''Staj dosyalarını sana veriyorduk değil mi?''
Elindeki dosyalara kısa bir bakış attım. ''Hiç ilgim yok.''
''Hangi bölümdü senin?''
''Öğrenci değilim.''
Gülümseyerek saçlarını geriye itti, bakışlarında flörtöz bir merak vardı. ''Öyle mi? Pardon, ben sandım ki... Neyse, Damla ben.''
''Memnun oldum, arkadaşlarımı bekliyorum, acil işim var. Sana iyi günler,'' diyerek nazikçe ama kesin bir tavırla yerimi değiştirdim.
Yalnızlığım yine uzun sürmedi. Başka bir kız tam karşımda durdu; siması bir yerden tanıdık geliyordu. O da beni tanımış olacak ki gözlerini kıstı.
''Polissiniz değil mi? Geçen sefer üniformayla gelmiştiniz, fotoğraf çekinmek istediğimizde izin vermemiştiniz.''
''Arkadaşlarımı bekliyorum.''
''Sivilsiniz bu kez, fotoğraf çekinebilir miyiz?''
''Niye fotoğraftan çekiniyorsunuz?'' diye sordum bıkkın bir sesle.
''Anlamadım?''
''Ben de... Size iyi günler.''
Okuldaki iş bitince, çarşıda halletmem gereken bir mesele olduğunu söyleyerek onlarla dönmedim. Hiçbir işim yoktu aslında, sadece o kasvetli, her köşesinde Kâzım'ın gölgesinin olduğu Özel Harekat binasından uzak kalmak istiyordum.
Yağmurlar da aynı günün gecesi acil operasyona çıkınca bana destek olacak kimsem kalmamıştı. Ateş ile yeni yeni olan sohbetimiz de bitmişti. Operasyon dönüşü beni kesin unuturdu.
Çarşıda amaçsızca gezinirken bir mağazanın vitrininde bir elbise gördüm. Üzerinde güller olan bir elbiseydi. Belçim'e ne kadar yakışacağı bir anlık şimşek gibi geçti zihnimden. Günler sonra yüzümde hakiki bir gülümseme açtıran tek şey onun hayaliydi. Hayatımda gülümsememi hak eden başka kimsem de yoktu zaten.
Kendimi mağazanın içinde buldum. ''Vitrindeki elbiseyi hemen almak istiyorum.''
''Tabii, hangi beden?''
Belçim'i düşündüm. Zayıftı, boylu poslu olsa da elimin arasından kayıp gidecek kadar narin bir fidan gibiydi. Paketi alıp binaya döndüm. Kimseye selam vermeden odama geçtim. Artık değişmek isteyen yanlarım da törpülenmişti.
Odama geçmeden önce gittikçe kuruyan zakkuma baktım. Ona su vermek bile içimden gelmiyordu. Zaten saksısını değiştirmek için Belçim'e de götürememiştim. Ufacık bir çiçeğe bile bakamayacak kadar eksik ve koftum.
Odama geçtiğimde beni sarmalayan gözler hep aynıydı. Halil abime selam vermeden, onunla dertleşmeden uyumuyordum artık. Bu şehirde iletişimimi koparmadığım, beni yargılamayan tek kişi o kalmıştı. Ölü bir adamla bu kadar iyi anlaştığım için kendimi şanslı mı saymalıydım yoksa sorunlu mu? Muhtemelen başlı başına bir sorundum.
''Gittikçe eziliyorum,'' diye fısıldadım seni anlıyorum der gibi bakan gözlerine. ''Anlam veremiyorum kötü niyetlerine. Sen olsa böyle olmazdı biliyorum abi. Şimdi olduğun yerde onlara kızıyorsun, biliyorum. Ama intikamımı feci alacağım, bunu da sen bil.''
O gece de gözüme uyku girmedi. Yarın büyük gündü. Her zamankinden daha erken uyandım, içimde patlamaya hazır bir volkanla sıyrıldım gözümü kırpmadığım yatağımdan.
Vakit gelmişti. Fırtına bu akşam dönüyordu
Cebimden verdiğim parayla aldığım beş sarı, beş siyah kolayı poşetlerinden çıkartıp masanın üzerine dizdim. Bu benim sessiz protestom, benim küçük savaşım olacaktı. Bir gözüm sürekli helikopter pistindeydi. Çocukluğumdan beri aşina olduğum o pervanelerin ritmik sesini duyduğumda, elimde sıktığım cam bardak tuzla buz oldu. Yere düşen o keskin parçaları, ruhumdaki kırıklar gibi yalnızca ben gördüm.
Başarılı bir operasyondan dönen Fırtına'yı karşılayan o coşkulu kalabalığın içinde değildim. En geride, gölgelerin içinde izliyordum onları. Helikopterden ilk inen Kâzım oldu; yüzünde o tiksindirici zafer sırıtışı vardı. Ardından sırayla diğerleri indi.
Şehir onları bağrına basıyordu. Herkesin onlar için söylediği o zafer marşını hak etmişlerdi, evet. Ben de eşlik ettim, sesimi rüzgâra kattım.
''Mermiler göğsümüze yağmur gibi yağsa da, bu vatan için ölmek şeref verir bizlere...''
Kâzım, en arkada olmama rağmen marşı söyleye söyleye tam karşıma dikildi. Tüm gözler üzerimizdeydi. Yumruğumu sıktım, tırnaklarım etime geçti.
''Anladın mı hangimiz daha büyük?'' diye fısıldadı zehir gibi.
Aldırmadan, yüzüne derin bir nefretle bakarak marşa devam ettim.
''Üç beş çakal bize pusu kursa da... Yıldıramaz hiçbir kuvvet beni, bu vatan için ölmek şeref verir bizlere.''
''Benimle yarışma koçum,'' dedi, sesini sadece benim duyabileceğim bir tona düşürerek. ''Bak, tek hareketimle adını çıkardım. Dalga konusu oldun, polisten saymazlar artık seni. Var git yoluna.''
Gözlerinin tam içine baktım. ''Akşam saat dokuzda, güneydeki kayalıkların oraya gel. Eğer yüreğin varsa.''
Alayla güldü. ''Benim yüreğim senin gibi yüreksizlere de yeter. Görüşelim akşam koçum. Eğer ağlayacaksan karı gibi, mendille geleyim.''
''Ağlarım ama mendilim elimde olur... Sen gel yeter.''
Kutlamalar devam ederken bir köşede sessizce, kendi paramla aldığım yemeği yiyip kolamı içiyordum. ''Yemekten zarar gelmez,'' derdi babam, ''Hele kendi alın terin karıştıysa.''
Ailemden kimseye bu durumu anlatmamıştım. Düştüğüm bu kuyuda ne kadar hırpalandığımı bir ben biliyordum. Utanıyordum. Eğer aileme söylesem sanki onların içindeki en aykırı insan olduğum gerçeği daha da açığa çıkacaktı. Bu kadar nahif birisi olmama kızacak, dişlerimi sivriltmemi isteyeceklerdi. Aileme layık olmadığımı düşünmek beni çok yaralıyordu.
Ki layık değildim. Kime layıktım peki ben? Kofluğa mı?
Boğazıma dizilen kuru pastaları zorlukla yutarken masanın başında yerini alan Kazım, kahramanlıklarını böbürlenerek anlatıyordu. Amcamların ve annemin nefret ettiği o kelimeyi ağzına pelesenk etmişti. Kâzım kahramandı, en azından öyle sanıyordu.
Zümra ile göz göze geldik. Bakışlarında çözmekten korktuğum o ifade duruyordu. O esnada yanımdaki boş sandalyeye Efe gelip oturdu. ''Ne haber, Dinçer?''
Nihayet beni yok saymaktan vazgeçen ekibim yanıma toplanıyordu. Feyyaz da yanıma ilişti. Çok yorgun ama mutlu görünüyorlardı.
''Haberler sizde. Nasıldı görev?''
''Her şey yolunda gitti, gördüğünüz gibi tek parçayız,'' dedi Feyyaz.
''Sen de olsaydın keşke, Dinçer. Güzel bir tecrübe olurdu sana da,'' dedi Efe, yüzündeki o masum gülümsemeyle.
''Allah Allah... Niye olamadım acaba?''
''Babaannen nasıl?'' diye sordu Feyyaz.
Anlam verememiştim. ''Niye sordun?''
''Niyesi mi var?'' dedi Efe. ''Babaannen rahatsızlanmış, acilen Ankara'ya gitmişsin. Kâzım abi öyle söyledi. Geçmiş olsun bile diyemedim o gün telaştan, şimdi nasıl?''
Efe o kadar saf konuşuyordu ki buna inandığı açıktı. Feyyaz ise gözlerini kaçırıyordu; her şeyin farkındaydı.
''Babaannem tatilde, Efe. Kardeşimle geziyorlar. Sağlığı da yerinde çok şükür, hiç hastalanmadı. Ben de zaten bir yere gitmedim, hep buradaydım.''
Efe'nin yüzündeki o şaşkınlık, yalanın büyüklüğüyle sarsıldı. ''Niye gelmedin o zaman oğlum operasyona?''
''Kazım abiciğin, Zümra ve Feyyaz biliyor, Efe... Müsait bir zamanda anlatırlar sana.''
Yanlarından hızla ayrıldım. Harekatın arka bahçesine geçip son günlerdeki en yakın dostuma sarılarak bir sigara yaktım. Daha fazla Kâzım'ın sahte kahramanlık masallarını dinlemeye, bu tiyatroya figüranlık yapmaya tahammülüm kalmamıştı. Akşamki randevu, her şeyi bitirecek ya da yeni bir fırtına başlatacaktı.
Çok geçmeden Efe geldi yanıma. Sesi, attığı geri adımın altında ezilir gibi mahcup çıkıyordu. ''Dinçer, ben gerçekten bilmiyordum.''
''Bilsen ne olacaktı, Efe?'' dedim, dumanı yüzüne doğru savurarak. ''Öncekileri biliyordun da ne oldu?''
''Kâzım abiye sesim çıkmaz benim. Çıkamaz işte... Kendi halimde biriyim ben, kimseyle işim olmaz. Ama bu kadarını bilseydim, bir şey yapmaya çalışırdım.''
''Kendini kandırma,'' dedim buz gibi bir sesle. ''Bilseydin de yine siktirip giderdin peşinden.''
Duraksadı, bakışlarını yere dikti. ''Belki de giderdim... Bir sırrım var onda. Herkese söylemesinden ödümün koptuğu bir sır.''
''Korktuğun birine nasıl sırrını verirsin lan?''
''Vermedim,'' dedi sesi titreyerek. ''O çaldı.''
''İyi, beni ilgilendirmez. Hepinizin canı cehenneme.''
''Benden nefret etme, Dinçer. Gerçekten üzgünüm.''
''Siktir git, Efe. Bir işim yok benim seninle. Artık hiçbirinizle yok.''
Saat dokuza yaklaşırken, sırtımı o soğuk kayalıklara yaslamış bekliyordum. İçimdeki fırtına, dışarıdaki rüzgârdan daha sert esiyordu. Ne yapacağımı, bu gecenin nasıl biteceğini bilmiyordum ama artık geri dönüş yoktu. Kâzım, saat tam dokuzda karanlığın içinden süzülüp geldi. Yanım boşken tam karşımda durdu, o her zamanki kibirli, leş gibi ter ve kibir kokan haliyle.
''Hayırdır?'' dedi, yüzünde o iğrenç sırıtışla. ''Geldim işte. Yürekli adamımdır ben, bilirsin. Konuş.''
Zil zurna sarhoştu manyak adam.
Elimle rüzgârı gölgeleyerek bir sigara daha yaktım ama içmedim. ''Neden?'' diye sordum, sesimdeki düzlük aslında patlamaya hazır bir baruttu. ''Neden yapıyorsun bunu, Kâzım?''
Memnuniyetle gülümsedi. ''Seni ilk gün uyardım koçum. Benim yoluma girseydin, bugün burada değil, masada olurdun.''
''Senin yoluna girecek koyun muyum ben? Bir şekilde hepsinin iplerini eline almışsın. Zümra eskinin hatırına sayıyor seni. Feyyaz korkağın teki, Efe cesur ama bir sana karşı değil...''
''Bana saygı duyuyorlar çünkü Çömez! Abileriyim ben onların. Delikanlı adamım, harbi adamım.''
''Benim de abim var,'' dedim, her kelimeyi yüzüne çarparak. ''Hiç sen gibi değil. Kimsenin hakkını yemeyecek kadar mükemmel biridir. Demek ki sorun abi olmakta değil, direkt sende.''
''Düzgün konuş lan! Bir sıkımlık canın var zaten. Yaşadığın her şeyi hak ettin. Gelseydin yanıma, seninleyim abi deseydin, seni de kolumun altına alırdım.''
''Senin o kirli kolunun altında ne işim var lan benim?''
''Senin gibi lazere gitmiyoruz biz süt çocuğu. Ben örfüne, adetine bağlı adam gibi adamım.''
O an içimdeki o sakinlik barajı patladı. Dudaklarımın arasındaki sigarayı hırsla yere fırlattım. ''Hiçbir halt değilsin! Adam gibi söylesene lan gerçek sebebini! Niye benden ilk günden beri nefret ediyorsun? Ben seninle tanışmamıştım bile lan! Fırtına'nın geri kalanıyla anlaşıyordum, sen geldin her şey bozuldu. Halil'i ben mi öldürdüm de beni hedef seçtin? Ben mi sıktım lan adama?''
Kâzım bir adım üzerime yürüdü. ''Halil'in üzerine gelmen senin kaderindi koçum. Kaderin neyse onu yaşıyorsun. Halil'in bıraktığı zakkumu sulamakla, her gece fotoğrafıyla dertleşmekle bitmiyor bu işler. Karı gibi zırlaman da bir şeyi değiştirmez. Seni gözüm tutmadı, tutmayacak da.''
''Hadi ilk başta yaptıkların, Halil içindi... Peki ya sonrası? Beni düşman saydın lan! Silah arkadaşını! Sırtını yaslaman gereken adamı saf dışı bıraktın. Sığdı mı lan o yere göğe sığdıramadığın delikanlılığına?''
''Delikanlılığıma laf edecek kalibrede değilsin sen.''
''Bir sen delikanlısın değil mi? Yok işte öyle bir şey. Sen şerefsizin tekisin, Kâzım!''
Hırsla yakama yapıştı. ''Şurada sıkarım kafana! Benim soyuma, sopuma laf etme!''
Saniyeler içinde, daha o ne olduğunu anlamadan yakamdaki ellerini tutup ters çevirdim ve onu kayanın sert yüzeyine yüzüstü yapıştırdım. Kemiklerinin gıcırtısını duydum. ''Hadi sıksana lan! Belindekine uzansana! Biraz daha bastırsam bileğini eline vereceğim, kurtarsana kendini!''
Kâzım acıya rağmen alayla güldü. ''Kır hadi, kır... Ne bekliyorsun? Bizde laf ağızdan bir kere çıkar.''
Öfkeyle bıraktım ellerini. Tiksinerek birkaç adım geriye çekilip toparlanmasını izledim. ''Keşke senin o çarpık kafanı azıcık yaşayabilsem,'' dedim. ''Eminim çok mutlusundur. Benim ödüm kopar lan birini ağlatmaktan. Ellerim titrer hak etmeyene kalktığında. Canım acır ah alınca. Ben Allah'tan korkarım lan!''
''Allah babadan başka kimseden korkmam ben. Alnım secde gördü benim çok şükür.''
''Senin kıldığın namazdan kime hayır gelir lan? Bitirdin içimdeki tüm hevesi. Düzelirim dedim buraya gelirken, özel hayatımdaki gibi yabani olmam, insanlara açılırım dedim. Benim umudumu yok ettin lan sen!''
''Ağlayacaksan gideyim ben, çekemem seni.''
Arkasını dönüp gidecekken asıl darbeyi vurdum. Sesim kayalarda yankılandı. ''Kıskandın beni! Delirdin lan kıskançlıktan! Senden yakışıklıyım, senden gencim, kafam zehir gibi çalışıyor değil mi? Senin sahip olmadığın her şeye sahibim. Kapısına köpek olacağın kadar kaliteli bir ailede yetiştim. Ben sevildim amına koyayım! En çok da bundan delirdin değil mi?''
Kâzım kıpkırmızı bir suratla tekrar dikildi karşıma. ''Ben senin gibileri bilirim oğlum. Kıskanmam ben, ibret alırım. Benim yerimde olmak isteyen binlerce adam var. Kudurma bu kadar. Senin gibi hassas da değilim çok şükür. Benim kurşunum sekmez.''
''Senin kurşununu sikeyim!''
Bu cümle benden değil ikiz kardeşim Atlas'tan çıkmıştı. Dakikalardır konuşan da oydu aslında. Ben sadece bir köşede bu yıkımı izlemiştim. Şiddet yok demiştim ama Atlas durmamıştı.
Kâzım, Atlas'ın o balyoz gibi inen kafa darbesiyle yere serildiğinde, geriye sadece gecenin uğultusu ve yerdeki adamın ağır, baygın solukları kalmıştı. Efe, suçluluk duygusunun altında ezile büküle Kâzım'ı yerden kazıyıp götürmüş, biz Atlas'la o kimsesiz kayalıklarda, gökyüzünün altında kalakalmıştık.
Sırtımı buz gibi bir kayaya yasladım. Atlas'ın yanına çöküp, avcumda soğuttuğum bir kaya parçasını şefkatle alnına bastırdım.
''Güzel oynadın,'' dedim, sesimdeki yorgunluğu gizleyemeyerek.
Gülümsedi, o bildiğim muzip ama bir o kadar da hüzünlü Atlas gülümsemesiyle. ''Biraz daha kassaydım oscarlık sahne olacaktı ama ışık kötüydü, ambiyansa tam uyum sağlayamadım.''
Gülerek şişen alnına dokundum. ''Acıyor mu?''
''Kafası boş bir adama vurdum, Dinç. Acımıyor.''
Ciddileştim. Gözlerinde o çok nadir rastladığım derinliğe baktım. ''Niye istedin böyle bir şeyi Atlas? Niye onunla benim yerime sen konuştun?''
''Seni anladığımı bil istedim kardeşim. Sadece duymanı değil, hissetmeni istedim.''
''Gördüm,'' dedim fısıltıyla. ''Konuşurken ben gibiydin. O öfke, o hayal kırıklığı... Gözlerin bile doldu.''
''Sen olsan ağlardın,'' dedi, bakışlarını benden kaçırıp karanlığa dikerek. ''Ben tuttum kendimi. İyi mi ettim?''
''İyi ettin. Ağlasan, karı gibi ağlama derdi.''
Atlas sustu. Sonra elini omzuma koydu, parmaklarını köprücük kemiğimin üzerinde sabitledi.
''Dinç... Kardeşim, sen niye böylesin?'' diye sordu, sesi bu kez titriyordu. ''Niye hiçbir derdini anlatmıyorsun bize? Söke söke alıyoruz her şeyi içinden. Bu akşam kapına dayanmasam, asla anlatmazdın. Biz aile değil miyiz? Ben senin diğer yarın değil miyim?''
Başımı önüme düşürdüm. Toprağın kokusu burnuma doldu. ''Kendi başıma halledebilirim sandım, Atlas. Son olaydan da utandım işte. Ezilmekten, dışlanmaktan... Mahcup hissettim kendimi.''
''Çocukken de böyleydin sen,'' dedi Atlas, elini saçlarımın arasında gezdirdi, tıpkı annemin yaptığı gibi. ''Saçma sapan mahcubiyetlerin vardı. Ben gazım var diye tüm aileyi ayağa kaldırırken, sen kafan yarıldığında çaktırmadan odana geçer, kendi yaranı kendin dikmeye çalışırdın. Bu kadarı fazlaydı, Dinçer. Biliyorsun değil mi?''
''Böyleyim işte,'' dedim acı bir tebessümle. ''Biraz sorunlu, biraz yabani.''
Atlas kolunu omzuma attı, beni kendine çekip sarsılmaz bir kale gibi sardı. ''Sorunlu değil, sadece melankolik bir adamsın sen. Ruhun fazla zarif bu dünya için. Hele o Fırtına denilen o kirli toz bulutuyla birleşince, çok hırpaladılar seni.''
''Sen benim yerimde olsan... Ya da Demir... Asla böyle bir duruma düşmezdiniz, değil mi?''
Atlas kendini beğenmiş bir edayla gülümsedi ama gözlerindeki sevgi bakiydi. ''Düşmezdik be oğlum. Demir biraz zorlanırdı ama ben bir şekilde üstesinden gelirdim, yakardım o binayı, Kazım bir haftada, ne bir haftası lan üç günde kapıma köpek olurdu.''
''Zayıf bir adam mıyım ben, Atlas?''
''Asla,'' dedi, sesini çelik gibi sertleştirerek. Yüzümü avuçlarının arasına aldı. ''Zayıf değilsin. Hatta benden çok daha güçlü bir adamsın. Sadece çok kendi halindesin, içe dönüksün. Bu dünya senin gibi insanları rahat bırakmıyor diye sen suçlu olmazsın. Değişmek zorunda da değilsin. Ben her zaman senin gölgen olurum.''
Gülümsedim. ''Sen hani spiker olacaktın? Beni mi koruyacaksın koca adam?''
''Yemişim spikerliği! Benim hayatımda senden önemli ne var lan? Sen benim kardeşimsin, diğer yarımsın. İkimiz aslında biriz.''
Beni sertçe çekip omzuna yatırdı. Başımı onun sıcak omuz boşluğuna bıraktım. Bir süre sadece rüzgârı dinledik.
''Çözeceğiz bunu, Dinçer. Böyle kalmasına izin vermem. Affedip bir köşeye atmana, bu haksızlığı sineye çekmene iznim yok. Annemi, babamı, amcamları nasıl durdurdum bir bilsen... Bahar yengem bile O şehri yakarım! diye feryat ediyordu.''
Onları andığında içime bir sıcaklık yayıldı. Gözümden süzülen o tek damla yaşı, Atlas'ın ceketinin sert kumaşına sildim. Omzuna daha sıkı yaslandım.
''Hak etmedim ben bunları abi... Vallahi hak etmedim. Ne yaptım sanki onlara? Sadece işimi yapmak, biraz olsun sevilmek istedim. Niye bu kadar çok kırdılar beni?''
''Ağla,'' dedi Atlas. ''Sadece benim yanımda ağla. Hesap sor, küfret, bağır... Ben varken tüm o bastırdığın duyguları serbest bırak.''
Bu sözlerle baraj kapakları tamamen açıldı. Gözyaşlarım o soğuk kayalıkları ıslatırken, Atlas bir adım gerimde, her sarsılışımı, her hıçkırığımı izledi. Kayalıkların ucunda dolanmaya başladım, sanki yürüdükçe ruhumdaki o kirli izler toprağa dökülecekti.
''Hiçbirine saygısızlık etmedim abi!'' diye bağırdım rüzgâra karşı. ''Gördüğümde saygı duruşuna geçiyordum lan! Kâzım'ı ilk duyduğumda Acaba bana abi demem için izin verir mi? diye heveslenmiştim. Zümra'yı gördüğümde Annem gibi mi acaba? diye umutlanmıştım. Annemin tırnağı bile olamazmış... Hiçbirine yakışmıyor o üniforma, hiçbirine!''
''Sana çok yakışıyor ama,'' dedi Atlas, yanıma gelip elimi sıktı. ''Hem karakterine hem fiziğine... Sen onlardan her anlamda kat kat üstünsün, Dinçer. Sadece onlar gibi kötü değilsin. Tek suçun, insan kalmak.''
Atlas'ın ciddi konularda yalanı dolanı olmazdı ama karşısında her şeyimle çıplak kalmak istediğim ikimize tüm duygularımı akıtmak istiyordum.
''Utanıyorum... Annemden, amcamlardan... Tüm ailemden. Diyarbakır'a geleceğimi öğrendiğimde Surlara güzel anılar yazarım demiştim. Şu yaşadığım rezilliğe bak? Tüm hevesimi öldürdüler abi. Çocuk ruhumu o tarlaya gömdüler.''
"Hiçbir şey ölmedi," dedi. Beni tekrar kendine çekip kemiklerimi kırarcasına sarılırken. "Sadece çok yoruldu içindeki heves. Ama tekrar canlanacak, söz veriyorum."
İç çekerek kendime üzülmeye devam ettim. Yalnızlık kağıt kesiğiymiş meğer; önce can yakar, sonra ince bir sızı bırakırmış.
Atlas omzumu sarstı.
"Dinçer, sen benim diğer yarımsın. Sana en ufak bir kötülük yapan bile beni karşısında bulur. Senin üzülmen benim üzülmem demek. Sen hatalı olsan da, suçlu olsan da tüm dünyaya karşı sadece seni savunurum.''
"Abi..." dedim, sesim bir çocuk çaresizliğiyle kısıldı. "Çok berbat hissettirdiler bana. Ben gerçekten ne yaptım onlara?"
Atlas yüzümü avuçlarına aldı, alnını alnıma dayadı. ''Hesabını soracağız, Dinçer. Hepsi bu yaptıklarının bedelini misliyle ödeyecek. Fırtına'ya, Dinçer Demirsoy kimmiş, bu yirmi dört saat bitmeden iliklerine kadar hissettireceğiz. Seninle, benimle... Demirsoy ruhuyla.''
Gecenin karanlığına karşı verilen bu yemin, yeni bir fırtınanın sadece başlangıcıydı.
+++
Sabah uyandığımda, başucumda Atlas'ı görmeyeli ne kadar uzun zaman olduğunu düşündüm. Horultusu odayı doldurmasa çok daha epik bir an olabilirdi ama yine de onun varlığı, sırtımı yıkılmaz bir dağa yaslamışım hissi veriyordu.
''Atlas, tüm harekât uyandı lan, kalk!''
''Uyanmasalar bile ben onları birazdan uyandıracağım zaten,'' diye mırıldandı. Beklediğimden çok daha hızlı bir şekilde, sanki bir savaşa hazırlanır gibi doğruldu yataktan. Yaşadıklarıma benden daha fazla öfkeliydi. Benim öfkem zamanla soğur, tortulaşırdı ama Atlas'ınki öyle değildi. O, tutuştuğu şeyi küle çevirmeden sönmezdi.
Atlas, dün gece yarım bıraktığı hesabı Fırtına'nın yüzüne kapatmak istiyordu. Benim gibi giyinip benim gibi görünme konusunda çok başarılıydı. Bizi gerçekten ayıran tek şey benimiz olduğu için tıpatıptık. Arka bahçeye çıktığımızda ekip tam kadro oradaydı. Ben, her şeyi net görebileceğim bir köşede durup bu sessizce izlemeye koyuldum.
Zümra, o her zamanki otoriter tavrıyla ilk atağı yaptı. ''Dün gece Kâzım'a vuran sen miydin?''
Efe, suçluluk duygusuyla hemen araya girdi. ''Ayağı takılıp düştü dedim ya komiserim...''
Kâzım ise hala o sahte erkeklik gururunun peşindeydi, yüzündeki morluğa rağmen sırıtıyordu: ''Bu concon mu bana vuracak, Zümra? Kör taş gelmiş, yüzüme çarpmış işte.''
Atlas, sinir bozucu derecede sakin ve üstten bir gülümsemeyle onlara doğru bir adım attı. Sesindeki o kusursuz diksiyon, her bir kelimeyi mermi gibi namluya sürüyordu.
''Bana yaptıklarınızın bir bedeli olabileceğini biliyor musunuz, yoksa bunu hesap edemeyecek kadar geri zekâlı mısınız?''
Zümra kaşlarını çatarak üzerine yürüdü. ''Hop! Düzgün konuş önce.''
''Sen sus!'' dedi Atlas, sesi jilet gibi kesti Zümra'nın sözünü. ''Öyle ağır abla tavırları bana sökmez. Ben ağır ablaların en alalarıyla büyüdüm. Eğer o tavırların gerçek olsaydı, yanındaki bu adamın haksızlıkları karşısında dimdik dururdun. Saplantılı bir adama tutulmuşsun, basıp gidemiyorsun bile. Öyle kaşlarını çatıp sert bakınca güçlü kadın olmuyorsun, sadece korkaksın hanım abla sen.''
Ortalığa buz gibi bir sessizlik çöktü. Atlas'ın bu net analizi herkesi kilitlemişti. Hedefini Feyyaz'a çevirdi.
''Hele sen... Sen en sinsilerisin. Susup kim güçlüyse onun gölgesine sığınıyorsun. İki espri yapınca o samimiyetsizliğin unutulmuyor. Saman altından yürüttüğün sulardan da haberim var, merak etme. Ayrıca nişanda sana taktığım altını da geri vereceksin!''
Sıra Efe'ye geldiğinde sesi biraz daha yumuşadı ama hala iğneleyiciydi.
''Sen Efe... Şunların arasında tek umudum sendin. Dün Kâzım'a kafayı gömdüğümde eyvallah, leşini sen kaldırdın yerden. Yine yardım istesem edersin, biliyorum. Niye sesin çıkmıyor, onu da anladım, korkma, o sırrın bende güvende. Kâzım gibi namert değilim çünkü.''
Ve en son Kâzım'a döndü. Gözlerindeki nefret, sabah güneşini bile gölgede bırakacak kadar karaydı.
''Kâzım, sen var ya... Birkaç seneye öleceksin. Ama öyle operasyonda falan değil. Bir meseleden dolayı bir yerine bıçağı sokacaklar. Haberin bana gelecek. Kasap Kâzım ölmüş dediklerinde, aklıma sadece bana yaptıkların gelecek. Cenaze namazına geleceğim, hangi şehirde olursa olsun, o musalla taşının başına geçeceğim. Niye biliyor musun? Sadece hoca o soruyu sorduğunda, avazım çıktığı kadar Hakkımı helal etmiyorum! diye haykırmak için. Hadi uğraş dur öte dünyada benimle. Bu dünyada daha fazla uğraşmana izin vermeyeceğim.''
Fırtına'ya son kez tiksinerek baktı. ''Hani marşta diyor ya; Üç beş çakal bize pusu kursa da... İşte siz o çakallardınız. Ama ben sizi yeneceğim.''
Atlas insanları okuma konusunda benden çok daha iyiydi. Eğer o rahatsızlığı olmasaydı, bu teşkilatın gördüğü en iyi polis olurdu. Gerçi herkes benden daha iyiydi zaten.
Atlas yanıma yaklaştığında, botlarının zeminde çıkardığı o tok ses bahçedeki sessizliği bıçak gibi kesti. Hiç çekinmeden, sanki dünyanın en doğal hareketini yapıyormuş gibi kolunu omzuma attı. Omuzlarındaki o sarsılmaz özgüvenin ağırlığını hissettim; bu sadece bir kardeş desteği değil, arkanda ben varım demenin sessiz çığlığıydı. Kalabalığın arasından, odaya saptık.
Odaya girerken gözüm pencerede duran zakkum çiçeğine takıldı. Boynu iyice bükülmüş, yaprakları adeta kahrından içine çekilmişti. O eğik boyun, son birkaç gündür benim duruşumu temsil ediyordu, ezilmiş, dışlanmış ama hala zehrini içinde saklayan...
İçeri geçtiğimizde Atlas, hiç duraksamadan yatağa yöneldi. Ben ise kapının önünde dikilmiş, Halil abiyle bakışıyordum.
Atlas, üzerindeki emanet üniformayı sanki bir yükten kurtulurcasına hızla çıkarmaya başladı. Hareketleri seriydi, sanki bir yerlere yetişiyormuş gibi sabırsızdı. Kendi sivil kıyafetlerini üzerine geçirirken, aynadan yansıyan bakışlarını bana dikti.
''Ben çıkıyorum, Dinç.''
Duyduğum şeyle boğazımdaki düğüm daha da sıkılaştı. ''Nereye lan?'' dedim, sesimdeki şaşkınlık odanın sessizliğini paramparça ederek. ''Daha yeni geldin, ne bu acelen?''
''İstanbul'a dönüyorum kardeşim, gerisini sen hallet artık.''
Pantolonunun kemerini sıkıştırırken tavrı o kadar rahattı ki, dışarıda kopan o kıyamet onun için sadece sıradan bir gündü. ''Atlas, gitmesen olmaz mı?'' dedim. Sesim, küçük bir çocuğun sığınağını kaybetme korkusuna bürünmüştü. Onsuzluk, bu kurtlar sofrasında zırhsız kalmak gibi hissettiriyordu.
Atlas durdu. Gömleğinin son düğmesini iliklerken yanıma yaklaştı. Gözlerinde o her zamanki muzip ama bir o kadar da keskin ışık vardı.
''Acil bir durum var kardeşim, gitmem lazım.''
Hafifçe sırıttı, elini tekrar omzuma attı ama bu seferki vuruşu daha sert, daha uyandırıcıydı.
''Hem sen artık ne yapacağını benden çok daha iyi biliyorsun, Dinç.''
Kapıya yöneldiğinde son kez durup masadaki zakkuma baktı. Bir eli kapı kolundayken başını çevirdi.
''O çiçeğe de iyi bak. Söyle ona, artık boynunu bükmesine gerek kalmadı. Senin gibi dimdik dursun bundan sonra.''
Atlas, ardında bıraktığı o koca boşlukla beraber kapıdan çıkıp gitti. Onun gidişiyle oda bir anlığına sessizleşse de kafamın sesi içeriyi doldurdu.
Peki asıl soru şuydu. Bu kadar ezilmişliğin, dışlanmışlığın ortasında ben ne yapacaktım?
Atlas'ın gidişiyle içimdeki o son çocuksu sığınak da kapandı. Ancak bu gidiş bir yıkım değil, içimdeki o uyuyan devin uyanışıydı. Hızla odamdan çıktım. O boynu eğik zakkum çiçeğine bakarak ilerledim. Koridorda attığım her adımda botlarımın çıkardığı ses, sanki vereceğim savaşın ilk ritmiydi. Doğrudan harekât odasına yöneldim. Kapıyı açtığımda içerideki o ağır hava ve meraklı bakışlar beni karşıladı ama hiçbirine aldırış etmedim.
Doğrudan bilgisayarın başına geçtim. Odada çıt çıkmıyordu, sadece benim klavyeye vuran sert ve ritmik parmak uçlarımın yankısı duyuluyordu. Sanki her bir tuş darbesi, karşı tarafa sıkılan bir mermi gibiydi. Resmi yazışma formatını açtım. Başlığı, bir emir kipi kadar keskin ve büyük harflerle attım.
Emniyet Genel Müdürlüğüne / Özel Harekât Daire Başkanlığının Dikkatine.
O sırada omzumda bir el hissettim. ''İstifa mı ediyorsun?'' diye sordu odadan birisi.
Diğerleri de bu soruyla beraber başıma toplandı. ''Zaten belliydi, başka çare bırakmadılar adama,'' dedi diğer.
''Kasap Kazım herkesi ezdi geçti. Halil'i de ezip geçmişti zaten. Bu herif de Halil'e benziyor kadar işte.''
Halil abiye benziyorsam eğer Kazım'a yenilmeyecektim.
''İstifa değil,'' dedim dik bir sesle. ''Şikayet dilekçesi yazıyorum.''
Odadaki şaşkın bakışları görmeze vererek klavyeye bastım.
Tek tek yazdım o isimleri. Kâzım, Zümra, Feyyaz, Efe... Mobbingten, görevi kötüye kullanmaktan, silah arkadaşını kasten zafiyete uğratmaktan oluşan o uzun, detaylı şikâyet dilekçesini satır satır döktüm. Onların kahramanlık masalı diye anlattıkları her bir kirli anıyı, resmi bir suç duyurusuna çevirdim. Yazıcının o mekanik sesi odayı doldurmaya başladığında, göğsümdeki o daralmanın geçtiğini hissettim. Son çıktıyı alırken yavaşça doğruldum; elimdeki o beyaz kağıtlar artık sadece birer yazı değil, onların kibrini yıkacak birer idam fermanıydı.
Sandalyeden kalktım, odadan çıkarken gözlerim Fırtına timinin o alaycı bakışlarıyla kesişti. Ancak gözlerimin içindeki o eski, çekingen Dinçer ölmüştü. Onlara hayatımda hiç kimseye bakmadığım kadar büyük bir nefretle, en tepeden baktım. Bakışlarım, ''Daha yeni başlıyoruz,'' diye haykırıyordu. Artık sessiz kalan o çömez yoktu, artık hak arayan, pençelerini çıkarmış bir Demirsoy vardı.
+++
Zakkumun yaprakları iyice kurudu, o da mı kof oluyor aynı ben gibi?
Atlas'ın gidişinin üzerinden tam yirmi dört saat geçmişti. O koca gün boyunca odamın tavanındaki her bir çatlağı ezberlemiş, zihnimdeki fırtınayla boğuşup durmuştum. Kimse gelmemiş, kimse Nasılsın? diye sormamıştı. Dilekçemi sunmuştum ama o kâğıt parçası hangi amirin çekmecesinde tozlanıyordu, bilmiyordum. Sanki bu koca binada varlığım bir anda silinmiş, geriye sadece bu dört duvarın arasındaki sessizlik kalmıştı.
Yalnızlık, insanı en zayıf yerinden vuran bir silahtı ve bu sessizliğin içinde Belçim'in yokluğu kalbime daha sert çarpıyordu. Onu özlemek, hırçın bir denizin ortasında fenerini kaybetmek gibiydi. Kendimi onsuzlukla cezalandırmak, aslında kendime verdiğim cezaların en büyüğü, en acımasızıydı.
Ama tam o umutsuzluğun ortasında, odanın sessizliğini arkadaki yataktan gelen tanıdık, tok bir ses bozdu.
''Fırtına'yı şikâyet etmişsin.''
Bu ses Ateş'e aitti. Yağmurlar ekibi görevden dönmüştü. Bunu fark etmeyecek kadar içime sinmiştim. Başımı ellerimin arasından kaldırıp ağır ağır salladım. ''Yaptım,'' dedim sadece. Sesimdeki o soğukkanlı kararlılık, Ateş'i yataktan kaldırıp karşıma dikmeye yetti. O yorgun ama çakmak çakmak gözleriyle bana baktığında, içimdeki her şeyi ona bir çırpıda anlattım.
''Şikâyet ederek iyi yapmışsın,'' dedi Ateş, ağır elini omzuma atarak. O elin sıcaklığı, içimdeki o buz kesmiş üşümeyi bıçak gibi kesti.
''Hadi oradan,'' dedim alayla, sesimdeki kırgınlığı öfkeyle örtmeye çalışarak. ''İçten içe kalıbımın adamı olmadığımı düşünüyorsun. Kâzım'a yenildiğimi, daha çocuk olduğumu... Kim almış bu adamı özel harekata diyorsun. Sözde keskin nişancı olacak; ben Yağmurum, herif daha damla bile değil diyorsun içinden.''
Ateş, bu sözlerim üzerine duraksadı. Yüzüne, söylediklerimin saçmalığına gülen ama içinde büyük bir ciddiyet barındıran o yarım gülümseme yerleşti. Gözlerini gözlerime dikti.
''Hakkında böyle düşünüyorsam bir daha o öğretmeni görmek bana nasip olmasın,'' dedi. Sesi o kadar emin, o kadar netti ki bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Dikkati dağılan zihnim hemen yeni bir soruya tutundu. ''Öğretmen kim?'' diye sordum, kaşlarımı çatarak.
Ateş, sanki o anı yeniden yaşıyormuş gibi uzaklara baktı. ''Geçen gün gördüm, köy okulu öğretmeniymiş; başka bir şey bilmiyorum hakkında. Beğendim kızı. Bak, büyük yemin ettim, bir daha görmeyeyim dedim.''
Özel harekatın içinde, bu kadar sert adamın arasında edilen böyle bir yemin, odaya yayılan şüpheyi anında dağıtmıştı. Onun samimiyetine ikna olmuştum, omuzlarımdaki gerginlik yavaş yavaş çözüldü.
''Tamam,'' dedim başımı hafifçe sallayarak. Sesimdeki o hırçın tını yerini mahcubiyete bırakmıştı. ''Kusura bakma, biraz fazla yüklendim.''
Ateş, hiçbir şey söylemeden yanıma yaklaştı ve ağır, kemikli eliyle sırtımı sertçe sıvazladı.
''Sen harbi adamsın, Dinçer. Bu yaşadıklarını sınavın deyip cebine koyacaksın ama sırası geldiğinde de hesabını soracaksın. Yağmurlar olarak arkandayız. Abi ararsan ben buradayım, kardeş dersen hepimiz buradayız. Senin davan, bizim davamızdır artık.''
Ateş'in bu sözleri, Atlas'ın gidişinden ve Belçim'in yokluğundan beri aldığım ilk gerçek nefesti. ''Eyvallah,'' dedim.
Ateş omzumu sıkıp beni sarstı. ''Hadi kalk, her zamankinden daha hevesle üniformanı giy. Bir polis gibi dik durarak çık o kapıdan.''
Gülümsemeye çalıştım. ''Mesleğime aşığım ben. Her zaman hevesle giyerim.''
Ateş de gülümsedi. ''Allah ayrı koymasın. Bugün bir protokol gelecekmiş, herkes diken üstü gecikme.''
Belçim'e olan özlemimi göğüs kafesime kilitledim; o kilit paslıydı, canımı yakıyordu ama şimdi sızlanma vakti değildi. Omuzlarımı dikleştirip üzerimdeki o ağır havayı dağıtmak istercesine üniformamı kuşandım. İliklediğim her düğmede, sanki aylardır üzerime yapışan o baskı ve aşağılanma hissi gün yüzüne çıkıyordu. Kumaşın sertliği tenime değdikçe, kendimi yeniden bir asker gibi hissetmeye başlıyordum.
Derin bir nefes alarak Halil abiye baktım. Odanın köşesinde sessizce duruyor, her zamanki vakarını koruyordu. Ama bugün... Bugün bana bir başka kederle bakıyordu sanki. Gözlerinde, fırtınanın yıkıp geçtiği bir şehri izler gibi bir hüzün vardı.
''İçimde bir kofluk var abi,'' dedim fısıldayarak. Sesim boş odanın duvarlarına çarpıp kalbime geri döndü. ''Sanki o çerçevedeki benim.''
Yutkunarak Halil abinin çerçevesini silmek için aldığım mendille tozunu aldım. ''Merak etme, dik durağım. Yıkılmaz sanılmak için. Ama bir gün yıkılmaz da olacağım. Sanılmak için değil.''
Halil abinin ardından boynu en az benimki kadar bükük zakkuma da veda edip odamdan ayrıldım. Diyarbakır Özel Harekat Merkezi'nin sabah rüzgarı yüzümü jilet gibi keserken ayaklarımı yere her zamankinden daha sağlam basarak ilerledim.
Yeşil gözlerim nizamiye kapısından giren o siyah araç konvoyundaydı. Tozu dumana katarak duran arabaların kapıları eş zamanlı açıldı.
O mahşeri kalabalığın içinden, polis barikatını bir kâğıt gibi yırtıp gelen kuzenim Yaz'ı gördüm. Koşarak boynuma atıldığında, aylardır üzerime yapışan o kirli yalnızlık hissi bir anda dağıldı. ''Dinçer abi! Çok özledim seni!''
Kollarım gayriihtiyari sırtını buldu. ''Nereden çıktın kız sen?'' dedim, sesimdeki şaşkınlık bir nebze olsun gülümsememe sebep olmuştu.
''Sen gelmiyorsan Demirsoy ailesi gelir,'' dedi, gözlerindeki o çocuksu parıltıyla.
Fırat amcam yanımıza yaklaşıp her zamanki sitemini yaptı ''Dumankaya demeyi unuttu, karım olmadığı için mi unutuluyorum ben?''
Alphan amcam ise Fırat amcamın bu hassasiyetine uyuz oluyordu. ''Lan oğlum ne bu hassaslık?''
O sırada Halide yengem yanıma koptu geldi. ''Benim minik kuşum,'' diyerek parmak uçlarında yükseldiğinde ona sıkıca sarıldım. Halide yengem beni hep minik kuşum diye severdi ve ben de bu sevgiye sarılırdım.
Fırat amcam beni tepeden tırnağa süzüp ''Minik kuşa bak, 1.90,'' diye mırıldandı. Halide yengem amcamın koluna vururken gülümsedim.
Yaz kulağıma eğilip fısıldadı. ''Annem birazdan zayıflamışsın diyecek.''
Yaz'ın sözü biter bitmez Halide yengemin gözleri buğulandı. ''Ama zayıflamışsın bir tanem. Çok üzülüyorum ben böyle,'' dedi suratını asarak.
''Bilerek verdim yenge, gayet iyiyim,'' diye gülümseyerek geçiştirdim.
Görüş alanıma giren son kişiler annem, babam ve amcamdı. Güneşin vurduğu o tozlu bahçede, sadece babam ve annemin üzerindeki üniformalar parlıyordu. Annem başındaki bereyi ağır bir hareketle çekip aldığında tek bir saç teli bile oynamadı. O an sanki zaman durdu, bahçedeki fısıltılar kesildi.
''Oğlum...''
Aramızdaki mesafeyi tek bir adımda kapattım ve aylardır sırtımda taşıdığım o devasa yükü annemin omzuna bırakırcasına ona sarıldım. Özlemden öte, bir ihtiyaçtı bu. Aylarca kalbimi çürüten o buruk his, annemin o tanıdık, güven veren kokusunda eriyip yok oldu.
Hemen ardından, bizim sarılmamızı bir adım geriden gururla izleyen babama yöneldim. Kollarını bana sardığında kulağıma doğru fısıldadı. ''Canım oğlum benim...''
''Baba, hoş geldin.''
''Hoşlaştıracağız buraları,'' dedi babam, gözlerini kısıp binanın pencerelerinde gezdirerek. Sesindeki o karanlık tınıdan buraların altüst olacağını anlamıştım. ''Onun için geldik.''
Sağımda annem, solumda babam... Etrafımı saran o devasa Demirsoy ailesiyle bahçenin tam ortasında bir kale gibi duruyorduk. Etraftaki polislerin şaşkın gözleri üzerimizdeydi, saygı duruşunda bekledikleri bu insanların aslında benim ailem olduğunu idrak etmeleriyle yüzlerindeki ifade şekil değiştiriyordu. Annem, tek bir bakışıyla karşı tarafa kaç kurşun atmıştı, sayamazdım.
Tüm bu karambolü arka tarafta arabasına yaslanmış, bir satranç ustası edasıyla izleyen ikizim Atlas, tek bir işaretimle yanımıza geldi. Tam karşımda durduğunda bir aynaya bakıyor gibiydim.
''Dinçer,'' dedi omzuma sertçe omuz atarak.
''Ne var lan?''
''Sen daha yakışıklısın desene.''
İçten bir kahkaha attım. ''Sen daha yakışıklısın.''
''Haklısın,'' diyerek omuz silkti, o bildiğim küstah ama güven veren tavrıyla. Bizi buraya o toplamıştı, beni benden iyi okumuş, ihtiyacım olan tek şeyin bu olduğunu bilmişti.
''Başlayalım mı yarbayım?'' diye sordu amcam, gözlerini anneme dikerek.
Annem hafifçe başını salladı, sesi buz gibiydi: ''Bana bırak, Ali. Her şeyi.''
Amcam memnuniyetle göğsünü kabarttı. ''Şehir senin, komutan sensin.''
Annem bana döndü, gözlerinin içindeki o çelik gibi sert ama korumacı ifadeyle: ''Sözlerim bitene kadar beni dinleyeceksin, dimdik durarak. Benim oğlum olduğunu, babanın oğlu olduğunu ve her şeyden önemlisi şerefli bir polis olduğunu göstererek. Anlaşıldı mı?''
Annemin sarılmayı andıran gözlerine sıkı sıkı sarılıyordum. ''Anlaşıldı anne.''
Annem benden onayı aldıktan sonra geriye doğru birkaç adım attı ve tüm heybetiyle arkasını döndü. Bahçedeki her bir polisin nefesi kesilmişti. Önce tüm timleri usulünce selamladı, ardından bir eli arkasında, hazır ol pozisyonunda bekleyen Fırtına timinin tam karşısında durdu. Onlara selam bile vermedi, onları yok saydı.
''Fırtına timi! Rahatta dinle!''
Emriyle beraber bahçedeki tüm polislerin elleri arkada kenetlendi. Annemin sesi binanın duvarlarında yankılanırken, öfkesi havayı ağırlaştırıyordu.
''Bugün burada toplanma nedenimiz belli. Konunun muhataplarını bir odaya çekip anlatmak olmazdı. Onlar yaptıklarını hepinize yaymış, ben de sizi hakikatten mahrum bırakmak istemedim! Bu bahçedeki her bir polis duysun ve anlasın ki polislik ne demek değildir! Koskoca diye anılan Fırtına timinin küçük hesaplarından, ekip arkadaşlarına yaptıkları zorbalıktan, eziyetten ve saygısızlıktan bahsedeceğim sizlere!''
Tam Kâzım'ın karşısında durdu. Kâzım'ın gözlerindeki o kibir, annemin dik bakışları altında ufalanıp gidiyordu. Annem bir aslan gibi avının üzerine çökmüştü. ''Adın ne lan senin?''
''Kâzım K-''
''Siz kimsiniz lan!'' diye kükredi annem. ''Siz kimsiniz de ekip arkadaşınızı kafanıza göre operasyondan uzaklaştırıyorsunuz! Benim askerlikte geçen bir ayım bile sizin koca senelerinize bedel. Seneleriniz olur mu artık, bilinmez. Olmasın zaten! Koskoca özel harekatın sizin gibi onursuzlara ihtiyacı yok!''
Bahçede kimseden çıt çıkmıyordu. Babamın gözlerinde o her zamanki hayranlık ve gurur karışımı ifade vardı; annemin bu adaleti dağıtışını büyük bir sükunetle izliyordu. Annem devam etti:
''Hepiniz hakkında tutanak tutulacak, benim adım Suna Demirsoy'sa siz ceza alacaksınız! Bir kamu personeli olarak aldığınız cezadan ders çıkartmak zorundasınız. Şimdi uygun adımda binaya girin, biraz da özel konuşalım sizinle!''
Annemin kopardığı bu kıyamet, benim için bir ışık yılı uzaklıktaymış gibi hissettiriyordu. Olayın tam merkezindeydim ama sanki her şey bir rüyaydı. Müfettişlerin çoktan binaya girdiğini, disiplin tüzüğünün çarklarının dönmeye başladığını biliyordum. Odama gidip, her satırı mermi gibi ağır olan o şikâyet dilekçesini titreyen ellerimle komiserime teslim ettim.
Dışarı çıktığımda ailem binayı adeta kuşatmıştı. Ali amcam bir grup polisle mesleki bir sohbete dalmış, Alphan ve Fırat amcalarım ise binanın girişinde adeta birer nöbetçi gibi dikilmişlerdi. Yaz ise her zamanki merakıyla polislerin silah teçhizatlarını kurcalıyordu.
Ancak gözlerim annemi arıyordu. Onu bulduğum yer, içimde garip bir sızıya neden oldu. Bir odada, pencereden görebildiğim kadarıyla Kâzım ile karşı karşıyaydı. Kâzım bir sandalyede, omuzları çökmüş bir halde oturuyordu. Annem, eli Kâzım'ın ensesinde, öfkeyle bir şeyler fısıldıyordu. O otorite figürü, o an sadece bir komutan değil, evladının hakkını savanan bir anneydi. Annemin öfkeyle sandalyeye attığı tekmeleri, Kâzım'ın her darbede biraz daha küçülüşünü izledim.
Tam o sırada babamın eli omzuma kondu. Beni o pencereden, o hiddet sahnesinden uzaklaştırdı. ''Bırak oğlum,'' dedi babam, sesi sakin ama derinden geliyordu. ''Annen fırtınayı dindiriyor. Senin payına düşen artık sadece güneşin tadını çıkarmak.''
Gülümsedim ama yorgun bir gülümsemeydi bu. ''Zor bir gün oluyor baba,'' dedim içimi çekerek.
''Güzel günleri yakalamak için o oğlum, merak etme zorunu kolaylaştırmaya geldik.''
''Özür dilerim,'' diye mırıldandım, mahcubiyetim boğazıma düğümlenmişti. Onları buraya, bu kirli hesapların ortasına kadar sürüklediğim için kendimi suçlu hissediyordum.
''Annen gelsin konuşacağız hep beraber, ailecek. Özledim zaten, nerede kaldı bu kadın?'' dedi babam, gözü hala o odanın penceresindeydi.
''Sinirli biraz, çıkmasak mı karşısına?'' dedim, annemin az önceki kükreyişi hala kulaklarımdaydı.
Babam bıyık altından güldü. ''Bu kadın sinir hastası zaten, Dinç. İlk tanıştığımız günden bugüne bir şey değişmedi ki. Suna sinirlenmesin diye sizi ben doğurmak isterdim zamanında.''
Attığım kahkaha bahçedeki o ağır havayı yırtıp geçti. Babamın bu absürt ama sevgi dolu anıları en büyük ilaçtı. Ben gülerken babam sırtımı sıvazladı, elinin ağırlığı bana dünyaları verdi. ''Fişek gibisin, Dinç. Ateşsin oğlum alevsin,'' dedi gözlerimin içine bakarak.
Başımı öne eğdim. ''Eziğin tekiyim baba, güçsüz, zayıf biriyim... Koruyamadım kendimi.''
Babamın elindeki sıcaklık bir anda sertleşti, beni kendine çevirdi. ''Annenin sinirli haline dönüştürme beni, söylediklerinin hiçbiri değilsin. Sadece şu an kendini kötü hissediyorsun, sen hep kendine haksızlık ederdin. Kendinden harcardın, şimdi de öyle yapıyorsun. Çünkü kolay olan bu.''
''Ne yapacağımı bilmiyorum baba.''
''Sana ne yapacağını söylemek için değil ama yol göstermek için geldik. Bir de seni özlediğimiz için. Bir daha asla aramıza bu kadar mesafe koyma, Dinçer. Asla.''
''Söz,'' dedim. Hayattaki en büyük dayanağın aile olduğunu çok iyi anlıyordum.
Gün biterken, omuzlarımda hala o soruşturmanın yükü ama yüreğimde eşsiz bir ferahlıkla odama adımladım. Arkamda annem ve babam vardı. Hiç görmedikleri, aslında benim de içinde kendimi yabancı hissettiğim odayı merakla süzüyorlardı. Onları ilk olarak Halil abiyle tanıştırdım. Birbirlerine bakışlarındaki o aynı toprağın insanıyız sessizliği yetti, anlaştılar.
''Kastamonuluymuş Halil abi. Bir arkadaşımla sözleştik mezarını ziyarete gideceğiz.''
Babam gülümsedi. ''Sevindim oğlum.''
''Benziyor muyuz anne?'' diye sordum, annem Halil abinin o kederli fotoğrafını incelerken.
''Benziyorsunuz annem, benziyorsunuz,'' dedi annem, sesi yumuşamıştı ama bakışlarındaki o kor hala sönmemişti.
''Hâlâ sinirli misin anne?'' diye sordum.
Annem yavaşça bana döndü. ''Çok sinirliyim, Dinç. Bir polisin yaşadıklarına sinirliyim, oğlumun yaşadıklarına ayrıca sinirliyim. Bir anne olarak hissettiğim duyguları bilmek istemezsin. Konu sensen acımasız birisiyim. Bu konuda tek bir kollaman olursa seni de ezer geçerim.''
Babam hemen araya girip annemin önüne geçti. ''Şşt sakinleş yavrum, bir şey demedi daha oğlan.''
''Demedi ama çok şey der gibi bakıyor gözleri. Hepsi sana yaşattıklarının bedelini ödeyecek. Artık hepsiyle şahsi meselem var.''
''Anne... Bu konudan konuşmasak olur mu?'' dedim yalvaran bir sesle. Artık sadece huzur istiyordum.
Annem birkaç saniye yüzüme bakakaldı. O sert, tavizsiz ifadesi yavaş yavaş çözüldü. Omuzlarını düşürerek derin bir nefes aldı. Beş dakika sonra, kendimi o koskoca üniformalı kadının dizlerine yatmış, saçlarımın okşanışını izlerken buldum.
''Parmak boyunu geçiyor, görmeyeyim bir daha,'' dedi saçlarımı çekiştirerek.
Gülümsedim. ''Yaz cezayı komutanım, senden gelecek ceza ödüldür.''
Eğilip saçlarımı öperek kokumu içine çekti. ''Öyle güzel bir adamsın ki, öpe koklaya sevmek istiyorum saatlerce. Bir daha asla bu kadar ayrı kalmayacaksın, gözümün önünde duracaksın. Abin de sen de. Baban delirdi oğlum, adamı özlem ataklarından nasıl koruduğumu bir ben bir de Fırat biliyor.''
''Emredersin komutanım, sen ne dersen o,'' dedim, yanağına küçük bir öpücük bırakarak.
Dertleştik ama o yaralı konuyu bir daha açmadık. Gözlerim tam kapanacakken kapı pat diye açıldı. İçeriye ikizim Atlas ve babam girdi.
''Şafak operasyonu mu yapıyorsunuz beyler? Asker ve polis olan biziz, hayırdır?'' diye takıldı annem.
Atlas hemen kendini savundu. ''Babamın fikriydi anam.''
''Atlas'ın fikriydi alakam yok.''
Atlas babama ters bir bakış atıp yanımıza kadar geldi. Babam kapıyı kapatıp odayı bizim güvenli kalemiz haline getirdi.
''Yalnız ben de yatacağım anne kucağına, şu an ilgine ihtiyacım var,'' dedi Atlas, her zamanki rekabetçi tavrıyla.
''Ben kalkayım,'' diyecek oldum ama annem eliyle beni kucağına bastırdı. ''İkinize de yetecek kadar sevgim var,'' dedi saçlarımı öperek.
Babam arkadan hafifçe öksürdüğünde hepimiz gülümsedik. O gece o küçük odada, dünyanın en büyük ordusundan daha güçlüydük. Atlas'ın iş anılarına kahkahalarla güldük, annemin askerlik anılarını ilk kez duymuş gibi dinledik. Mevzu yine dönüp dolaşıp annem ve babamın o efsanevi tanışma hikayelerine geldiğinde, içimdeki o kofluk hissinin tamamen dolduğunu hissettim.
Gözlerim kapanırken kalbimde artık o sıkışma yoktu, sadece bir Demirsoy olmanın, bir ailenin parçası olmanın verdiği o sonsuz huzur vardı. Uykuya dalarken duyduğum son şey, annemin saçlarımda gezinen parmaklarının hışırtısıydı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |