
İlkbaharın serinliği hâlâ havada asılı duruyordu. Gökyüzü açık, ama rüzgârın teni kesen bir dili vardı. Bahçedeki metal banklardan birine Miray ve Zühre oturmuş, aralarında sessiz bir konuşmanın eşiğinde bekleşiyorlardı.
Miray’ın üzerinde düğmeleri iliklenmemiş haki yeşili bir trençkot vardı. Altında koyu gri kumaş pantolon, üzerine beyaz gömlek ve siyah botlar… Saçlarını alelacele topladığı belli oluyordu; birkaç tel yüzüne düşmüş, rüzgârla birlikte savruluyordu. Zühre ise kemik rengi bir paltosunun altına, boğazlı ince kırmızı bir kazak ve kot pantolon giymişti. Bir elini çenesine dayamış, gözleriyle boşluğu kesiyordu.
Bahçenin girişinde beliren figürle birlikte ikisi de başlarını çevirdi. Gelen Miran’dı. Üzerinde tişört pantolon ve deri bir ceket vardı. Baştan asağı siyah giyinmişti. Yanında, zarif adımlarla yürüyen genç bir kadın vardı. Kadının saçları altın sarısıydı, bel hizasına kadar uzanan hafif dalgalı saçları her adımında sallanıyordu. Büyük yeşil gözleri dikkatli ve canlıydı. Giydiği açık bej rengi uzun bir kaban, altında sade ama şık bir elbiseyle tamamlanmıştı. Elindeki çantayı göğsüne bastırmış, etrafa ölçülü bakışlar atıyordu.
Miran yaklaştığında hafifçe gülümsedi.
—"Sizi tanıştırmam lazım, dedi doğrudan. Sesinde alışık oldukları hafif alay vardı ama yüzü ciddiydi.
Miray yerinden yarı kalktı. Zühre de başını eğerek selam verdi.
— Arkadaşım Aden , kendisi bır avukat. Belgeleri ona ilettim. Yardım edecek. dedi Miran.
Aden başını hafifçe eğdi, gülümsemesi zarifti.
— Merhaba. Sizi tanımak güzel. Miran birazcık bahsetti… Hem sizden hem de bu belgelerle ilgili yaşadıklarınıza dair.
Miray kısa bir tebessümle karşılık verdi.
— Aden… Ne güzel bir isim. Ben Miray. Bu da Zühre. Biz de seni tanıdığıma memnun olduk.
Zühre el uzattı, Aden nazikçe sıktı. Avuç içi yumuşaktı, ama parmaklarında kararlılık vardı.
— Sizi rahatsız etmek istemem ama… belgelerin içeriği oldukça hassas, dedi Aden. Çevreyi şöyle bir süzdü.
— Daha sakin bir yerde konuşmamız mümkün mü?
Miray, Zühre’ye dönüp başını salladı.
— Eski kayıt arşivi boş olur bu saatte. Oraya geçelim.
......
Loş, soğuk ve toz kokulu bir oda. Raflar belgelerle doluydu. Köşede paslı bir masa, etrafında eski sandalyeler vardı.
Odaya girdiklerinde Aden çantasından birkaç evrak çıkardı. Masanın üzerine düzgünce yerleştirdi. Işık azdı ama içerideki gerginliğe yetiyordu.
— Bunlar sizden aldığım belgeler, dedi.
— Okudukça fark ettim ki… bunlar sadece tıbbi veriler değil. İçlerinde öyle terimler var ki, hukuk diline de tıp bilgisine de uymuyor. Bir örnek: "Uyartı eşleşme aralığına dayalı nöro-modülasyon algoritması."
Zühre alnını buruşturdu.
— Bunu ne bizim anatomi hocası anlar, ne biyokimyacı.
Miray sayfalardan birini eline aldı. Gözleri satırlarda dolaşırken sesi alçaldı.
— Bu teknik… çok teknik. Bilimsel ama başka bir dilden yazılmış gibi. Sadece bilen biri çözebilir bunu.
Kısa bir sessizlik oldu. Miray kağıtları masaya bıraktı. Bir an dudaklarını ısırdı, sanki içinde tarttığı bir şeyi dışa vurmak üzereydi.
— Belki… biri var. Belki biri anlayabilir bunları.
Zühre başını çevirdi. Aden gözlerini Miray’a dikti.
— Kim?
Miray tereddüt etti. Ellerini paltosunun ceplerinde sıkıca yumruk yaptı. Sonra yavaşça konuştu.
— Meriç Alaz… diye biri var. Bilim insanı. Genç ama çok zeki. Onu hastanede birkaç defa gördüm… Ne zaman görsem, sanki başka bir dünya taşıyor gibi yürür. Sessiz ama hep gözlemde. Biraz garip biri belki ama... güvenilir.
Zühre başını salladı.
— Onu hatırlıyorum. Konuşmadım ama... havası farklıydı. İçeri girerken bile dikkat çekiyordu.
Aden kaşlarını kaldırdı.
— Peki ona ulaşmak kolay mı?
Miray hafifçe gülümsedi. Gülümsemenin içinde biraz gurur, biraz çekinme vardı.
— Ben ulaşırım. Ama… bu konuşma aramızda kalmalı. Sadece biz ve Meriç.
Aden başını salladı.
— Elbette. Gizlilik olmazsa bu dava zaten açılmaz.
Zühre sandalyeye yaslandı. Gözlerini evraklara dikti.
— Umarım bu Meriç, gerçekten düşündüğümüz kadar zekidir. Çünkü bunları çözecek başka kimse kalmadı.
---
(Meriç Alaz'ın evi)
Akşam saatleri idi. Şehir ışıklarının ulaşmadığı, ormanın içine kurulmuş etrafı surlar ile çevrili gösterişli fakat oldukça sade dizayn edilmiş dubleks bir evdi. İçeride loş sarı ışıklar, kitaplarla dolu raflar ve dağınık bir masa… Ev biraz dağınık ama içinde düşünülmüş bir huzur...
Meriç, mutfağın köşesinde bir French press’le uğraşıyordu. Üzerinde bol siyah bir kazak, altında siyah renk eşofman vardı. Saçları biraz karışık ama o kadar doğal ki bu da onu tamamlayan bir detaydı. Çenesine oturan birkaç günlük sakal, yüzüne sert ama düşünceli bir hava katıyordu.
Salonun ortasındaki geniş koltukta Demir Ege oturuyordu. Dizlerinin üstüne not defterini almış, kalemini ağzında çiğniyordu. Üzerinde koyu lacivert bir tişört, altına dar paça kumaş pantolon giymişti. Çoraplarını çıkarmış, ayaklarını koltuğun kenarına iliştirmişti.
— Meriç, dedi başını kaldırarak.
— Senin evde kalorifer var mıydı, yoksa bu taş duvarların içinden geçen bir mit mi?
Meriç gülümsedi, kahveyi iki kupaya bölüştürürken konuştu.
— Kalorifer var ama ben ona “ruhu ısıtmaz” diye takılmıştım. O yüzden şömineyi tercih ediyorum. Estetik yönü var, sen anlamazsın.
Demir Ege kahkahayı bastı.
— Ya senin şu ukala hâlin yok mu… Bilim insanı olmasan tam bir şiir yazarıydın.
Kahvelerini alıp koltuklara yerleştiler. Birkaç dakika sessizce içtikten sonra Meriç camdan dışarıya baktı. Gözleri uzak bir noktaya sabitlenmişti. Sessizliğini bozan da o oldu.
— Demir…
— Hm?
— Bu hastane… gözüme batıyor.
Demir kalemi indirdi. Meriç’in tonundaki ciddiyet, odadaki sıcak havayı biraz serinletmişti.
— Ne oldu yine? Yine biri sana “bize katıl” mı dedi?
Meriç başını salladı.
— Geçen haftalarda biri deneyden bahsetti. İçeriğini anlatmadılar. Ama güvenilir gelmedi. “Sadece bir gözlem rica ediyoruz” dediler. Yine de… içim ısınmadı. Kabul etmedim.
Demir Ege dikkatle yüzüne baktı.
— Ne hissediyorsun?
Meriç gözlerini kısıp kahvesinden bir yudum aldı.
— Bilmiyorum. Ama… içimde bir şey kıpırdıyor. Umarım o binadaki doktorların başına bir iş açmazlar.
Demir başını salladı.
— Umarım…
Sonra bir an sustular. Aralarındaki dostluk fazla lafa gerek bırakmıyordu. Ama Meriç’in gözlerinin uzaklara daldığı bakışta, sadece şüphe değil, hafif bir endişe, belki koruma isteği gizliydi. İçlerinden biri, o hastanedeki bazı gözlerin… düşündüğünden daha fazlasını gördüğünü hissediyordu.
---
Sessiz bir koridor ve içeride sadece monitör sesleri ve ara ara geçen hemşireler vardı. Gece nöbeti sessizdi. Miray, odasında beyaz önlüğünü çıkarmış, saçları dağınık, yorgun ama içinde başka bir telaş. Masanın üzerinde katlanmış birkaç evrak, bir de küçük gri bir not defteri duruyordu.
Miray parmak uçlarıyla deftere dokunuyordu. Düşünceleri dağınıktı. Aden’in getirdiği belgelerdeki yabancı terimler… Zühre’yle birlikte ne kadar uğraşsalar da, bazı bölümler tamamen bir bilim insanının anlayabileceği düzeydeydi. Üstelik bu öyle herkesin yardımına başvurulacak bir mesele değildi. Çok hassastı. Çok gizliydi.
Bir isim yankılandı zihninde, dudaklarından istemsizce döküldü:
— Meriç…
Kısa bir sessizlik. Sonra bakışlarını pencereye çevirdi.
Onu ilk kez acilde görmüştü. Elindeki kesikle gelmişti. Ne kadar az konuşsalar da, bakışlarında bir şey vardı. O günkü sessizlik başka bir dille konuşmuştu sanki. Sonra bir gün Tolga Hoca’yla geldiğinde birkaç kelime… Ve son olarak geçen hafta… omzunun ağrısından şikayetçiydi. Miray o gün kalp atışlarının hızlandığını hâlâ hatırlıyordu.
Şimdi ona ulaşması gerekiyordu. Ama… doğrudan arayıp “Yardım eder misin? ” demek kolay değildi. O yüzden hafif bir oyunla başlamaya karar verdi.
...
Miray koridorda ilerleyip bir kapının önünde durdu. Üzerinde soluk harfler ile "Uzm. Dr. Tolga Karaaslan" yazıyodu. Kapıyı tıklatıp içeri girdi. Tolga Hoca sandalyesine oturmuş, raporlara bakıyordu. Miray içeri girdiğinde yüzünde ufak bir tereddüt ama kararlı bir duruş vardı.
— Tolga Hocam, bir şey sorabilir miyim?
Tolga başını kaldırdı, gözlüğünü hafif indirdi.
— Tabii Miray, ne oldu?
Miray hafif yutkundu, biraz gülümsedi ama sesini doğal tutmaya çalışıyordu.
— Geçen gün Meriç Alaz kontrole gelmişti ya… Hani omzu için?
— Evet, hatırladım. Ne olmuş?
— Sanırım ceketinin cebinde bir şey unuttu. Yani tam emin değilim ama muhtemelen küçük bir not defteri… Onu ulaştırmak istedim de… Numarası sizde varsa, verebilir misiniz?
Tolga Hoca hafif kaşlarını kaldırdı. Miray hemen toparladı:
— Hani gizli bir şey değil tabii, sadece hastanede kaybolmasın diye… Ben ulaştırsam daha iyi olur.
Tolga hafifçe gülümsedi. Şüpheli ama iyi niyetli bir ifadeyle:
— Hımm… tamam Miray. Zaten senin niyetinden şüphem yok. Şuraya yazıyorum.
Bir kâğıda numarayı yazdı. Miray o kağıdı alırken teşekkür etti, ardından kapıyı kapatıp odasına geçti.
.......
Pencereden dışarı bakarken elindeki telefonu sıkıca tutuyordu. Derin bir nefes alıp tereddütle numarayı çeviridi. Telefon ikinci çalışta açılmıştı.
— Alo?
Miray derin bir nefes aldı. Sesi hafif çekingen ama nazikti.
— Meriç… ben… şey… Miray. Hani hastanede birkaç kez görüşmüştük?
— Evet. Elbette hatırladım. Sesi yumuşaktı. Tamamen Miray'a dikkat kesilmişti.
— Biraz garip olacak ama… senden küçük bir ricam olacak. Tabii müsaitsen.
— Buyur, ne oldu?
Miray duraksadı. Gözleri yerdeydi.
— Elimde bazı belgeler var. Tıbbi şeyler değil… yani, karışık. Zühre’yle baktık ama içeriği çok teknik. Sadece bir bilim insanının anlayabileceği türden terimler var içinde.
Sonra sesi iyice alçaldı.
— Çok hassas bir konu. Birilerine anlatamayız. Ama… sana güveniyorum. Yardım eder misin?
Telefonun diğer ucunda birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra Meriç’in sesi geldi, hafif gülümseyen bir tonda:
— Sadece bir not defteri için mi ulaştın, yoksa başka sebeplerin de var mıydı?
Miray kocaman olmuş gözlerle telefonu tutuyordu. İçinden " Nereden biliyor ki?” diye geçirdi. Aklına gelen ihtimalle istemsiz bir şekilde , —Ah Tolga Hocam, ah! diye sitem etti.
Karşıdan duyulan gülme sesi ile yanakları hemen kızardı. İçinden söylediğini zannettiği şeyi dışından söylemişti. " Ah be Miray , neden konuşmadan önce düşünmezsin ki! Rezil oldum yine." Diye geçirdi içinden. Hemen durumu toparlamaya çalıştı.
— Aa ... Evet ...ııı...ikisi de. Yani ikisi için de aradım.
— Peki. Yarın görüşelim mi? Diye sordu hafif güler bir sesle.
— Görüşelim. Uygun bir yerde.
— Tamam. Beni araman… iyi oldu.
Telefon kapandığında Miray derin bir nefes verdi. Kalbinin sesi hâlâ yüksek geliyordu. Ama bir adım atmıştı.
---
Öğle saatleri idi. Şehrin biraz dışında, sakin bir kafede buluşacaklardı. Bahçesinde birkaç masa vardı. Ağaç yapraklarının arasından süzülen güneş, kırılmış gölgeler bırakıyor, kuş sesleri ve uzaklardan gelen hafif araç uğultuları dışında her şey huzurluydu.
Miray, masanın kenarında oturuyordu. İnce, bej rengi bir trençkot ve onu tamamlayan güzel bir elbise giymişti. Saçları topluydu ama birkaç tel yüzünün yanına düşmüştü. Elinde tuttuğu gri not defteriyle oynamasa, dışarıdan oldukça sakin görünürdü. Ama içten içe kalbi, Meriç’in yaklaşan adımlarını duyuyormuş gibi atıyordu.
Bir süre sonra ayak sesleri duyuldu. Miray başını kaldırdı.
Meriç gelmişti.
Koyu gri bir kazak, kot pantolon ve siyah mont giymişti. Saçları rüzgârdan hafif dağılmıştı, gözlerinin altında ise uykusuzluktan izler vardı ama hâlâ aynı dingin ifadeyle yaklaşıyordu.
— Beklettim mi? dedi hafifçe gülerek.
— Hayır, hayır… ben de yeni geldim. Dedi Miray hafif tebessüm ederek.
Meriç oturdu, masaya bakarak sordu:
— Ne içersin?
—Çay lütfen, hastanede kahve içe içe bir hal oldum. Dedi Miray gülerek.
Meriç gülümseyerek onayladı onu. Siparişleri verdikten sonra sessizce beklemeye başladılar. Fakat bu sessizlik germiyordu. Daha çok huzur vericiydi. Gelen siparişlerin ardından Meriç söze girdi.
— Not defterimi düşürdüğümü hiç fark etmemiştim.
—Ben de bilmiyordum fakat sen gittikten bir kaç saat sonra Gül abla verdi. Şey....kendisi personelde odayı temizlerken bulmuş ve bana getirdi. Ben de üstünde senin ismini görünce vermek istedim belki önemlidir diye. Dedi Miray hafif çekingenlikle.
—Teşekkür ederim . Dedi Meriç gülümseyerek.
Miray anlam veremiyordu. İlk defa sessiz kalıyordu. Normalde şen şakrak, sürekli konuşan bir kişiliği vardı. Fakat Meriç'in yanında dili tutuluyor, eli ayağı birbirine giriyordu. Normalde susmayan çenesi değil kalbi oluyordu. Miray soğuk soğuk terleyen avuçlarını elbisesinin eteğine sürdü. Nereden başlayacağını bilmiyordu. En iyisi düşünmek yerine konuşmak diye geçirdi içinden. Söze girmek için derin bir nefes aldı.
—Şey... Iıı...Meriç benim senin ile.... Konuşmam gereken bir şey var. Dedi ve etrafa bakındı. Bu konuşacaklarını kimse duymamalıydı. En ufak hata çok büyük şeylere mal olabilirdi. Çok dikkatli olmalıydı.
Meriç, Miray'ın kuşku ile etrafa bakmasından önemli ve gizli bir şey söyleyeceğini anlamıştı. Fakat Miray kararsız kalmıştı belli ki. Çünkü ağzını açıp kapatıyor fakat söylemeden tekrar etrafa dikkat kesiliyordu. Meriç hemen gözleri ile etrafı inceleyip
— Sakin ol. Dedi yumuşak bir sesle.
— Anlatacağın şey ne bilmiyorum ama böyle daha çok dikkat çekiyorsun dedi ve devam etti.
—Burası iyi ve sessiz. Kimse duymaz. Dedi onay bekleyen bir sesle.
Miray başını salladı. Elindeki not defterini masaya koydu ama hemen anlatmaya başlamadı. Gözleri bir an için masadaki çatalla oynadı. Sonra cesaretini toparladı.
— Dün gece seni aramamın sebebi… aslında sadece bu defter değil. Bunu bir bahane gibi düşündüm.
Meriç gözlerini ondan ayırmadan bekliyordu.
— Elimize bazı belgeler geçti. Zühre’yle birlikte inceledik ama… içinde geçen bazı terimler çok yabancıydı. Tıbbi değil… daha çok deneysel, kimyasal ya da biyoteknolojik ifadeler. Açıkçası bir bilim insanının bakması gerekiyor.
Sonra ekledi, sesi biraz titreyerek:
— Çok hassas konular. Yanlış kişiye giderse sonuçları kötü olabilir. Bu yüzden sadece güvendiğimiz birine danışmak istedik. Ben de… seni düşündüm. Çünkü… seni tanımasam da… bir şey var. Güven veriyorsun.
Meriç, birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra yavaşça başını eğdi, gülümsedi.
— Demek sadece not defteri değilmiş.
Miray da gülümsedi, omuzlarını hafifçe kaldırarak:
— Değil.
Meriç ciddi bir ifadeyle sordu:
— Bu belgeleri buraya getirdin mi?
— Hayır. Şu an Zühre’de. Ama eğer kabul edersen… sadece seninle, başka kimse bilmeden… bakmanı isteyeceğiz.
Meriç başını salladı. Gözlerinde tanıdık o derinlik vardı.
— Kabul ediyorum. Ama bir şartla.
Miray gözlerini ona dikti.
— Bu iş gizli kalmalı. Adım bir yere karışırsa ne olur bilmem. Ama sana yardım ederim.
Miray içten bir gülümsemeyle başını salladı.
— Anlaştık.
O an masada rüzgâr hafifçe not defterinin sayfalarını çevirdi. Sanki yeni bir sayfa açılıyordu. Gerçekten de öyleydi.
---
Akşam saatleriydi. Dışarıda ince bir yağmur çiseliyordu. Evin içi sıcak, loş sarı ışıklarla aydınlanmıştı. İnce tüller pencereden gelen şehir ışıklarını yumuşatıyor, salon sade ama zevkli döşenmişti . Raflarda kitaplar, duvarda birkaç soyut tablo ve sehpanın üzerinde yanan lavanta kokulu bir mum vardı. Mutfağın köşesinde yeni demlenmiş kahvenin kokusu yayılıyordu.
Miray mutfakta fincanlara kahve doldururken içinden geçenleri susturmaya çalışıyordu. Salondan gelen fısıltılar kulaklarına ulaşıyor, kalbinin sesini bastırmaya yetmiyordu. Zühre pencere kenarında, Aden kanepeye oturmuş notlarını kontrol ediyor, Miran ise ayakta, elleri cebinde düşünceli gözlerle kapıya bakıyordu.
Tam o anda zil sesi duyuldu.
Miray derin bir nefes alarak kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında karşısında Meriç Alaz duruyordu. Siyah bir kaban giymişti, yakaları hafifçe ıslanmıştı yağmurdan. Üzerindeki koyu gri boğazlı kazak ve siyah pantolon, aydınlatmanın altında onun ciddi ama karizmatik havasını daha da belirginleştiriyordu. Gözleri her zamanki gibi dikkatli, ama içinde anlaşılması zor bir yumuşaklık taşıyordu.
— Merhaba, dedi Meriç, hafif bir tebessümle. “Geç mi kaldım?”
— Hayır, tam zamanında geldin, dedi Miray. Gülümsemesi biraz çekingen, biraz da içtenlik doluydu.
Ayakkabılarını çıkardıktan sonra içeri geçti Meriç. Salona girdiğinde içeridekilerin bakışları ona çevrildi.
Zühre ilk kez yüz yüze görüyordu onu, Aden ise Miran sayesinde adını duymuştu. Miran ise göz ucuyla selamladı, ama gözleri merakla Meriç’i inceliyordu.
Miray söze girdi:
— Arkadaşlar, bu Meriç Alaz. Bilim insanı… ve bana göre… bize en çok yardımı dokunacak kişi olabilir.
Meriç başını hafif eğerek selam verdi:
— Merhaba, memnun oldum. Zor bir konuyla ilgili olduğunuzu tahmin ediyorum.
Zühre elini uzattı:
— Zühre, ben de doktorum. Miray’la birlikte çalışıyoruz.
Aden de ayağa kalkarak tokalaştı:
— Aden. Avukatım. Şu an burada olmamın tek sebebi, adaletin hâlâ bir karşılığı olduğuna inanmam.
Miran son olarak başını salladı:
— Miran. Başkomiserim. Ama bu gece burada resmi bir kimliğim yok.
Kısa tanışma sonrası herkes salona geçti. Miray, kahveleri dağıttı. Herkes koltuklara ya da yerlere oturduğunda mum ışığında oda biraz daha ciddi bir hava aldı. Masanın üzerinde, siyah bir klasör ve birkaç sayfa not duruyordu.
Meriç, kahvesinden bir yudum aldıktan sonra notlara baktı.
— Bunlar… Aden’in getirdiği belgeler mi?
Miray başını salladı.
— Evet. Ama yalnızca bunlar değil. Zühre’yle birlikte hastanede bazı veriler bulduk. Bazı hasta dosyaları, kayıtlarda silinen bölümler… Bazıları Latince tıbbi terimler ama aralarda… kimyasal dizilimler, formüller, hatta biyoteknik çizimler var.
Zühre ekledi:
— Deneysel bazı süreçler var gibi. Ama bizim anlayabileceğimizin çok ötesinde. O yüzden… sana ihtiyaç duyduk.
Meriç gözlerini belgelerin üzerinde gezdirdi. Kaşları hafifçe çatıldı. Arada sayfalarda parmaklarını gezdiriyor, sessizce notlara bakıyordu.
Sonunda başını kaldırdı, sesi kısıktı:
— Bunlar… sıradan şeyler değil. Genetik mühendisliğe ait yapılar var. Deney formülleri… ve bunlar hastane verilerine gizlenmiş.
Miran yerinden doğruldu:
— Yani ne demek bu?
Meriç başını çevirdi, gözleri ciddiyetle parlıyordu:
— Birileri insanları deney için kullanıyor olabilir. Ve bunu profesyonel düzeyde, klinik ortamda yapıyorlar. Bu belgeler... sistematik bir organizasyonu işaret ediyor.
Aden’in eli notlara uzandı:
— Bu durumda bunu kamuya açıklamak... doğru olur mu?
Meriç başını iki yana salladı:
— Henüz değil. Bunlar çok tehlikeli bilgiler. Eğer yanlış ellere geçerse, hem siz zarar görürsünüz… hem de bu işin arkasındakiler bizi susturmak için her şeyi yapar.
Miray hafifçe eğildi, sesi yavaş ve duyguluydu:
— O yüzden buradasın. Sana güveniyorum, Meriç. Buradaki herkes güveniyor.
Göz göze geldiklerinde kısa bir sessizlik oldu. Sadece mumun sesiyle karışan bir akşamın içindeydiler. Herkes bir şeylerin farkındaydı artık: Bu, sadece belgelerle sınırlı bir mesele değildi. Bu, derine kök salmış, karanlık bir sistemin başlangıcıydı.
Ve artık geri dönüş yoktu.
—
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |