
Yağmur biraz daha hızlanmış, camlarda ince damlalar yarışıyordu. Salonda herkes biraz daha içine kapanmış, dikkat kesilmişti. Meriç, önündeki belgeleri satır satır inceliyor. Gözlük takmamış ama odaklandığında gözleri biraz kısılıyordu. Masanın üstünde birkaç kalem, bir not defteri ve Aden’in klasörü açık halde duruyordu.
Meriç bir sayfada duraksadı. Gözlerini kısmış, formülün hemen yanındaki sembole uzun uzun bakıyordu. Sonra sayfayı çevirip arkaya geçti, elindeki kalemi kaldırdı ve boş bir kağıda bir şeyler çizmeye başladı. Kimse konuşmuyordu. Kahveler soğumuş, gerginlik üzerlerini bir battaniye gibi örtmüştü.
Zühre fısıltıyla sordu:
—Bir şey mi buldun?
Meriç başını kaldırmadan yanıtladı:
— Evet. Bu dizilim… bu tür bir yapı sadece bir amaçla yapılır: Genetik yapıların yeniden düzenlenmesi. Ama burada farklı olan şu… Bu bir kişiye değil, birden fazla genetik prototipe göre kodlanmış.
Miray kaşlarını çattı:
— Yani?
Meriç başını kaldırdı, ciddi ve net bir ses ile :
— Aynı formül birden fazla denekte denenmiş. Belki de hâlâ deneniyor. Genetik açıdan ayıklama ve güçlendirme yapılmış. Üstelik... bunu doğrudan sinir sistemine bağlayan bir bileşen kullanılmış.
Miran öne eğildi, sesi sertleşmişti:
— Bunu biri yapıyorsa... o zaman buradaki hastalar üzerinde test mi yapıyorlar?
Meriç başını salladı:
— Evet. Ama sıradan testler değil bunlar. Bu yapı, hücre içi haberleşmeyi hızlandırıyor, bazen de bozuyor. Yani bir kişiyi ya çok güçlü yapabilir... ya da zihinsel çöküşe sürükleyebilir.
Aden derin bir nefes aldı. Notlarına baktı, sonra yavaşça konuştu:
— Peki elimizdeki belgeler, bunları ispatlamaya yeter mi?
Meriç duraksadı, sonra Aden'e döndü:
— Belgeler güçlü ama tam değil. Bu verileri tamamlayacak bir kayıt, bir denek dosyası ya da içeriden alınmış bir yazılım kaydı gerek.
Zühre aniden konuştu:
— D256.
Herkes ona döndü.
— Ne?
Zühre, sesi titreyerek ama net şekilde açıkladı:
— Bir dosyada bu kodu görmüştüm. D256… adı yoktu, sadece kod vardı. Ve tüm veriler şifreliydi. Diğer hastalardan farklıydı. Gözlemlenmiş ama saklanmış. Belki de deney başarıya ulaşan ilk hasta.
Miray'ın eli yumruk olmuştu. Fısıldar gibi konuştu:
— Demek… o yüzden kimse onu hatırlamıyor. Çünkü kayıttan silinmiş.
Miran doğruldu, artık net konuşuyordu:
— Bu durumda iki şey yapmamız gerek. Bir: D256’ya ulaşmak. İki: Bu deneyin yürütüldüğü yeri bulmak. Bunun için içeriden biriyle ya da sistemle bağlantıya geçmemiz şart.
Aden başını salladı:
— Ben de hukuki bir kanal açabilirim. Ama adım atmadan önce her şeyi kanıtlamamız gerek. Yoksa bizi sustururlar.
Meriç, kağıtlara tekrar göz gezdirdi, sonra sessizce konuştu:
— Eğer bana zaman verirseniz, bu dizilimi tersine mühendislik ile çözebilirim. Bu, kullanılan yöntemi açığa çıkarabilir. Ama bunun için daha fazla veri gerek.
Miray başını salladı, gözleri kararlıydı:
— Ne gerekiyorsa yapacağız. Bu işin peşini bırakmak yok artık.
Zühre mırıldandı:
— Karanlığın ortasında, bir yerlerde hâlâ insanlık adına bir parıltı kalmalı…
Güneş yavaş yavaş pencereden süzülüyordu. Beş kişi, bir masa ve üzerindeki karanlık belgeler. Artık sadece şüpheleri değil, sorumlulukları da vardı. Her biri farklı bir yoldan gelmişti ama o gece... ortak bir kaderin içinde bir araya gelmişlerdi.
Ve dışarıda yağmur hâlâ yağıyordu.
......
Gün doğar doğmaz herkes evine dağılmıştı. Fakat önce bir plan kurulmuş ve buna göre ilerlenecekti. Artık tek amaçları; daha çok kanıt, kayıp laboratuvarı bulmak ve hasta kayıplarını engellemek.
Miray' dan
Yoğun bakımın hemen alt katındaki depo koridorlarındaydık . Loş ışıklar aralıklı yanıyor, yer yer titriyordu. Meriç ile hastanenin neredeyse hiç kullanılmayan arşiv bölümüne doğru ilerliyorduk.
Beyaz önlüğünü çıkarmış, üzerine siyah sade bir hırka giymiştim. Meriç’in üzerindeyse koyu gri kapüşonlu bir mont vardı. İkimiz de sessizce yürüyorduk. Koridorda sadece ayak seslerimiz yankılanıyor, arada bir tavandaki havalandırma sisteminden gelen metalik bir uğultu duyuluyordu.
Alçak sesle fısıldadım:
— Gündüz burada çalışan kimse kalmaz. Arşiv odası kilitli ama acil kartıyla açılıyor. Eskiden ilaç kayıtları buradaydı, ama şimdi çoğu şey dijitale geçtiği için kimse uğramıyor.
Meriç başını salladı, sessiz kaldı. Gözleri çevreyi inceliyordu; her ayrıntıyı, her ışık kırıntısını adeta belleğine kazır gibi detaylı bakıyordu.
Kapının önüne geldiğimiz de cebimden bir kart çıkardım. Okuyucuya yaklaştırdım. Bir bip sesiyle birlikte kilit tık diye açıldı. Kapıyı ağır ağır ittik.
Tozlu raflar, metal dolaplar, rafların arasında unutulmuş karton kutular... Uzun zaman boyunca kullanılmaması nedeniyle ağır küf ve pas kokusu sinmişti. Kapıyı açar açmaz yüzümüze çarpan bu koku ile midem bulanmıştı. Meriç'e baktığımda onun da yüzünü buluşturduğunu gördüm. Daha fazla beklemeden içeri adımladık.
Meriç içeri girerken gözlerini kıstı.Loş bir ışık vardı fakat detaylı bakmak için el fenerini açtı. Işık huzmesi tozları havada yakaladı. Kapıyı kapattıktan sonra içerisi iyice sessizleşti. Ellerim titriyor ve sıcak basıyordu. Meriç ile yanlız kalmak bana hiç iyi gelmemişti.Hafif bir öksürük ile boğazımı temizleyip,
— Z-Zühre, geçen sene bazı evrakların buraya indirildiğini söylemişti. Ö- özellikle hastane dışı fonlardan gelen malzeme kayıtları...
Sesim neden titredi ya rezil oldum.Bakışlarımı yavaşça yerden kaldırıp Meriç'e baktım. Önünde duran dolaba bakışlarını dikmişti. Meriç o kadar dalmıştı ki beni duymadı sanırım. Tuttuğum nefesi yavaşça verdim. Bu günde rezil olmadık şükür.
Meriç bir dolabın önünde durdu. Parmak uçlarıyla klasör etiketlerine baktı. Tarihler, kodlar, bazıları neredeyse silinmiş gibiydi. Çünkü ben okuyamıyordum. Meriç'in sesi ile irkildim.
— Buldum, dedi alçak sesle. “D-Projesi – Dış Temin – Ek-12” yazan eski bir klasör.
Ben ise şaşkın gözler ile ona bakıyordum. Fakat daha fazla dikkat çekmemek için yanına yaklaştım.
klasörü açtılar. İçinden sararmış birkaç form, bazı şifreli çizelgeler ve bir zarf çıktı. Zarfın üstünde kırmızı bir mühür… ama kopmuştu. İçinden küçük bir nesne düştü: Paslı bir metal anahtar.
Gözlerim bir anda büyüdü.
— Bu neyin anahtarı olabilir?
Meriç, zarfın içinden çıkan nota baktı. El yazısıyla yazılmıştı ama titrek ve düzensizdi:
"D256 sabitlendi. Kapı 3. blokta. Giriş sadece sistem dışı. Kayıt alınmadı. Not: Anahtar değişmedi."
Meriçin okuduğunu sessizce tekrarladım:
— Kapı 3. blokta… sistem dışı… kayıt alınmamış…
Meriç başını çevirdi. Sesi alçak ama gergindi:
— Miray… bu sadece bir deney değil. Bu sistem dışı bir alan. Bu, hastane içinde bir başka yapının habercisi olabilir.
Miray elindeki anahtara baktı. Parmaklarında soğuk metalin ağırlığı vardı.
— Ve biz artık bu yapının içindeyiz.
---
Elimdeki paslı anahtarla arşiv odasının köşesinde duruyordum. Meriç, klasördeki çizimleri dikkatle inceliyordu.
Bir anlığına sessizlik ağırlaştı. Sadece kalplerimizin sesiydi duyulan.
Sessiz bir fısıltıyla konuşmaya başladım;
— Bazen… bir kapıyı açmak, sadece içeride ne olduğunu görmekle ilgili değildir. Kimin neyi sakladığını ve neden sakladığını anlamak içindir. Ve bazı kapılar… bir kez açıldığında, seni geri döndüremez.
Meriç gözlerini bana ona çevirdi. Işık, Miray’ın yüzüne çaprazdan vuruyordu. Gözlerinde korku değil, karar vardı.
“Bazı kapılar vardır… sadece içeridekini değil, seni de değiştirmek için açılırlar. Ve bir kez açıldığında, artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz.”
Miray ve Meriç sessizce birbirlerine bakarken, odadaki hava giderek ağırlaşıyordu.
Meriç yavaşça eğildi, yere düşen paslı anahtarı aldı. Metalin ağırlığı ellerine sinmişti; sanki sadece bir kapıyı değil, bir dönemi de açacak gibiydi. Işık, anahtarın paslı girintilerinde tek bir nokta gibi parladı.
— “Kapı 3. blokta”… dedi Meriç mırıldanarak. “Ama sistem dışı bir kapıdan bahsediyorsak… bu, normal giriş çıkışların izlenmediği bir alan demek.”
Miray başını kaldırdı. Gözleri kararlıydı ama içinde ürperten bir belirsizlik vardı.
— Bizce normal olan hiçbir şey zaten kalmadı, değil mi?
Meriç, yüzünü Miray’a çevirdi. Gözleri uzun bir süre onun gözlerinde kaldı. Derin, karanlık ama anlayışla dolu bir bakıştı bu. Konuşmaya devam etti:
— D256’yı izlemeyi bıraktılarsa, onu bir yere sabitledilerse... muhtemelen onun artık taşınmasına gerek kalmamıştır. Ya da… artık taşınamıyordur.
Miray yutkundu. Elinde tuttuğu eski klasöre bir an göz gezdirdi. Parmakları zarfın üzerinde gezindi. Sonra yavaşça Meriç’in omzunun yanına yaklaştı. Konuşurken sesi neredeyse fısıltıydı:
— Meriç... ya bu sadece bir proje değilse? Ya bu… bir kontrol deneyiyse? İnsan zihnini... ya da kimliğini… geri dönüşü olmayan şekilde değiştirmeyi hedefliyorsa?
Bir anda içerideki ışık feneri cızırdadı. Kısa bir kararma, sonra yeniden ışık. İkisi de başlarını refleksle tavana çevirdiler.
Meriç, Miray’a doğru bir adım attı. Sesini alçak tuttu ama tonu keskinleşmişti:
— Böyle şeyler ancak izin verilmiş bir çöküşle mümkün olur. Birilerinin sistemden vazgeçmesiyle. Ve o vazgeçilen şey… genellikle insanlar olur.
Miray derin bir nefes aldı. Gözlerini kaçırmadı.
— Ama biz vazgeçmeyeceğiz. Gerekirse o kapıyı açar, içeride ne varsa çıkarırız.
Meriç, bir an sessiz kaldı. Sonra, elindeki anahtarı Miray’a uzattı. Parmakları hafifçe onunkine değdiğinde, sessizliğin içinden başka bir şey sızdı. Daha yumuşak, daha gerçek bir şey.
— “Beraber mi?” diye sordu sadece.
Miray, dudaklarının kenarında beliren belli belirsiz bir gülümsemeyle başını salladı. Gözleri karanlıkta daha da derinleşmişti.
— "Her zaman", dedi. “Beraber.”
Oda yavaşça karanlığa gömülürken bende etrafı inceliyordum, gözüm rutubetli duvardaki yarısı silinmiş yazıya takıldı.
-Meriç!, burda bir şey var.
Meriç bana doğu döndü . İşaret ettiğim duvara doğru yürüdü bende arkasından onu takip ettim duvara yaklaştıkça yazı daha da netleşiyordu
Meriç bir fısıltıyla
-“Geri dönüş, yalnızca kayıtla mümkündür"
Bu ne demekti?
---
Ve bölüm sonuuu😇
Yorumlarınızı bekliyorum
Nasıldı beğendiniz mi ?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |