4. Bölüm

Marziye ve Kamuran

Pekbiafiliyalnizlik
pekbiafiliyalnizli

Sellam!

Nasıl gidiyoruz?

Dinçer'i çok tatlı benimsediniz ne çok mutlu oldum bilemezsiniz, var olun🙏

Çoban güzelimizin ismini bu bölüm öğreniyoruz, var mı tahmini olan?

Yorumlarınızı müthiş bir heyecanla bekliyor olacağım.

Çok keyifli okumalar 💛🌸

medya: dinç ve beni

5 Yıl önce -Diyarbakır

Yaz mevsimine tezat geçen o keskin gecede, dışarıda esen rüzgâr odamın perdesini sanki içeri girmek istercesine havalandırıyordu. Yatağıma uzanmış, daha rahat uyuyabilmek için seçtiğim o koyu renkli perdenin dalgalanışını seyrediyordum. Perde her esişte daha kuvvetli aralanıyordu, dışarıda fırtına vardı ama benim içimde de ondan aşağı kalır bir fırtına yoktu. Tek fark, benim rüzgârımla rahatsız edebileceğim kimsem yoktu, perdem bile benden bağımsızdı.

Kaçakçılık operasyonunun üzerinden iki gün geçmişti. Buralar yine o bildik durgunluğuna gömülmüştü. Haydar abi, "Bizim mevsimimiz henüz gelmedi," diyordu sık sık. Ben de o meçhul mevsimi, içimdeki sessizliğe sığınarak bekliyordum.

Odamdaki bu ağır sessizliği telefonumun kuvvetli titreşimi böldü. Ekranda ikizim, diğer yarım Atlas vardı; görüntülü arıyordu. Kulağına taktığı beyaz kulaklıkları ve üzerindeki sporcu atletiyle Ortaköy sahilinde yürüdüğünü görünce yine babaannemlerin yanına gittiğini anladım.

Telefonu karşıma sabitleyip aramayı cevaplandırdım. "Günaydın lan," dedim, sesimdeki yorgunluğu gizlemeye çalışarak.

"Lan mı? Kapa, kapa... Hiç çekemem senin bu odunluğunu."

"İşine gelirse koçum, bizde üslup böyle."

"Az önce Jüjü'yle kahvaltı ettim. Kadın tam bir eski İstanbul hanımefendisi, öyle kibar, öyle zarif konuşuyor ki... Şimdi senin bu kaba sesini duyunca midem bulandı," dedi, her zamanki neşesiyle.

"Babaannem nasıl?"

Koşmaya devam ederken bir yandan da terini omzundaki havluyla sildi. "Çok iyi, keyfi yerinde. Anneme hediye olarak yeni bir silah almış, sana soracaktı 'Bu model olur mu?' diye ama daha uyanmamışsındır diye kıyamadı."

"Markası neydi?"

"Silah markasından ben ne anlarım abi? Sen bana yiyecek markası sor, lezzet sor."

"Hızlı koşma, tempon çok yüksek, Atlas," dedim, içimdeki o bitmek bilmeyen koruma içgüdüsüyle.

"Jüjü peşime şoförü Enver abii takmış zaten, anlamadığımı sanıyor. Enver abi de arkamda Dr. Watson gibi havalarda, dakika başı rapor veriyordur kesin."

Astımı vardı Atlas'ın; bu yüzden ona karşı hepimiz hep bir adım daha dikkatli, hep daha korumacıydık. Ama bu dengeyi iyi kuruyorduk; onu işe yaramaz hissettirmeden, sadece iyi olduğundan emin olmak istiyorduk.

"Ben yokken bu ilginin kıymetini bil," dedim iç çekerek. "İzne bir geleyim, babaannemin dizinin dibinden ayrılmayacağım."

"Aynen kardeşim, aynen... Sen ancak sosyal medyadan Jüjü'yle olan fotoğraflarımıza bakarsın. Beni o buruşuk yanaklarıyla nasıl öptüğünü görünce kıskançlıktan çatlarsın artık."

"Sensin buruşuk! Doğru konuş lan babaannemle. Ayrıca Jüjü ne anasını satayım? Doksan yaşında kadın o."

"Kendi istiyor oğlum, keh keh gülüyor valla. Kafasındaki o klasik topuz tokasından başka hiçbir şeyi takmıyor kafaya."

Öyleydi sahiden. Babaannem, eşini kaybettikten sonra uzun bir süre Ankara'da bizimle yaşamıştı. O kederli günleri bizim lise çağımıza denk gelmişti; bizimle o da kafayı dağıtmış, eskisine göre çok daha eğlenceli, hayat dolu bir kadına dönüşmüştü.

"Jüjü bana sosyeteden birilerini ayarlayacakmış," dedi Atlas, hınzırca.

"Lan o kadar zarif kadından bunu mu istedin cidden?"

"Ben istemedim, o vizyoner kadın kendisi teklif etti."

"Arsız herif seni."

"Eskiden erkolar çok erken evleniyormuş abi, biliyorsun."

"Erko ne lan?"

"Erkeğin kısaltması işte şekerim, yeni nesil böyle diyor."

"Oğlum 'erkek' çok mu uzun bir kelime? Dilin mi yoruluyor?"

"Demir'i hatırlamıyor musun? Çocukken 'yeter' diyemez, 'yeto' derdi. Bizim ekipte bu genetik."

Güldüğümde Atlas hemen gediğine koydu lafı: "Sen de 'umadı' derdin bana. 'Umadı Dinç' derdi Demir de sana."

"Demir sana da 'İtlas' derdi şekerim, onu ne yapacağız?"

"Olsun, bana gizlice yemek veriyordu, o yüzden onu çoktan affettim."

"Koşudan sonra düzgün bir şeyler ye."

"Enver abie sağlam bir Ortaköy kahvaltısı ısmarlatırım şimdi, merak etme."

"Paran yoksa atayım mı biraz?"

"Bende para biter mi? Senin attığın o manzara resimlerini kendi çektiklerimle birleştirip sattım.''

"Lan, o zaman sen bana at!"

"Paraya mı sıkıştın? Dur, Ali amcama söyleyeyim de sana bir can suyu göndersin."

"Amcama bir şey söyleme üç kağıtçı, ihtiyacım yok benim."

"Dinç?"

Sesi aniden ciddileşmişti. O uçarı havası dağıldı, bakışları derinleşti. "Söyle başımın belası?"

"Ankara'dayken Ayaz timi toplandı, onlar konuşurken cama tırmanıp dinlemeye çalıştım. Sizin timde sorunlar varmış, öyle dediler..."

"Yok öyle bir şey, uyduruyorlar. Hem sen nasıl yakalanmadın lan?"

"Bundan sonrasını duyamadım zaten, Alphan amcam ensemden yakaladığı gibi yere bıraktı beni. Bir daha onları dinlersem aile yemeklerinden mahrum kalacakmışım."

"Ne güzel tehdit etmiş seni, tam damarından vurmuş."

"Başımdan aşağı kaynar sular döküldü resmen. Halide yengem de beni yerden kaldırıp sağıma soluma baktı. 'Nasılım doktor hanım?' dedim, 'Yaşayacaksınız Atlas Bey' dedi. Yaşayacakmışım Dinç.''

Keyifle güldüm. "Manyak herif."

"Abi?"

Ona bana abi dediğinde, maskelerin düştüğünü ve asıl meseleye girdiğimizi bilirdim.

"Mutsuz musun orada? Yeni ekipte sorunlar olur tamam ama... Sen böyle hayal etmemişti ki orayı. Üzülüyor musun abi? Kırıyorlar mı seni?"

Kırıyorlar beni kardeşim, hem de en ince yerimden kırıyorlar, diye geçirdim içimden.

"İyiyim ben, Atlas. Her ekipte pürüz olur, şeker dükkânı işletmiyoruz sonuçta. Halledemeyeceğime inanırsam basarım istifayı, gelirim. Sen bakarsın bana."

"Bakarım tabii," dedi neşeli bir sesle. "Mutsuzsan seni oraya bağlayan hiçbir şey yok, çık gel."

"Eyvallah kardeşim."

Vedalaştıktan sonra telefonu komodinin üzerine bıraktım. Ellerimi yatağa bastırıp başımı geriye attım ve derin bir nefes aldım.

Ben genellikle görünmez adam olurdum, bu çocukluğumdan beri böyleydi. Atlas, benim aksime durduramadığımız bir fırtınaydı. Astımına rağmen yerinde durmazdı, bazen ilacının bittiğini bile fark etmezdi, o zamanlarda krize girdiğinde imdadına hep biz yetişirdik.

İnsanlarla nasıl bu kadar kolay bağ kurabildiğine hep şaşırırdım. Kreşten liseye kadar her okulda başkan olmak isterdi. O seçilsin diye, adaylar dahil tüm çocuklara rüşvet dağıtırdık. Bunun yanlış olduğunu bilir, bizi daha legal yollara çekmeye çalışırlardı ama yine de kardeşlerini yalnız bırakmazlardı. Annem o rüşvet olayını şüpheli hareketlerimizden anlamış ve hepimize unutulmaz bir ayar vermişti.

Biz, yanlış olduğunu bile bile birbirimiz için her şeyi yapardık. Hayatımda asla dediğim ne varsa, Atlas için bir bir yapmıştım. Biliyordum ki, onlar da benim için dünyayı ateşe verirlerdi.

Zihnimin kıvrımlarına sığınan o eski anıları, başka bir zaman yeniden yüzleşmek üzere ruhumun derinliklerine uğurlayıp yataktan doğruldum. Başımı sertçe kaşıyarak mahmurluğu üzerimden attım ve dışarıda kopan o vahşi fırtınaya şahitlik etmek adına odadan çıktım. Kapıyı açar açmaz, bozkırın keskin rüzgârı bir tokat gibi yüzüme indi, iliklerime kadar işleyen o soğuğa rağmen üzerime ceketimi alma gereği duymadım.

Ben, insanların kötü diye yaftaladığı o hırçın havaların müptelasıydım. Herkes fırtınadan kaçıp kendi güvenli köşesine çekilirken, ben asıl benliğimi bu kargaşada bulurdum. Belki de bu yüzden insanlarla zamanlarımız hiçbir zaman birbirini tutmuyordu; biz farklı mevsimlerin, farklı frekansların insanlarıydık.

Eğitim alanlarının bulunduğu arka bahçeye kadar ağır adımlarla yürüdüm. Başımı kaldırdığımda, dün güneşin selam verdiği o tepede şimdi sadece koyu, geçit vermez bir karanlık vardı. O çoban kızı yoktu orada; peki, orada olmasını gerçekten ister miydim? Bu sorunun cevabını kendime bile veremeden ellerimi cebime sokup bakışlarımı o karanlık tepeden kaçırdım. Ne ağacı olduğunu bilmediğim, rüzgârda inleyen bir gövdeye sırtımı yasladım. Kuru rüzgârın beni bir kefen gibi sardığı bu sabaha da nihayet kan kırmızısı bir güneş doğdu.

Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte üste bir hareketlilik patlak verdi. Hemen odama dönüp üniformamı kuşandım; gövdemi o zırhın içine sığdırdım. Harekât emri gelmişti. Armalardaki yerimizi aldığımızda Şef, operasyonun detaylarını o tok sesiyle anlatmaya başladı:

"Köyde saklanan liste başı teröristlerden birini istiyor Bordolar! Sağ salim yakalanacak Fırtına, buraya dikkat! Sağ salim paketleyip dostlarımıza teslim edeceğiz. Anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı Şef!" diyerek tek vücut, tek ses olduk.

''Yağmurların göreviydi ama adamlar surda! Beni sakın Yağmurlara karşı mahcup etmeyin!''

"Kim haber uçurdu Şef? Yine mi muhbir?" diye sordu Efe, merakla.

"Muhbir ya... Muhbir," dedi Şef, gizemli bir ifadeyle.

Başımı yanımda duran Efe'ye çevirdim. "Kim bu muhbir?"

"Ben bilmem, biz de bilmeyiz Çömez. Bir Şef bilir, bir de Haydar abi."

"Anladım," dedim ve silahımın emniyetini kontrol ederek.

Köye vardığımızda, tim olarak kol kol, sessiz birer gölge gibi ilerledik. İstihbarat sağlamdı, hangi evde yuvalandıklarını biliyorduk. Ancak işimizi zorlaştıran asıl şey, içerideki masum rehinelerdi. Evin etrafını bir çember gibi sardık; Kâzım çoktan karşı çatıya konuşlanıp dürbününün arkasına geçmişti.

Haydar abimin kapıyı menteşelerinden söküp atan o meşhur tekmesiyle ilk unsur içeri süzüldü. Ben, dış emniyeti tutanlardan biriydim. Asıl kıyamet içeride kopuyordu ama ben şimdilik o hareketlilikten muaf tutulmuştum; yine de bana verilen bekçilik görevini en iyi şekilde yapmaya odaklandım. Tam o sırada pencereden atlayan bir karaltı gördüm; kaçmasına fırsat vermeden üzerine çöktüm ve etkisiz hale getirdim. Dört bir yana dağılmaya çalışan adamlardan birinin peşine düştüm. Belimdeki silahı, gölgemden daha hızlı çekip adamın kaçan adımlarını hedefledim. Kurşun hedefini buldu; adam yere kapaklandı.

İçerideki sıcak çatışmaya girmek için içim içimi yiyordu. Bir hevesle içeriye ilk adımımı atacağım sırada Haydar abi omzumdan yakaladı. "Sakın dellenme Çömez! Kal yerinde, uçanı kaçanı avla sadece."

"Anlaşıldı," dedim, dişlerimi sıkarak.

Kuş uçurtmamak için çevreyi kollamaya başladım. Ancak içeriden Efe'nin, "Destek atın lan!" diye bağıran o can havliyle çıkan sesi duyulduğunda düşünmeyi bıraktım. Düşünmem gerektiğini Şef birazdan ciğerlerimi sökecek gibi bağırarak anlatacaktı ama o an tek önceliğim Efe'ydi.

Silahımla köşe bucak kontrol ederek içeri daldım. Girdiğim odada Efe, namlusunu göğsüne dayamış bir teröristle burun burunaydı. Silahımı kılıfından çekip tetiğe bastığımda, bugün o köyde yankılanan son kurşunun sahibi olduğumu henüz bilmiyordum. Kurşun tam omuriliğe isabet etmişti.

Efe, üzerine yığılan leşi tek hamlede kenara itti. Kalkması için elimi uzattım; eldivenli elimi sıkıca kavrayıp doğruldu. Kısa ve erkeksi bir şekilde sarılıp elini omzuma vurdu. "Eyvallah birader," dedi, sesi titreyerek.

Benim gözüm ise hala cansız yatan adamdaydı. O dakikadan sonra ekip içeri doluştu. Nefes nefese kalmıştım; elimle alnımdaki teri sildim.

"Kahraman mı oldun lan Çömez?"

Kâzım'ın o zehirli ve alaycı sözlerini umursayacak vaktim yoktu çünkü Şef, bir fırtına gibi önümde bitti.

"Sana yerinden ayrıl diyen oldu mu lan?!"

"Şef, be-"

"Kes lan! Bir de konuşacak mısın? Benim emrim seni oraya mıhladı! Sen bir mıhsın! Nasıl sökersin lan yerinden o mıhı?!"

Efe bir adım öne çıktı. "Ölüyordum Şef, beni kurtar-"

"Astro, konuş dedim mi lan sana! Hepiniz başka bir alem olmuşsunuz!"

Şef, öfkeyle başındaki miğferi çıkartıp büyük bir gürültüyle yere fırlattı. Odada ölüm sessizliği hakimken Şef dakikalarca üzerime yürüdü, bağırdı. Başımı önüme eğdim. Bu sözleri hak etmiştim; çünkü bizim işimizde emir her şeydi. Sebep ne olursa olsun çiğnenmemesi gereken o kutsal çizgi... Bunları bilsem de ruhumdaki o ince kırılganlık yine sızlamaya başlamıştı. Moralim yerle bir olmuştu.

Şefin o ağır, kurşun gibi sözlerinin ardından bıraktığı sessizlik, odadaki havayı iyice ağırlaştırmıştı. Timdekilerin üzerimde gezinen bakışları, gövdemi sanki olduğundan daha küçük, daha işe yaramaz hissettiriyordu. Tam o ezilmişlik hissiyle boğuşurken, omzumda beklemediğim bir el hissettim.

"Takma lan," dedi Kâzım, sesi bu kez hırçın değil, garip bir şekilde teselli eder gibiydi. "Şef asabi bugünlerde. Haksız da sayılmaz oğlum ama ben anlıyorum seni. Sen girmesen o odaya, ben dalardım zaten. Umursama lan, salla gitsin. Yaşlandı herif, birkaç yıla yaşlı bakımevine ziyarete gideriz, orada fırçalar bizi. Siktir et."

Kâzım'ın bu kendine has desteği içimi bir nebze soğutsa da hatanın ağırlığı hala omuzlarımdaydı. Ben fıtratım gereği sessizdim ama Şef'in o gürleyen sesinden sonra, kendi sesimi bile duymak istemediğim bir suskunluğa gömüldüm. Armaya geçip merkeze doğru yola çıktığımızda timde alçak sesli bir uğultu vardı.

"Bordolara teslimatı biz mi yapacağız Şef?" diye sordu Efe.

"Sizin gözünüz bir süre Bordo görmesin Fırtına! Coştunuz son günlerde, biraz durulun," diye tersledi Şef.

Doğduğumdan beri o bereyi takan adamlarla, ailemle iç içe olduğum için bu duruma içerleyenlerden olmadım. Şef'in bu öfkesinde payım olduğunu bilmek, göze batmadan sıramın gelmesini beklemeyi zorunlu kılıyordu. Merkeze ulaştığımızda vakit kaybetmeden operasyon raporlarının başına çöktüm. Sıkkın bir ifadeyle, kulağımın arkasına sıkıştırdığım kalemle kağıtları doldurmaya başladım.

"Dinçer."

Zümra'nın sesini duyunca başımı dosyalardan kaldırdım. "Efendim komiserim?"

"Gel biraz, seninle konuşalım," dedi. Sesi emirden ziyade bir davet gibiydi.

"Peki komiserim."

Masadaki kalemleri bırakıp ayaklandım. Bahçeye doğru adımlayan Zümra'nın peşinden giderken, Kâzım'ın arkamdan savurduğu birkaç küfrü duymamak için botlarımı zemine daha sert vurdum. Betonun o soğuk sesine sığındım.

Kırık bir güneşin aydınlattığı bahçede, ağaçların cılız gölgelerine sığındık. Karşılıklı oturduğumuzda Zümra doğrudan konuya girdi.

"Şef, acemi olduğun için bir hata yapmanı istemedi sadece."

"Farkındayım."

"Bize defalarca bağırdı, kızdı, küfretti... Bunlar burada normal şeyler Dinçer. İncik boncuk işi yapmıyoruz biz; her an ölümün ucundayız."

"Anlıyorum," dedim, sesimdeki o duygusuz tonu koruyarak.

"Geçen operasyonda sana biraz sert çıktım. Amacım diğerleri gibi sadece bağırıp çağırmak değildi. Kâzım gibi bir adam olman, benim için sadece büyük bir hayal kırıklığından ibaret olur."

Bu kıyaslama damarımdaki kanı hızlandırdı. "Kim ki Kâzım? Niye onu örnek alayım? Neden onun gibi olayım? Siz hayatı sadece Fırtına'dan ibaret sanıyorsunuz."

Zümra'nın bakışları yüzümden düştü. Esmer yüzünü karşıdaki boşluğa çevirdi. "Hayatımız Fırtına'dan ibaret çünkü... Başka bir şeyimiz yok."

Sesi o kadar çıplak ve gerçekti ki, itiraz edemedim. İkimiz de karşıdaki o koca hiçliği seyretmeye başladık. Sıkkın bakışlarımız aynı noktada düğümlenmişti.

"Ateşin var mı, Dinçer?"

Pantolonumun cebinden çakmağı çıkarıp uzattım. Sigara yakmasını beklerken, o cebinden çıkan sökük bir ip parçasını tutuşturdu. Baş ve işaret parmağıyla yanan ucu ustaca söndürüp çakmağı geri verdi.

"Söküğe baştan müdahale etmezsen, önünü alamazsın."

"Alamayacak gibiyim," dedim, başımı tekrar o belirsiz ufka çevirirken.

"O zaman dikiş dikmeyi öğren."

"Öğrenirim."

Serin havada bir süre daha sessizce oturduk. Aramızdaki yaş farkı ve rütbe, o an o ağacın altında eriyip gitmişti sanki.

"Çıkıyorum ben," dedi Zümra, toparlanırken. "Yarın nişana geliyor musun?"

"Ne nişanı?" diye sordum, bir anlık boşlukla.

"Feyyaz'ın nişanı yarın işte. Davetiye gelmedi mi sana?"

Davetiye masamın bir köşesinde duruyordu, hatırlamıştım. "Gelirim tabii," dedim.

"Tamam, ben çıkıyorum. Bugün daha merkezde olmam. Kâzım'a uyma; onun kaybedecek hiçbir şeyi yok. Eğer senin kaybedecek en ufak bir şeyin bile varsa, o herife bulaşma."

"Denerim," dedim sadece.

Zümra ayağa kalkıp uzaklaşırken arkasından baktım. Kötü niyetli bir kadın olmadığı ortadaydı. Zaten bu koca ekipte, ondan başka iki kelam edebildiğim, maskemi biraz olsun indirebildiğim kimse yoktu.

Odama geçerken yine Halil abimin çiçeğini suladım. Gün geçtikçe iyileşiyor, kuruduğu yerlerden taze yeşil sürgünler veriyordu sanki, inadına yaşıyordu. Odama girip yatağımın altındaki valizimi çıkardım. Nişana ne giymek doğru olurdu? Özensiz görünmek istemiyordum. Sonuçta güzel giyinmek kendime verdiğim değerdi, peki ben kendime ne kadar değer veriyordum?

Valizden kumaş bir pantolon ve Halide yengemin hediyesi olan o hâkî rengi gömleği çıkardım. Bu yaz sıcağında hem ferah hem de düzgün dururdu. Kırışıklıklarını özenle ütüledikten sonra askıya astım. Yarın o kalabalığa karışacak olmak, üzerimdeki bu hayalet halini az da olsa dağıtacağından, içten içe bir parça mutlu olmuştum. İnsan içine karışmak bana da iyi gelecekti.

İşim bittiğinde ütü masasını toplarken bakışlarım duvardaki fotoğrafa, Halil abiye gitti. "Abi," dedim zorlukla yutkunarak. "Sen istemişsin Feyyaz'a kızı. Öyle konuşuyorlardı geçen gün. Hepsi çok özlüyor seni... Belli etmiyorlar ama sürekli dillerindesin."

Halil abiyle konuşmak, bu on iki adımlık dar odada bana nefes aldırıyordu. Sanki o sessizce beni dinliyor, bu yabancı topraklarda sırtımı sıvazlıyordu.

Ertesi gün, takvimler cumartesiyi gösteriyordu. Öğleden sonra dört gibi işlerimizi bitirip hazırlıklara başladık. Sabahtan beri Fırtına'da tek gündem Feyyaz'ın takısıydı. Kim ne takacak, altın fiyatları ne olmuş... Herkes oldukça neşeliydi. Ben yine o görünmez duvarımın arkasında onları izliyor, neredeyse hiç konuşmuyordum.

"Herkes hazırlansın!" diye gürledi Kâzım, koridorda odalara dağılırken. "Nişana gidiyoruz, ona göre adam gibi giyinin lan!"

Odama girip dünden hazırladığım kıyafetlerimi üzerime geçirdim. Buraya geleli spora daha çok abandığımdan hâkî gömlek biraz dar gelmişti. Küflü aynadan baktığımda kaslarımı çok fazla belli ettiğini gördüm. Vaktim olmadığı için değiştirmeye uğraşmadım. Kısa saçlarımı elimle düzeltip, aylardır kapağını açmadığım parfümümü sıktım. İki aydır nizamiyede tozlanan arabamın anahtarını alarak odadan çıktım.

Nizamiyede toplanmış Fırtına timini gördüğümde, hepsinin bakışları bir anda üzerimde kilitlendi.

"Parfümün senden önce geliyor birader!" diye bağırdı Efe, ıslık çalarak.

"Ulan Feyyaz bu kadar süslenmemiştir!" diye söylendi Kâzım, yüzünü ekşiterek. Onun üzerinde dümdüz, sıradan bir kazak ve dar bir pantolon vardı. Zümra ise kumaş pantolon ve şık bir bluz tercih etmişti; Efe de onlardan pek farklı sayılmazdı.

"Giyindim işte, ne var bunda?" dedim, huzursuzca yerimde kıpırdanarak. Bu sözler beni germişti.

"Karı gibi süslenmişsin!" diye mırıldandı Kâzım nizamiyeden çıkarken.

"Hasbinallah..." diyerek sabır çekip peşlerinden ilerledim. Nizamiyedeki nöbetçilere selam verip dışarı çıktık. Kâzım, emektar Doblosunun şoför koltuğuna yerleşirken dikiz aynasından bana baktı.

"Birader, benim araçta yer yok, haberin olsun."

Zümra, "Kâzım saçmalama! Sığarız arkaya," dese de ben hiç oralı olmadan otoparkın kuytu köşesinde duran aracıma doğru adımladım.

"Gerek yok zaten," dedim mesafeli bir sesle.

Koyu lacivert cipimin kapısını uzaktan kumandayla açıp sürücü koltuğuna yerleşirken timin tüm bakışları üzerimde donup kalmıştı.

"Lan o araç senin miydi?!" diye hayretle söylendi Kâzım.

Aracımı otoparktan çıkartıp Kâzım'ın emektar Doblosunun arkasına kırdım. Camı indirip dışarıya doğru, "Hadi gidelim, geç kalmayalım," dedim sesimdeki o donuk ifadeyi bozmadan.

Kâzım, direksiyon başında dişlerinin arasından okkalı bir küfür savurdu. "Baba parasıyla hava atmanın yeri Özel Harekât değildir aslanım!" diye kükredi camdan dışarı.

"Hava atan yok Kâzım, delirme," dedim sadece. Sesimdeki sakinlik onu daha çok çileden çıkarıyordu.

"Muhallebi bebeği seni! Hadi Fırtına, geçin arabaya!" diyerek timi topladı. Onlar Dobloya doluşurken, ben de onları takibe başladım.

Diyarbakır'ın merkezinde, geniş bir bahçeye yayılmış açık hava düğün alanına vardık. Bahçe; yüksek taş duvarlarla çevrili, asmaların ve akşam sefalarının kokusunun birbirine karıştığı, ışıklandırmalarla donatılmış geniş bir düzlüktü. Girişte bizi Feyyaz'ın anne ve babası karşıladı. Kâzım ve timin geri kalanı, sanki öz evlatlarıymış gibi aileyle samimi bir şekilde kucaklaştılar; şakalaşmalar ve kahkahalar havada uçuşuyordu. Ben ise sadece kısa bir selam verip kenara çekildim. O an, koca kalabalığın ortasında bir yabancı gibi kalakaldım.

Eskiden olsa herkesin bana baktığını, cüssemle dalga geçtiğini düşünürdüm ama artık öyle değildi. İnsanların kendi derdinde olduğunu biliyordum. Usulca, bahçenin en köşesindeki ıssız masalardan birine geçip oturdum. Henüz nişanlı çift ortada yoktu. Pistin kenarında yerel bir grup enstrümanlarını akort ediyor, hoparlörlerden derinden gelen bir uzun hava yükseliyordu. Masalara kuruyemiş ve içecek servisleri yeni başlıyordu.

Fırtına timi, bahçeye girip nişanlı çiftin masasına en yakın, en protokol yere kuruldu. Uzaktan onlara baktım. Arada kalmıştım. Gitmeli miydim, yoksa bu yalnızlığa gömülmeli miydim? Sonunda kendimi zorlayarak yerimden kalktım; ait olduğum yerin, zor da olsa o masa olduğuna karar verdim. Yanlarına gidip boşta duran bir sandalyeyi çekerek masaya oturdum.

"Feyyaz nerede?" diye sordum, buzları eritmek istercesine.

Sorum havada asılı kaldı. Kâzım, sanki bir böceğe bakıyormuş gibi yüzüme baktı. "Yalnız birader, oraya arkadaş gelecekti, kalk istersen," dedi buz gibi bir sesle.

İçimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. "Sandalyeyi bile ben çektim kenardan, ne arkadaşı?" dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak.

Kâzım iyice itici bir hal aldı, masaya doğru eğildi. "Uzatma birader, uza hadi... Tadımız kaçmasın," dedi.

Zümra araya girmeye çalıştı, "Kâzım saçmalama, otursun çocuk!"

Efe de "Aman abi alt tarafı bir sandalye," dese de Kâzım okkalı bir küfür savurup sandalyemin kenarına vurdu. Olay çıksın istemiyordum, bu özel güne gölge düşürmek bana yakışmazdı. Hiçbir şey demeden sandalyeyi geri itip kalktım ve bahçenin o karanlık, kuytu köşesindeki eski masama döndüm.

Tek başıma otururken nişan töreni başladı. Davul zurna eşliğinde Feyyaz ve müstakbel nişanlısı alana girdi. Tebrik sırası oluştuğunda ben de sıraya girdim. Timin geri kalanı çeyrek ya da nakit takarken, ben cebimden çıkarttığım tam altını kurdelesine iğneledim. Feyyaz'ın gözleri parladı, mahcup bir sevinçle "Eyvallah kardeşim," dedi. Kâzım ve diğerlerinin bu sıradan takıyı görüp arkamdan laf ettiklerini, "Gösteriş meraklısı," diye fısıldadıklarını duyabiliyordum. Oysa altındı alt tarafı.

Tekrar o ıssız masama geçtim. Üzerimde yoğun bir baskı, delici bakışlar hissediyordum. Dayanamayıp başımı çevirdiğimde, karşı masada oturan bir kız grubunun bana baktığını ve fısıldaştığını gördüm. Hemen bakışlarımı kaçırdım, utanç ve çekinme duygusu bir anda nüksetti. Neden bakıyorlar? Kıyafetim mi garip, yoksa yine mi fazla büyük duruyorum? diye sorguladım kendimi.

O sırada gözlerim, masalar arasında kuru pasta servisi yapan bir garson kıza takıldı. Saçlarını tepeden sıkıca toplamış, üzerinde standart beyaz bir gömlek vardı ama yorgunluğu yüzünden okunuyordu. Dikkatli bakınca onun çoban güzeli olduğunu, elindeki koca tepsiyi dağıtmakta zorlandığını fark ettim. Tepsi hafifçe yalpaladı, üzerindeki tabaklar kaymak üzereydi.

Düşünmeden ayağa kalktım. Yanına gidip düşmek üzere olan tabağı havada yakaladım ve diğer elinden tepsiyi dengelemek için destek verdim. Başını usulca kaldırdı ve karşısında beni görünce şaşkınlıktan donakaldı.

"Dinçer?" dedi, nefes nefese kalmış bir halde.

"Selam," dedim, dudaklarımın kenarına yerleşen hafif bir tebessümle. "Yardım edeyim, çok ağır bu tepsi."

"Zahmet etme, ben hallederim," dedi ama yorgun gözlerinde minnet dolu bir pırıltı vardı.

"Zahmet olmaz, yardım ederim," diye kestirip attım.

"Niye bana yardım edesin ki?" diye sordu merakla. "Burada bir sürü polis, asker var. Sen de davetlisin. Koca polissin, ne işin olur benimle, benim bu işimle?"

"Ne saçma laflar bunlar? Polis olmam, sana yardım etmeme neden engel olsun?"

Cevap vermesine fırsat bırakmadan elinden tepsiyi dengeleyip servise başladım. Kendi evimizden başka bir yerde, hele ki yabancı bir kalabalığın içinde asla yapmadığım bu iş, aslında ruhumdaki o aşılmaz köprüleri yıkıyordu. Kıza söyleyemiyordum ama bu basit tabak taşıma işi, hayalet gibi köşede oturmaktan çok daha iyi gelmişti bana.

"Sol masalar bende, sağdakiler sende," dedim, otoriter ama yumuşak bir tonla.

Aynı anda üçlü, beşli tabakları sarsmadan idare etmeme şaşırmıştı ama işin yoğunluğundan laf etmeden kendi tarafına döndü. Omuz omuza, Fırtına timinin taş kesilmiş şaşkın bakışları altında masalara servis yapmaya başladık. Belki o protokol masasında bana yer yoktu ama yanındaki bu koşturmaca, bana kendimi ilk kez görünmez bir gölge gibi hissettirmemişti.

Çoban güzeli inanılmaz bir ustalıkla servis yapıyor, bir yandan da masadakilere, "Afiyet olsun, meyve suları birazdan gelecek... Yok kız buralı değil, damat polis... Evet, çok altın taktılar," gibi bilgiler vererek anında bağ kuruyordu.

"Sen bu insanların hepsini tanıyor musun?" diye sordum hayretle.

"Yo," dedi omuz silkerek. "İnsanlarla sohbet etmek için onları tanımaya gerek yok ki."

"Çok hızlı iletişim kurdun da ondan şaşırdım."

"Bence asıl tanımadığımız insanlarla konuşmak daha kolay."

"Katılmıyorum."

"Öyle, öyle... Bak mesela, sen de benimle daha kolay sohbet ediyorsun."

Duraksadım. "Sen beni başka nerede gördün de buna karar verdin?"

"Ben diğer tarafa servis yaparken seni izledim," dedi, ''Yani gözüm şey oldu,'' gözlerini kısıp uzaklara bakarak. "Kimseyle konuşmadın. Çok gergindin. O masada oturanlar," diyerek çenesiyle Fırtına'nın olduğu yeri işaret etti, "Muhtemelen senin tanıdıkların ama onlarla tek kelime etmedin."

Seni tanımadığım için değil, seninle tanışmak istediğim için seninle konuşuyorum, demek geçti içimden ama o cümleyi dilimin ucuna kadar getirip geri yuttum. Onun yerine, "Meyve suları nerede?" diye sordum.

"İkinci sırada, mutfak girişinde."

Servise devam ederken, o en başından beri bakışlarıyla beni iğneleyen kız grubunun masasına ulaştım. Tabakları masaya bırakırken yüzümde en ufak bir ifade yoktu, sosyal anksiyetem beni bir zırh gibi sarmıştı, kibar bir beyefendi gibi konuşamıyordum, sadece işimi yapıyordum.

Kendi aralarında fısıldaşmaları, bakışlarını üzerimde gezdirmeleri göğüs kafesimi daraltıyordu. Tam arkamı dönecekken içlerinden biri söze girdi.

"Pardon," dedi, sesi merak doluydu. "Siz polis değil miydiniz?"

Bunu nereden öğrendiklerini, Feyyaz'ın arkadaşı olduğumu nasıl çıkardıklarını sorgulamadım. Ama o an, üzerimdeki o ağır etiketi taşımak istemedim. Bakışlarımı masadan çekip, biraz ötede tepsisiyle uğraşan kızı işaret ederek cevap verdim.

"Hayır," dedim buz gibi bir sesle. "Çobanım."

Kızın mesleğine göz koymuştum; o an kendimi o dağ başındaki sessizliğe, kuzuların arasına ait hissediyordum, bu kalabalığa değil. Kızlar şaşkınlıkla birbirine bakarken ben hızla masadan uzaklaştım. Başka masalara geçsem de o delici bakışların sırtımda bir mermi gibi asılı kaldığını hissediyordum. Bu durum beni nefessiz bırakacak kadar rahatsız ediyordu.

"Neden bu kadar geriliyorsun ki?"

Bu ses çoban güzeline aitti. Elinde boş tabaklarla tam karşımda durmuş, o keskin yeşil gözlerimin içindeki huzursuzluğu okumaya çalışıyordu.

"Neden bakıyorlar bana?" dedim, sesimdeki rahatsızlığı gizleyemeyerek. "Gerçekten rahatsız oluyorum, herkesin gözü üzerimdeymiş gibi hissediyorum."

Kız hafifçe gülümsedi, benim bu devasa cüssemle bir çocuk gibi çekinmeme şaşırıyor gibiydi. Ben daha adını bile bilmiyordum ama o beni çoktan çözmüştü.

"Seni beğendiler çünkü," dedi, gayet doğal bir tavırla.

Duyduğum şeyle duraksadım. "Ne?" dedim, şaşkınlığım sesime yansımıştı.

"Sen hiç aynaya bakmıyor musun, Dinçer?" diye sordu, tepsisini düzelterek.

Anlamamıştım. Ne alakası vardı? "Anlamadım, aynaya bakınca ne göreceğim?"

Belçim, soruma cevap vermek yerine imalı bir şekilde gülümsedi. "Yanağındaki benini," deyip arkasını döndü ve masaların arasına dalarak gözden kayboldu.

Yanağımdaki bene neden laf gelmişti şimdi?

Bahçenin ortasında, insanların gürültülü kahkahaları ve müzik sesleri arasında öylece kalakaldım. Aynaya bakınca anlarsın da ne demekti?

Kafamdaki soruları savuşturup tekrar işime döndüğümde, az önceki masadaki kızlardan biri, tüm cesaretini toplamış bir halde yanıma geldi. Bakışlarını doğrudan gözlerime diktiğinde, içimdeki o insan duvarı bir kat daha yükseldi.

"Adın ne?" diye sordu, sesindeki merakı gizlemeden.

Belki normal bir tanışma girişimiydi ama bu kadar doğrudan yaklaşılması beni nefessiz bırakacak kadar rahatsız etmişti. Bakışlarımı kaçırarak, "Kamuran," dedim kısaca. Yalan sayılmazdı; Kamuran benim göbek adımdı ve genelde kimse bilmezdi.

Kızın yüzü aniden ekşidi, sanki daha modern bir isim bekliyordu. "Bu benim numaram," dedi, elindeki küçük kâğıdı hâki gömleğimin göğüs cebine, tam kalbimin üzerine sıkıştırırken. "Ara, beklerim," diyerek uzaklaştı.

Başımı çevirdiğimde, o çoban güzelinin anlamlandıramadığım bakışlarıyla karşılaştım. "Her neyse," diye mırıldanıp birden sahiplendiğim işime dönmeye çalıştım.

Ama bu kez aynı masadaki bir diğer kız önümü kesti. Bu durum artık beni rahatsız ediyordu. Ve kendimi ifade etmekte, karşımdaki insanın yüzüne bakmakta her geçen saniye daha çok zorlanıyordum.

"Polis olduğunu duydum," dedi kız, dudaklarına yerleştirdiği yapay bir gülümsemeyle. "Özel Harekatçıysan eğer, izinde görüşmek isterim."

"Ben görüşmek istemem," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. Tam yanından geçip gidecekken, o da gömleğimin cebine bir not daha iliştirip zafer kazanmış gibi gitti.

Öfke ve utanç arasında sıkışıp kaldığım o an yanıma çoban güzeli geldi. "Rahatsız mı oldun?" diye sordu, sesindeki o doğal şefkati hissettim.

"Çok hem de" dedim, adeta bir sığınak ararcasına.

"Notları ver bana," dedi, otoriter bir tınıyla.

Sanki bir üst devremden emir almış gibi hiç sorgulamadan dediğini yaptım, cebimdeki kağıtları çıkarıp uzattım. Çoban güzeli, notları hırsla eline aldı ve doğrudan kızların masasına doğru yürüdü. Aramızda mesafe olduğu için ne dediğini duyamadım, ağzını da okuyamadım ama o masaya ne bıraktıysa, kızların bakışları bir anda üzerimden çekildi.

Çoban güzeli zafer kazanmış bir komutan edasıyla yanıma döndüğünde, üzerimdeki o ağır baskı tamamen kalkmıştı.

"Kızların seninle tanışmak istemesi aslında kötü bir şey değil," dedi, tepsisini düzelterek. "Ama seni rahatsız ettikleri noktada, onların isteklerinin hiçbir önemi kalmaz. Başkasına yük olan her istek, ezilmeyi hak eder."

Kız işine döndüğünde arkasından bakakaldım. Bu korumacı tavrı hoşuma gitmişti.

Servis sırası Fırtına'nın masasına gelince içimi tarif edilemez bir çekince kapladı. Çoban güzeli bunu sezmiş gibi, ben daha hamle yapmadan benden önce masaya sokulup tabakları dizmeye başladı. Kız büyük bir profesyonellikle işini yaparken, Kâzım ayısı sakarlığıyla kolunu savurdu. Kolu kurabiye tabağına çarpınca, tabaktaki her şey büyük bir gürültüyle yere saçıldı.

"Bacım, ağzımın içine girseydin bari ya!" diye isyan etti Kâzım, sesi tüm bahçede yankılanarak.

Çoban güzeli durdu, elindeki tepsiyi yan masaya bırakıp kaşlarını çattı. Kâzım'ın o kaba tavrına zerre eyvallahı yoktu.

"Valla beyefendi, ağzınızın içine girmeme gerek yok, masanın yarısını zaten kaplamışsınız. Kolunuzu nereye koyacağınızı bilirseniz ne kurabiyeler dökülür ne de başkasının işine engel olursunuz," dedi, sesi buz gibi ve netti.

Kâzım beklemediği bu net cevap karşısında afallayıp kalırken, Çoban güzeli onun tek kelime etmesine müsaade etmeden çevik bir hareketle yere eğildi. Porselen kırıklarını toplamaya başladığında, ben de hemen yanına diz çöküp ona yardım etmeye koyuldum.

"Dokunmasana porselene," dedi, sesi düşük ama bir o kadar uyarıcıydı. "Elini keseceksin şimdi."

"Sen neden dokunuyorsun o zaman?" diye sordum, iri ellerimle parçalara uzanırken.

"Ben alışığım, elime batırmadan toplamasını bilirim. Sen porseleni bırak, kurabiyeleri topla."

Sanki tim komutanımdan emir almış gibi hiç ikiletmeden dediğini yaptım. "Kurabiyeler de lezzetli duruyor aslında," diye mırıldandım ortamın gerginliğini dağıtmak ister gibi.

Eğildiği yerden hafifçe kulağıma yaklaştı, nefesi tenimi sıyırdı. "Aklın varsa yeme, hepsi bayat bunların. Hatta pastayı da yeme; tabaklara ellerimizle diziyoruz."

"Ne?" dedim, gözlerimi kocaman açarak.

Şaşkınlığıma belli belirsiz bir tebessümle karşılık verdi. "Yeme sen, beni dinle işte."

"Ulan Çömez!" diye hırladı Kâzım tepemizde dikilerek. "Polis mi geldin, garson mu belli değil! Şu düştüğün hale bak; koskoca teşkilatı rezil ediyorsun burada!"

Derin bir iç çektiğimde, Belçim'in bakışları hüzünle inip kalkan omuzlarıma takıldı. "Komiserin haklıysa kalk istersen," dedi, sesindeki o hırçın ton gitmiş, yerine bir koruma içgüdüsü gelmişti.

"Haklı değil," dedim kararlılıkla, yerdeki son kurabiye kırıntısını da avucuma alırken.

İşimiz bittiğinde aynı anda ayağa kalktık. Çoban güzeli, boş bir tabağa elimdeki kurabiyeleri aldı, duruşunu bozmadan, sanki beni ilk kez görüyormuş gibi, "Teşekkür ederim beyefendi," diyerek yanımızdan süzülüp ayrıldı.

Onun arkasından bakarken Kâzım'ın öfkesi hala dinmemişti. "Geç otur şuraya, görüşümü kapatıyorsun azman herif!" diyerek beni masaya doğru itekledi. Zümra, Kâzım'ın bu kabalığına daha fazla dayanamayıp kolumdan tuttu ve beni sandalyeye çekti.

"Otur Dinçer, duyma onu," dedi Zümra, sesiyle beni masaya sabitleyerek.

Masa kalabalıktı; yine bizim meslekten, yüzleri rüzgâr ve barutla sertleşmiş adamlar oturuyordu. Aralarından esmer olanı, beni baştan aşağı süzüp derin bir iç çekti.

"Halil sandım lan bir an," dedi sesi titreyerek.

Beni Halil abiye benzeten ilk kişi değildi ama ona benzetilmek, taşıyamayacağım kadar ağır bir miras gibi ruhumu yaralıyordu. Kâzım, sanki can evinden vurulmuş gibi arkadaşına ters ters baktı.

"Halil'imin tırnak kiri etmez bu!" dedi, nefreti andıran bir bakışı üzerime dikerek.

Adam duruşunu düzeltti, hatasını telafi etmek ister gibi atıldı: "Tabii canım, andırıyor ama başkaydı Halil. Adı yeterdi be! Halil Eskisoy dedin mi, operasyonun başarısı konuşulurdu."

"Çok iriydi," dedi masadaki bir diğeri, kadehini masaya sertçe bırakarak. "Zar zor taşımıştık naaşını o dağdan."

Kâzım küfrederek masadakilere baktı. "Lan yeter! Kapatın şu konuyu!" diye gürledi.

Kalbimin üzerine bir balyoz gibi inen bu sözler, zaten kısık olan sesimi iyice içime gömdü. Masada kahkahalar ve eski anılar havada uçuşurken ben sustum. Aklım, o mutfak girişinde kaybolan kızdaydı. Kâzım, masadaki kuruyemişten bir avuç alıp ağzına atarken benim bu uzaklara dalan halimi kaçırmadı.

"Ooo, aslanım bakıyorum da gözlerin radara bağladı," dedi alaycı bir sırıtışla. "Ne o, köylü kızına mı yürüyorsun yoksa? Azman herifsin ama işini biliyorsun; çobana kuzu lazım tabii, değil mi?"

Masadaki birkaç kişi bu seviyesiz espriye bıyık altından gülerken, yumruklarımı masanın altında, parmak eklemlerim beyazlayana kadar sıktım.

"Düzgün konuş!" dedim, sesimdeki o soğuk tehdidi saklamayarak. "Ne bu terbiyesizlik?"

"Biz terbiyeyi Adana'nın tenha sokaklarında öğrendik koçum, sen rahat ol," dedi diklenerek. "Gördün buraların açılmamış goncalarını, hemen yürüyorsun. Buradaki kızlar senin o şehirli Barbie bebeklerine benzemez, düzgün dur!"

"Ne Barbie bebeği?" diye bağırdım, artık içimdeki o fırtınayı tutamayarak. "Beni ne kadar tanıyorsun da konuşuyorsun? Kaç yaşındasın sen Kâzım?"

"Otuz beş yaşındayım abisi, gül bebek seni!" dedi, eliyle git işareti yaparak.

"Otuz beş yaşındasın ama ruhun hala o tenha sokaklardaki çocuk kavgalarında kalmış," dedim, sesimi alçaltıp üzerine doğru eğilerek. "Yaşın kemale ermiş ama adamlığın hala emekliyor. Boyundan büyük laflar etme, altında kalırsın."

Kâzım küfrederek ayağa fırlayacakken Zümra hızla kolumu tuttu. "Otur şuraya, Dinçer! Feyyaz için sus, bugün onun günü!"

Zümra'nın eli kolumda bir mühür gibi dururken, başımı çevirdiğimde mutfak kapısının önünde duran çoban güzeliyle göz göze geldim. Bakışlarında bir davet mi yoksa bir kaçış mı vardı, anlamadım. Ama o an o masada kalmak, Kâzım'ın nefesini solumak bana ölümdü. Hiçbir şey demeden yerimden kalkıp peşinden gittim.

Bahçenin kenarındaki o taş binanın mutfağına girdiğimde, çoban güzelini telaşla tabakları dizerken buldum. Gözüm tezgâhın hemen kenarında duran iki kitaba kaydı, tepede elinde gördüğüm o soru bankasıydı bu. Demek ki o kargaşanın, o yorgunluğun arasında bir de ders çalışıyordu.

Beni görünce elindeki tepsiyi sanki suçüstü yakalanmış gibi sertçe tezgâha bıraktı.

"Adın ne?" diye sordum, başka hiçbir söze gerek duymadan, doğrudan konuya girerek.

Dudaklarını birbirine bastırdı, söylemekle söylememek arasında gidip geldiği her halinden belliydi. "Ne yapacaksın adımı?" dedi, sesi savunmaya geçer gibi sertleşmişti. "Git masana, arkadaşların bekler.''

"Söylemeden gitmem," dedim. Aramıza bir adım mesafe koydum, üzerine devrilmekten korkar gibi sakınarak, onu rahatsız etmemeye çalışarak karşısında durdum.

Mutfaktaki iş bir hayli yoğundu, fırından yeni çıkmış, dumanı üzerinde bir tepsi börek mutfağı burcu burcu kokutuyordu. Hiç sormadan tezgâhtaki bezi aldım ve tepsiye uzandım.

"Bak Dinçer," dedi, endişeyle kapı eşiğini süzerek. "Burası küçük yer. Bir gören olur, bir tanıdık çıkar... Beni zora sokma, git buradan."

"Ben seni asla zora sokmam," dedim, sıcak tepsiyi güvenli bir yere bırakırken. "Bizi görseler ne olur sanki? Alt tarafı yardım ediyorum."

"Çok şey olur Dinçer... Senin dünyanla burası bir değil." Duraksadı, gözlerinde o toprağın kadim yasaklarının gölgesi belirdi.

"Tamam," dedim pes ederek. "Adını söyle, gideceğim."

Durdu, derin bir nefes aldı. Sanki en büyük sırrını teslim edecekmiş gibi baktı yüzüme. "Adımı öğrenirsen sahiden gider misin?"

"Evet," dedim kararlılıkla. "Giderim."

Gözlerimin içine baktı; o bakışta bin yıllık bir yorgunluk, ama bir o kadar da inatçı bir gurur vardı. "Adım, Marziye," dedi kısık bir sesle.

Duyduğum isimle hafifçe güldüm. "Ben de Kamuran zaten," dedim imalı bir şekilde.

Kaşlarını çattı hemen. "Allah Allah, neden? Marziye olamaz mı adım? Diyarbakır burası, ne bekliyordun?"

"Tamam Marziye, dediğin gibi olsun. İsmin güzelmiş yani çok güzel olmasa da sana yakışmış."

Marziye hala etrafına bakınıp duruyordu. Birisinin içeri girmesinden sahiden korktuğunu görünce, onu daha fazla huzursuz etmemek için arkamı döndüm. Tam çıkacakken seslendim. "Kolay gelsin. Pamuk'a selam söyle."

Arkamdan hafifçe güldüğünü duydum, o an Diyarbakır'ın tüm sıcaklığı içime doldu sanki. İstemeye istemeye yanından ayrıldım ama Fırtına'nın masasına, Kâzım'ın o yargılayıcı bakışlarına dönmek gelmedi içimden. Kalabalıktan uzağa, bahçenin en sessiz köşesine adımladım. Ellerimi ceplerime atıp karanlığın içindeki Diyarbakır manzarasını izlemeye başladım.

Henüz bu şehri hakkıyla gezme fırsatım olmamıştı. Tek başıma sokaklarda kaybolmak da içimden gelmiyordu, sanki iki aydır gizli bir randevuyu bekler gibi, yanıma bir eşlikçi alabilecekmişim gibi bekliyordum.

Nişan töreni yavaş yavaş biterken, kalabalığın arasından süzülen Marziye'yi gördüm tekrar. Artık üzerinde o garson önlüğü yoktu. İneklerin yanında gördüğüm ikinci gün giydiği kıyafetleriyleydi. Yanında, koluna girmiş, kısa etekli ve kızıl saçlı bir kız vardı. Beraberce çıkışa doğru yürüyorlardı. Gözden kaybolana kadar arkalarından bakarken sırtımı duvara yasladım ve bir sigara yaktım.

İçimden bir ses onun için yaktığım ilk sigara olmadığını söylüyordu.

 

Bölüm : 29.09.2024 20:02 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...