
Merhaba, Kof'a hoş geldin. Yeniden bir serüvene, yeni bir yola çıkıyoruz. Birinin bittiği yerden başlamanın ağırlığını, ve hayatın aslında ne kadar kof olduğunu beraber iliklerimizde hissedeceğiz. Umarım bu yolculukta en az benim kadar keyif alır, karakterlerin dünyasında kendinden bir parçaya rastlarsın.
fırtına kopmak üzere, yerini al
Başlama Tarihi: 22 Nisan 2026
instagram: pekbiafiliyalnizlik wp kanalıma mutlaka gel tüm duyuruları oradan yapıyorum.
bu ikisini çok sev.
🐦🌹
Aşk, gülü dikeniyle avuçlamak ama kanayan ellerin hesabını gülden sormamaktır...
5 Yıl Önce- Diyarbakır
Bugün tam bir ay oluyor buraya geleli. Dört duvarın arasındayım. Küf kokuyor burası, biraz da is. Derin bir nefes çekiyorum içime. İşte diyorum kendime; işte benim yaşama sebebim bu.
Zar zor sığdığım yatak bu gece bana dar geliyor, uyku denen o lanet şey gözüme girmiyor. Bedenim külçe gibi, dört gündür uyumamışım. Yine de girmiyor. Gözümü her kapattığımda o karanlıkta cesetler beliriyor. O leşlerin soğukluğu odanın ayazına karışıyor, zihnimin kuytu köşelerinde birikiyor. Bakışlarındaki o boşluk, namlumun ucundaki son anları, bir film şeridi gibi perdenin arkasından süzülüp uykumun celladı oluyor.
"İlk günler kusarsın sürekli, uyuyamazsın, rüyana girer kâbus ederler," demişlerdi.
Şimdi söylenen her şeyi yaşıyorum. Apansız bir ürperti geliyor, engel olamıyorum. Rüyalarımı kâbus ediyorlar epey bir vakittir öyle güçsüzüm ki engel olamıyorum. Bunların hepsi birkaç aya mazi olacak, biliyorum. Ne artık rüyama girecekler ne de leşlerini görünce kusacağım. Ben artık öldürmek için yaşayacağım.
Ben kim miyim?
Ben Dinçer, Dinçer Demirsoy. Başka da hiçbir şey değilim zaten. Hayatta bir şey olmak için işte şimdi tam da buradayım. Tek bir kelimeyle anlatamadığım bu şehirdeyim. Ölü kentteyim, ölü zırhlarının içindeyim, leşlerin her gün daha da arttığı bir mezarlıktayım. Kendimi gömerek ayrılacağım bu şehirde bugün bir ayı bitiriyorum.
Sağ kolumu başımın altına alıp derin bir nefes vererek ay ışığının vurduğu duvarları izliyorum sessizce. Duvardaki izler, lekeler, isimler çekiyor dikkatimi. Kimi sevgilisinin adını kazımış duvara, kimi tarih atmış. Bu odada kalıp şehit düşen askerlerin tarihleri kazılı tam karşımdaki duvarda. Hepsini ezberledim. Gün, ay, yıl... Kimi daha yirmi beşinde, kimi kırkında, kimi de otuzuna bir gün kala şehit düşmüş.
En son şehadeti kazınanla bakışıyoruz şimdi, benden yedi yaş büyük. Halil Eskisoy... Ben buraya gelmeden bir gün önce şehit düşmüş. Ben ise onun yerine geldim. Şu an yattığım yatak bile ona ait. Onun silahını kullanıyorum, onun yarısını kırdığı aynada tıraş oluyorum her sabah. Onun okuduğu kitapları okuyorum bazı geceler. Ona da benziyormuşum, öyle söylüyorlar.
Vicdanım rahatsız biraz. Ne birazı lan, epeyi rahatsız. Hayatın her şeye rağmen devam ediyor olması ne acı. Sen ölüp gidiyorsun ama senin yerinde yeni mezun birisi yatıyor. Daha parmak izlerinin silinmediği silahına onu bekçi tayin ediyorlar.
Eldiven takmadığım için yara bere içinde kalmış parmaklarımı, onun hayatının durduğu tarihin üzerinde, o kanlı takvim yaprağında ağır ağır gezdiriyorum. Halil abi için vaktin ebediyen buz kestiği o an, benim için bu kof boşlukta hayatın yeniden ve daha ağır bir yükle başladığı gün oluyor. Onun son nefesi, benim ilk görevimin ilk kelimesi gibi mühürleniyor bu odanın duvarlarına.
Hayat ne kof şey lan...
🌹🐦
Dört duvarı da ölü hatıralarla dolu odada, Halil abinin üniformalı fotoğrafının karşısında durdum. Biraz utanç vardı üzerimde, biraz da mahcubiyet. Onun yerini almışım gibi hissediyordum zaman zaman. Bu his sikip atıyordu ayakta kalan tüm akıl sağlığımı.
Yaralı elimi şakağıma değdirip bir selam verdim. Onun gözleri öfke doluyken benimkilerde hep aynı duygu vardı: Kocaman bir mahcubiyet. Elimi şakağımdan indirip toplam on iki adımda biten odada gezinmeye başladım.
Bu on iki adımlık odanın hayaliyle bitirdiğim polis okulunun sonunda, odanın on iki adımla bitiyor olmasına lanet ediyordum. Çünkü benim bu on iki adım attığım odada, bir daha asla on iki adım atamayacak adamlar şehit düşmüştü. Attığım her adım, benden önce bu zemine basan o yarım kalmış ayak izlerine basıyormuşum hissi veriyordu. Burası artık bir oda değil; dört duvar arasına sığdırılmış bir hayat sınavıydı benim için.
Güneş sanki sadece benim odama doğuyordu, tüm hararet odanın içindeydi. Artık iş için hazırlanmam gerekiyordu. Dirseklerime kadar katladığım gömleğimin düğmelerini çözerken doğan güneşi seyrediyordum. O sırada bir tekmeyle kapım açıldı. Elim anında komodinin üzerindeki silahıma gittiğinde karşımda Haydar abiyi gördüm.
Benim de içerisinde bulunduğum Fırtına timindeydi.
Orta boylu yüzü oldukça kırışık kırklarında bir adamdı. Bir silahıma bir de bana baktı. "Ne yapıyorsun lan! Beni mi vuracaksın?"
Silahımı hızlıca indirdim. "Yok abi, sen birden girince..."
"Siktir et şimdi! Beş dakika, hatta iki dakika... Ne iki dakikası lan! Elli saniye içinde nizamiyede olacaksın çömez! Geç kalırsan bir daha gözüme gözükme!"
''Emredersin komiserim!''
Haydar abi geldiği gibi gidince hemen gömleği omuzlarımdan çekip attım. Demir dolabı açıp üniformayı çıkarttım. Kamuflaj pantolonumu giyip çıplak bedenime combat tişörtümü geçirdim. Palaskamı takıp bacaklarıma da silah kılıfı geçirdim. Hücum yeleğini başımdan geçirip sırt çantamı aldım. En son Halil abinin emaneti olan tüfeği aldım.
Tüfeğin namlusuna kazınmış o hayvan resmini dakikalardır inceliyor ama bir türlü anlamlandıramıyordum. Keskin hatları vardı ama metalin soğukluğu üzerinde silikleşmişti. Göreve çıkmadan hemen önce, artık bir rutinden ziyade ruhumun bir parçası haline gelen o selamı vermek için Halil abinin fotoğrafının karşısına geçtim. Tam bir aydır her şafakta yaptığım gibi dimdik durdum.
''Hakkını helal et, Halil abi,'' dedim fısıltıyla. Sesim odanın on iki adımlık dar duvarlarında yankılanıp kalbime oturdu.
Hızla odadan çıkıp, çıkış kapısına doğru koşturdum. Koridordaki bot seslerim, yaklaşan fırtınanın habercisi gibiydi. Dışarıda herkes saniyeler içinde, saatin çarkları gibi birbirine kenetlenerek toplanmıştı. Bize özel tanımlanan, o devasa ve korunaklı ejderimize geçtik.
Aracın en köşesinde, gölgelerin içine sığınmış gibi oturuyordum. İçlerinde en genç, en çömez olan bendim; bu sadece rütbemden değil, sırtımı koltuğa yaslayış şeklimden bile belli oluyordu. Ekipte her şeyiyle tam teçhizatlı, üzerini eksiksiz giyinmiş tek kişi bendim. Diğerleri ise çok rahattı; kimisi çoraplarını çekiyor, kimisi tişörtünü henüz üzerine geçiriyordu. Onların bu alışmışlık hissi benim acemiliğimle çarpışıyor, Ejder'in içindeki o ağır metal kokusu genzimi yakıyordu.
Aracın içine göz gezdirdiğimde Kâzım'la göz göze geldim. Bu ekipte henüz kimse beni kabullenmemişti, en çok da Kâzım direniyordu bu duruma. Halil'in en yakın arkadaşı, devresiydi.
''Bu herif de mi bizimle geliyor şef?'' diye sordu Kâzım, zehir gibi bir sesle.
Aramızdaki soğukluk herkesçe malumdu. Sorusunun ardından birkaç baş bana doğru döndü. Orhan Şef'in sinirli soluğu aracın içindeki o gergin havayı daha da ağırlaştırdı.
''Haydar, gereken cevabı ver şunlara, nefesimi yorma benim. Uğraştırma beni çoluk çocukla,'' dedi Orhan Şef.
''Tamam şef!'' diyerek araya girdi Haydar abi. Elleri omuzlarımıza sertçe indi. ''Bana bakın lan! İlkokul müsamere yeri değil burası. Birbirinizle ne sorununuz varsa siktirin gidin dışarıda çözün. Üniformalarla bu araca bindiğiniz an ekipsiniz siz!''
Ben kısaca başımı salladım ama Kâzım ateşe körükle gitmeye devam etti. ''Benim bu ejderdeki herkes kardeşim ama o değil abi.''
''Canım Kâzım, kuzum Kâzım, Kasap Kâzım... Seni severim Kâzım ama Halil'in yerine geldi diye şu çocuğu ezip durma. Altında kalırsın bir gün, haberin olmaz,'' dedi Haydar abi uyarırcasına.
Kâzım küçümser bir tavırla gülümsedi. ''Muhallebi çocuğunun altında kalmam ben abi, sen rahat ol.''
Cevap vermeye yeltenmedim bile. O sırada ekipteki tek kadın olan Zümra koluma asıldı. ''Kes sesini çömez. Acısı taze, körükleme,'' diye fısıldadı.
Zaten susacaktım, gereksiz yere uyarılmak beni öfkelendiriyordu. ''Emredersiniz,'' dedim sadece. Ekipteki herkes üstüm olduğu için bu kelime dilime pelesenk olacaktı.
Uğradığım haksızlığa öfkeli miydim? Hiçbir öfke, bir şehit vermenin acısından daha büyük olamazdı. İçimde yeşeren o sitemi siktir ettim. Adamın ciğeri yanıyordu, bir şehidin hatırası karşısında benim ne önemim vardı ki?
''İstikamet neresi şef?'' diye sordu Feyyaz.
Orhan Şef, Haydar abi, Kazım, Feyyaz, Efe ve Zümra'dan oluşan Fırtına Timi'nin en küçükleriydim.
Hepimizin gözü Orhan Şef'in üzerinde toplandı. Kırklarının sonundaydı; az ama öz konuşan, otoriter bir adamdı. Saçlarında tek bir beyaz tel bile yoktu. Boyuyordu; parmak boğumlarındaki o siyah boya kalıntıları bu gözlemimi doğruluyordu.
''Şehrin dernek desteğiyle kurulan sağlık merkezine saldırmışlar. İçeride bir sürü hasta var, doktorlar rehin. En az hasarla sağlıkçıları da hastaları da kurtaracağız. Anlaşıldı mı?''
''Emredersin şef!''
Şefin sözünün ardından aracın içine okkalı küfürler yayıldı. Polis Özel Harekat, küfürsüz nefes alınacak bir yer değildi. Bunu bir aydır çok iyi anlamıştım.
Sağlık merkezine vardığımızda sırayla indik. Birkaç gün önceki çatışmadan kalan kurşun izleri binaların duvarlarında taze birer yara gibi duruyordu. Şimdi o yaraların yanına yenileri eklenecekti.
Bizden önce çevre emniyeti alan polislerden bilgi almaya başladık. Memurlar durumu özenle anlatmaya yeltenince Şef sözü kestirip attı: ''Bundan sonra operasyona Özel Harekat el koyuyor. Sorana Fırtına Timi dersiniz. Siz mahallenin girişine konuşlanın, kimseyi buraya yaklaştırmayın.''
Polisler uzaklaştığında şef bizi tek hareketiyle etrafına topladı.
"Efe, Feyyaz, önden akın. Haydar ve Zümra, siz de çıkışları tutun. Kâzım, karşıdaki minareye yerleş."
Ardından yorgun bakışları beni buldu. "Dinçer!"
"Efendim şef!'' dedim gür bir sesle.
"Nişancıydın değil mi sen?"
"Evet şef!''
"İyi, ejderin yanında kal. Hazırlıklı ol, gözün açık olsun!"
"Anlaşıldı şef!''
Fırtına Timi'nin adına yakışır bir sloganı vardı. Henüz bağırarak söyleyecek kadar onlardan olamasam da eşlik ettim.
"Fırtına sert eser!"
Tim etrafa dağılırken ben mahallenin girişinde kaldım. Ejderi arkama almış etrafı kolluyordum. Polisler halkı uzaklaştırmaya çalışıyordu ama yerel halk bu durumdan artık bıkmıştı. Her gün gözlerinin önünde bin bir türlü bela gerçekleşiyordu. Ceremesi de onlara kalıyordu.
"Uzaklaştırın herkesi! Çatışma çıkacak birazdan!" diye bağırdı bir polis. ''Birader sende bir şey desen ya,'' dedi bana bakarak. ''Çam yarması gibisin maşallah, bir işe yara!''
Bana seslenen memura kısa bir bakış attıktan sonra sivillere döndüm. ''Birazdan çatışma olabilir, zarar görmemek adına uzaklaşın,'' dedim gür tutmaya çalıştığım bir sesle.
''Masal mı oku dedik birader!'' diye bağırdı komiser. ''Az sesin çıksın! Bunları da alıyorlar ya özel harekata,'' diye söylenerek sivillere seslendi.
Daha göreve başlayalı bir ay oldu diyemedim. Kendimi tam bulacakken en olmadık yerden kırıldım diyemedim. Sadece yutkundum.
İnsanları mahalleden ancak uzaklaştırabildik. Aradan geçen on bir dakikada henüz gerçek bir hareketlilik olmamıştı. Rehin alınan sağlıkçıları kurtarmak için sessizlik silahlarını kullanıyorlardı. Tüm bunlara uzaktan şahitlik etmek canımı sıkıyordu ama biliyordum; benim zamanım da gelecekti. Ya bir gün ya bir yıl... Onu ben belirleyecektim. Benim duruşum belirleyecekti.
"Dinçer!"
Elimi kulaklığıma götürdüm. "Efendim şef!"
"Hazırlıklı ol!"
"Anlaşıldı şef!"
Mahalleye giden dar yoldan korkuyla kaçmaya çalışan üç teröriste şerefleri kadar kurşun sıkarken rahattım. Ne kadar korktularsa artık, sürü gibi koşarak uzaklaşmaya çalışıyorlardı. Her geleni karşılayıp yere serdim.
"Burası tamam şef. Kaçak var mı?"
"Şimdilik yok,'' diyerek Fırtına'ya seslendi. "Kasap Kâzım, durumlar nasıl?"
"Hareketlilik var, çatışmaya girecekler."
"Desteğe gel çömez!" diye bağıran Haydar abiydi. "Artıyor amına koyduğumun piçleri!"
Zırhlı araçtan yedek şarjörleri alıp hızla mühimmat yeleğime yerleştirdim. Tüfeğimin emniyetini açıp namluyu sokağa çevirdim. Kontrollü ama seri adımlarla ilerlemeye başladım. Her köşe başında sırtımı duvara yaslayıp namluyu boşluğa uzattım, sokaklar barut ve yanık kokuyordu. Bir binanın gölgesinden diğerine atlarken, dikkatliydim.
Nefesimi düzene sokup sokağın sonundaki beton barikatın ardına, Haydar abilerin yanına kendimi attım. Toz toprak içinde kalmışlardı. Tozun arasından parlayan gözleriyle bana baktı Haydar abi. Eğilerek yanlarına ulaştığımda vakit kaybetmeden şarjörümü tazeleyip namluyu karşı binanın pencerelerine doğrulttum.
Çatışmaya dahil olmuştum artık. Bu seslerin içerisinde olmayı seviyordum. Çocukluğuma dayanıyordu. Benim annem bir askerdi. Ailemin çoğu ferdi askerdi. Onları örnek alarak, elimde silah hayal ederek büyümüştüm. Fakat büyürken bir yerlerde hata yapmış olacağım ki hep sessiz kalmıştım. Sesimin en çok çıkmasını istediğim mesleğim daha ilk günden bana darbe vurmuştu.
"Abi, rehineler?" dedim, bir sonraki barikata kendimi atarken.
"Sağlıkçılar hedefte, sivile dokunmazlar şimdilik."
"Ne zaman giriyoruz?"
"Operasyon ameliyat gibidir çömez. Yavaşlık hayat kurtarır, acele hepimizi öldürür. Nabzını düşür."
Dakikalar saniye gibi geçti. Sonunda şefin sesi kulaklıkta patladı. "Zamanı geldi. Giriyoruz beyler, hazır mısınız?"
Zümra komiserin o buz gibi gülüşü yankılandı telsizde. "Beyleri bilmem ama ben hazırım şef."
''Tamam be kızım, ağzımdan kaçtı,'' diyerek toparladı. "Girdik! Kimseyi riske atmadan rehineleri çekip alıyoruz!"
Önden Haydar abi fırladı, ardından biz. Kâzım karşı minarede, parmağı tetikte yolu temizliyordu. Her adımımızda bir mermi vızıldayıp önümüzdeki engeli düşürüyordu. Kâzım yukarıdan görüyor, biz içeride nefes aldırıyorduk. Kısa ve sert bir çatışmayla başhekim odasına kadar koridoru yardık.
"Kâzım, durum?"
"Odada sadece beyaz önlüklüler var şef. Hastalar kayıp."
''Ne demek kayıp lan? Kasap kör gözüne sokturma! İyi bak!''
''Kayıp abi, yok kimse! Halil olsa çoktan bulurdu!'' diye yakındı.
Son bir aydır çıktığımız her operasyonda Halil'i anıyorlardı. Onu çok arıyorlardı.
"Çömez, Zümra! Katları tarayın, hastaları bulun!"
Zümra ile iki koldan ayrılıp koridora daldık. Adımlarımız senkronize, namlularımız her köşeyi ayrı tarıyordu.
"Dikkatli ol çömez, kör kurşun yeme," dedi Zümra, telsiz sessizliğinde fısıldayarak.
"Kör olmasa yerdim," diye mırıldandım.
Tam o an sağdaki odadan fırlayan silüete tepki sürem bir saniyenin altındaydı. Tetiği ezdim. Adam yere yığılırken adımlarımı kesmeden devam ettim.
"Akademi kaçıncısıydın sen?" diye sordu Zümra, bir sonraki kapıyı kontrol ederken.
"Birincisi değildim."
"Belli oluyor."
Beyaz bir kapıya sert bir tekme savurup içeri daldım. Silahımla odayı süpürdüm; boştu. Kapının pervazına yaslanıp Zümra'ya baktım. "Siz kaçıncıydınız komiserim?"
"Birinciydim,'' dedi kalın siyah kaşlarını kaldırarak.
"Hiç belli olmuyor."
Dudakları hafifçe kıvrıldı, belli belirsiz bir gülüşle yoluna devam etti. Tüm odaları aynı soğukkanlılıkla taradık. Koridorun sonunda tekrar buluştuğumuzda nefeslerimiz birbirine karışıyordu.
"Nerede bu hastalar?" dedim, alnımdan süzülen teri elimin tersiyle silerek.
"Siktir!" Zümra'nın gözleri karanlıkta bir an parladı. "Morgdalar çömez!"
Kolumu sertçe kavrayıp beni merdivenlere doğru sürükledi. Hızla alt kata inmeye başladık. Haydar abi hastanenin sigortalarını delik deşik etmişti, ortalık zifiri karanlıktı, sadece silahlarımızın ucundaki fenerler yeri dövüyordu. Morg kapısının önüne geldiğimizde botumla menteşeye sert bir darbe indirdim. Kapı gıcırdayarak açıldı.
İçerideki manzara buz gibiydi. Bir sürü insan üst üste yığılmış, korkuyla birbirine kenetlenmişti. Birkaç saniye gözlerim o dehşetin üzerinde gezindi, genzim yandı, yutkundum. Tam o sırada hastaların arkasından bir gölge belirdi, namlusunu sivillere doğrulttu. Silahımı doğrulttuğum an bir el patladı, adam olduğu yere yığıldı. Zümra, benden bir saniye önce davranıp tetiği çekmişti.
"İyi misiniz?" diye bağırdım kalabalığa doğru.
Ağlaşan çocuklar, titreyen kadınlar... Morgun o ölüm kokan havasına karışan bir yaşam çığlığı yükseldi.
"Polis Özel Harekât!'' diye gürledi Zümra. ''Merak etmeyin, artık güvendesiniz."
Kulaklığımda bir cızırtı koptu. "Dinçer!"
"Efendim Haydar abi?"
"Buralar tamam, neredesiniz lan?"
"Morgdayız abi. Çıkıyoruz, ambulans lazım!"
''Niye morgdasınız lan?'' diye sordu anlamayarak.
Zümra sinirle güldü. ''Merak ettik abi! Bir ölelim dedik!''
Haydar abi anlamamıştı. ''Daha ölme, Zümra. Sen Fırtınaya lazımsın!''
"Anlaşıldı."
Elimi kulaklığımdan çekip önümdeki insanlara döndüm. Kadınlardan biri, kucağındaki çocuğa sarılmış hıçkırıyordu.
"Oğlum hasta, yeni ameliyat oldu,'' dedi ağlayarak.
Zümra hemen kadının yanına çöktü, yere düşmüş kirli bir battaniyeyi çocuğun üzerine örttü. Bir aydır gaddarlığından başka hiçbir şey görmediğim kadının sesi ilk kez bu kadar yumuşaktı. "Ambulans var kapının önünde. Hemen başka hastaneye sevk edilecek, korkma."
İnsanları kontrollü bir şekilde dışarı çıkarmaya başladık. Köşede, yüzü acıyla kasılmış yaşlı bir adam gördüm. "Amca, destek versem kalkabilir misin?"
"Yürüyemiyorum ben oğlum," dedi, sesi titreyerek.
"Tamam, ben taşırım seni."
Tüfeğimi kayışından boynuma asıp arkamı döndüm, adamı dikkatle sırtıma aldım. Hastanenin delik deşik olmuş kapısından çıktığımızda bizi tam bir mahşer yeri karşıladı. Ambulans sirenleri, feryatlar, polisler ve bizim tim... En yakın ambulansa doğru yürüyerek yaşlı adamı sedyeye bıraktım.
"Yaralanmışsınız," diyen sağlık görevlisinin sesiyle sol kolumdaki sızıyı fark ettim.
"Ben hallederim, kolay gelsin size," deyip kestirip attım. Benden daha öncelikli olanlar vardı ve ben kendimi önemsemeyi bırakalı çok oluyordu.
Operasyon bitmişti. İki hemşire ve bir doktor yaralıydı, başhekim ve iki hasta bakıcı ise ölmüştü. Gerimizde ölümün gölgesini bırakarak oradan ayrıldık. Dönüş yolunda aracın içini yine o ağır, küfürlü hava kapladı. Başımı cama yaslayarak her şeyden soyutlanmaya çalıştım.
''Amına koyduklarım! Adi şerefsizler! Defterlerini düre düre bitiremedik! Siktiğimin kahpe soyları...''
Artık bir masal dinletisi gibi geliyordu. Alışmıştım çoktan.
"Kurşun yarası mı?"
Kâzım'ın fısıltıyla karışık sorusuyla bakışlarımı camdan çekip ona çevirdim. Yüzüme bakmıyordu ama fark etmişti işte. Başımı olumsuz anlamda salladım.
"Bıçak. Önemli bir şey değil."
"Bana ne lan," dedi Kâzım, sesindeki o buz gibi havayı koruyarak. "Kollasaydın kendini."
Polis Özel Harekat merkezine vardığımızda doğrudan odama geçtim. Şanslıydım ki bu odada tek kalıyordum. Kimse benimle kalmak istemediği için değil, izinde oldukları içindi.
Kapıyı kilitleyip sırtımı duvara yasladım. Üzerimdeki çelik yeleği çözüp askıya astım. Bakışlarım yine Halil abinin fotoğrafına takıldığında içim ezildi. Titrek adımlarlar karşısında durdum, sanki beni izliyormuş gibiydi.
"İlk yaramı aldım bugün, Halil abi," dedim fısıltıyla. "Bir yerden başlamak gerek herhalde. Elimden geleni yapmaya çalıştım... Yokluğunu arıyorlar, Halil abi. Seni arıyorlar. Ruhun şad olsun."
Üniformamı sıyırıp attım. Üstüm çıplak kaldığında odadaki küflü aynaya yaklaştım. Kesiğe baktığımda çok da büyük bir şey olmadığını anladım. Ama yine de temizlemem gerekiyordu, çekmeceleri karıştırmaya başlamıştım ki kapım çalınmaya başladı.
Odamda kapıya bakan cama ilerledim. Camın önündeki kurumuş çiçekler canımı çok sıkıyordu. Onların çaresine bakmam gerekiyordu. Bunu sonraya erteleyip gelene baktım, Zümaydı.
Beni camda görünce kapıyı işaret etti. Hızla çıplak üstüme bir tişört geçirerek kapıyı açtım. O da henüz üzerini değiştirmemişti.
"Bu ekipte yara saklanmaz çömez,'' dedi odama girerken. ''Ders bir."
"Ufak bir yara komiserim,'' dedim kapı kapanmasın diye tutarken. ''Hallederim."
Zümra karşımda dikildi. Gözleri yaramın üzerindeydi. "İlk yarana ufak dersin, ikinciye sıyırdı dersin... Üçüncü şakağından girerse susarsın çömez. Susanlar sessiz ölür."
Ben sessiz kaldığımda devam etti. ''Düş peşime, yarana baktıralım.''
Komiserim olduğu için sözleri emirden farksızdı. Revirde tepemde bir nöbetçi gibi bekledi. Hemşire dikiş gerektirmeyen yaramı sararken, alkolün eti yakan o keskin sızısıyla dişlerimi sıktım.
Uzun boylu, çam yarması gibi bir adamdım ama acıyı gizlemeyi henüz tam öğrenememiştim. Bir aydır bunun üzerinde çalışıyordum. Özel Harekatta anlamıştım ki; açık yaralar kapanmalıydı. Yaralar can yaksa bile bunu senden başka kimse bilmemeliydi.
Burada fiziksel acıya yer yoktu. Acı, sadece zihninde taşıdığın bir yükten ibaretti. Eğer o yükün altında ezilirsen, yanındaki adamı da aşağı çekerdin. Zümra'nın bakışları altındaki o sessiz bekleyişim, aslında bir yarayı sarmaktan çok, bir iradeyi çelikleştirmek gibiydi.
Sedyeden kalktığımda kolumdaki sargı sadece tenimi değil, acemiliğimi de örtüyordu. Artık ne kadar acıdığının bir önemi kalmamıştı. Görev bitmişti, yara sarılmıştı.
Zümra ile sessiz koridora çıktık. Benden hem kıdem hem yaş olarak büyük olan bu kadından bir şeyler öğrenmek istiyordum.
"Henüz yenisin, zamanla alışırsın," dedi Zümra, botlarının sesi koridorda yankılanırken. "Bir şey saklamak bize ters. Yakında seni de çözeriz."
Duraksadım. Tam gözlerinin içine baktım. "Ben sizi çözebilecek miyim?"
"Çözme çömez," dedi Zümra, sesi koridorun soğukluğuna karışırken. "Çözdükçe karışırız biz."
Arkasını dönüp odasına gitti. Boş koridorda çok durmadım, eşyalarımı alıp banyoya geçtim. Kolumdaki sargıyı ıslatmamaya çalışarak duşun altına girdim. Sıcak su, günün tüm barut ve kan kokusunu tenimden söküp alırken yan kabinden bir ses yükseldi. Polis Özel Harekâtsanız, duşta bile gözünüz açık, kulağınız delik olmak zorundaydı.
"Lan çömez!" diye seslenen ses yan kabinden gelmişti. Haydar abinin sesiydi bu.
Saçlarımdaki şampuanı arındırırken, "Efendim abi?" dedim.
"Burcun neydi senin? Astro Efe sordu."
Fırtına timindeki Efe burçlara epey meraklıydı. "Bilmem," dedim suyu kapatırken. "20 Aralık doğumluyum abi."
"Lan hiç mi sevgilin olmadı?'' diye sordu Haydar abi bu kez. ''Meraklı oluyorlar bu burç işlerine."
Bu konuya girmek istememiştim. "Merak eden olmadı abi."
"Astro Efe senin haritanı çıkartır yakında. Her şeyi biliyor herif."
Timde herkesin bir lakabı vardı; şimdilik sadece çömezdim. Ama daha fazlası etmek istiyordum. İz bırakanlardan olmak istiyordum, silinip gidenlerden değil.
Banyodan çıkıp odama geçtim. Saçlarım kısa olduğu için kurulamaya bile gerek kalmıyordu. Omzumdaki havluyu yatağın demirine asıp çalan telefonuma uzandım. Annem arıyordu.
"Yaranın fotoğrafını at, Dinçer,'' dedi telaşla.
Nasıl haber aldığını sorgulamadım bile. Bizim sülalede istihbarat aile içinde başlardı. "Sardılar anne, iyiyim."
"Nasılsın demedim, Dinçer. Fotoğrafını at dedim."
Sargısını dikkatle açarak fotoğrafını çektim. "Atıyorum."
Kulağımdan çektiğim telefona, az önce revirde çektiğim fotoğrafı gönderdim. Tekrar yaramı örtüp beklemeye başladım. Birkaç saniye sonra hattan gelen ses bu kez annemin değil, doktor olan yengemindi.
"Tamam, Suna. Derin değil. Güzel sarmışlar, merak etme."
"Yenge, nasılsınız?" diye sordum.
"Siz silahların arasındayken pek iyi olamıyoruz oğlum. Sen nasılsın? Var mı başka yaran?"
"Yok yengem yok, ben iyiyim."
Annem telefonu geri aldı, sesi o bildiğim asker otoritesiyle yankılandı. "Sol kolunun üzerine yatma. Spora gitme birkaç gün. Operasyonlardan geri kalacağın kadar derin değil ama yine de dikkat et."
Gülümsedim. "Emredersiniz yarbayım."
"Dinçer oğlum..." O sert sesin içindeki şefkat, içimi sıcacık etti. "Anneciğim... İlk ayın daha. Bundan büyüğü, daha derini olacak biliyorum. Güçlüsün sen, dayanacağını da biliyorum. Tek isteğim, koru kendini."
''Merak etme anne, dikkat ediyorum. Aklın bende kalmasın. Sen Atlas ve Kartal'la ilgilen,'' dedim, diğer kardeşlerimi ateşe atarak.
Üç erkek kardeştik. En büyükleri sayılırdım. Evet, sayılırdım... Henüz seninle tam tanışmadık. Beni daha iyi tanıdığında umarım bana acımaz, sadece seversin. Çünkü ben, zaten kendime fazlasıyla acıyorum.
"Onlar gözümün önünde, Dinçer. Sen değilsin."
Hüzünlü bir sessizlik oldu. "Anne, herkes iyi mi?"
"Herkes iyi. Hadi yemek saati geldi, kaçırma."
"Siz yine bir arada mısınız?" diye sordum.
Biz çekirdek olarak beş kişilik olsak da kocaman bir ailemiz vardı. Annemin de mensubu olduğu Ayaz Timi ile gençliklerinden beri hiç kopmamışlardı. Hep beraber Ankara'da yaşıyorlardı. Gençliklerinde çektikleri cefaları birlikte olarak atlatmışlardı şimdi ise sefalarını sürüyorlardı.
"Bu akşam yemekler Fırat amcandan,'' dedi annem gülümseyerek.
"Menemen yiyeceksiniz yani..." Amcamın tek bildiği yemek menemendi. Ne zaman iddialı bir sofra vaat etse, kendimizi ekmek banarken bulurduk. "Afiyet olsun."
"Köfte yapacağım demişti, benim hâlâ umudum var. Sen de yemeğini ye."
Telefonu kapatıp üzerime hırkamı alarak odadan çıktım. Yemekhaneye doğru yürürken arkamdan bir el kolunu boynuma doladı. Astro Efe'ydi. Benden kısa olduğu için biraz zorlanmıştı, hemen geri çekildi.
"Sırık mı desek sana birader?"
Kâzım yanımızdan geçerken acı bir şekilde güldü. "Hazırcı diyelim. Kanı kurumadan kardeşimin yerine yerleşti.''
Suratıma küfreder gibi bakıp yemekhaneye girdi. Arkasından baktığımı gören Efe omzuma vurdu. "Kâzım ağır konuşur birader, öküzün tekidir. Takılma sen ona. Halil'le de en başta bir sikim anlaşamazdı. Bu herif böyle biri, kötü niyeti yoktur."
Başımı salladım sadece. Benim onunla bir derdim yoktu, onun derdi de elbet bir gün son bulurdu.
Herkes gibi sıraya geçip yemeğimi aldım ve Efe'nin arkasından Fırtına timinin masasına oturdum. Tabldottaki yemeği sessizce yerken masadaki fısıltılara kulak kabarttım.
"İzin demeye utanıyorum lan. Şefin suratına bakılmıyor zaten. Adamın oğlu doğdu, gitmedi daha. Ben nasıl nişanlanmaya gideyim?" dedi Feyyaz.
"Haydar abiyle konuş," dedi Efe. Haydar abi Orhan Şef'ten sonra en kıdemlimizdi.
"Konuşma Feyyaz," diyerek araya girdi Zümra. "O da iyi değil bu ara. Boşanıyor adam, nişan falan duymak istemez."
"Zümra, yardım et be bacım. Ayşe'nin ailesi zor ikna oldu zaten. Nişanı iptal edersek kızı bir daha göstermezler bana."
Zümra suyundan bir yudum aldı. "Bana bırak. Konuşurum Orhan abiyle.''
"Aslansın bacım!" dedi Feyyaz gülerek.
Zümra'nın bu timde ayrı bir ağırlığı vardı. Ben tek kelime etmeden salçasız ve çok lezzetsiz bulgur pilavımı yerken konu birden bana sıçradı.
"Çömez, senin var mı sevgilin felan?"
Felan... Cevap verecekken Kâzım benden önce atıldı. "Kolundaki saate baksana, Feyyaz. İkişer tanedir bunda."
Kolumdaki saat dedemin hediyesiydi. Varlıklı bir aileden gelmenin getirdiği o etiketten burada da kurtulamamıştım.
"Bekleyenim yok," dedim düz bir sesle.
Kazım'ın bakışları ok gibiydi. "Uğradığın vardır senin.''
İma ettiği şeyle öfkelenmiştim. Başımı çevirip Kâzım'ın gözlerinin içine baktım. "Sende ikisi de yok değil mi?"
Kazım demir bardaktan suyunu içerken, "Bizim sevgilimiz olmaz, ömürlüğümüz olur. Sen rahat ol,'' dedi.
Bu sözün üzerine Zümra alaylı bir şekilde gülümsedi. Kâzım avucundaki demir bardağı bükmeye yemin etmiş gibi sıkarken, Efe bardağı nazikçe elinden aldı. Çatalımın ucuyla önümdeki yemeğin domateslerini ayıklamaya başladım.
Bu hareketimi izleyen birisi vardı. "Sen şimdiden yemek seçmeye başladıysan, zor hayatta kalırsın Özel Harekatta."
Son domatesi de tabağın kenarına ittim. "Sen dert etme, Kâzım."
"Siktir lan, ne dert edeceğim!"
Zümra elindeki kaşığın sapını masaya vurdu. "Bir daha bu sofrada küfür duymayacağım beyler!''
"Çocuk azarlar gibi konuşma, Zümra," dedi Kâzım, sesi huysuzlaşarak. ''Ağzımdan şey etti.''
Zümra, Kâzım'a öyle bir bakış fırlattı ki, masadaki metal kaşıkların bile donduğunu hissettim. "O zaman şey etmeyecek, Kâzım. Anladın mı?"
"Anlamadım,'' dedi Kazım. ''Anlatsana.''
"İyi, doydun o zaman bu akşam." Zümra, Kâzım'ın önündeki tabldotu tek hamlede çekip Efe'nin önüne sürerken. "Kalk git. Nöbet tutan çocuklara Boztepe anılarını anlat, iyi gelir."
Kâzım sandalyeyi gürültülü bir şekilde geri itip dikildi ayağa. "Sigara içesim vardı zaten, sağ ol komiserim."
Söylene söylene yemekhaneden çıkıp gitti. Bu herifin normalinin bu olduğunu, o kaba saba kabuğunun altında bitmek bilmeyen bir yas taşıdığını artık anlamıştım.
''Zümra yapma şunu,'' diye çıkıştı Efe. ''Sonra bizim kafamızı sikiyor.''
Zümra, Efe'ye ters ters baktı. ''Küfretmesene oğlum! Seni de kovacağım bak!''
''Tamam,'' dedi Efe önüne dönerken. ''Sustuk.''
Yemeğim bitince sessizce müsaade isteyip kalktım. Genelde yemekten sonra herkes gruplar halinde sohbet ederdi ama öyle çok kimsem yoktu. En iyisi uyumak zaten diyerek odama adımladım.
Gece, uykuyla olan savaşımda bir kez daha yenilmiştim. Sabaha karşı ancak kapatabilmiştim gözlerimi. İlk zamanlar diyordum kendime; sadece ilk zamanlar Dinçer... Sonrasında alışacaksın. Şimdi o sonrasını bekliyordum.
O sonra bana ne kadar uzaktı?
🐦🌹
Gün ışığından aldığım müsaadeyle huzursuz uykumdan uyandım. Saat daha çok erkendi. Hızlıca yüzümü yıkamaya başladım. Ayılmayacağımı anladığımda kafamı komple musluğun altına tuttum. Kısa saçlarımdan sular akarken üzerime eşofmanlarımı geçirip spor salonuna adımladım. Salonun bu saatlerde boş olmasına alışıktım. Çantamı kenara bırakıp demirlerin soğukluğunu avuçlarımda hissettim. Kendimi bildim bileli sporun içindeydim. Bizim ailede herkes bu işin bir ucundan tutardı. Annem, askeriyenin spor salonunda şınav çekerken beni sırtına, kardeşimi omzuna oturturdu. O zamanlardan kalmaydı bu demir sevdası.
Kreş, ilkokul, ortaokul... Hayatımın her alanı hareketle doluydu. Ailemizdeki diğer çocuklara göre daha içine kapanıktım. Bu yüzden beni pedagoga, psikoloğa sürüklemişlerdi ama boşunaydı. Ben sadece böyle bir adamdım, sessizliğim, kimsesizliğimden değil, huyumdandı.
Ama şu sıralar kafamın içerisinde bir yalnızlık çekiyordum.
Kırk beş dakikalık ağır antrenmanın ardından havluyla terimi sildim. Çantamın askısını omzuma vurup havluyu enseme atarak salondan çıktım. Karşılaştığım devrelerime başımla selam verip duşa girdim.
Bugün buralar her zamankinden sessizdi. Askıdan üniformamı alıp zırhımı kuşanır gibi giyinmeye başladım. Palaskamı takıp yeşil beremi omzuma astım. Yemekhaneye girdiğimde timi bir arada gördüm. Sıraya geçip kahvaltılık almaya başladım ama gözlerim timimdeydi. Beni fark etseler de kimse Gel yanımıza demedi. Kâzım'ın hepsinin üzerinde ağır bir gölgesi vardı. Bir kişi hariç.
"Beni takip et," dedi Zümra arkamdan gelerek. İtiraz etmeden peşinden adımladım. Boş bir masaya karşılıklı oturduk. "Takılma çocukluklarına," dedi Zümra, tabağına uzanırken. "Birkaç aya düzelirler."
"Takılmıyorum,'' desem de takılıyordum.
Sepetten iki dilim ekmek aldı. "İyi."
Kahvaltıya başladık. Kâzım'ın bir gözü sürekli bizim masaya kayıyordu, öfkesini uzaktan bile duyabiliyordum. Aldırmadan önüme döndüm. Tabldottaki domateslere üzülerek baktım. Fırtına timine bakacağım diye koyan görevlilere hayır demeyi unutmuştum. Çöpe gideceği için üzülmüştüm.
"Domates yemiyor musun sen?" diye sordu Zümra, kenara ayırdığım domateslere bakarken.
"Pek sevmem,'' dedim.
"Aç kalınca seversin."
"O günler gelince bakarız," dedim çatalımı peynire uzatırken. "Seçme hakkım varken seçeyim."
Zümra alaylı bir tonla mırıldandı. "Seç çömez, seç... Bu meslekte seçebildiğin son şey yemeğin olur zaten."
Zümra ile kurduğumuz kısıtlı diyalog bitse de Kâzım'ın ters bakışları inmemişti. Ne Zümra'nın sırtından ne de benim yüzümden.
"Bakmaya devam edersen masayı devirir çömez," dedi Zümra, tabağındakilere odaklanarak. "Sakın o heriften gözlerini."
"O sakınmıyor ama."
"Deli deliyi görünce sopasını saklarmış. Akıllı deliyi görünce ne yaparmış bilir misin?"
"Ne yaparmış?"
"Görmezden gelirmiş."
Yapacağım şeyi bana söyledikten sonra bir daha konuşmadı. Kahvaltı bittiğinde yemekhaneden çıktım. Tam tahmin ettiğim gibi, bugün operasyon yoktu. Tüm vakti burada öldürecektik.
Öğlene kadar Haydar abinin emriyle rapor düzenledim. Biriken tüm kâğıt işlerini çıkardım elimden. Öğleden sonra ise plan başkaydı. Eğitim için ayrılan, etrafı tellerle çevrili geniş arka bahçeye çıktık. Güneşin tepede olduğu eğitim alanında, timin tam ortasındaydım. Bir tek Zümra banklardan birine oturmuş, kimseyle muhatap olmadan silahını temizliyordu.
"Seni hiç adam gibi çatışmada görmedik çömez," dedi Feyyaz.
"Adam gibi çatışma olmadığından mı?'' diyerek duraksadı Kazım. "Yoksa adam olmadığından mı?"
Ben bu lafın saçmalığını anlamaya çalışırken Efe araya girdi. ''Of başlama yine abi ya!'' diye isyan etti.
"Sana ne oluyor lan dünkü bebe? Git fal bak!" diye gürledi Kâzım sigarasını içerken. Winston red içiyordu.
"Kes, kesat herif,'' diye söylendi Efe.
Feyyaz elini omzuma koydu. "Nişancıydın değil mi sen?"
Başımı usulca salladım. "Evet."
Kâzım keyifli bir kahkaha attı. "Süper lüks atış alanlarında, okullarda karşıdaki mankeni vurmaya benzemez dağda bayırda nişancı olmak. Kaymak oğlan seni.''
"Nişangâhımda olduktan sonra ha manken ha canlı hedef... Benim için fark etmez. Deneyimlemem gerek.''
"Göstereceğim ben sana deneyimi."
Haydar abi küfrederek yanımıza geldi. "Sikeceğim sizin atışmanızı! Alın lan silahları, icraat görelim!"
Birileriyle kıyaslanmak en keyif almadığım şeydi ama mesleğim gereği lazım olandı.
Kazım hızla sigarasını söndürüp cebine attı. Yıllardır yanından ayırmadığı Kanas'ını eline aldı. "Gel buraya gülüm," diyerek silahını öptü. Benim elimdeki ise henüz yeni verilmiş bir silahtı. Silahla arandaki iletişime göre bile yön değiştirirdi mermi. Çok tanışıklığımız yoktu bu modelle ama şimdi olmak zorundaydı.
Atış alanı olarak belirlenen yerlere yatıp pozisyonumuzu aldık. Kâzım'ın duruşundan bile tecrübe akıyordu. Ondan daha toy olabilirdim ama gizli bir hırsım vardı. Gözüme de yeteneğime de güveniyordum.
"Bilgileri vermeyecek misiniz?" diye sordum beklentiyle.
"Ne bilgisi lan?" diye çıkıştılar.
"Sıcaklık, rüzgâr falan..."
"Lan oğlum, eğitimde miyiz? Sana çatışma ortasında kim söyleyecek bunları?"
"Oooo..." Kâzım alaycı bir tonla araya girdi. "Çömez, pes et istersen. Ezmeyeyim seni, genç oğlansın, ağlama köşelerde.''
Çenemi silahın dipçiğine yasladım. Elimi nişangâha çıkararak, hedef ayarlarına başladım. "Bir nişancı pozisyonunu aldıysa o mermi namludan çıkar," dedim sesimi sabitleyerek. "Bana bunu öğrettiler."
"İlk defa doğru bir şey öğrenmişsin."
''Mesafe bin metre! Hazır mısınız ulan?'' diye bağırdı Haydar ağabey, sesi telsiz cızırtısına karışarak.
''İki saattir hazırım,'' dedi Kâzım, sesindeki o küstah özgüvenle. ''Sen çömeze sor.''
Tüm gözlerin üzerime dikildiğini hissettim. Nefesimi kontrol altına alıp buz gibi bir sesle cevap verdim: ''Dinçer hazır!''
''Üç, iki, bir... Ateş!''
Aynı anda tetik ezdik. Namlulardan çıkan alev, o kavurucu öğle sıcağına karıştı. Mermi havayı bir kağıt gibi yırtarak hedefe yönelirken, tüfeğin omzuma vurduğu o sert geri tepmeyi iliklerimde hissettim. Barut kokusu genzimi yakarken, toz bulutunun dağılmasını bekledik. Haydar ağabey, gözündeki rüzgâr ölçerli dürbünü yavaşça indirip bize döndü. Yüzünde, kolay okunmayan, tuhaf bir takdir ifadesi vardı.
''Kâzım tam isabet, Dinçer ise kıl payı ıskaladı. Kasap Kâzım, çömez daha yolun başında.''
Normal bir sonuçtu bu. Kâzım'ın silahıyla arasındaki bağı henüz yakalamamıştım. Ama aradaki farkın sadece çok az olması, beklediğimden çok daha iyi olduğumu kanıtlıyordu. Kâzım'dan keyifli bir kahkaha yükseldi.
"Bir daha abine diklenme çömez," dedi Kâzım, silahını şefkatle okşarken. "Her türlü gömerim seni.''
Gülümsedim. Yenmek de yenilmek de hayata dairdi. Buralara gelene kadar çoğu kez yenilmiştim. Okulumu bile çok arzu ettiğim gibi birincilikle bitirememiştim. Kazandıklarımdan çok kaybettiklerim bana kazandırmıştı.
"Yılların Kasap Kâzım'ının çömeze yenildiği nerede görülmüş lan?" diye takıldı Feyyaz.
"Bu adam anasından Kanas'la doğmuş oğlum, normaldir alması," dedi diğer biri.
Kendi aralarında geyik yapmaya devam ediyorlardı. Silahımı toplayıp yerimden doğrulurken Zümra elini uzattı. Bir an tereddüt etsem de eldivenli elimle çıplak elini kavradım. Ondan beklemediğim kadar sertçe yukarı çekti. Üzerimdeki tozu silkeleyip Kâzım'ın karşısına geçerek, elimi uzattım.
"Tebrik ederim."
Elime ters bir bakış attıktan sonra sertçe sıktı. "Kim aslan, kim kedi anla. Bir daha da diklenme bana."
"Bir gün bunun ikinci raundu olacak," dedim gözlerinin içine bakarak. "Ve o gün ben alacağım."
"Babayı alırsın,'' dedi yüzüme hareket çekerken.
Dudaklarının arasına bir sigara yerleştirip arkasını döndü. Banklara geçip oturduk. Zümra ile bir bankı paylaşıyorduk. Sigaralar bir bir yandı. Bu sıcakta o dumanın neyin kafasını yaşattığını anlamasam da Efe'nin uzattığı sigarayı kabul ederek sessizce onlara eşlik ettim.
"Hassiktir, yine görünüyor hayvanlar,'' diye isyan etti Feyyaz.
"Bir sığırı kaçırıp kessek mi lan şurada?" diye konuştu Kazım.
"Sürüde kaç kafa var acaba?"
Timin baktığı yöne başımı çevirdim. Merkezin tellerinin hemen arkasındaki dağda serbestçe dolaşan bir büyük ve küçükbaş sürüsü vardı.
"Gidip konuşayım mı komiserim? Çeksinler geri hayvanlarını," dedim, ortamın havasını solumaya çalışarak.
"Rahat dur lan!" dedi Kâzım, dumanı ciğerlerine hapsederken. "Seni mi sikiyorlar? Ne dert ediyorsun?"
Zümra, Kâzım'a öyle bir baktı ki, herif sigarasını ağzına geri sokup sessizleşti.
"Çobanı tanıyoruz, orası izinli mera. Her hayvan otlayabilir," diye açıkladı Zümra kısaca.
"Bak sığır, Feyyaz. Sana güzel haber. Git otla hadi," dedi Efe sırıtarak.
Feyyaz, Efe'nin sırtına sağlam bir şamar indirdi. "Bu çocuk ilkokul terk mi komiserim? Espri seviyesi yerlerde."
"Hadi lan oradan! Aranızda en tahsilli benim. Biraz daha dayansam öğretmen bile olurdum da işte, vatan çağırdı."
''Siktir lan oradan!'' dedi Feyyaz. ''Atanamadın da geldin sen, binlercen gibi.''
Kazım sigarasının dumanını havaya karıştırırken sesi sıkkındı. "Biz PÖH'e yetişmek için liseyi zor bitirdik anasını satayım," diye isyan etti Kâzım.
Bazıları alaylıydı, bazıları mektepli. Ben, o mektepli olan taraftaydım. O sırada cebimdeki telefon titreyince çıkardım. Ekrandaki isim kardeşim Atlas'tı.
"Hayırdır, sevgilin mi?" dedi Kâzım, gözlerini kısarak.
"Biraderim."
"E, niye açmıyorsun lan o zaman?"
"Akşam ararım," dedim, telefonumu bankın masasına bırakarak.
"Kız mı?" diye sordu Efe, gözlerini kısıp yüzümdeki o en küçük ifade kırıntısını bile yakalamaya çalışarak. ''Arkadaşı var mı lan?''
"Biraderim dedim ya."
"Nasıl bir yokluktasın amına koyayım! Telefona bakmalar falan,'' diye söylenen Kazım sert bir kahkaha attı.
Efe gerilerek geriye çekildi. "Ha, tamam. Benlik bir şey yok o zaman, biz sap sap takılmaya devam."
Feyyaz uzanıp telefonumu aldı, avucunda evirip çevirdi. "Bu telefonun kaç kamerası var lan böyle? Göz gibi dizmişler sırtına."
"Bilmem, bakmadım hiç."
Eline alıp ışığa doğru tuttu, camındaki yansımaları inceledi. "Ne güzel fotoğraf çekiyordur bu şimdi. Geceyi gündüz yapıyordur kesin."
"Fena değildir," dedim, mülkiyet duygumun olmadığını belli eden o düz sesimle.
Telefonu önüme doğru sürdü. "Güzelmiş kardeşim, güle güle kullan."
"Baba parası işte," diye söylendi Kâzım, sigarasının külünü botunun ucuyla ezerken. "Hayat sana güzel amına koyayım. Biz burada barut kokusuyla ciğer çürütelim, beyzademiz en son modelle hava atsın."
İç çektim. "Annemin parasıyla almıştım."
"Anne de zengin tabii, oh... Sülalece sırtınız pek, karnınız tok."
"Kalbi çok zengin kadındır," dedim. Sesimdeki o ani sertleşme, masadaki gürültüyü bir anlığına kesti. Bakışlarım Kâzım'ın gözlerine saplandı.
Ekip kendi arasında, benim henüz dilini bilmediğim o eski hikâyelere daldı. Sessizce onları izledim, sanki görünmez bir camın arkasındaydım. Kâzım başını ağır ağır bana doğru çevirdi, gözlerinde o bitmek bilmeyen meydan okuma vardı.
"Çömez?"
"Efendim?"
"Önemli bir şey konuşuyoruz birader, uza istersen. Fazla kalabalık yapma, havamızı bozuyorsun."
Acı bir tebessüm yayıldı yüzüme, dişlerimi sıktım. "Anaokulunda bile yapmıyorduk biz bu dışlamaları, Kâzım.''
"Başlatma şimdi anaokuluna! Uza hadi, hadi aslanım, gölgen bile fazla burada."
Tam ağzımı açıp o köprüyü yakacak bir söz söyleyecekken, Zümra'nın serin parmaklarını kolumda hissettim. Bana sessiz bir komut verir gibi baktı. Banktan kalkıp uzaklaştığında, istemeye istemeye peşine takıldım. Arkamızda kalan Kâzım'ın yüzündeki o çiğ zafer ifadesi, Zümra beni yanına çekince bir anda yerini öfkeye bıraktı.
"Bir daha iddiaya girme hiçbiriyle," dedi Zümra, eğitim alanının tozlu zemininde botlarımızı sürürken. "Kaybettikçe senden harcarlar.''
"Hepsine kaybedeceğimi mi düşünüyorsun?"
Zümra durdu, o buz gibi gri gözlerini yüzüme dikti. "Evet. Çünkü onlar sokağın, dağın, çamurun diliyle konuşuyor, sen ise hâlâ kitapların, eğitimin.''
Beni burada az çok kabullenen tek kişi bile bunu söylüyorsa, harbiden işim zordu.
"Mesain bitti, takıl etrafta. Ama gözden ırak olmadan."
"Emredersiniz komiserim."
Silahı hangara bırakıp üzerimi değiştirdim. Üsse tıkılıp kalmak, o dar odada Halil abinin fotoğrafıyla bakışmak istemediğim için arka bahçeye çıktım. İlk görev yerimin bu kadar tekinsiz, bu kadar dışlanmış bir yer olacağını hiç hayal etmemiştim. Hayal kurmak bana göre değildi belki ama bu yalnızlık hissi, göğüs kafesimi daraltıyordu. Yine de pes etmeyecektim. Aksine, bu hırs beni daha da bileyecekti.
Kof değil, çelik olana kadar mücadele edecektim.
Bahçenin paslı demir tellerine doğru yürürken bir inilti duydum. Küçük bir kuzu, bacağını tellere fena kaptırmıştı. Çırpındıkça bacağı daha çok dolanıyordu. Canını yakmadan kurtarmak için hızla yanına çöktüm. Cebimdeki kasaturayı çıkartıp teli esnetmek için hamle yapacaktım ki, yukarıdan bir ses kulaklarımı tırmaladı.
"Sen ne yapıyorsun, Pamuk'a?!"
Başımı kaldırdığımda tepenin yukarısında, güneşten korunmak için gözlerini kısmış, kaşları çatık bir şekilde bana bakan genç bir kız gördüm. Bakışları, buraların rüzgârı gibi keskin ve yakıcıydı.
"Ne yapıyorum sence?" dedim kasaturayı havada tutarak.
"Pamuk'u kesiyorsun!" diye haykırdı dehşetle. "Bana bak, çek o elini hayvandan! Sürünün köpeğini salarım üzerine!''
"Kestiğim falan yok, bacağı sıkışmış. Yardım ediyorum sadece."
Gözleri fal taşı gibi açıldı, o hırçın bakış bir anda yerini telaşa bıraktı. "Ayağı mı sıkışmış?"
Tek bir hamlede kasaturanın ucuyla teli kanırtıp kuzuyu kurtardım. Bıçağı belimdeki kılıfa geri sokup ayağa kalktım. Kuzuyu kucağıma alacakken kız rüzgâr gibi yanımda bitiverdi. Benden önce hayvanı kucakladı. Üzerindeki basma çiçekli elbisenin etekleri yerdeki çakılların üzerinde sürünürken, tepeyi hayret verici bir çeviklikle, sanki düz yolda yürür gibi çıktı.
Merakla peşinden gittim. Kuzuyu bir ağacın altına, serin gölgeye bıraktı. Sırtında kumaşa sıkıca sarılı, kundaklanmış gibi duran bir ağırlık vardı. Bu yaşta sırtında bebek mi taşıyordu bu kız?
"Pamuk... Oraya gitmek yoktu hani? Söz vermiştin bana," dedi kuzunun kulağına, sanki bir sırdaşıyla konuşur gibi fısıldayarak.
Bu manzara karşısında hafifçe güldüğümde kız başını hızla bana çevirdi. Ateş parçası gibi bakışlarını yüzüme dikti. "Ne oldu? Çok mu komik geldi?"
Hemen toparlanıp ciddi bir surata büründüm, ellerimi hırkamın ceplerine soktum. "Hay Allah... Sözünde durmamış mı, Pamuk?''
"O bizim aramızda," diyerek kuzuya döndü tekrar, sanki beni o an oradan silip atmıştı. Diğer herkes gibi.
Yaralı bacağını avucuna alıp üzerine eğildi, birkaç kez şefkatle öptü. Yanına çöküp kuzunun bacağına baktım, tırnağının hemen üstü kanıyordu.
"Sarsak iyi olur aslında. Toz kaparsa mikrop toplar, sonra veterinere götürmek zorunda kalırsın."
"Kırık çıkık yok. Olsa anlardım ben," dedi, sesindeki o tavizsiz inadıyla.
"Niye? Söyler miydi sana?''
Ters bir bakış fırlattı, o simsiyah, kıvırcık saçları rüzgârın etkisiyle yüzüne dökülmüştü. Elinin tersiyle, biraz da hırsla onları geri itti. Gözlerimin tam içine, meydan okur gibi baktı.
"Evet, söylerdi. Sen anlamazsın.''
Gözümü kızın o meydan okuyan bakışlarından çekip kuzuya çevirdim. Hayvanın bacağı hâlâ titriyordu.
"Hayvanların acı belirtme şekli insana benzemez," dedim, sesimdeki o bilgiç tonu engelleyemeyerek. "Dışarıdan sağlam görünür ama içeride ne var belli olmaz. Bir veterinere götür sen bunu, riske atma."
Kız, kuzunun başını okşarken omuz silkti. "Gerek olsa senden çok düşünürüm ben onu, merak etme."
"Niye?" dedim hafif bir alayla. "Veteriner misin?"
"Baytar," dedi, kelimenin üzerine basa basa.
"Ne?"
"Baytar derler buralarda. Veteriner dersen sana gülerler, bilesin."
"Senin gibi mi?" diye sordum, gözlerimi kısarak.
Güldüğünü o an fark etmiş olacak ki, aniden topladı yüzünü. Sanki yakalanmış gibi bir telaşla elini uzun, çiçekli eteğinin ucuna attı. Kumaşı kavrayışı bile hırçıncaydı.
"Ne bakıyorsun öyle?"
"Ha... Pardon," dedim ve bakışlarımı hızla çevirip ilerde otlayan diğer hayvanlara diktim.
Kız, eteğinden kopardığı küçük bir kumaş parçasını usta hareketlerle kuzunun ayağına doladı. Az önceki hırçın kız gitmiş, yerine şefkat dolu bir çocuk gelmişti.
"Akşam ot da süreyim mi sana, he?"
Kendi kendime mırıldandım; ne bileyim ben ot sürsen mi sürmesen mi? "Sür yani," dedim, kendimi konuşmaya dahil ederek. "İyi gelir belki."
Kız başını kaldırıp dik bakışlarını tekrar üzerime dikti. "Sana sormadım, ona sordum."
Yine insan yerine koyulmamıştım, timdeki dışlanmışlığım burada da peşimi bırakmamıştı. "Cevap verdi mi bari?" dedim, sesimdeki iğneleyici tona engel olamayarak.
"Verdi."
Ters bir kızdı bu. Bakışı ayrı, konuşması ayrı zehirdi. Birkaç dakika daha kuzunun bacağıyla, tüyleriyle ilgilendi, sanki ben orada hiç yokmuşum gibi. Ardından kuzuyu kucağına alıp çevik bir hareketle yerden kalktı. O çelişkili, anlam veremediğim bakışları bir saniyeden kısa bir an üzerimde duraksadı.
"Sağ ol," dedi kısık bir sesle. Sesindeki o yumuşaklık, az önceki hırçınlığının üzerine serpilmiş bir avuç su gibiydi. Arkasını dönüp gitmeye başladı.
"Pamuk ne diyor?" diye bağırdım arkasından, merakıma yenik düşerek.
Yüzünü bana dönmeden, adımlarını kesmeden konuştu: "Allah ne muradı varsa versin, diyor."
Gülümsedim. "Eyvallah Pamuk," diyerek hayatımda ilk defa bir hayvana göz kırptım. Garipti, bir ayı aşkın süredir bu üstte ilk kez kendimi bir yere ait ya da birine faydalı hissetmiştim.
Kız, sürüsünü toplayarak tepenin ardında gözden kaybolmaya başladı. Kucağında kuzu, sırtındaki bebeğiyle koca bir sürüyü tek başına idare ediyordu. Adını bile bilmediğim o çoban güzelini, toz bulutunun içinde kaybolana kadar nedensizce izledim.
🐦🌹
Selam!
İlk bölümü nasıl buldunuz? Düşüncelerinizi benimle paylaşırsanız mutlu olurum.
Bu ikiliyle alakalı güzel planlarım var, iki aşamalı bir hikaye olacak. Şimdi geçmiş zaman anlatılıyor.
Acaba ne olacak 5 sene sonra? Henüz bu soru için erken ama zaman aşımını severim bilirsiniz.
Dinçer, Zora Sarıldık hikâyemdeki Suna ve Selim'in oğulları. Dinçer'in bebekliğini okumak isteyenler Zora Sarıldık okuyabilir. Ailesiyle alakalı fikre de böylece sahip olmuş olursunuz.
Ama hikayeye dahil olmak için okumanız şart da değil. Zaten burada her detayı veriyor olacağım.
🐦🌹
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |