16. Bölüm

Bir Gün Bu Topraklardan Kendi Tarlama

Pekbiafiliyalnizlik
pekbiafiliyalnizli

napolyon günümüzde yaşasaydı ne derdi?

5 Yıl Önce Diyarbakır

Soğuk suyla çamaşır yıkamanın ne demek olduğunu bilir misiniz? Cevabınız hayırsa, hala güneşli bir yoldasınız demektir. Zira bu, bilinmekle övünülecek, göğüs kabartacak bir zanaat değil, olsa olsa ruhun üşümesidir.

Ben biliyorum. Ne zaman ellerim buz kesse, yengemin omzumdan ittirip daha hızlı olmamı fısıldayan sesi yankılanır zihnimde. Lekelerini söküp atamadığım giysileri, sızlayan ellerimle donmuş iplere astığım o kaskatı sabahlar... Ve daha nicesi, içimde bir yerlerde hala sızlayan o kimsesiz anılar.

Kazandan aldığım bir maşrapa kaynar suyu mavi plastik leğene boşaltıp ılıştırdıktan sonra taşın üzerine çöktüm. Abimle kendimin kıyafetlerini yıkıyordum. Yıl kaç olmuştu, makinemiz yok değildi elbet, merdaneli, yorgun bir makinemiz vardı eskiden. Artık yoktu. Köye gelen hurdacıya iki şeker karşılığında abim satmıştı. Canı sağ olsun. Yengemlerin kullandığı o beyaz makineye ise bizim iznimiz yoktu. ''Madem satmış abin, elinle yun,'' demişti yengem. Ben sormamıştım bile oysa. Neyse ki artık onun dilleri zehirli, tavırları hoyrat hareketlerine ne şaşırıyor ne de üzülüyordum.

Üzüntü, kıymet verdiğiniz birinden geldiğinde darbe olurdu; diğer türlüsü kâğıt kesiğinden farksızdı, acıtırdı ama öldürmezdi.

Elimdeki taş rengi kazağın kollarındaki lekeleri çitilerken, aklım kazağın liflerinden daha kirli, daha karmaşıktı. Yaklaşık bir aydır Dinçer'i görmüyordum. Yaklaşık değil, tam olarak otuz dört gün olmuştu. Ne bir ses ne bir haber vardı.

Hayvanları hep o ilk düğümün atıldığı yerlere götürdüm, gözlerimi tepelere dikip onu bekledim ama gelmedi. Selvi'ye göre çoktan çekip gitmişti buralardan, beni, veda edecek kadar bile değerde görmemişti. Adımı bile unutmuştu belki. Selvi'ye göre onun için kimdim ki ben?

Bana göre ise Selvi salaktı.

Dinçer'in böyle bir adam olmadığını biliyordum. Üstelik ben, birinin gönlünde otuz günde unutulacak kadar silik bir iz değildim. ''Kısacık zamanda nasıl tanıdın onu?'' diye asice baş kaldırsa da mantığım, ben kalbimden duyulan o tok sese inanıyordum. Yine de içim bir yumak gibi dolaşıktı. Sağlığı yerinde miydi? Son görüşmemizde anlattığı o gölgeli olayların ardından başına bir iş mi gelmişti? Kafamda bir sürü soru işareti, cevapları ise benden bir dağ kadar uzaktı.

Sessizce beklemekten başka çareler aramıyor değildim. Nerede görev yaptığını biliyordum; o tepenin ardındaki Özel Harekât binasında... Üstümü başımı düzeltip kapılarına dayanasım, ''Dinçer ile görüşmek istiyorum,'' diye haykırasım geliyordu. Soyadını bile bilmediğim bir adam için nizamiye kapılarında sabahlamayı göze alıyordum da tek bir soru tüm kurgularımı yerle bir ediyordu: Ben onu kim olarak soracaktım? Kimdim ben? Onun nesiydim?

''Belçim, bir bitiremedin şu çamaşırları!''

Yengemin insanın ruhundaki son enerji kırıntısını da emen sesini duyduğumda, zaten dar olan göğsüm iyice sıkıştı. ''Tut bir çamaşırın ucundan da bitsin yenge,'' diye söylendim hınçla, elimdeki kazağı suya gömerlerken.

''Belimde fıtık olduğunu bilmez gibi konuşmasana kız!''

''Dün köylülere abimin makineyi kaç şekere sattığını anlatırken gayet güzel eğiliyordun ama yenge.''

''Lafa bak! Kız sen gittikçe yılan dilli oluyorsun.''

''Valla bana bulaşma yenge, sahiden sokabilirim.''

Terden alnıma yapışan saçlarımı elimin tersiyle geriye itip son çamaşırı da duruladım. Gökyüzü griydi, güneş bizden esirgenmişti bugün. Küçük odanın sobasını yaktım, ateş harlanırken çamaşır tellerini evin dört bir yanına çektim. Saat on bire gelirken işler bitmişti. Yengemin el sürmediği kahvaltı sofrasını toplayıp öğle yemeğini ocağa koydum. Ev işi, dünya telaşı derken dışarı çıkmam on ikiyi bulmuştu.

Sabunla yıkadığım için keçeleşen, sertleşen saçlarımın hiçbir buklesi düzgün değildi, her biri ayrı bir yöne savrulan, asi ve bakımsız teller yumağıydı sadece. Cildimde güneşin ve ayazın bıraktığı bir sürü leke vardı, tenim kupkuruydu. Selvi'nin, annesinin desteğiyle gittiği o lüks lazere ayıracak tek kuruşum olmadığı için bacaklarım jilet tahrişleriyle doluydu. Her adımımda tenimin sızladığını hissediyordum.

Yaşadığım bugünlerin elverişsizliğine, bu çorak hayata küfretmek yerine; yaşayacağım o muazzam günlerin hayalini kuruyordum. Gün gelecekti, benim için hayat kuşburnu çayı gibi hem canlı bir renkte hem de içimi ısıtacak kadar sıcak olacaktı.

Siyah kıvırcık saçlarımı gün gelecek o pahalı kremlerle, köpüklerle tek tek belirginleştirip buklelendirecektim. Topuklu ayakkabılarımı giyip, kendimden emin adımlarla işe gidecektim. En sevdiğim renk olan lacivert, en sık giydiğim kalem eteklerimde hayat bulacaktı mesela. Diş hekimliği fakültesi bitince hemen atanıp kamuda çalışacaktım, bembeyaz önlüğümün cebinde, hastanenin koridorlarında şıngırdayan renkli yaka kartı askıları takacaktım. Kimisi bu hayalleri kurmama yol açan Atatürk imzalı olacaktı, kimisi ise çocuksu yanımı susturamadığım kuzulu desenlerle süslenecekti.

Hastanede boynuma takacağım o basit kartlık askısının hayalini kuruyor olmak bile, şu anki karanlığımda bana yetiyordu. Biliyordum; bir gün o hayatı tırnaklarımla söke söke elde edecek ve iliklerime kadar yaşayacaktım. Bu taşlı yolların sonunda, o beyaz koridorlar beni bekliyordu.

Bakımsız saçlarıma oyalı bir yazma ile örtüp ahıra yöneldim. Yeleğimin rengi solmuş cebinde ellerim, isteksizce yürürken karşıdan koşan abimi gördüm. Öyle dengesiz, öyle canhıraş koşuyordu ki düşeceği, o toprağa karışacağı her halinden belliydi.

''Ben Ö harfini öğrendim! Ördeğin ö'sünü hem de!''

Müjdesi daha dudaklarında asılıyken, ayağı takıldı ve boylu boyunca yere serildi. Birkaç saniye öylece kalakaldım. Ne yanına gidebildim ne de bir kelam edebildim. Sadece durdum ve dünyanın adaletsizliğini izledim. Sonunda kendime geldiğimde, yeni aldığımız pantolonunu sıyırmış, kanayan dizlerine merhem sürüyordum. O ise başını dizlerine yaklaştırmış, soyulan derisine büyük bir hayretle bakıyordu.

''Çok mu acıyor?'' diye sordu, gözlerime bakarak.

''Acıyorsa bunu sen hissediyorsundur abi, acıyor mu?''

Başını olumsuz anlamda salladı. ''Acı yok.''

''Güzel o zaman,'' dedim tebessüm ederek.

''Yeni aldığımız pantolon çamur oldu, hadi yine alalım.''

''Ben yıkarım onu abi, hiçbir şeyi kalmaz. Bak ellerim alışık.''

''Ama ellerin yara.''

''Senin de dizin yara. Kardeş olduğumuz iyice belli oluyor işte, fena mı?''

Gülümsedi. O gülümseme, dünyadaki tüm pırlantalardan daha parlaktı. ''Ben bugün Ö harfini öğrendim ya, hadi taşa da yazayım.''

Arka bahçedeki eski ahırın duvarı boydan boya kayaydı. O taşların üzerine abimin öğrendiği her harfi, birer madalya gibi kazımıştık. Kırmızı kalemini eline verdim. Ö harfini çizdi; noktalarını öyle dikkatle bıraktı ki, o harf belki de dünya kurulduğundan beri hiç bu kadar değer görmemişti.

''Ben şimdi Ö harfini öğrendim ya, son harfi de öğrenince Elife öğretmen benim saçıma kırmızı toka takacakmış. Zehra'ya takmış ya, ondan.''

Zehra komşunun küçük kızıydı. Okuma bayramından döndüğü gün abim, onun saçlarındaki o parlayan tokayı gördüğünde adeta kıyameti koparmıştı. Çünkü onun en büyük, en dokunulmaz hayaliydi okuma yazmayı sökmek; o harflerin gizemli dünyasına dahil olmak.

''Senin saçlarına takmaz abi, sen erkeksin. Senin yakana takar,'' dedim, sesimdeki gerçeği yumuşatarak.

''Olmaz! Benim de saçlarıma taksın.''

O gün geldiğinde abimi bu çocuksu inadından vazgeçirmeyi dileyerek kabullendim bu masum direnişi. Onu üzmek, o pırıl pırıl hevesini kırmak istemiyordum.

''Ben çocuklarla oynayacağım, yakan top oynuyoruz ama ben hep kuru fasulye oluyorum, neden?''

Çocuklar yetişkinlerden daha acımasızdı; onların dünyasında zayıflık, oyun dışı kalmak için en büyük bahaneydi. ''Bugün benimle hayvanlara gelsene abi, sana kitap okurum,'' diye teklif ettim, onu o acımasız meydandan çekip almak isteyerek.

''Olmaz! Ben yakan top oynamak isterim. Hepsi beni bekliyor, Belçim. Arkadaşlar bekletilmez. Hadi gidiyorum ben, teneffüs bitmesin.''

Abimin heyecanlı, o dengesiz gidişini buruk bir tebessümle izledim. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Onun hevesini söküp almak, benim kalbimi yerinden söküp almaktan farksızdı. İneklerin yularını tek tek çözdüm. Onlar bahçeye, özgürlüğe doğru açılırken ahırı hızlıca temizledim. Üzerimdeki ahır kokulu giysileri çıkarıp nispeten daha temiz olanlarımı giydim, çıkınımı omzuma astım. İnekleri önüme katacakken, elleri belinde bir heykel gibi yengem belirdi yanımda.

''Havalar buz gibi oldu, sen hala hayvana mı gidiyorsun? Bir hal gelirse başına kalırlar, bizden medet umma kızım sakın.''

''Gören de kardan göz gözü görmüyor sanır yenge, otlar tazecik daha, yesinler işte. Hem ben sizden medet ummayı kestiğimde henüz on yaşında yoktum.''

''İyi güt sen kızım güt, başına bir iş alacaksın sonra vah yengem der durursun. Allah'tan Selvi senin gibi dik başlı değil, anası babası başında bir kere, kınalı kuzum benim. Okulu bitsin av-''

''Avukat olacak senin kızın, size de bakar. Yanına alır seni, avukat annesiyim diye partal atıp durursun. Ezberlemiş miyim yenge?''

''Ah Belçim ah, kıskanma kızım o senin kardeşin kardeşin.''

''Hıhı yenge, öyle.''

Yengemle konuştuğumda zihnime keskin ağrılar saplanıyordu. Onu gördüğümde ruhumun daraldığını hissediyordum.

Hayvanları getirdiğim yer, Dinçer ile yollarımızın ilk kez kesiştiği o tepeydi. Onlar buraya gelmek istemişti, ben seçmemiştim. En çok da Pamuk can atıyordu buraya gelmeye şimdi o ilk gördüğü tepenin yamacına uzanmış, ufku gözlüyordu. Sinir oluyordum bu umutlu hallerine. Belki de Dinçer onun için doğru kişi değildi. Bir aydır yoktu, belki de zihnimde yarattığım bir gölgeden fazlası hiç olmamıştı.

Elimi çeneme yaslamış, test kitabının kuşe kağıdına anlamsız şekiller çizmeye başladım. Test çözmeyi bırakalı çok olmuştu; bir paragrafı on iki kere okuyunca anlamıştım ki, bugün çözmem gereken asıl problem hayatın kendisiydi. Kurşun kalemimin ucu kırılınca bıçakla sabırla yontmaya başladım. Uçlu kalemlerimi yengem benden alıp Selvi'nin çantasına koymuştu. Ne kadar çok kalemi olursa o kadar çalışkan olacağını sanıyordu. Ona göre Selvi her şeyin en iyisine layıktı, bense sadece artıklara...

Selvi ile hayatlarımız arasında aslında kocaman bir uçurum yoktu, ikimiz de bu yoksul toprağın çocuklarıydık. Ama onun bir çatısı, bir dayanağı vardı. Annesi babası vardı, boyalı kalemleri, süslü kıyafetleri vardı. En önemlisi ise, elinden alınmamış, aksine teşvik edilmiş bir eğitimi vardı. Ben ise onun gölgesinde her anlamda yoksuldum. Kıskanmıyordum onu ama o imkanlara sahip olmak için, o beyaz önlüğü giyip lacivert eteklerle hastane koridorlarında yürümek için her şeyimi verirdim.

Düştüğüm umutsuzluktan beni çekip alabilecek bir elin hayaliyle saatlerce ufku gözledim. Dinçer gelmemişti. Tepeye, o ilk karşılaştığımız, kaderin bizi birbirimize düğümlediği o noktaya oturdum. Pamuk kucağıma kıvrıldı, onun yumuşak tüyleri arasında teselli ararken ikimiz de aynı boşluğa baktık. Gelmedi, görünmedi. Belki de bizi o tepede bıraktığı halimizle hiç hatırlamadı.

İnsan her zaman en kötüsünü düşleyip kendini o karanlığa alıştırmak ister, darbeyi hafifletmek için. Ama ilk kez hayatımda, kötüyü düşünmenin soğukluğu canımı yaktı. Korktum. Hayvanları ahıra bırakması için diğer çoban arkadaşımı bin minnet ikna ettikten sonra, içimdeki o son cesaret kırıntısını toplayıp Özel Harekât merkezine doğru yürümeye başladım. Ürkek adımlarımı atarken bir yandan da üstümü başımı düzeltiyordum.

Acaba dam kokuyor muydum? Yanımda bir fıs kolonya bile yoktu, boynuma sürdüğüm o bir damla lavanta yağı, dam kokularını örtmeye yeter miydi? Heyecandan ayaklarım birbirine dolanıyor, demir korkulukların ardındaki o sert ve bilinmez dünya içimi titretiyordu. Üniformalı, silahlı adamlar görmek beni bir anlığına çocukluğumun o puslu ve korku dolu günlerine götürdü.

Çocukluk en masum ama en savunmasız olduğumuz yerdi. Tüm bu kof savunmasızlığın ortasında sizi bir kukla bellemiş insanlar oluyordu.

Özel Harekât sınırlarından korkmuştum. Dinçer'in de silahı vardı ama onun yanında kendimi dünyanın en güvenli limanında hissetmiştim.

Nöbet kulübesine doğru, ellerimi iki yanıma salıp boş olduğumu, benden bir zarar gelmeyeceğini belli ederek yaklaştım. Kulübedeki polis, üzerinde ağır çelik yeleği, omzunda asılı duran uzun namlulu silahı ve başındaki miğferiyle adeta bir duvar gibi duruyordu. Gözleri sürekli çevreyi, yolu ve ellerimi tarıyor, her an teyakkuzda olduğunu belli eden o keskin bakışlarıyla etrafı süzüyordu.

''Buyur bacım?'' dedi kulübedeki zırhlı polis, sesindeki otoriter tınıyla.

Yutkundum. ''Ben, Dinçer'le görüşmek istiyorum,'' derken ecel terleri döküyordum.

Polis beni baştan ayağa süzmeyi, ayaklarımdaki kara lastiklere gereğinden fazla bakmayı ihmal etmezken, ''Dinçer kim?'' diye sordu.

Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım. ''Polis o da. Burada görev yapıyor.''

Bir süre düşündükten sonra, ''Sen çömezi mi diyorsun?'' diye sordu.

Çömez de nasıl laftı? Dinçer o kadar büyük ve kalıplıydı ki, hiçbir konuda çömez olamaz gibiydi. ''Dinçer ismi,'' dedim. Soyadını bilmiyordum ama nereliydi bu adam? Ankara'da yaşıyorum demişti. ''Ankaralı,'' dedim birden, sanki bu bilgi kapıları açacakmış gibi.

''Anladım bacım anladım,'' dedi geçiştirir gibi, eliyle uzaklaşmamı işaret ederek. ''Çömez yok ortalıkta, birliğe gitti o. Hem sen nesi oluyorsun onun?''

İşte cevabında kem küm edeceğim o can yakıcı soruydu. ''Arkadaşıyım,'' diyebildim kısık bir sesle.

Polis, yüzündeki ciddiyeti daha da sertleştirerek bir adım öne çıktı; silahının kayışını düzeltti ve sesi buz gibi çıktı.

''Yok çömez ortalıkta. Böyle basit gerekçelerle gelme bacım buraya.''

''Peki iyi mi Dinçer, bir sorun yok değil mi?''

''Merak etme iyi,'' dedi daha yumuşak bir sesle. ''Görürsem geldiğini söylerim.''

''Teşekkür ederim.''

İçimde yeşeren merakımı yaşarken telefonum çaldı. Özlem abla, kuaföre bıraktığım el işlerime müşteri çıktığını haber vermek için aramıştı. Uçarak dükkâna gittim. Şimdi ise koltuğun ucuna emanet bir gölge gibi oturmuş, gelinlerine çeyiz düzen kayınvalidelere emeklerimi pazarlamaya çalışıyordum.

''İğne oyasıyla yaptım bunu, günlerce uğraştım. Göz nurum, emeğim çoktur içinde,'' dedim, sesimde ikna edici bir pazarlama tonu vardı.

''Bunu çok dedin kızım, daha aza verirsen alırım,'' dedi kadın, sanki bir kumaş parçasını değil de ömrümden verdiğim saatleri küçümser gibi.

''Liflere pazarlık ettim ama emeğin pazarlığı olmaz abla. Olsa, emeğin ne değeri kalır geriye?''

Kadın, öfkeyle yazmayı kucağıma bırakıverdi. ''İyi kızım, sat satabilirsen o zaman.''

Yutkundum. Boğazımdaki o yumruyu geri itip diğer kadınlara döndüm. ''Yeni gelinler çok alıyor böyle yazmaları, sen düşünmez misin, Neriman abla?''

''Benim gelinin saçı açık, elli dil döktük de kapatmadı,'' diye hayıflandı Neriman abla.

Yanındaki yaşlı kadın, zehirli bir ok gibi atıldı ortaya: ''Dil dökmekle olur mu? Zorlayacaksın, bak o zaman nasıl örtüyor.''

İçimdeki o susmak bilmeyen adalet duygusu bir anda şahlandı. ''Öyle şey mi olur?'' dedim öfkeyle. ''Dinde zorlama yoktur, kalpten gelmeyen bir ibadetin kime ne hayrı olur? Birini bir kalıba sokmaya çalışmak, onu özgürlüğünden mahrum etmektir sadece.''

Kadın kaşlarını çatarak üsteledi. ''Hayırlı şey için zorlama da olur kızım, biz öyle gördük.''

Başımı dikleştirip, geceleri gizli gizli okuduğum o kitaplardaki cümleleri bir kalkan gibi kuşandım. ''Zorlamanın olduğu yerde hayır olmaz teyze. Her kadın kendi istediği gibi, kendi kararlarıyla özgürce yaşamalıdır. Bir örtü ya da bir kıyafet, kadının iradesi dışında dayatılıyorsa o artık inanç değil, esaret olur.''

Dükkandaki makas sesleri bıçak gibi kesildi. Fön makineleri sustu. Kuafördeki kadınların bakışları, bir suçluya ya da bir uzaylıya bakar gibi beni buldu. Ortamda buz gibi bir hava esti.

''Kızım ne kadını? Sen kadın mısın daha?'' diye sordu içlerinden biri, beni kınayan bir tonda.

Az önceki dik duruşumun karşılığı, koca bir hiçlik ve bu sığ soruydu. Şaşkınlıkla baktım ona. ''O ne demek? Kadınlık kızlık ayrımı mı kaldı?''

Özlem abla, durumun daha da gerilmesinden korkarak omzumu sertçe dürttü. ''Belçim'in dili sürçtü ablalar, kusura bakmayın. Kız tabii o daha, gencecik bir açmamış gül tanesi... Ne dediğini bilmiyor heyecandan.''

Özlem abla beni korumaya çalışıyordu ama bu açmamış gül tanesi yakıştırması canımı daha çok yaktı. Düşünceleri olan bir birey değil de rüzgârda savrulan bir çiçekmişim gibi, sadece namusla kuşanılmış gibi davranılmasına öfkeyle baksam da durum değişmedi. Kadınlar beni hemen cahil bir çocuk kategorisine itip konuyu kapattılar.

Konu tekrar iğne oyalarına, yazmaların kenarındaki oyalara döndü; sanki az önce hayatın en temel haklarından bahsetmemişiz gibi gündelik dedikoduların eksenine kaydı. O sırada buraların meşhur çöpçatanı Aysel abla, sanki beni yatıştırmak ister gibi elimi şefkatle okşadı.

''Belçim pek güzelsin maşallah, var mı görüştüğün?''

Özlem abla benim yerime cevap verdi. ''Yok yok, bekâr. İsteyeni çok ama kimselere yüz vermiyor.''

''Kızım şimdi sana müjdeli bir haberim var,'' dedi Aysel abla, gözleri parlayarak. ''Bizim köyün imamının annesiyle komşuyum ben. Pek beğenmiş seni, hanım hanımcık diyor. İmamımız da cübbesi kadar temizdir. Ben isterim ki mübarek bir yere gelin git.''

Yaşlı bir kadın, sanki beni aşağılar gibi konuştu. ''Bayram Hoca mı talip çıktı yetim kıza? Sevap işlemek istemiştir zahir, mübarek adam sonuçta.''

''Yetim kızı almanın sevabı büyük, hem belki Bekir'e de bakarlar.''

''Yetim kız hiçmiş, evlenmiş pir olmuş derler.''

Varlığımı unutmuş, beni bir sevap nesnesi gibi masaya yatırmışlardı. Gözlerim dolsa da oradan çıkana dek tek bir damla yaş akıtmamaya yemin ettim.

''Bayram hocanın annesi sağ olsun, görmüş beğenmiş ama benim görüştüğüm biri var,'' dedim, konuyu bıçak gibi keserek. Kimmiş o oğlan sorularını duymazlıktan gelip kuaförden kaçarcasına çıktım. Kimdi o oğlan? Ben de bilmiyordum. Ama o kadınların dillerinden kurtulmanın tek yolu buydu.

Dışarı çıkar çıkmaz, o dükkânda tuttuğum tüm yaşlar boşaldı. Ağır gelen lafların akıtması birkaç damla su oluyordu. Onları hızla bertaraf ettim. Bugün on tane lif satabilmiştim, avcuma sıkıştırılan o buruşuk paralar, bugünkü onurumun ve emeğimin bedeliydi. Bankamatiğin önünde beklerken telefonum yine çaldı. ''Ha Selvi?''

''Belçim sağına dön!''

Başımı çevirdiğimde, yolun başındaki kafenin bahçesinde Selvi'yi arkadaş grubuyla kahkahalar atarken gördüm. ''Hadi gel yanımıza!'' diye bağırdı. Eş olarak masadaki insanların bakışları bana döndü. Çok yakın değildik ama birbirimizi süzebiliyorduk.

Bankamatiğin gölgesine sığınıp yüzümü gizlemeye çalıştım. Utanmıştım. ''Eve gitmem lâzım, hadi kalk beraber gidelim.''

Selvi, sesindeki o umursamazlıkla devam etti. ''Saçmalama, gel hadi. Seninle tanışmak isteyenler var. Kıyafetin güzel değil diye mi gelmiyorsun?''

''Biraz daha bağır, Selvi. Tüm Diyarbakır duysun!'' diye tısladım telefona.

''Ay pardon ya,'' dedi Selvi, yapay bir mahcubiyetle.

''Ayrıca kıyafetimden niye utanayım? Sen utan asıl; turuncuyla mor olmuş mu hiç akılsız?'' O an eteğimdeki çamaşır suyu lekeleri, jilet tahrişli bacaklarım, keçeleşmiş saçlarım... Hepsi üzerime devrildi. Selvi'ye utanmıyorum diye çemkirirken, aslında o lekelerden ne kadar çok utandığımı bir kez daha anladım.

Üzerindeki mor dar bluzu çekiştirip aynadaki aksine ters bir bakış attı. ''Boş ver şimdi bluzumu, gel hadi.''

''Çekemem senin arkadaşlarını, ben gidiyorum.''

Kartımı bankamatikten adeta sökercesine alarak hınçla arkamı döndüm ve köyün yolunu tuttum. O anki öfkem, sadece Selvi'ye ya da o kadınlara değil, hayatın beni sürekli bir savunma pozisyonuna itmesinedir. Adımlarımı hızlandırırken, koluma taktığım bez çantamın içinden o tanıdık dostu, hırpalanmış kitabımı çıkardım.

Köy yolunda yürümek, hayatımdaki o nadir boşluklardan biriydi. Ellerimin boş, zihnimin sadece kendime ait olduğu o kısıtlı anları değerlendirmek benim hayatta kalma biçimimdi. Bugün yol arkadaşım, sayfaları aşınmış bir Çalıkuşuydu.

Tozlu yolda yürürken Feride'nin adımlarını kendi adımlarımda hissediyordum. O da kaçmıştı, o da bilinmezliğe doğru yola çıkmıştı ama heybesinde eğitimi ve sarsılmaz gururu vardı. Satırların arasında kaybolurken, başımdaki yorgunluğu ve bacaklarımdaki sızıyı unuttum. Feride kadar güçlü, onun kadar boyun eğmez bir kadın olmanın hayaliyle yanıyordu içim. O, Anadolu'nun en ücra köşelerinde kendi ışığıyla var olabilmişse, ben de bu tozlu yollardan geçip o beyaz önlüğü giyebilirdim.

Yol uzundu, yokuşlar dikti ama Feride yanımdaydı. Bir gün benim de hikayem, tıpkı onunki gibi, tüm zorluklara rağmen kendi zaferine ulaşacaktı. Elime batan dikenler ya da eteğimdeki lekeler değil, zihnimdeki kelimeler belirleyecekti kim olduğumu.

Eve varınca abimi uyuttum. Sonra Selvi'nin ve yengemin mutfakta dağ gibi bıraktığı, ellerini bile sürmedikleri bulaşıkları yıkadım. Kuruyan çamaşırları tek tek katlayıp o eski püskü, kokusu rutubete karışmış dolaba yerleştirdim. Kurutulmuş patlıcanları ipten toplarken Selvi aniden bileklerime yapışıp beni odaya sürükledi.

Beni yatağın ucuna oturtup kendisi tekerlekli sandalyesine kuruldu. Tam karşıma geçti, gözlerinde her zamanki o bencil ama muzır parıltı vardı.

''Sana çok sevineceğin bir haberim var.''

Yüzümü astım. ''Koca mı buldun?''

''Of, yüzümü gören görmeyen herkes görücüm olmuş zaten, elimi sallasam elliyi de geçer.''

''Havan batsın senin,'' diyerek kızıl saçlarını geriye ittim. ''Ayrıca şu saçlarında döküm döküm dökülüyor, düzgün topla.''

Dibi gelmiş saçlarını umursamazca geriye itti, bakışları ciddileşti. ''Haberim seninle ilgili. Bugün kafede gördüğün o yakışıklı çocuk var ya.''

''Yakışıklı birisini görmedim ben orada.''

''Kafanı devekuşu gibi bankamatiğe gömmekle meşguldün çünkü.''

''Para yatırıyordum!'' diye çıkıştım. Sesimdeki o sert savunma, aslında bankamatik kuyruğundaki o yoksul ve ezik halimi kapatma çabamdı.

''Her neyse, o yakışıklının adı, İbrahim.''

''Adını sormadım. Yakışıklı olmasının altını bu kadar çizdiğine göre, hoşuma gitmeyecek bir muhabbet geliyor demektir.''

''Seninle tanışmak istiyor.''

''Tam tahmin ettiğim gibi,'' dedim hızla ayağa kalkarak. Göğsümdeki o tanıdık ağırlık, bir kez daha birinin iyilik adı altında hayatıma müdahale etme çabasıyla ağırlaştı. ''O tanışmak istedi ama sen benim kuzenimin derdi başını aşmış demek yerine he dedin değil mi?''

''He dedim çünkü babasının baklava dükkânı var!''

''Bedava baklava yemek için yapmayacağın şey yok, Selvi.''

''Ay of yani, Belçim! Kızmadan önce çocuk ne okuyor onu sorsana.''

''Ne okuyor? Ambulans şoförlüğü okuyup doktor mu olacakmış?''

''Dalga geçme be.''

Yataktan kalkıp kapıya yöneldim, vaktimi daha fazla bu gereksiz konularla harcayacağıma test çözebilirdim. ''Çektin beni odaya, patlıcanları ayıklıyordum.''

''İbrahim diş hekimliği okuyor, Belçim.''

Duyduğum şeyle elim kapı kulpunda asılı kaldı. Dünya bir anlığına ekseni etrafında dönmeyi bıraktı, zihnimdeki tüm o gürültülü sesler yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Kalbim göğüs kafesimi yırtarcasına çarpmaya başladı. Yatağa geri oturdum, dizlerimin bağı çözülmüştü. Gözlerim şüphe ve bir mucizeye inanmak isteyen o çocuksu hayranlıkla Selvi'yi buldu. ''Bildiğimiz diş hekimliği mi?''

''Evet, ayrıca okul ikincisi şu an.''

''Dicle'de mi?''

''Dicle'de.''

''Kaçıncı senesinde?''

''İki sanırım, çok çalışkan birisi.''

''Alttan dersi yoktur o zaman?''

''Yok tabii, köpek gibi çalışıyor.''

''Kaç puan almış? Dicle ilk tercihi miymiş? Kardiyovasküleri nasıl geçmiş? Muayene açacak mıymış? En zorlandığı ders neymiş?''

Dakikalarca bu sorularla Selvi'yi resmen bunalttım. Hayallerimin merkezindeki o yasaklı cennete dair kanlı canlı bir kanıt, bir rehber duruyordu karşımda. Sanki ona yaklaşırsam, o hayalini kurduğum beyaz önlüğün kokusu üzerime sinecekti eteğimdeki çamaşır suyu lekelerini kapatacak kadar beyaz bir koku.

''Of Belçim, ben ne bileyim diş anatomisine nasıl çalıştığını ya?''

''Sen açtın konuyu, katlanacaksın.''

''Ben bahsettim İbrahim'e senin de diş hekimliği okumak istediğini. Onda bir sürü örnek kitap varmış, 'seve seve yardımcı olurum' dedi. Bölümü en iyi okuyan bilir, sana çok yardımı dokunur.''

İçime bir umut ve sevinç dalgası dolarken, o bitmek bilmeyen şüphelerim de peşimi bırakmıyordu. ''İyi de neden yardım etsin ki? Kimse bu devirde karşılıksız bir şey yapmaz, Selvi.''

''İyi çocuktur, İbrahim. Seninle tanışmak olsun ona, her şeyi yapar.''

''Tanışmak derken... Arkadaşça olursa olur, yoksa elin adamıyla ne işim var benim?''

''Arkadaşça tabii, ne olacak başka? Yarın buluşuyorsunuz o zaman.''

''Saçmalama, Selvi! Benim tek başıma ne işim olur tanımadığım adamın yanında?''

''Abin de gelsin istersen, Belçim.''

''Olur.''

Belçim ofladı. ''Tamam, sen alışana kadar dururum yanında, sonra giderim.''

''Valla mı?''

''Valla.''

Mutlulukla Selvi'nin yanaklarına birer öpücük kondurdum. O an her şeyi unutmuştum sanki hayallerim artık bana yakındı.

''Ay allık vardı yanaklarımda!''

''Tadı güzelmiş,'' dedim, günler sonra ilk defa gerçekten nefes aldığımı hissederek. Yarın, belki de kaderimin o kördüğüm olmuş iplerinin ilk kez çözüleceği gündü.

Büyük pencere pervazına ufak defterimi koymuş, hararetle notlar alıyordum. Merak ettiğim, o beyaz önlüğü giydiğimde karşılaşacağım her şeyi unutmamak adına yazıyordum. Liste uzadıkça aklım karışıyordu ama yarın tüm o soru işaretlerinden kurtulacağımı düşünmek içimi ferahlatıyordu.

''Artık yazma be, destan mı yazıyorsun?'' diyerek elimden kalemi çekti Selvi.

''Ders programını da getirecek değil mi?''

''Senin girişine kadar değişir o program akıllım.''

''Olsun, görmek istiyorum.''

''Getirir, getirir...''

Selvi defterimi kenara iterek ahşap pencereyi açtı. Dışarıyı, yengemlerin gelip gelmediğini kontrol ettikten sonra sutyeninden gizlediği bir sigara paketi çıkardı.

''Alıştım iyice şu merete,'' diyerek derin bir duman çekti. ''Bağımlı olmam diye başlamıştım bir de.''

''Baban görmesin.''

''Demezsen görmez.''

''Buna da mı başladın, Selvi?''

''Üniversitede ortam böyle,'' dedi, sigarasını yakıp boyası akmış dudaklarına yerleştirirken. ''Alışırsın kızım.''

''Salaksın sen.''

''Derdim var, deme öyle,'' diyerek içli, dumanlı bir nefes çekti.

Defteri kapatıp ciddiyetle ona baktım. ''Ne derdin var, anlat?''

''Param yok.''

''Sigaraya vermesen olurdu.''

''Of Belçim, üniversite ortamını bilmiyorsun. Kaç haftadır aynı şeyleri giyiyorum, elimde camı kırık telefonla geziyorum. Ezik gibiyim orada.''

''Asıl bu düşüncelerin ezik, Selvi.''

''Ya sen beni anlamazsın... Ama yardım edebilirsin. Biraz para versen bana, telefon almam lazım. Bak kaç aydır istiyorum.''

''Alo diyecek telefonun var, yeter o.''

''Belçim, lütfen ya. İşe girince öderim, söz.''

Bakışlarım sertleşti. ''Bana bak, bu akşam yaptığın iyiliğin karşılığını sana parayla ödemem. Zaten canım burnumda, senin şu sığ isteklerinle uğraşamam. O paranın yeri sen değilsin, o benim hayallerimin parası. Yarın hiçbir yere de gitmiyorum, eğer benden böyle bir karşılık isteyeceğini bilsem baştan heveslenmezdim bile.''

Tam kalkıp gidecekken Selvi arkadan sarılarak durdurdu. ''Saçmalama, Belçim. Hemen drama yaptın. Karşılık istediğim falan yok, sadece ağzını aradım. Gel hadi, vazgeçme o çocuktan.''

"Sanki her yanımdan para saçılıyormuş gibi davranma, Selvi," dedim sesimi alçaltarak ama her kelimenin üzerine basarak. "Kazandığım her kuruşta alın terim, uykusuz gecelerim var benim. Nedenini niyesini en iyi sen biliyorsun, ben istemez miyim sana para vermek? Ama bu paranın her bir lirası bizim geleceğimiz.''

Göz devirdi benim sonu gelmez, haklı cümlelerime. "Abarttın yine ya, tamam istedim sen de hayır dedin. Zaten yedi kat yerin dibine saklıyorsun kartını, bana güvenmiyorsun anlıyorum."

"Dolabın altındaki parkede sakladığımı biliyorsun," dedim, gözlerimi gözlerine dikerek. "Sana güvenmediğimi çoktandır söyler oldun, Selvi. Sana güvenmemem gereken bir durum mu var?"

"Saçmalama," dedi yerinden fırlayarak, sesindeki o ani telaş gözümden kaçmamıştı. "Belki de en çok bana güvenmelisin. Ben senin her şeyini biliyorum. Kardeşiz biz."

Başımı salladım hafif bir tebessümle ama içimdeki o huzursuzluk geçmemişti. "Ben de öyle düşünmüştüm."

Bana sarılmasına, suçluluk duygusunu şımarıklıkla örtmesine izin verdikten sonra odadan çıktım. Serin olmasını umursamadığım Diyarbakır akşamında, avluda oturan ninemin dizlerine başımı koydum. Dünyanın tüm kötülüklerinden kaçıp sığındığım tek limandı o nasırlı eller.

"Öyle dedi nine, diş hekimliği okuyormuş. Bana kitap da verirmiş ama parasıyla tabii. Kimse kimseye bedava günahını vermez bu devirde."

Ninem açlarımı şefkatle seviyordu. "Verir tabii kızım, nereliymiş bu oğlan?"

"Sormadım nine."

"Bak Belçim, el oğluna güven olmaz, ben bir sana güvenirim. Kendi ayaklarının üzerinde durmadan kimsenin eline bakma."

Doğrularak dişleri olmadığı için içine çökük yanaklarını öptüm. O yaşlı etine dokunduğumuz an izimiz kalıyordu, tıpkı hayatın üzerimizde bıraktığı izler gibi. "Şu okulu bir kazanayım, o önlüğü bir giyeyim, sen o zaman gör beni nine."

O gece heyecandan gözüme uyku girmedi. Karanlığın içinde Dinçer'i düşündüm. Onu düşünmek, bu yeni belirsizliğin içinde ilk defa kalbimi burkmuş, beni mutsuz etmişti. Sanki ona ihanet ediyormuşum ya da o nizamiyedeki polisin sözleri aramıza aşılmaz duvarlar örmüş gibi hissediyordum.

Ertesi gün tüm işlerimi öğlene kadar bitirmek için sabahın beşinde kalktım. Evin sessizliğinde tüm işleri halledip duş aldım. Odaya geçtiğimde Selvi yatağında bacak bacak üstüne atmış, telefonun ışığı yüzüne vururken oyun oynuyordu.

"Sonunda geldin, hadi geç kalacağız."

"Dondum, Selvi. Camı kapa. Perdeyi niye açtın sabahın köründe? Film mi oynatıyoruz burada?"

"Merak etme," dedi dalga geçerek. "Senin filmini kimse izlemez."

"Arsız."

Hızlıca kurulanıp dolaba yöneldim. "Sakın o pis elbiseyi alma eline!" Selvi'nin çığlığıyla elimdeki elbiseyi ayakucuma düşürmüştüm.

"Niyeymiş o? Temiz bu."

"Çocukla bu kılıkla buluşamazsın da ondan. Diş hekimi diyorum, Belçim, üniversite ikincisi diyorum!"

"Bölümle alakalı sorularımı sorup, kitap alıp ayrılacağım birisinin yanına giderken ne giyeyim Selvi?''

"Hayalet polisin yanına giderken iki saat süsleniyordun ama," dedi zehirli bir tonda.

Duraksadım. İçimdeki o sızı tekrar nüksetti. "Konusunu çok açıyorsun, kendine gel. Dinçer'den bahsedilecekse ben konuşurum, sen çok konuşma."

Yapay bir kahkaha attı. "Kıskanılan ilk hayalet de bu adam herhalde."

"Kes sesini, otur bir köşede. Sesin çıkmasın."

"Of, saçlarını yine o kalıp sabunla yıkamışsın, keçe gibi olmuş. Kötü kokuyorsun, Belçim."

"Ter ve sigara karışımı o şekerli, ağır parfümünü kokmaktan iyidir," dedim ters ters.

Elime aldığım her kıyafete bir kusur bulsa da onu dinlemedim. Oldukça düz, gösterişsiz ama temiz kıyafetlerimi giydim. Selvi'nin beni oraya neden götürmek istediğini, kafasında ne tür çöpçatanlık planları olduğunu biliyordum. Salağa yatsam da gerçeklerin farkındaydım ama o kitaplar için her şeye katlanmaya razıydım.

Dolabın altındaki parkeyi aralayıp kartımı aldım ve Selvi'ye uzattım. "Al şunu çantana koy, dönüşte para çekeceğim." Memnuniyetle kartı alıp çantasının en derin köşesine gönderdi.

Selvi, o ince topuklu botlarıyla boyuma yetişememesinin acısını çıkarırcasına yeri deler gibi yürüyordu.

"Nerede bekliyor bizi?"

"Hep gittiğimiz kafede, dünkü değil ama. Şehir merkezinde."

"Uzak mı?"

"Biraz şehir merkezini gez, bir yer yordam gör. Köylü gibi tıkılıp kaldın eve."

Kalabalıktan hiç hoşlanmıyordum. Yabancısı olduğum her sokak, her vitrin beni boğuyordu. Meydana geldiğimizde ise tam bir curcunayla karşılaşmıştık. İnsanlar bir yerlere yetişmeye çalışıyor, satıcılar bağırıyordu.

"Ay bak, sokak röportajı yapıyorlar! Biz de gidelim hadi, belki ünlü oluruz."

Kamera görünce kendinden geçen Selvi'yi kolundan tutarak zor zapt ediyordum. "Sakin dur Selvi. Kimse senin sokak röportajını izleyip oyunculuk teklifi etmeyecek, rezil etme bizi."

"Olsun, belki evlenme teklifi eden olur," dedi, parmağını ağzına götürüp tükürüğüyle kaşını sabitlemeye çalışırken.

Selvi meydanda kalmamız, o kalabalığın içine girmemiz konusunda ısrarcıydı. Kamera ona dönsün diye kırk takla atıyordu; ben ise yerin dibine girmek isteyerek elimle yüzümü kapatmış, onu tanımıyormuş gibi yapıyordum.

"Bak, benden önce kaptılar mikrofonu!" diye hayıflandı Selvi.

Göz ucuyla mikrofonun uzatıldığı kişiye baktım. Bakmamla birlikte olduğum yere çakılmam bir oldu. Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı, nefesim kesildi. Birkaç metre ötemde Dinçer vardı. Ama bu o değildi sanki... Beyaz spor ayakkabıları, krem rengi kanvas pantolonu, üzerine tam oturan mavi kazağı ve hafifçe yana yatırdığı şapkasıyla, o yanımdaki duruşundan eser yoktu. Çok yakışıklı, çok şehirli gibi görünüyordu. Ona ilk defa bakıyormuş gibi hissettim.

Dinçer'e o kadar uzun ve dalgın bakmıştım ki, hemen yanındaki kızı ancak fark edebildim. Uzun boylu, zarafeti her halinden belli olan bir kızdı. Kumral, ipek gibi görünen uzun saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu. Ben ona dikkatle, içimdeki o tarif edilemez sızıyla bakarken, kızın gözleri benimkilerle kesişti. Hafifçe çatılmış kaşlarıyla, üzerimdeki basma eteğe ve tozlu ayakkabılarıma bakarak yüzümü incelerken, bakışlarımı büyük bir utançla hızla ondan kaçırdım.

Güzelliği karşısında kendimi hiç bu kadar eksik hissetmemiştim. Kimdi bu kız? Sevgilisi miydi? Olduğum yerde bin tane duyguyu aynı anda yaşarken, muhabir ona bir soru sormuştu.

"İhtiyacı olan birine evinizi açar mısınız efendim?"

Dinçer omuzlarını dikleştirip, sanki bir kahramanlık madalyası alacakmış gibi kameraya bakarak konuştu. "Tabi açarım, onlar bizim din kardeşlerimiz."

"Ne kadar iyi bir insansınız. Ülkemizin sizin gibi gençlere ihtiyacı var."

"Haklısınız," dedi Dinçer, sesindeki o yeni yetme kibri saklama gereği duymadan. "Ben çok iyi biriyim, en kötü huyum herkesi kendim gibi sanmak. Kalbim tertemizdir. İhtiyacı olan olmayan hep benim evimde zaten, herkese evim açık."

Muhabirin işaretiyle yanına genç, üstü başı perişan bir kız gelmişti. "Madem öyle diyorsunuz, ihtiyacı olan bir kardeşimiz var burada."

Kızı gördüğü an Dinçer'in o sahte özgüveni tuzla buz oldu. Bakışları anında arkasında duran o şık kıza döndü. Durumu toparlamak, o kızın gözündeki imajını kurtarmak ister gibi telaşla konuştu, "Şimdi müsait değiliz biz, memleketimize gideceğiz."

"Memleket neresi?"

"Bayburt."

"Gelir efendim Bayburt'a."

Yanındaki genç kız söze karıştı hevesle. "Gelirim."

"Biz müsait değiliz, gelirdir mutlaka da."

Ortam iyice karışırken, gerisinde onu bekleyen o kumral kız, sahiplenici bir tavırla kolundan tutarak Dinçer'i geriye çekti ve muhabirle konuşmaya başladı. Selvi, giden kameraların peşine takılıp bizi daha fazla rezil etmesin diye onu zapt etmeye çalışırken, gözlerim hala Dinçer'in üzerindeydi.

Yanındaki kız ona bir şeyler söyleyip söylenirken, o elindeki kırmızı paketli çikolatasını büyük bir iştahla yiyor ve kızı duymuyor gibi görünüyordu. Tam yanımdan geçip giderken göz göze geldik. Bakışları üzerimde bir saniye bile oyalanmadı, bir yabancıya, yoldaki bir taşa bakar gibi baktı bana. Onunla sanki hayatımız boyunca ilk kez bakışmıştık.

Bir ayda bu kadar yabancılaşmamız, kalplerin bu kadar çabuk buz tutması normal miydi?

Selvi'yle kafeye doğru yürürken, akıp gitmek isteyen gözyaşlarımı gizlemek için başımı önüme eğdim. Kırgınlıklarımı başka bir zamana ertelemeliydim. Hayallerimin, kursağımda kalan o hevesin, Dinçer'den çok daha üstün olması gerekiyordu.

Kafeye adım atar atmaz Selvi'nin "İbocum!" diye cırlamasıyla irkilerek kendime geldim. Şu an bulunduğum yerden, bu yapay samimiyetten nefret ediyordum. Kilitlenmişim gibi hissediyordum, hareket alanım bile kısıtlıydı. Yine de dişimi sıktım ve İbrahim'le sadece okul hakkında konuşmaya gayret ettim.

Dün gece o heyecanla defterime yazdığım soruların hiçbirini sorasım yoktu aslında. Ama masadaki buz gibi suyu içtikten sonra, kendimi buraya gelme nedenime, o beyaz önlük hayaline adadım.

"Ben sana bir dahaki buluşmamızda diğer detayları anlatırım," demeye başlasa da, ben her cümlesinden bir bilgi kopartmaya çalışıyordum.

"Ayyy sınıf grubundan aradılar şimdi, vize notlarını almam lazım!" diyerek aniden ayaklandı Selvi. Masaya oturduğumuzdan beri kaçış planı yaptığını biliyordum zaten. Hiç istifimi bozmadım, gidişini umursamadım bile.

"Benim matematiğim iyi, formüllerle aram fena sayılmaz," dedim konuyu dağıtmamaya çalışarak.

"Bizim de aramız iyi olabilir bu vesileyle, biraz birbirimizden bahsedelim mi?" dedi İbrahim, gözlerini üzerime dikerek.

"Edelim, nasılsın iyi misin?"

"İyiyim," dedi memnun bir ifadeyle. "Sen nasılsın?"

"Biraz yorgunum, okuldan bahsetmek iyi geliyor ama."

"Özel hayatında neler yaparsın, sinemaya gider miyiz yarın?"

Kaçak oynamadım. Onun vaktini, kendi hayallerim için harcamasına izin veremezdim. Açık yüreklilikle konuşmaya başladım. "Bak İbrahim, Selvi sana ne anlattı bilmiyorum ama benim seninle sadece arkadaş olmaktan başka bir düşüncem yok. Sadece okulla ilgili bana akıl veren birisi olman bencilce olur farkındayım ama ötesi de olmaz. Beklentini buna göre kur."

Söylediklerimi dinledi, bir süre sindirdi ve ardından çayından sakin bir yudum alıp konuştu.

"Tamam anlaşıldı. O zaman sana okulla ilgili bilgi vermem diyerek istediğini alamayan bir erkek gibi çekip gitmeyeceğim, rahat ol."

İbrahim, Selvi'yle arkadaş olan birine göre oldukça aklı başında karşılamıştı bu sözlerimi. "Teşekkür ederim," dedim samimiyetle.

"Etme. Senin şu bitmek bilmeyen hevesin, okuduğum okulun ne kadar değerli olduğunu hatırlattı bana."

"Kimimizin sahip oldukları, kimimizin duası işte."

"Annem gibi konuşmasan iyi kızsın aslında," dedi gülerek.

İbrahim'le tekrar kitaplar için buluşmak üzere ayrıldık. Şehir merkezindeki o mahşeri kalabalıkta bir toz tanesi gibi yürürken aklımdaki isim yine değişmemişti.

Dinçer; düşünmeyi, hatta uğruna acı çekmeyi sonraya erteleyemediğim tek kişiydi.

Ama artık sadece birisi olmalıydı. Hele o gördüğüm sahnelerden sonra...

Yürüyüşümü dikleştirip bakışlarıma safi bir öfke yerleştirerek bankamatiğe doğru adımladım. Para çekmem gerekiyordu ama kartım şu an ojelerinin yarısı yolunmuş, sinsi Selvi'nin parmaklarının arasındaydı. Beni gördüğünde yüzündeki o suçlu ifadeyi gördüm, kartımı hızla cebine atmaya çalıştı.

"Saklama, gördüm," dedim, sesimdeki buz tabakasıyla.

"Belçim, sen sohbete daldın, çekmeyi unutursun diye ben çekeyim dedim..."

"Aylardır peşimde dolanıyorsun, Selvi. Benden para çalmak için. Acaba ne zaman yapacak diye sabırla bekledim. Bugün beni kandırdığını, hatta oyuna getirdiğini düşünüyorsun ama asıl sen oyuna geldin. Sana şifremi söyleyecek kadar güvenmiyorum, Selvi. Hatta artık sana zerre kadar güvenmiyorum."

Selvi'nin bahane silsilesini dinlemeden kartımı alarak yanından ayrıldım. Zaten güvenmediğim birinden yediğim darbe beni sarsmamıştı, ruhumdaki nasırlar Selvi'nin kurnazlıklarından çok daha kalındı. Şimdi onunla ilgilenemezdim, daha önemli, daha can yakıcı sorunlarım vardı.

Giydiğim etek bacaklarıma dolansa da hırsla yürümeye devam ediyordum. Bulduğum bir çocuk parkına attım kendimi. Biraz nefes almaya, zihnimdeki o uğultuyu susturmaya ihtiyacım vardı. Salıncaklara yöneldim; paslı zincire elimi koyduğum sırada birisi gelip benden önce, adeta çocuksu bir çeviklikle oturdu salıncağa.

"Bir de sallasan harika olacak."

Az önce yerimi kapan kişi Dinçer'di. Ya da ben öyle sanıyordum. Öfkeyle baktım yüzüne. Bu nasıl bir gündü böyle? Evren benimle dalga mı geçiyordu?

"Allah aşkına sen benden ne istiyorsun? Delirtmeye çalışıyorsan, başardın."

"Salıncak için diyorsan ben biniyordum zaten, bak şu yakışıklı şahit istersen ona sorabilirsin."

Parmağıyla az ötedeki pusetinde duran bebeği işaret etti. Bebek en fazla iki aylıktı. "Dalga mı geçiyorsun?" dedim sesim titreyerek. "O bebek kız."

"Erkeğe benziyor."

"Konumuz bu mu şimdi?"

Benim sinirimi zerre miktar takmadan, salıncağa sığmayan o kalıplı vücuduyla sallanmaya çalışıyordu. "Biraz ittirsene sana zahmet."

Eğilerek yüzüne yaklaştım. Gözlerinin içine, o tanıdık ama bir o kadar da yabancı bakan harelerine daldım. "Amacın ne senin?"

"Aç kalmamak, işimde yükselmek, çok paramın olması, yemek yiyerek kilo almamak, bir de âşık olmak."

"Onu mu soruyorum? Şu an amacın ne? Neden benimle böyle konuşuyorsun, neden hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun?"

"Ben anlamadım, ben buraların yabancısıyım."

"Ya günlerdir haber alamadım senden!" diye bağırdım en sonunda. İçimdeki tüm barajlar yıkılmıştı. "Öldün mü kaldın mı diye düşünmekten ben bittim!"

"Her akşam saat yedide Magic TV'deyim oysa."

"Hala saçmalıyorsun. Madem arkanı dönüp gidecektin, neden benimle bu kadar oynadın? Neden o kadar umut verdin?"

"Hanımefendi," dedi gözlerini kısarak, sesinde garip bir alaycılık vardı. "Sosyal deney falan yapıyorsanız asla doğru kişi değilim. Az önce tüm ülkeye rezil kepaze oldum zaten. Kotam doldu!''

Ne diyordu bu Dinçer? "Niye böyle davranıyorsun? Çıldıracağım bak şimdi, gerçekten çıldıracağım."

"Çıldırma kız ne oldu sanki?"

"Ayağa kalk!" dedim omzuna hafifçe vurarak. "Boynum ağrıdı sana aşağıdan bakmaktan."

Hızlıca ayağa kalktığında, başımı iyice geriye atıp ona bakmak zorunda kaldım.

"Şimdi de ağrır."

"Eskiden ağrımazdı ama görüyorum ki baktığım kişi değişmiş. Ruhun değişmiş, gözlerin değişmiş senin."

Dinçer beni sanki hiç görmemiş gibi baştan ayağa süzdü. ''Ya of tipim de değilsin ki benim. Ben böyle balık etli, sarışın uzun bacaklı birini arıyorum.''

Hayretle yüzüne baktım. ''Sen bir baksana benim yüzüme, hafızandan da mı sildin?''

"Ya tabii ya," elini dizine vurdu büyük bir aydınlanma yaşamış gibi. "Ben seni hatırladım!"

"Nihayet!" dedim alaycı bir tebessümle. "Hatırına geldim sonunda."

"Lise ikide yılbaşı çekilişinde hediye almayı unutup kokoreççiye götürdüğüm ama hesabı kilitlemeye çalıştığım için abilerinden dayak yediğim kızsın!"

"Lise ikideki kızı hatırlayıp bir ay önceki beni mi unuttun?" Öfkeyle omzuna vurdun. "Kaza geçirdim de tır çarptı de hafızamı kaybettim, hocalık oldum de!"

"Bak beni dövmeye kalkarsan olmaz, bizim sülale mafya. Başına bela alırsın."

Öfkeden gözlerim dolmuştu artık. Hırsla, içimdeki tüm kırgınlığı kelimelere dökerek konuştum.

"Benim belam senmişsin, şu hale bak! Aylarca konuştuk, gülüştük, sarıldık! Sonra birden çekip gittin! Günlerdir mumla aradım seni. Bu soğukta hayvanları tepeye çıkardım, belki bir yerden çıkıp gelirsin diye yollarını gözledim. Uyudum, uyandım sendin aklımdaki! Hadi ben neyse, Pamuk özledi seni. Onun da mı değeri yoktu? Ya sen hiç özlemedin mi beni?"

''Çok özledim!''

O tanıdık, içime işleyen kadife sesi işittiğimde birkaç saniye olduğum yerde taş kesildim. Bu ses tonu, salıncakta oturan adamın sesinden çok daha yumuşak, çok daha derindi. Başımı yavaşça çevirdiğimde Dinçer'le göz göze geldim. Gerçek Dinçer'le. Şaşkınlıkla karşımdaki adama, sonra salıncaktakine baktım. İkisi de aynıydı. İkisinin arasında gitti geldi bakışlarım. Ben kafayı yemek üzereyken, birbirinin kopyası olan iki adam beni izliyordu.

"Ne oluyor burada?" diye sordum sinirli, histerik bir tebessümle. "Hemen açıklayın, yoksa şimdi şuracıkta ikizi de keseceğim!"

"Ben uslu uslu sallanacaktım sen geldin, ben de anlamadım ne oluyor. Bana hala bir sallanma borçlusun," dedi salıncaktaki.

"Bir şey olduğu yok," dedi sonradan gelen, benim tanıdığım Dinçer'di. "Her şeyin mantıklı bir sebebi var."

Gözlerim ikisinin arasında mekik dokuyordu. "Dinçer hanginiz?"

"Çirkin olanımız," dedi sağdaki sırıtarak.

Soldaki, yani benim bildiğim Dinçer, onun yüzüne ters bir bakış attı. O ise son derece rahat bir şekilde omuz silkti. "Ne, yalan mı?"

"Dinçer benim, yanımdaki ikiz kardeşim, Atlas.''

İşte şimdi taşlar yerine oturuyordu. "Senin ikiz kardeşin mi vardı?"

Henüz geçmeyen şaşkınlığım sürerken Atlas asla susmuyordu. "Beni dövecekti az kalsın, hem salıncağımı da kaptı."

"Asıl sen kaptın!" diye çıkıştım Atlas'a.

"Bak, hala bağırıyor bana. Şiddet eğilimi var bu kızda."

"Atlas," dedi Dinçer, dişlerinin arasından. "Sus birader, lütfen sus."

"Dondurma aldın mı bana?"

Dinçer elindeki poşeti bıkkınlıkla uzattı. "Geç kenara zıkkımlan."

"Olmaz, bu kız beni strese soktuğu için acıktım. Yemek de al bana."

"Atlas geç dedim köşeye, hadi abim hadi."

Atlas bir bana bir de Dinçer'e baktı. "Sizden biraz tırstım, en iyisi kaçmak."

Kaçtığı yer de iki adım ötemizdeki banktı. Paketi açıp dondurmasına gömüldü.

"Biraz uzaklaşıp konuşalım mı?" dedi Dinçer, mahcup bir sesle.

"Konuşacak bir şey yok," dedim itirazla, içimdeki kırgınlık yerini yavaş yavaş bir rahatlamaya ama hala taze olan bir öfkeye bırakırken. "Günler sonra rast geldik diye bana açıklama yapmana gerek yok.''

"Kızgın mısın bana?" diye sordu masumca, o yeşil gözlerini üzerime dikerek.

"Tabii kızgın abi ya, bir de soruyorsun!" diye seslendi Atlas banktan. "Kızı günlerce arayıp sormamışsın. Hadi o neyse, Pamuk'u da aramamışsın, ayıp sana be. Hayvanın ne suçu vardı?"

Bulduğum bu beklenmedik destekle beraber öfkem yeniden şahlanmıştı. "Evet! Pamuk'u da aramadı, o kadar ilgilendi bir de başında."

"Bak bir de yarı yolda bırakmışsın kızı. Erkek milleti değil mi, hepsi aynı," dedi Atlas dondurmasından bir kaşık daha alarak.

"Sen de erkeksin?" dedim Atlas'a dönerek.

"Ben hariç. Ben istisnayım."

Dinçer'in bakışları Atlas'ı bulduğu an, Atlas bizimle hiç ilgilenmiyormuş gibi yapıp ıslık çalarak dondurmasını yemeye devam etti. Ama kulağı hala bizdeydi, belliydi.

Dinçer'in bakışları Atlas'ı bulduğu an, Atlas bizimle hiç ilgilenmiyor gibi yapıp dondurma yemeye devam etti.

Dinçer'in bakışları Atlas'ı bulduğu an, kardeşi sanki dünyanın en mühim işini yapıyormuşçasına büyük bir ciddiyetle dondurmasına gömüldü, bizimle tüm bağını kesmiş, dış dünyayı sessize almış gibiydi.

"Lütfen," dedi Dinçer sesi pürüzlü bir tonda. ''Biraz uzaklaşıp konuşalım."

Atlas, dondurma kaşığını havada sallayarak araya girdi. "Çok uzağa gitmeyin, benim kulaklarım zaten ağır işitiyor."

"Kesinlikle çok uzağa gitmemiz lazım," diye mırıldandı Dinçer, gözlerini bir saniye bile üzerimden çekmeden.

Sözüne uyup yürümeye başladım, adımlarım tahta çitlerin o nemli, yosun tutmuş kokusuna doğru sürüklendi. Durduğumuzda aramızdaki o gergin ama bir o kadar da çekim dolu sessizliği ilk bozan yine o oldu.

"Nasılsın, görüşmeyeli?"

Sinirli bir gülüş firar etti dudaklarımdan, acı bir tınısı vardı. "İyiyim. Sen de iyisin, hatta bakıyorum da benden çok daha iyisin."

Ufakça gülümsedi, o bildiğim mahcup ama güven veren ifadesiyle. "Seni gördüğümden beri daha iyiyim, Belçim. Evet."

"Madem ben iyi geliyorum sana," dedim sesimdeki kırgınlığı saklama gereği duymadan, "Neredeydin günlerdir? Hangi kuytuda saklandın?"

"Eyvallah, haklısın kızmakta. Bir aydır pek iyi değildim, Belçim. Timle alakalı o ağır meseleler, iyice dibe çekmişti beni. Kendi sesimi bile duyamaz hale gelmiştim. Ama sanma ki unuttum, bu süreçte bir an bile aklımdan çıkmadın. Sadece insan bazen her şeyden, hatta kendi varlığından bile uzakta üzülmek istiyor."

"Haklısın," dedim, içimdeki o öfkeli denizin yavaş yavaş çekildiğini hissederek.

"Ben üzülünce kalabalıklar içinde boğulurum, yalnızlığı kendime siper ederim. Üzüntü, haksızlık, o bitmek bilmeyen iki yüzlülükler beni iyice ıssızlaştırdı. Bu benim tercihimdi; eğer o karanlık halimle senin yanına gelseydim, seni de o dipsiz kuyuya çekerdim, kıyamadım."

"Zaten dipteyim, Dinçer," dedim gözlerinin en derinine bakarak. "Seninle bir kere daha, bin kere daha dibe batmaya çoktan gönüllü olurdum ben."

"Ben senin kadar cesur değilim, Belçim."

"Anlıyorum seni. Beni anlamazsın diye duvarlar örme araya, anlıyorum işte. Ama çekip gitmeden önce, o sessizliğe gömülmeden önce sadece iki kelime anlatsan da anlardım. Meraktan, belirsizlikten ölmektense, senin o yorgunluğunu sırtlanmayı seçerdim."

"Beni merak etmene, beni böyle beklemen sevindirdi beni."

"Bu haldeyken bile sevinebiliyor musun?"

"Bana dair hissettiğin, içinden geçen tüm duygulara sevinirim, Belçim. Bu büyük bir aşk da olsa, yakıcı bir nefret de... Sadece sende bir yer edinmek istiyorum."

Aşk ve nefret... O iki devasa uçurum, ikimizin de canını almaya çoktan teşneydi.

"Madem senin gözünde bir değerim var," dedim sesimi titretmemeye çalışarak. ''Bir daha asla benden böyle gitme. Kendinden gitsen bile haberim olsun ki, ellerinden tutup seni kendime geri çekeyim."

"İri yarı adamım," dedi sesi titreyerek. ''Sahiden tutar mısın beni?"

"Denemeye değer," dedim fısıltıyla.

Gülümsedi. Özlemiştim o dinlendirici, her kelimesi ruhuma merhem gibi gelen ses tonunu. O duraksar gibi konuşmasını, o güven veren devasa duruşunu... Özlemiştim işte; her zerresiyle onu.

"Sorunlar halloldu mu peki?"

"Hallettiler, ailem sağ olsun. Bir şekilde yoluna girdi her şey." Uzun cümlelerinin sonunu sabırla bekledim. Beni her kelimesiyle ikna etti; ikna etmek için tek bir yalan söylemeden, sadece bakışlarındaki o samimiyetle kalbimi yeniden fethetti. "Daha iyi olacağım. En çaresiz anlarımda tek sığınağım, tek arkadaşım sendin. Şimdi, her zamankinden çok sana ihtiyacım var."

"Kimseye ihtiyacı olmamalı aslında insanın, kendi kendine yetebilmeli," diye mırıldandım ama içimdeki ses aksini haykırıyordu.

"Sana ihtiyacım var, Belçim. Hep vardı ve hep olacak."

Gözlerimi kaçırdım; o eski, tanıdık hislere dönmem bir kalp atışı kadar kısa sürmüştü.

"Sen ne yapıyorsun burada?" diye sordu, üzerimdeki o özeni fark ederek.

"Bir arkadaşımla buluştum."

Hafifçe yaklaştı, havayı ciğerlerine çeker gibi derin bir nefes aldı. "Tıraş losyonu kokuyorsun... Bu kokuyu seven bir kız arkadaşınla buluştun sanırım?"

"Erkekti," dedim açıkça.

Yüzü anında düştü, bakışları bulutlandı. "Ben de bir tanışayım şu arkadaşla, merak ettim."

"Sen de bugün buluşmuşsundur herhalde bir kız arkadaşla. O yanındaki kimdi?"

Ufakça gülümsedi, içimi ferahlatan o cevabı verdi. "Yaz vardı yanımızda; kardeşimiz o bizim."

Elimde olmadan gülümsedim, kalbimdeki o son kuşku kırıntısı da uçup gitti. "Yaa, kardeşiniz mi?"

Başını salladı ağır ağır. "Kardeşimiz."

İkimiz de gülümsüyorduk artık. Tenha bir köşede, dünyanın o uğultulu gürültüsünden uzaklaşmış, kaçak bakışlarla birbirimizin varlığına sığınıyorduk. Bakışlarım, üzerindeki o yeni ama ona çok yakışan kıyafetlerde gezindi.

"Gezebildin mi Diyarbakır'ı?" diye sordum, sesimdeki merakı gizleyemeyerek.

Gülümsedi. "Atlas sürekli bir şeyler yiyip durduğu için pek bir şey anlamadım gezmekten."

"Ciğer yediniz mi peki?"

"Hayır," dedi başını hafifçe iki yana sallayarak. "Yani ben yemedim."

"Diyarbakır'da görev yapıp da ciğer yememek çok ayıp," dedim, hafif bir sitemle karışık gülümseyerek.

"Sen götür beni. En iyi ciğerciyi sen bilirsin diye diyorum. Surları da gezdirirsin belki bana, diğer tarihi yerleri de hiç bilmiyorum mesela," dedi, ustaca bir yol yaparak.

"Ben Diyarbakırlı olmama rağmen hiç gitmedim. Ne surlara ne de Ulu Cami'ye... Ama ciğerci bilirim."

Gözleri anında ışıldadı, sanki beklediği fırsat ayağına gelmişti. "Madem sen de gezmedin, hadi gel beraber Diyarbakır'ı gezelim. Ciğer de yeriz hem."

Bu teklif ruhumun en ücra köşelerini okşasa da gerçeklerin o soğuk yüzü anında belirdi. "Sağ ol ama olmaz."

"Neden?" diye sordu, şaşkınlıkla karışık bir ısrarla.

Olmaz işte. Çünkü boş vakitlerimde ders çalışmam lazım. Seninle orada burada gezmem değil... Sen benim önceliğim olamazsın Dinçer. Benim önceliğim oldukça zaafım da olursun.

"Dinçer, hala kızgınım sana," diye ekledim. Aslında kalbim onu çoktan affetmişti ama bu kızgınlık, kendimi korumak için sığındığım güvenli bir liman, kaçacak bir yol gibiydi.

"Bu gezide sana kendimi affettireceğim, Belçim. Söz veriyorum.''

"Olmaz Dinçer, ısrar etme."

"Israr ederim," dedi bir adım daha yaklaşarak. "Sen evet diyene kadar, o Surların önünde beraber fotoğraf çekilene kadar ısrar ederim. Bir gün, sadece bir güncük... Çok mu?"

Bakışlarındaki o kararlı yumuşaklığa karşı koymak, okyanusa karşı kürek çekmek gibiydi. En sonunda omuzlarımı düşürüp pes ederek gülümsedim. "Tamam, tamam... Kazandın." Onun bu çocuksu hevesi beni de gülümsetti. "Ama bugün olmaz, başka zaman sözüm olsun."

"Yarın olur mu?" diye sordu hemen, sanki zamanı avuçlarının içinde eritip bitirmek ister gibi.

"Bilmem ki..." dedim, omuz silkip hafifçe nazlanarak. "Bir düşünmem lazım, çok yoğunum biliyorsun."

"Düşün bakalım," dedi Dinçer, sesi mutlak bir güvenle doluydu. "Ama sonunda evet diyeceğini biliyorum. Kaçışın yok."

Gülümseyerek birbirimize bakarken, aramızdaki o görünmez bağı koparan yine o tanıdık ses oldu. Atlas, elindeki dondurma külahını bir zafer bayrağı gibi sallayarak, büyük bir hevesle yanımıza koştu.

"Ben de ciğer yiyeceğim! Daha önce hiç yemedim!"

Dinçer şaşkınlıkla araya girdi, kaşları çatılmıştı. "Ne demek yemedim? Dişlerinin arasında hala ciğer parçası var lan! Daha yarım saat önce yedin ya?"

Atlas hiç istifini bozmadan mızmızlanarak bana döndü. "Selam köylü kızı, bana da ciğer ısmarlar mıydın?"

Duyduğum tabirle kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. "Köylü kızı mı?"

Atlas, sanki evrenin sırrını çözmüş bir bilge edasıyla başını salladı. "Evet, köylü değil misin? Ben insanın köylü olup olmadığını bakışından hemen anlarım. Ben köyde büyüdüm bir kere."

Dinçer elini beline koyup sinirle ikizine baktı. "Ne köyü lan? Sen hayatında köy mü gördün?"

Atlas bir süre duraksadı, zihninde hızlıca bir yer aradı ve yüzünde o muzip sırıtış belirdi. ''Belçika'nın köyünde kaldım ben aylarca.''

Kendi yaptığı espriye dünyanın en komik şakasını yapmış gibi bir kahkaha patlattı. Dinçer en sonunda sabrı taşarak Atlas'ı yanımızdan kovduğunda, arkasından gidişine bakıp biraz üzüldüm. "İsterse o da gelsin Dinçer, yazık."

Dinçer anında itiraz etti, sesindeki kıskançlık ve o sahiplenme duygusu o kadar keskindi ki... "Ne demek gelsin ya? Olmaz! Biz seninle baş başa, sadece ikimiz ciğer yiyeceğiz."

Gülümsedim. "Peki," dedim fısıltıyla. Öyle olsun."

"Belçim," dedi sesi aniden ciddileşerek. ''Birazdan yapacağım şey için bana kızarsan tokat atabilirsin, hakkındır."

Ben ne dediğini daha idrak edemeden, o kuvvetli elleri belimi bir sarmaşık gibi sıkıca sardı. Bu sarılış, daha öncekilerden çok daha başka, çok daha derindi. Başını boynuma gömdü, omzumu derin derin kokladı. Yanındayken alev alev yanan yanaklarımı, dudaklarımın kenarını o sıcak nefesiyle öptü. Onunla bir bütün olduğumu, kemiklerimin onun gücüyle harmanlandığını hissettim. Kalbim oracıkta, o anın içinde durdu.

 

Bölüm : 29.09.2024 20:22 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...