
Hakkâri’nin soğuğu geceye çökmüş, sokak lambaları puslu bir sisin içinden titrek göz kırpmalarıyla var olmaya çalışıyordu. Miray, kalın perdeleri çekilmiş penceresinin önünde çayını tutarken ayakta dikiliyordu. Parmak uçlarında bir huzursuzluk vardı. Salondaki masanın üstü dosya kağıtları, ajandalar, yazboz tahtasına dönmüş bir defterle kaplıydı. Zühre, kanepeye yayılmış, kalın çoraplarını dizine kadar çekmiş, elinde büyüteçle bir not kâğıdına eğilmişti.
“Zührem…” dedi Miray, çayından bir yudum alırken,
“Ben bu projede gerçekten insanla mı çalışılmış, yoksa bambaşka bir şey mi dönüyor, emin olamıyorum.”
Zühre başını kaldırdı. Gözlüklerini alnına iterek Miray’a baktı.
“Bak, bu notta ne yazıyor biliyor musun? ‘Fizyolojik tepki normal sınırlar dışında, kimyasal direnç yüksek, bilişsel tepkiler tanımsız.’ Bu ne demek, Miraycım? Normal bir insan mı bu? Değil mi? Belirsiz.”
Miray, yavaşça masaya yaklaşıp notları inceledi. Bir kâğıdın köşesinde kurşun kalemle karalanmış üç harf dikkatini çekti: M.T.G.
“Bunu daha önce görmemiş miydik?” dedi.
Zühre birden doğruldu.
“Aynı kısaltma laboratuvarın en eski dosyasında da vardı. Ama açılımı yok. Sanki bilerek eksik bırakılmış gibi... Şifre olabilir mi?”
O sırada kapı üç kez vuruldu: Tak tak tak.
İkisi birden yerinden sıçradı.
Miray temkinli adımlarla kapıya yöneldi, dürbünden baktı. Gözleri hafifçe büyüdü.
“Miran,” dedi usulca.
Kapıyı araladığında Miran ellerini cebine sokmuş, hafifçe eğilmiş,
“Canparem, senin ışık hiç sönmüyor. Hayırdır, gece eğlencesi mi?” diye sırıttı. Ama sesi yorgundu. Gözaltları morarmıştı.
“Gir içeri, sümüklü,” dedi Miray, ama bu sefer tonu yumuşaktı.
Miran içeri adım attığında Zühre hemen dosyaları toplamaya başladı.
“Ben… yeni bir şikâyet aldım,” dedi Miran, ciddileşerek.
“Hastaneden yine bir hasta kaybolmuş. Yaşlı bir adam. Tekerlekli sandalyedeymiş. Sabah hemşire görene kadar odasındaymış, sonra… yok.”
Miray’ın kalbi hızlandı.
“Güvenlik kameraları?”
“Kaydın o saatine denk gelen kısmı bozuk. Sadece... bir gölge geçiyor. Uzun. Sırtı hafif kambur gibi.”
Sessizlik çöktü.
Zühre’nin sesi titreyerek çıktı: “Bu, D Projesi’yle bağlantılı olabilir mi?”
Miran gözlerini Miray’a dikti.
“Bilmiyoruz. O eski dosyalarda gördüğünüz 256 numaralı şeyle ilgisi var mı, onu da bilmiyoruz. Ama bir şey var... ve bu kayıplar tesadüf değil.”
Miray derin bir nefes aldı. Salona döndü, masanın üzerindeki en eski dosyayı açtı. Parlak mavi bir kâğıt çıktı içinden.
“Zührem,” dedi, “yarın sabah şu mavi dosyayla hastaneye gideceğiz. O gece nöbetçi hemşireyle de konuşmamız gerek. Belki gözünden bir şey kaçmıştır.”
Zühre başını salladı. “Ben de hastane arşivinden D harfli tüm proje dosyalarını çekmeye çalışacağım.”
Miran kanepeye ilişti, başını ellerinin arasına aldı.
“Bu iş başımıza bela olacak… ama belki de ilk defa doğru yerde kazıyoruz.
......
Gecenin en karanlık saatiydi. Elektrikli soba çıtırtılı bir şekilde çalışıyor, Miray’ın mutfağından gelen kahve kokusu salona yayılıyordu. Zühre, önündeki kalın klasöre gömülmüş, kalemini dişlerinin arasında çiğniyordu.
“Bak,” dedi Miray, elindeki kahveyi uzatırken.
“Şu MTG kısaltmasını düşündüm. Bu bizim klasik tıbbi terimlere benzemiyor. Sanki bir savunma projesi gibi.”
Zühre klasörü çevirdi.
“Aynı şeyi ben de düşündüm. Bak şurada çok silik bir damga var: MTG-256: Başlangıç aşamasında pozitif sonuç, kontrolsüz yan etki nedeniyle durduruldu.”
Miray gözlerini kıstı. “256 mı? Yani D 256'nın o numarası bu projeden mi geliyor?”
Zühre başını salladı.
“Olabilir… Ama hâlâ bir insan mıydı, kaçtı mı, başarısız mı oldu bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey… bu MTG denen şey çok da temiz bir şey değil.”
Klasörün arkasındaki sararmış sayfaya not düşülmüştü:
MTG – Mekânsal Transhüman Gelişim
Amaç: İnsan fizyolojisinin sınırlarını genişletmek. Direnç, hız, dayanıklılık ve zihinsel farkındalık artırımı.
Etik dışı testler içerdiğinden proje askıya alındı.
Zühre ürperdi.
“Bu artık sadece bir kayıp hasta vakası değil, Miray. Birilerini dönüştürüyorlardı. Ve biri yaşıyorsa… bu dönüşüm tamamlanmış olabilir.”
Miray birden ayağa kalktı.
“Ve bugün hastaneye gelen ihbar… yeni bir kayıp. Bu bağlantılı olabilir. Aynı şey tekrar ediyor.”
İkisi de bir an durdu. Aralarındaki sessizliği yalnızca sobanın hışırtısı böldü.
Zühre usulca konuştu:
“Miray… ya D Projesi hiç durmadıysa?”
Perdenin kenarından sızan sabah ışığı salona vurdu. Yeni bir gün başlamıştı. Ama artık her şey, bildiklerinden çok daha karışıktı.
.......
Acil servis kalabalıktı. Hasta yakınlarının telaşlı sesleri, monitör bipleri ve ambulans sirenlerinin yankısı geceyi dolduruyordu. Ama Miray ve Zühre’nin zihni çok başka bir yerdeydi: MTG’nin anlamı artık ellerindeydi — Moleküler Takviye Genetiği. (Mekansal transhüman gelişimi)
Zühre dudaklarını ısırarak, gözünü monitörden ayırmadan fısıldadı:
— İnsanları... dönüştürmeye çalışıyor olabilirler. Bu sadece bir tahmin ama, D Projesi'yle bağlantısı olabilir.
Miray başını eğdi:
— Bilmiyorum... ama dosyalarda gördüğümüz hasta verileri kesinlikle normal değil. Özellikle kaybolanlar. Yeni kayıp hasta da işin tuzu biberi oldu.
Tam o sırada acil kapısı açıldı. Uzun boylu, kaslı yapılı, siyah saçlı ve beyaz tenli bir adam içeri girdi. Omzunu hafifçe tutuyordu. Miray onu hemen tanıdı, Zühre ise göz ucuyla süzerek, sessizce konuştu:
— Aaa, bu çocuk... Geçenlerde koridorda görmüştüm. Sen tanıyor musun?
Miray kısık sesle cevap verdi:
— Evet. Meriç Alaz. Geçen günlerde başhekim Tolga, ona bir projede yardım teklif etmişti. Sözde "aşı çalışması." Gerçek içeriği anlatmadılar tabii. Tolga hoca sadece destek istemiş, detay vermemişti.
— Seninle ilgisi ne?
— Pek yok. Sadece... o zamanlar bir keresinde elini kesmişti. Kesici bir aletle. Acile gelmişti, ben ilgilendim. Ayaküstü konuşmuştuk. O da eski bir bakanın oğluymuş. Ama ‘bağımlı çalışamam, kendi sistemim var’ deyip reddetmişti.
Zühre gözlerini devirdi.
— Yani güçlü, özgür ruhlu ve biraz gizemli? Of, senin tipin bu galiba.
Miray göz ucuyla gülümsedi.
— Bilimsel olarak kanıtlanmamış bir çıkarım.
O sırada Meriç doğrudan Miray’a yöneldi.
— Merhaba. Yine kesmedim merak etme, bu sefer sadece kas ağrısı. Spor sonrası.
Miray, hafif gülerek başını salladı:
— Buyur. Hemen içeri geçelim.
Muayene odasına girdiler. Miray omzunu incelerken aralarında kısa ama yoğun bir sessizlik oldu.
— Sağ omzun mu?
— Evet. Biraz fazla yüklenmişim sanırım. Yumruk çalışıyordum.
— Dinlenmen lazım. Fazla zorlamışsın. Hafif bir incinme.
Meriç gözlerini kaçırmadan konuştu:
— Geçen gün Tolga Bey bir projeye davet etmişti ya... hâlâ devam ediyor mu?
Miray biraz duraksadı.
— Pek bir bilgim yok. Hatta hastanedeki çoğu hekim bilmiyor. içeriğini de bilmiyoruz. Bana da “aşı çalışması” dediler sadece.
Meriç başını salladı.
— O yüzden reddetmiştim. Detaysız işler bana göre değil. Bir de... pek güven vermedi açıkçası.
Miray gülümsedi.
— Haklısın. Ama bazen insan istemeden de içine çekiliyor. Özellikle biz doktorlar...
Meriç ayağa kalkarken hafifçe eğildi.
— Kendine dikkat et. Burası garip bir yer olmuş.
Çıktıktan sonra Zühre kapıdan sızarak içeri daldı.
— Mirayım , sen var ya... kıyısından kıyısından kıvılcım var o işte.
Miray gözlerini devirdi:
— Hayranlık başka, his başka. Bence sadece dikkatli davranıyor.
Zühre ciddileşti:
— Bu arada... yeni kayıp hasta vakası geldi. Dosyada hiçbir bilgi yok. Adı, soyadı, tanısı dışında... hiçbir şey yok. Sadece gece gelen biri ve sabaha yok.
Miray yutkundu.
— D256 ile bağlantısı olabilir. Ya da... D Projesi’yle. Ama önce sessiz kalmalı ve normal işimize devam etmeliyiz.
Hastane koridorunda, sanki hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ettiler. Ama artık, her dosya bir şifre, her hasta bir ipucuydu.
.....
Zühre, elindeki dosyaları karıştırırken Miray’ın aklı hâlâ birkaç dakika önceki kısa konuşmadaydı. Meriç’in gelişi, duruşu, gözlerindeki o mesafeli ama dikkatli ifade... Ne olduğunu tam adlandıramıyordu ama içinde kıpırdayan bir şeyler vardı.
Tam o sırada acil servisin kapısından tanıdık bir silüet göründü: Başkomiser Miran. Her zamanki gibi hızlı ve dik adımlarla içeri girdi, gözleri doğrudan Miray’a takıldı.
Miran, Miray'a yaklaşarak,
“Sidik... şey... Doktor Hanım, yine yoğun galiba buralar.”
Miray gözlerini devirmeye yakın:
“Sakın o kelimeyi söyleme, başkomiser. Burası zaten doğası gereği yoğun. Ama evet, bugün bir hasta daha kayboldu. Üstelik öğle saatinde. Ne güvenlik fark etmiş, ne kamera bir şey kaydetmiş.”
Zühre de konuşmaya dahil oldu.
“Bu artık üçüncü vaka. Üç gündür biri ortadan kayboluyor. Ve her defasında kamera kayıtları silinmiş.”
Miran sıkkın bir nefes ile,
“Yine mi? Bu iş artık sabır değil suç istiyor. İçeriden biri net.”
Miray çaktırmadan etrafına bakıp,
“Delilimiz yok. Ceset yok, kan yok, iz yok. Sadece yok olan insanlar var.”
Zühre kısık sesle:
“Ve her şey ‘D Projesi’yle bağlantılı gibi. MTG kod adıyla gizlenen dosyada bazı kavramlar geçiyor ama çoğu kısmı sansürlü. Güç aktarımı, direnç artışı, dönüşüm…”
Miran kaşlarını çatıp,
“Bu MTG hikâyesi sabah kulağıma çalındı. Ne olduğu belirsiz ama tehlikeli kokuyor.”
Miray sesini kısık tutup bir yandan da etrafı süzerek,
“Henüz tam çözemedik ama bazı cümlelerden çıkardığımız kadarıyla, insanların direnç ve güç kapasitelerini yapay olarak artırmaya çalışıyorlar. Bir tür... dönüşüm projesi.”
Miran öfkesini belli eden kısık bir sesle,
“Ve siz hâlâ burada çalışıyorsunuz.”
Miray, Miran 'ın elini tuttu sakın olmasını ister gibi.
“Çünkü içeriden öğrenmezsek kimse öğrenemez. Benim burada olmam şüphe çekmiyor. Bu avantajı kullanmalıyız.”
Miran omuz silkerek:
“Sen ne zaman akıllanacaksın bilmiyorum. Ama çocukluğundan beri burnunu sokmaman gereken yerlere sokuyorsun.”
Miray sinirle bir soluk aldı.
“Sen de hâlâ her şeyi sırtlamaya çalışıyorsun. İnatçılığınla yarışamayız.”
İkisi de kısa bir süre birbirine baktı. Aralarındaki ilişki, kardeşlikten farksızdı. Sürekli atışıyor ama birbirlerine duydukları güven tartışılmazdı.
Zühre, konuyu dağıtmak ister gibi aralarına girdi.
“Bu sabah gelen o çocuk... Meriç Alaz. Tolga Bey ondan geçenlerde yardım istemiş. Sözde aşı projesiymiş. Kabul etmemiş ama. Bir yere baglı çalışmak istemediğnden kabul etmemiş.”
“O ismi hatırlıyorum. Eski bir bakanın oğlu değil miydi bu? Bu yaşına rağmen baya ünlü bir bilim adamı. Babası gibi siyaset ile uğraşmıyor.”dedi Miran.
“Acilde bir keresinde eli kesilmişti, tedavi etmiştim. Orda ilk karşılaştık. Sonra Tolga Hoca tanıttı onu. Aşı çalışması için yardım istediğini söyledi, fakat kabul etmemiş. Bir yere bağlı calışamam diye reddetmiş. Bir de şey...” deyip elleri ile oynamaya başladı. Zühre ile Miran gözlerini Miray'a dikmiş,
"Ney... " Diye sordular aynı anda.
"Şey... Deneyin içeriğinin söylenmediğini. Bu yüzden güvenmediği söyledi. Kendime dikkat etmemi çünkü burasının çok garipleştiğini söyledi."
Zühre ve Miran kafalarında sanki bir şeyleri yerine koymaya çalışıyorlardı.
"Bu konuda Meriç Alaz çok haklı. Çok değişti burası." Dedi Miran, elleri ile çenesini sıvazlayıp düşünürken.
"Halbuki hastane sahibine çok güveniyorum, baş hekim de öyle. O kadar iyilik yapan yardım organizasyonu yapan biri. Onların dışında biri olmalı. "
"Bence de öyle. " Diye atıldı Zühre.
"Yinede dikkatli olmakta fayda var herkese güvenemeyiz. " Dedi Miran. Bu konuda haklı olduğunu ikiside biliyordu. Çünkü iki yıldır tanışıyor ve beraber çalışıyorlardı. Yine de bu konuda üstelemediler.
“ Onu boşverinde yine biri kayboldu.” dedi Miray.
Miran şaşkınlıkla,
“Adı ne?”
“Muammer K. 42 yaşında. Dahiliye bölümünde yatıyordu. Sabah temizlik görevlisi son kez görmüş. Sonrası yok.” dedi Zühre ciddiyetle.
"İç denetim raporunu alacağım. Aynı zamanda adli bir soruşturma başlatıyoruz. Kamera kayıtlarının bu kadar sistematik şekilde silinmesi içeriden bir sabotajın işareti.” dedi Miran.
"Biz de içeriden gözlem yapmaya devam edeceğiz. Bu MTG’nin ne olduğunu ve bu proje kılıfında ne saklandığını birlikte açığa çıkaracağız.”
Miran, konuşmanın sonuna doğru cebinden katlanmış bir dosya çıkardı. Üzerinde hastanenin logosu yoktu. Resmi belgeye benzemiyordu, ama özenle saklandığı belliydi.
Miran: “Bu sabah elime geçti. İsimsiz bir zarfla emniyete bırakılmış. Kamera kayıtlarını geri getiremiyoruz belki ama... bu başka bir kapı açabilir.”
Miray ve Zühre hemen yaklaştı. Miran, dosyayı açtı. İçinde fotokopi alınmış gibi soluk, eski tarihli bazı belgeler vardı. Üst kısmında büyük harflerle yazılmış bir başlık:
“MTG — Mekansal transhüman Gelişimi (Taslak Notlar)”
Altında şu cümle dikkat çekiyordu:
> “Denek 256’nın tepkimesi beklenenin çok üzerinde. Beyin aktivitesi kontrol dışı, fiziksel direnç ve refleks seviyesi deney öncesine göre 4.7 kat artış gösterdi. Ancak...”
Cümle orada kesiliyordu. Altındaki satırlar, mürekkep lekeleriyle neredeyse okunamaz hâle gelmişti.
“Bu... Bu bir tür güçlendirme deneyi! Ama mekânsal tolerans ne demek?” dedi Zühre tıtrek sesi ile.
“Henüz bilmiyorum. Ama ‘Denek 256’ burada da geçiyor. Sizin gece incelediğiniz dosyada da vardı bu kod adı, değil mi?” diye sordu Miran.
"Evet. Ama bu kopya bizim eriştiğimiz hiçbir belgeye benzemiyor. Kim gönderdi bunu?”Miray'ın sesi meraklı çıkmıştı. 'Bu da ne böyle?' diye geçirdi içinden.
“Bilinmiyor. Zarfın üzerinde sadece ‘Dışarıdan değil, içeriden bakın’ yazıyordu.” Dedi Miran kısık ama kararlı bir sesle.
Zühre kendi kendine mırıldanır gibi,
“İçeriden...”
“Bu hastanede, bu belgeleri görebilecek yetkide kaç kişi var biliyor musun Miran? Belki on, bilemedin on beş kişi. Ve biri bizi içeriden yönlendiriyor olabilir.” diye atıldı Miray.
“Ya da denek artık sadece bir denek değildir. Belki de hâlâ içeridedir.” dedi Miran farklı bir yönden bakarak. Çünkü her detayı araştırmalıydı.
Üçü birden sustu. Ortamda yankılanan tek şey, yoğun bakım monitörlerinin tiz bip sesiydi.
---
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |