
Akşamüstü. Ev sıcak, loş ışıklarla aydınlatılmış ,mutfaktan gelen kahve kokusu yayılıyordu. Oturma odasında Miray, Zühre, Aden, Miran ve Meriç bir aradaydı. Ortada geniş bir sehpa, üstünde çay, kahve fincanları, birkaç tabak kurabiye ve not kağıtları.
Miran, kollarını iki yana açarak koltuğa yayılmıştı.
— Valla arkadaşlar, kimse kusura bakmasın ama bugün beyin hücrelerimi emekli ettim. Hatta emekli ikramiyesini de verdim, şu kurabiyelerle.
Aden hafifçe güldü. Elindeki fincanı dikkatlice sehpaya koydu.
— Beyin hücrelerini haftalık izne çıkardıysan sen neden hâlâ konuşuyorsun Miran?
Zühre bir anda kıkırdadı, Miray ona yan gözle bakıp dirseğiyle dürttü.
— Sessiz olun da Meriç anlatmaya başlasın… Tabii eğer sunum dosyasını getirdiyse!
Meriç gözlüklerini düzeltti, sessizce gülümsedi. Sonra, herkesin beklediğinden çok daha ciddi bir ifadeyle konuştu:
— Sunumum yok ama… kurabiyeler başarılı bir örnekleme. Özellikle çikolatalı olanın iç yapısı…
— "Tam bir bilim insanı!" ,dedi Aden gülerek. " Kekin bile içine mikroskopla bakacak neredeyse!"
Miray, Meriç’in bu sessiz ama ince mizahına kayıtsız kalamamıştı. Göz göze geldiklerinde hafifçe kaşlarını kaldırdı, dudaklarının kenarı kıvrıldı.
—" Neyse… ,"dedi Zühre toparlayarak.
—" Bu kadar belge, bu kadar garip detay… Ama çok dikkat çekmeye başladık, farkındasınız değil mi? Geçen gün güvenlikteki Ayten Abla bile 'Siz yine mi gece mesaisi yapıyorsunuz kızım?'diye sordu."
Miran başını salladı.
— "Bir süre geri çekilelim. Hiçbir şey yokmuş gibi yapalım. Sıradan hayatlarımızı yaşayalım. Biz mesela bu hafta sonu Aden’le dağa çıkıyoruz."
Aden bir anda dönüp baktı.
—" Ne?"
— "Yani… kamp yaparız dedim… şey gibi… doğaya karışmak falan…"
Miray kahkahasını tutamadı. Meriç hafifçe Aden’e baktı, sonra Miray’a döndü.
— "Ya siz? Sıradan hayat dedin, senin “sıradan”ın içinde yine bir şeyler bulma çabası vardır eminim."
Miray gülümsedi. Parmaklarını saçında gezdirdi, göz ucuyla Meriç’e baktı.
—" Sıradanlığın tanımı kişiye göre değişir. Mesela ben şu anda sıradan bir akşam yaşıyorum. Kahve var, siz varsınız… ve çok az soru işareti.#
Meriç başını hafif yana eğdi.
— "Ve sen bu az soruyu bile rahat bırakmazsın, değil mi?"
Miray göz kırptı.
—" Bilin bakalım."
Koltukta Aden ve Miran atışmaya devam ederken, Zühre kurabiye tarifini anlatıyor, Meriç ve Miray göz göze gelip sessizce gülümsüyorlardı; Dışarıda gece yavaşça çöküyor, evin içindeyse gündelik hayatın sıcaklığı duyuluyordu.
---
Miran kanepeye biraz daha yayıldı, koca bir yastığı göğsüne çekip içine gömdü.
— "Valla ben kararımı verdim. Bugünlük hiçbir şey düşünmeyeceğim. Bu kadar gizem, şifre, dosya... Beynim kül gibi oldu."
Aden sandalyesinde hafifçe yan döndü, onu taklit eder gibi kollarını iki yana açtı.
— "Şaşırtıcı. Yani düşündüğün zamanlar da varmış demek?"
Miran kaşlarını kaldırdı, sonra sırıttı.
— 'Seninle uğraşacak enerjiyi o “düşünme” saatlerinden tasarruf ederek buluyorum."
Zühre, Aden’e göz kırptı.
— "Bence bu lafı boş ver, sen bana şu kış kampı planından bahset. Hakikaten Miran seni dağa çıkarmayı mı planlıyor?"
Aden çayını yudumlayıp sessizce güldü.
— "Evet… planı öyle sanırım ama yürüyüş değil, yuvarlanma olur. Geçen hafta otoparkta kardan kayıp düşen kimdi hatırlatayım mı?"
Miray gülmemek için ağzını eline kapattı. Meriç ise sessizce izliyordu herkesi, ama bakışları arada bir Miray’a kayıyordu. Bir anlık sessizlikte göz göze geldiler. Miray elindeki kahve fincanını biraz sıktı, dudaklarında belirsiz bir gülümseme dolaştı.
— "Yarın hastanede yoğunum, ama çıkışta bir çay molası belki?"
Meriç önce gözlerini kaçırır gibi yaptı, sonra usulca başını salladı.
— "Molalar iyidir. Her yoğunluğun arasında biraz durmak gerekir."
Miray başını eğdi. Yüzündeki tebessüm artık saklanamayacak kadar yer etmişti.
Zühre, o an araya girerek Meriç’e dönüverdi.
—" Senin tarifinle kek yapacağım Meriç, ama içinde neler vardı bir daha söylesene? Bu defa not alacağım."
Meriç kaşlarını çattı.
— "İçerik mi? Evet… un, kakao, ama en önemlisi…"
Bir an durdu, göz ucuyla Miray’a baktı.
—" ...karıştırırken fazla düşünmemek. O zaman daha yumuşak oluyor."
Miray içten içe güldü.
— "Bazı şeyler gibi…"
Miran hemen araya girdi.
— "Ay yeter, şu flörtleşmeyi bırakın da biri bana şu kurabiyelerden uzatsın!"
Aden tabağı sehpadan alıp hafifçe Miran’ın koluna çarptı.
—" Al, sus."
Odada kahkahalar yükseldi. Dışarıda gece ilerlerken, içerideki sıcaklık sanki geçmişteki gölgeleri bir süreliğine dışarıda bırakmıştı.
---
Loş sarı ışık altındaki geniş salonda beton duvarlar çıplaktı. Tavandan sarkan kum torbası ritmik şekilde sallanıyor, Meriç’in her yumruğuyla birlikte kısa bir tok sesi yayılıyordu. Yarım giyilmiş siyah tişörtü terden sırtına yapışmıştı. Nefesi düzenliydi ama gözleri… aklında bir şeyleri dövüyordu sanki.
Demir Ege, elinde bir kahve kupasıyla duvara yaslanmış, Meriç’in hareketlerini izliyordu.
— "Geceleri dövüşüyorsun, sabahları dövüştüklerini unutmuyorsun. Senin terapistin de sensin, ha?"
Meriç bir an durdu, torbaya hafifçe dokundu.
—" Terapi değil. Sessizlik. Kafam sustuğunda ellerim konuşuyor._
Demir kahvesinden bir yudum aldı, sahte ciddiyetle başını salladı.
—" Güzelmiş. Bunu bir tişörte bastır, milyon satarsın. Ama önce bana anlat. Ne buldun?"
Meriç eldivenlerini çıkardı, kenara attı. Duvarın dibine bırakılmış dosyayı uzattı. Sararmış evraklar, hastane kodları, transfer çizelgeleri ve kırmızı mührün fotokopisi.
—" 3. blokta bir yer var. Haritalarda görünmüyor. D256 diye kodlanmış. Transfer onayı yok, kayıt dışı. Belli ki sistemin dışında tutulmuş bilinçli olarak."
Demir dosyaya göz gezdirirken bir kaşını kaldırdı.
—" 'Transfer onayı yok' derken, içeri bir şey mi giriyor yoksa dışarı mı çıkıyor?"
— "Bu sorunun cevabını ben de bilmiyorum. Ama Miray’la bulduğumuz anahtar, oraya açılıyor. Şimdilik araştırmayı bırakıyoruz. Çok dikkat çekmeye başladık."
Demir dosyayı kenara koydu, spor matının üstüne çömeldi.
— "E, Miray dediğin... güzel mi bari?"
Meriç’in dudağında istemsiz bir kıvrım belirdi. Başını eğdi, sonra torbaya bir yumruk daha savurdu.
— "Güzel yetmez. Akıllı, inatçı… biraz fazla inatçı hatta."
Demir kahkahayı bastı.
— "Hah! Demek ki senin gibi biri bile yanıyor yavaş yavaş."
— "Demir, yumruk yemek ister misin?"
— "Aman be! Boks ringin senin, ama laflar benim."
Demir, spor ayakkabılarını çıkardı, ringe sıçradı.
—" Hadi gel bakalım, yalnızca torbayla konuşma. Şimdi karşılıklı atalım içimizdeki şüpheleri!"
Meriç eldivenlerini tekrar taktı, ringe adım attı. Hafifçe eğildi.
—" Hazır mısın dayak yemeye?"
— "Sen yumruk atarken hâlâ düşünüyorsan, ben kazanırım."
İlk yumruk Meriç’ten geldi. Hızlı ama ölçülüydü. Demir karşılık verirken kahkahasını bastıramadı.
— "Ağır konuşursun, hafif vurursun! Hadi bilim adamı, göster kendini!"
Yumruklar arasında kahkahalar, şakalar ve içten bir dostluk aktı. Meriç’in gözlerinde hâlâ sorular vardı ama en azından o an için cevapsız kalmaları onu daha az yakıyordu.
---
Beyaz ışıklarla aydınlatılmış koridor boyunca sedyeler sıralanmış, monitörler bipleyip duruyordu. Miray, saçlarını tepeden dağınık toplamış, sabah çayıyla cebelleşirken yanına Zühre yaklaştı. Elinde hasta dosyası, yüzünde sabaha karşı zorla bastırılmış kahve uykusu.
— "Miray, sabah sekizde kan grubu B Rh negatif diye ağlayan adamın aslında O Rh pozitif çıkması mı, yoksa Ayşe’nin hâlâ kahve makinesine “kettle” demesi mi daha trajik sence?"
Miray gözlerini kısmış, ciddiymiş gibi yaptı.
— "Bence Ayşe’nin kettle’a hâlâ "kadırga" demesi. O başka bir boyut."
Ayşe hemşire koridorun ucundan geçerken neşeyle el salladı.
—" Kızlaaar! Ben su ısıttım, kettle hâlâ çalışıyor! Sakın fişten çekmeyin, yoksa bozulurmuş."
Zühre fısıltıyla:
— "Bak, fişten çekersen gideceğini düşünen tek şey kettle değil. Geçen hafta da hastanın tansiyonu düşünce klimayı kapattı ya!"
Miray sırıttı. Aralarındaki bu küçük molaya rağmen acil servis bekliyordu. O sırada içeri giren bir hasta, "Benim dizim üç gündür karıncalanıyor" deyince Zühre hemen Miray’a döndü.
—" Diz karıncalanması uzmanı sen değil misin? Hani geçen gün diz kapağında kalp atışı hissettiğini söyleyen amcayı terapiye yollamıştın!"
Miray gözlerini devirdi.
— "Ben sadece ileri seviye yalan dedektörüyüm. Bu adam da ya hastaneye gelmek için bahane arıyor ya da evde eşi televizyon kumandasını vermemiştir."
Zühre kahkaha attı, sonra dosyayı masaya bıraktı. Hafifçe Miray’a yanaştı, kaşlarını kalkan gibi kaldırdı.
—" Ama konumuz bu değil. Asıl ben sana ne soracağım..."
Miray şüpheyle baktı:
—"Sor bakalım?"
Zühre sesini alçaltarak ama kelimeleri koca bir “duyulsun istiyorum” edasıyla söyledi:
— "Miray... sen o Meriç Alaz’ı... yumruk kadar mı seviyorsun, yoksa kalp kadar mı?"
Miray önce boğazındaki çayı neredeyse püskürttü, sonra gözlerini devirdi.
—" Zühre, seni doktor değil de evlilik programı sunucusu yapmaları gerekiyormuş. Kalp ne alaka? Biz adamla hastane koridorunda toplam 42 dakika geçirmişizdir. Yani... şey... maksimum 46 olabilir."
Zühre sinsi bir gülümsemeyle:
— "Hı hı. Saniyeleri de saysaydın bari."
Miray ceketini düzeltti, dosyaya bakmaya çalışırken gözleri uzaklara kaydı.
— "Cidden bir şey yok. Sadece... Meriç’in bakışları bazen şey... yani böyle... BAKIŞ gibi bakıyor, anladın mı?"
Zühre iç geçirip kollarını bağladı.
— "Anladım. Aşık olunca bakışlar bile bakış olur."
Ayşe hemşire aradan kafayı uzattı:
— "Kızlar aşk mı var? Hemen lavanta çayı demliyorum!"
Miray çığlık attı:
—" Ayşe lütfen, zaten karışığım, lavantayla daha da açılmayayım!"
---
Gün boyunca hasta şikâyetleri bitmedi: “Üç gün önce parmağıma iğne battı, şimdi sol kulağım çınlıyor.” Ya da “Benim boğazım ağrıyor ama acaba alerjim mi var?” gibi cevapsız denklemler.
Ama aralarında gülmeler, tatlı sataşmalar, bolca göz devirmeli sohbetlerle o gün acil servis yoğun ama keyifli geçti. Deneyler, sırlar, karanlık koridorlar… hepsi bir günlüğüne rafa kalktı.
Ve Zühre, gün sonunda Miray’a usulca fısıldadı:
—" Kalp kadar dedin mi şimdi?"
Miray gözlerini kapayıp güldü:
— "Zühre... bazen keşke senin sesini de sessize alabilsem."
---
Acil servis bildiğin kaos. Bir yanda öksüren amcalar, diğer yanda yanlışlıkla eline japon yapıştırıcısı döken gençler… Miray bilgisayara veri girerken Zühre başına dikilmiş, elinde bir bardak çayla poz veriyordu.
— "Bak, bu bardağı unutma. Bu benim vedam Miray... Bu bardağı burada bırakıyorum, çünkü ben artık bir “çay insanı” değilim."
Miray, dosyanın içinden gözlüğünün üstünden baktı:
— "Zühre yemin ederim üç saattir aynı çayı içiyorsun. O artık sıvı değil, hüzün."
Zühre bardaktan bir yudum aldı, yüzünü buruşturdu.
— "Of bu ne ya! Çay değil bu, ağır geçmiş."
Miray güldü, başını iki yana salladı.
— "Ne zaman kaçıyorsun?"
— "Şimdi. Gideceğim. Evde battaniyem var, kucağımda da kediymiş gibi sarılacağım patlamış mısıra. Bir de dizi var ama konusu biraz tuhaf, uzaylılar dünyayı ele geçirmeye çalışıyor ama önce vergi dairesinden başlıyorlar. Çok gerçekçi!"
Miray kahkahasını bastıramadı.
— "O dizi değil, kamu spotu olabilir!"
Zühre gözlerini kısıp sinsi sinsi yaklaştı.
— "Ama asıl mesele... Miray hanımın göz bebeklerindeki kimyasal dengesizlik."
— Ne?
— "Meriç Alaz diyince dilin mi tutuluyor? Yoksa kalbin mi çarpıyor? Yoksa... tansiyon mu düşüyor?"
—" Zühre bak yemin ederim bu gece seni acilin bahçesinde unuturum."
— "Olsun, Meriç gelir bulur beni. Onun kafası çalışıyor. Neydi, DNA çift sarmal, değil mi? Sizinki düğüm olmuş ama çözü-lüür!"
Zühre çantasını kaptı, kapıya doğru yürürken Ayşe Hemşire’yle burun buruna geldi.
Ayşe:
—" Yine mi kaçıyorsun sen? Hani birlikte serum takacaktık?"
Zühre gözlerini devirdi:
—" Ayşe abla, bir gün beni serumla yakalayacaksın, ama o gün bugün değil!"
Zühre koşar adım uzaklaştı, arkasından
--“MİRAY ONA KALBİNİ VEEEEEER!” diye bağırdı.
Miray yüzünü avuçlarına gömdü. Bir hemşire hafifçe yaklaştı.
— "Doktor Hanım iyi misiniz?"
—" Evet, sadece arkadaşımın zekâsı beni duygulandırdı da…"
----
Zühre gitmiş, Miray tek başına bilgisayara bakıyordu. Derken kapıdan içeri Meriç girdi. Siyah boğazlı kazağının üzerine açık renk bir mont giymişti. Üzerindeki sakinlik… ama gözleri, bildiğin fırtına.
— "Miray?"
Miray başını kaldırdı. Hafif yorgun ama içten bir gülümseme yerleşti yüzüne.
— "Meriç? Ne işin var burada, bir şey mi oldu?"
— "Sadece… bir şey danışacaktım. Ama acil servise gelip seni görmeden dönmek olmazdı."
Miray hafif gülümsedi, elindeki kalemi masaya bıraktı. Meriç karşısındaki boş sandalyeye oturdu. Gözleri Miray’ın saçlarında bir an takılı kaldı, sonra gözlerine döndü.
—"Çok kalabalık"
—"Evet bugün biraz yoğun."
— "Biliyor musun… burası ne kadar kalabalık olursa olsun, senin olduğun yerde hep bir sessizlik var gibi."
Miray şaşırdı, kaşları hafif kalktı. Sonra gülümseyip başını eğdi.
— "Bu lafı kaç kişiye söyledin?"
— "Sadece sana. Çünkü sessizlik bazen korkutucu değil, huzur verir. Senin gibi."
Miray bir an ne diyeceğini bilemedi. Kalbi sıkıştı sanki, ama güzel bir sıkışma… Tam o sırada Meriç devam etti:
— "Bazen insan biriyle konuşurken zamanı unutmak ister ya... işte ben…"
Tam o anda kapı hızla açıldı. İçeriye yaşlıca bir adam girdi, nefes nefese.
— "DOKTOR HANIM! BEN… BEN… ÇOK KÖTÜYÜM! SABAHTAN BERİ KARNIMDA BİR GARİPLİK VAR! NE YEDİYSEM OYNAMAYA BAŞLADI!"
Miray irkildi. Meriç'in yüzünde yarım bir tebessüm.
— "Ne yediniz amca?"
—" Önce kuru fasulye, üstüne karpuz, en son da halamın düğününden kalan baklavayı bulup üstüne soda içtim… Şimdi göbek dansı gibi bir şey oluyor içeride!"
Miray gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı.
— "Peki, başka şikayetiniz?"
— "Valla kızım… az önce banyoda öyle bir ses çıktı ki… eşim ağlayarak odadan kaçtı. 'Bu eve cin girdi!' diye komşuları topladı. Meğer bendeymiş!"
Meriç başını eğdi, kendini tutamayıp kısık bir kahkaha çıkardı. Adam devam etti:
— "Şimdi de… gazım var ama çıkmıyor! İçeride sıkıştı, sanki minik bir hortumcu içerideki boruya tıpa takmış gibi. Doktor hanım… patlamadan beni kurtarın!"
Miray utançtan yanakları al al olmuştu. Göz ucuyla Meriç’e baktı, o hâlâ hafifçe gülümsüyordu ama saygıdan kahkahayı boğazında tutuyordu.
— "Ben… ben hastaya bir bakayım."
Meriç başını eğdi, sessizce güldü:
—" Umarım hortumcu elindeki tıpayı bırakır da, bu akşam başka patlamalar olmaz…"
Miray gözlerini devirdi ama gülmemek için dudağını ısırdı. Adam ise hâlâ ciddi ciddi midesini tutuyordu:
—" Vallahi doktor hanım… içimdeki bu basınçla beni Van Gölü’ne bıraksanız, Tatvan’a kadar köpürerek giderim!"
Miray’ın ayak sesleri hızlanmıştı, Meriç ise sandalyesine yaslandı ve kendi kendine fısıldadı:
— "Bu şehirde her şey mümkün… hele ki senin olduğun yerde."
---
Bölüm sonu canlar
Beğendiniz miii?
Oylamayı unutmayınnn
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |