18. Bölüm

Yaralarımın Devası Öpüşünün Ucunda Saklıydı

Pekbiafiliyalnizlik
pekbiafiliyalnizli

Selam kızlar ben geldim.

Melih Görgün 14 Bahar yeni keşfettiğim bir şarkı. Bakın gidin dinleyin, dinlediğimden beri yollarıma çıkma çıkarsan acımam deyip duruyorum. Bu bölümü de onu dinleyerek yazdım. Bu arada sizce şarkıda 14 bahar geçti derken neyi kast ediyor? Dinleyen olursa yorum bekliyorum.

Konumuza dönelim, Dinçer ve Belçim sizce de çok güzel değil mi?

Cevabınız evetse keyifli okumalar. Cevabınız evet değilse zaten neden burada olasınız değil mi?


YARALARIMIN DEVASI ÖPÜŞÜNÜN UCUNDA SAKLIYDI

5 Yıl Önce Diyarbakır

Dışarıda sağanak bir yağmur vardı. Gök, öfkesini kusmakta benden daha mahirdi. Yağmurun cama vuran o ritmik sesini bile duyamıyordum; zihnimin uğultusu her şeyi bastırıyordu. Şimdi doğayı dinleyecek, huzur bulacak vakit değildi.

Günlerdir aralıksız, bedenimi imha edercesine spor yapıyordum. Sanki bunca yıllık eğitimi hiç almamışım gibi, polisliğimi yeniden, en dipten inşa ediyordum. Kâzım'ın o zehirli cümlesi, "Sen kendini polis mi sanıyorsun? Harekâtın yüz karasısın," demesi aslında umurumda bile değildi. Belçim'in sözleri aklımı çelmişti. Başarılı bir polis olmam için çalışmam gerektiğini biliyor olsam da bunu Belçim'in ağzından duyunca, yapmam gerektiğine daha da çok inanmıştım.

İki kere ikinin dört ettiği ya da ıspanağın yeşil olduğu gerçeği gibi... Bu kesin doğruları sanki Belçim'den duysam daha doğru, onun ağzından işitsem daha gerçek olacaktı. O, her şeyi daha somut hale getiriyordu; kalbimi bile.

Hayal gibi geçen Diyarbakır gezisinden tam bir hafta geçmişti. Özel Harekât merkezine, yani gerçeklerime dönmüştüm. Kendimi bu acımasız, ağır eğitime vurmak, içimdeki o kof boşluğu doldurmanın tek yoluydu. Üzerime yapışan hâkî tişörtten süzülen tek bir ter damlası bile, Kâzım'ın kof polisliğinden daha büyüktü; annem gitmeden öyle demişti, o asla yalan söylemezdi.

Tellerin altında sürünürken, hedefi tam on ikiden vurmaya çalışırken ya da o devasa ağırlıkların altında kemiklerimin çatırtısını dinlerken rahatlıyordum. Gündüz yetmiyordu; geceyi de kendi ellerimle üzerime kapatmıştım. Karşımdaki boks torbasını yumruklarken aklımda sadece onlar vardı: Fırtına Timi.

Görevden uzaklaştırılmışlardı. Annem dediğini yapmış ve gitmeden önce hepsini Özel Harekât'ın sicilinden kazımıştı. Zaten bana yaşattıklarının çok daha planlı olduğunu sonradan öğrenmiştim. Son göreve gitmemem için adıma sahte mazeret belgesi oluşturan Kâzım'dı, diğerleri de bilmelerine rağmen susmuştu.

Fırtına Timi yoktu artık. Mutlu olmalıydım ama garip bir şekilde mutlu değildim. Amacım onları, uğruna ölmeyi göze aldıkları o kutsal üniformadan ayırmak değildi; aslında bunu onlar kendilerine yapmıştı. Yine de göğsümün tam ortasında ne itebildiğim ne de beni tamamen ezmesine izin verdiğim kocaman bir taş vardı. Vicdanımdandı bu... Ama kendime karşı merhametimin azlığı, vicdanımın fazla oluşuyla eşit değildi; bu da beni fena hırpalıyordu.

Düne kadar adımı bilmeyen koca şube, şimdi Fırtına'nın canını okuyan çocuktan bahsediyordu. Benim canımın sahada nasıl okunduğunu ise kimse bilmiyordu. Ailemin estirdiği o sert rüzgâr yüzünden kimse bana ağzını açamıyordu, aksine tebrikler yağıyordu. Herkesin bana kendi hikâyelerini anlatmasından, Kâzım'ın az can yakmadığını, arkasında ne çok ah bıraktığını anlamıştım.

"Bana da şunu yapmıştı, beni de şöyle ezmişti," dediler ama en sonunda kendisi ezilmişti işte.

Ağırlığın altına girip demiri yukarı ittiğimde, zihnimde o sahaf dükkanında okuduğumuz satırlar yankılandı. Belçim demişti ya hani; "Kendi göğünü yaratmaya çalışırken, aslında hiçbir yere ait olmadığını fark ediyorsun," diye. Ben de o durumdaydım işte. Üniformanın içinde miydim, yoksa o üniformanın altında ezilen bir hiç mi?

Belçim'in o mağrur ama yaralı duruşu, var olma savaşı... Ben de kendi adımı, kendi kimliğimi bu kof adamların arasından çekip çıkarmak zorundaydım. Onun sessiz çığlığını çok iyi anlıyordum; çünkü ben de bu koca teşkilatın içinde bazen sadece birinin oğlu ya da birinin kurbanı olarak sessiz kalıyordum.

Ama hayır, kof olmayacaktım. İçimdeki o boşluğu kasla, disiplinle ve Belçim'in o nahif ama dirençli ruhundan ödünç aldığım motivasyonla dolduracaktım.

''Oğlum, yıpratma kendini." başımı çevirdiğimde Yusuf abiyle karşılaştım. ''Kalk hadi, git uyu biraz.''

"Yok, seti tamamlayayım, giderim abi."

"Günlerdir tamamlayamadın eziyetini!" diyerek söylenip bir çırpıda aldı elimdeki ağırlığı. "Kalk şuradan, abi sözü dinle."

İsteksizce kalktım yerden. Kenara bıraktığım havluyu omzuma doğru fırlattı. "Hepimizi geçeceksin, ne bu vücut lan?"

Terlerimi silmeye başladım, nefesim hala düzene girmemişti. "Kilo aldım biraz, kasa çeviriyorum."

"Eyvallah, dağ gibi kalıplı adamsın ama her şeyin fazlası zarar aslanım."

"Başka ne işim var benim abi?" dedim, sesimdeki o bıkkınlığı gizleme gereği duymadan.

"O nasıl söz lan? Polissin oğlum sen. İzne çık dediler, kabul dedin mi?"

Duraksadım. Gözümün önüne bir çift uykulu, içinde yıldızlar barındıran göz geldi. "Geride bırakamayacağım birisi var abi."

Yüzünde anlayışlı bir tebessüm belirdi, elini omzuma koydu. "Eyvallah, anladık onu. Saygılar yengeye de... Bu kadar yıpratma kendini, sök at ulan kafandaki o gereksiz düşünceleri."

"Başka neye yararım abi ben?" dedim, içimdeki o kof boşluk yeniden sızlarken. "Sözde polisiz, özel harekâtız ama toplasan kaç operasyona çıktım? Parmaklarımı geçmiyor bile."

Bana dik dik baktı, sanki karşısında çocuk varmış gibi güldü. "Yaşın kaç daha senin? Yirmi üç. Beş bile değil, üç! Sen gel benim yaşıma, yaka silkersin operasyondan."

"Yaşayamadım bile adam gibi... Yaşasam da bıksam abi."

O sırada spor salonuna giren Ateş'i fark etti ona bakarak konuştu. ''Ateş, otuz yaşında. Daha bir senedir sahada, neden yeterli olmadığı için. Bir senedir mutlu, neden yeterli olduğu için. Sen çok yeterli bir polissin. Benim nazarımda sınıftan geçtin.''

''Sağ ol abi,'' dedim. Sözleri iyi gelmişti.

Elini enseme attı, sertçe sıktı; o eski usul teselli etme biçimiydi bu. "Sıkma oğlum canını, süs bitkisi gibi seni burada bekletecek değiller. Merak etme, sen bana güven."

"Sağ ol abi,'' dedim umutsuz bir sesle.

"Sen de sağ ol, hadi çık git uyu."

Eşyalarımı alarak duşa girdim. Beni sığdırmakta zorlanan o daracık kabinde işimi bitirip havluyu belime dolayarak çıktım. Üzerime Atlas'ın giderken dolabımda bıraktığı o bol kazaklardan birini geçirip altıma bir eşofman çektim.

Odama geçtiğimde ilk işim, her zamanki gibi Halil abiye selam vermek oldu. Aradan geçen şu kısa zamanda onun o sessiz fotoğrafıyla muhabbetimiz iyice artmıştı. Biliyordum, bu dünyada beni en iyi o anlardı. Fotoğrafın karşısına geçip fısıldadım.

"Seninkilerden ses yok abi... Eşyalarını almaya bile gelmediler daha. Kırgınlarmış harekata, tek bir adamın lafına bakıp onlara yol verdiği için. Zümra, 'Annem sayesinde olmuş, yoksa hiçmişim,' diyordu benim için. Atlas'a kafa atacaktı, Yaz engelledi son anda. Ali amcam Kâzım'la özel konuşmak istemişti, babam engelledi. Annem ise... Annem zaten hepsiyle özel olarak görüştü, sicillerini kazıdı. Ayaz oldular, estiler bu şehre de abi... Benim kalbim hala üşüyor be."

Yatağın kenarına iliştim, gözlerimi tavana diktim. Kalbimin bir kenarı Belçim ile dolu olsa da mesleki anlamda koftum hala. "Bir eksik var sanki. Öyle bağıra çağıra hesap sormak istediğim kimse yok artık. Başka bir şey istiyorum, kendim gibi sessiz, kendi halinde bir şey... Şu dışarıdaki yağmur gibi olmak istiyorum abi. Tek bir tane yağmur damlası olsam, sessizce düşsem toprağa yeter bana. Ama olamıyorum sanki."

Her gün titizlikle tozunu aldığım o fotoğrafın karşısında daha fazla duramadım, anılar göğsümü daraltıyordu. Kendimi dışarıya, koridora attım. Günlerin yorgunluğu, uykusuzluk artık baş göstermişti ama gözüme tek bir gram uyku girmiyordu. Bahçeye çıktığımda yağan sağanak yağmurdan kaçıp bir tentenin altına saklanmadım. Bile isteye, o soğuk damlalara göğüs gerdim. Varsın ıslatsındı, belki içimdeki yangına bir faydası olurdu.

Issız bahçeyi, yağmurun dumanlandırdığı telleri seyrederken kapı nizamiyesinden giren tanıdık siluetlerle bakışlarım kesişti. En önde o vardı. İlk günkü o çiğ bakışlarla bana bakıyordu, nefretle, kibirle... Gerisinde ise sadık emir erleri, timi dizilmişti. Önlerinden giden nöbetçi polisin telsiz sesinden ve fısıltılarından anladım artık buraya ait olmadıkları için, eşyalarını gizlice, kaçak bir şekilde almaya gelmişlerdi.

"Selamünaleyküm," dedim, günler sonra gördüğüm eski timime doğru adımlayarak. Sesim yağmurun sesini yardı.

Kâzım duraksadı, yüzü nefretle kasıldı. "Bir de selam veriyor yavşak!" Bana doğru öfkeyle bir adım atmaya yeltendi ama nereden çıktığını bilmediğim son günlerimdeki en yüksek sesle konuşan kişi Ateş önüme geçerek Kazım'ı oyuncak gibi yerine koydu. ''Edebinle kirli donlarını al çık, siktirme bana belanı,'' diyerek ekibe göz gezdirdi. Ardından omzumu usulca sıvazladı ve yanımda durmayı sürdürdü.

Kazım Etrafa hızlıca, korkak gözlerle bakındı. "Konuşma lan bizimle, git işine!"

"Konuşma artık, Kâzım abi," diye uyardı arkadan Efe, sesi bezgin ve çaresizdi. "Dersimizi almadık mı yetmedi mi?"

"Sikerim seni de dersini de Efe!" diye kükredi Kâzım, omzunun üzerinden arkaya dönerek. "Şu halimize bak! Yıllarca emek verdiğimiz harekata hırsız gibi, kaçak göçek giriyoruz ulan!"

Zümra araya girdi, gözlerindeki o kibirli ışık sönmüştü ama zehri hala dilindeydi. "Kâzım nadirdir haklı... Bir yanlışımız olmuşsa da bu kadarı değildi bizim ederimiz. İki günlük adama, bir çömeze değiştiler koca timi,'' diyerek küçümser gibi beni süzdü. ''Annesi sağ olsun."

"Âmin," dedim gür ve net bir sesle. Karşılarında dimdik duruyordum artık.

Sıra arkada sessizce bekleyen, o eski neşesinden eser kalmamış Feyyaz'a gelmişti. Gözleri doldu, yağmura karışan gözyaşlarıyla öne çıktı. "Hadi bunların kaybedecek bir hayatı yok... Ya ben lan? Evlenecektim ben önümüzdeki ay! Hayatımı siktin attın benim!"

Kâzım, hıçkırarak ağlamaya başlayan Feyyaz'ı sertçe omzundan tutup kendine doğru çekti. "Ağlama lan karı gibi! Az gururlu ol! Bu herifin karşısında ağlayanın anasını avradını sikerim, ağzını kırarım senin!"

Onların bu acınası çırpınışlarına karşı alay eder gibi gülümsedim. "Şu halinize bak... En ufak bir ders, en ufak bir pay çıkarmamışsınız kendinize. Yazık lan size. Eğer buraya geldiğinizde deseydiniz ki; 'Pişmanınız Dinçer, kusura bakma lan, bilemedim oğlum, hakkını yedik, psikolojini siktik attık ama helal et hakkını...' Yemin ederim ederdim. Sadece bunu duymak isterdim."

Kâzım, sırılsıklam olmuş saçlarının altından şehadet parmağını göğe doğru uzattı, sesi hırıltılı ve nefret doluydu: "Şu yağan yağmur şahit, Dinçer! Kurşun karşıdan geliyor olsa, yerin altında diri diri kalıyor olsam, şu kollarımı baltayla kesiyor olsalar bile ne senden yardım isterim ne de sana eyvallah ederim! Allah şahit, gün gelecek sen benim elime düşeceksin."

"Göreceğiz," dedim sakince.

Omzuma vurarak, beni ezerek geçmesini bekledim ama o cesareti kendinde bulamadı, yanımdan hızla sıyrıldı. Bu kez Zümra durdu karşımda. Kâzım'dan feyz almış olacak ki, karşımda kısa boyuyla ezilmemek için parmak uçlarında yükselmeye, bana üstten bakarak kafa tutmaya çalıştı.

"O piç kardeşine, söyle... Bir gün fena döveceğim onu, elimde kalacak."

"Yavaş!" dedim, sesimi bir kırbaç gibi salarak. "Orada bir dur bakalım hanım abla. Bir kere... Tek bir kere bulaş bakalım Atlas'a, neler oluyor o zaman kendi gözlerinle gör. O bana benzemez. Benim gibi sabretmez, anlamışsındır zaten tarzını."

Sinirden dişlerini sıktı, bir yılan gibi tıslamaya başladığında Efe arkadan uzanıp kolundan tuttu ve hızla ileriye doğru çekti. Odalarına, şahsi dolaplarını boşaltmaya gidişlerini izledim arkalarından bakarak. Koca bir ömrü, yılların yaşanmışlığını, o şerefli görevleri naylon bir çöp poşetine sığdırıp gideceklerdi. Bunu onlar seçmişti, hak etmişlerdi. Ama garip olan şuydu; içim acımıyordu, onlara zerre üzülmüyordum.

Hissedilmesi gereken duyguyla, o an gerçekten hissedilen duygu arasındaki o devasa uçuruma yaşam deniyordu bence.

Ve ben, hala yaşayamayanlardandım.

Gidişlerini, o naylon poşetleri taşırken ki ezikliklerini görmemek için odama döndüm. Islak tişörtümü üzerimden sıyırıp dolaba yöneldiğim sırada kapım hafifçe tıklandı. Arkamı döndüğümde kapı eşiğinde Efe'yi gördüm.

"Müsait misin?" diye sordu kısık bir sesle.

Dolaptan temiz bir kazak alıp omzuma attım. "Gel Efe, gel."

Kapıyı arkasından yavaşça kapatıp içeri girdi. Adımları ağırız, gözleri direkt masanın üzerindeki Halil abinin resmine takılıp kalmıştı. "Eziyet etmesene kendine, Dinçer... Kaldır şu fotoğrafı gözünün önünden."

"Eziyet değil," dedim resme bakarak. "Şeref."

Hafifçe gülümsedi, gözleri buğulandı. "Yaşasaydı eğer... Çok severdi seni."

"Yaşatıyorum zaten, sen merak etme."

Duraksadı birkaç saniye. Bakışları benimle zemin arasında, suçlu bir çocuğun kararsızlığıyla gidip geldikten sonra derin bir nefes aldı. "Dinçer... Gitmeden önce seninle biraz konuşalım mı?"

"Konuşalım bakalım."

Yatağımın kenarına yan yana oturduk. Elleri mahcup, suçlu bir şekilde önünde kenetlenmişti. İkimiz de birbirimizin yüzüne bakmıyor, doğrudan karşıdaki boş duvara odaklanıyorduk. Odadaki o ağır sessizlikte, benim dik ve mağrur bakışlarımla Efe'nin o ezik, mahcup duruşu duvarlarda çarpışıyordu.

"Sen de öğrendin artık her şeyi," dedi Efe.

"Atlas söyledi."

"Nasıl anlamış peki?"

"Sormadım," dedim dürüstçe.

Gülümsedi, bu kez gülüşü daha sahiciydi. "Bir gün daha kalsa o çocuk şubede, bizim ekiptekileri tek tek delirtecekti."

"Atlas sever," dedim dudaklarımın kenarıyla. "Hak edeni delirtmeyi çok iyi bilir."

"Uyanık birisi belli... İlk bakışta anladı belki de aramızdakileri."

"Nasıl anladığı önemli değil, Efe. Anlar o, gözünden hiçbir şey kaçmaz."

Yüzünü tamamen bana doğru çevirdi. Göz pınarları dolmuştu, ağladı ağlayacaktı ama özel harekâtçı gururuyla direniyordu kendine. "Kızıyor musun bana?"

"Ne haddime lan?" dedim kafamı çevirmeden.

"Ha siktir lan oradan! Kızıyorsundur işte. Ne alaka diyorsundur içinden, belki de iğreniyorsun, nefret ediyorsun benden."

"Öyle olsa seni odama almazdım oğlum. Bana ne lan senin hayatından? Ne geldin ne anlatıyorsun bana şu an?"

"Savunulacak hiçbir yanım yok, biliyorum."

"Bana ne? Umurumda değil, hatta sizin o jargonla konuşayım; sikimde bile değil." Umursamazca savurduğum kelimeler boğazımda düğümlendi, duraksadım. Sesimi biraz daha alçaltarak sordum: "Ama tek bir şey sormak istiyorum sana."

"Sor," dedi ürkekçe. Dokunsam, o dağ gibi adam oracıkta un ufak olup ağlayacaktı; dokunmadım.

"Niye o lan?"

Sorumun ardından yüzüne kapkara bir umutsuzluk çöktü. Gözlerini yere indirdi, o çaresizlik odadaki havayı bile ağırlaştırdı. "Bilmiyorum ki Dinçer... Bilmiyorum anasını satayım, neden o ben de bilmiyorum."

"Uzak dur Efe," dedim, içten gelen bir dostlukla. "Üzer seni."

Benim bu cümlemle birlikte, o dağ gibi adam birden beş yaşındaki bir çocuk gibi hıçkırarak ağlamaya başladı. "Ağlama" demedim ona. Susturmaya çalışmadım. Sadece sarsılan o iri omuzlarından tutup onu kendime çektim, sıkıca sarıldım. Ötesi de gelmedi zaten elimden.

Anlattı sonra... Yağmur dışarıda camları döverken, o içindeki fırtınayı döktü ortaya. Nasıl başladığını, nasıl kapıldığını, her şeyin nasıl kördüğüm halinde devam ettiğini ve bu işin nasıl acı içinde biteceğine kadar her şeyi tek tek anlattı. Bir kere bile sus demedim ona, o da bir kere bile susmadı. Anlatası olduğundan, günah çıkartmak istediğinden değildi bu; bu hayatta onu tek anlayacak, yargılamadan dinleyecek kişinin ben olduğumu bildiğindendi.

"Sikip attı canımı, Dinçer... Canlı cenazem geziniyor peşinde," dedi en sonunda, gözyaşlarını elinin tersiyle silerken.

Efe'nin kendi hayatına dair çıkardığı tek özet buydu işte: Bir canlı cenaze. Hayatını, gençliğini bir hiçin yoluna sürtüp eskitmişti.

Bir süre sonra Efe'yi de yanlarından dövercesine, ite kaka alarak nizamiyeye doğru uzaklaştılar. Hepsinin elleri kolları, şeffaf naylon poşetlere tıkıştırılmış eski kıyafetler, botlar ve anılarla doluydu. Kâzım'ın o kibirli ama aslında bitik önderliğinde, arkalarına bile bakmadan kapıdan çıkıp gittiler.

Bir Fırtına geçmişti üzerimden. Şeffaf poşetlere sığdırdıkları o kof hayatlarını da alıp gitmişlerdi hayatımdan.

Ama içimden yükselen o karanlık, o tekinsiz ses fısıldıyordu: Burada bitmedi Dinçer... Bu hikâye burada daha yeni başlıyor.

+++

Zamanın hızlı geçmesi kimi zaman iyi değildi. En çok da Belçim'in yanındayken zamanın akıp gitmesini istemiyordum. Dünya dışarıda kendi kavgasını ede dursun, biz o koca fırtınalardan sıyrılmış, kendi küçük ve sakin adamıza sığınmıştık. Şimdi dizimin dibinde oturmuş, elindeki ipleri büyük bir dikkatle birbirine dolayarak bir şeyler örüyordu.

"İlmeği niye aşağıdan alıyorsun ki şimdi?" diye söylendim, ellerinin hızlı hareketlerini takip edememiş olmanın verdiği gizli bir sinirle. "Yavaş yap kızım biraz, yetişemiyorum."

"Aşağıdan almazsam bozulur çünkü," dedi, bıkkın ama tatlı bir ifadeyle yüzüme bakarak. Gözleri ellerime kaydı. "Yine mi yapamadın?"

Elinin altındaki örgüye dik dik baktı. Görmesin, benimle dalga geçmesin diye elimdeki karmakarışık ip yumağını hızla arkama gizledim. "Ne alakası var? Yaptım ben, gayet de iyi gidiyor."

"Yapmışsın gibi durmuyor ama Dinçer... O örgüye neler olmuş öyle?"

"Hiçbir şey olmadı, aslan gibi."

Arkama sakladığım o eğri büğrü örgüyü elimden almak konusunda inanılmaz inat ediyordu. Ben de en az onun kadar büyük bir inatla gövdemi siper edip arkamda tutmaya devam ettim.

"Versene, Dinçer. Bir bakacağım sadece. Söz, kötüyse bile kötü demeyeceğim."

"Dersin sen, bilmez miyim? Geçen gün nikah şekerini yapamadım diye kızdın. Bu kez laf ettirmem ben örgüme."

Alnına düşen birkaç inatçı saç telini oflayarak geriye doğru üflerken, dışarıdan ne kadar tatlı göründüğünden tamamen habersizdi. Aramızdaki o ufacık mesafeyi yok sayarak avuç içlerini göğsüme yasladı ve örgüyü kapmak için arkama doğru uzandı. O esnada ellerim çoktan yere inmişti, kaçışım kalmamıştı. Zafer kazanmış bir komutan edasıyla örgüye el koydu ve hemen yanıma, eski yerine geçerek elimden aldığı o acemi işi lifi incelemeye başladı.

Tabii örgüyü benim devasa ellerimle kıyaslayınca dayanamayıp sordu. "Kolların niye bu kadar uzun senin?"

"Ne bileyim ben? Genetik herhalde."

"Gövden de çok kalın."

Ona doğru hafifçe yaklaşıp gülümsedim. "Ne yapalım, seven böyle sevsin."

Bakışlarını elindeki liften ayırmadan, sesini biraz düşürerek, "Sever bence," dedi.

"Ha? Sever mi?" dedim, kalbimin vuruş hızının birden değiştiğini hissederken. "Kim sever?"

"Sever bence işte... Yani, seni seven kimse artık, o haliyle de sever."

Heyecanımı gizlemek için hemen araya bacaklarımın üzerine yayılmış olan kuzuyu soktum. "Pamuk sever mi?"

"O sevdi bile," dedi, bacaklarıma iyice yayılmış olan Pamuk'a hafif gıcık, biraz da kıskanç bir bakış atarak.

Pamuk'la artık ayrılmaz bir ikili olmuştuk. Atlas'ın şakayla karışık "ramazanda bunu keselim, ziyafet yaparız" demelerine hiçbir zaman kanmıyor, bu küçük dostumu canla başla koruyordum.

Belçim elimdeki ilmekleri tek tek sayarken başını iki yana salladı. "Baksana, hep ilmek kaçırmışsın.''

"Tamam," dedim pes etmiş bir kabullenişle. "Madem beğenmedin, sökelim o zaman, gitsin."

Elinden tam geri alacakken, bu sefer o örgüyü hızla kendi arkasına sakladı. "Yok, kalsın... Bazen hatalı, kusurlu şeyler düzgün olanlardan daha güzel görünüyor gözüme."

"Satacaksın kızım sen bunları, düzeltelim de paranı kazan."

"Bu lifi satmam ben, Dinçer. Kalsın dedim işte."

"Ne yapacaksın ki hatalı lifi?" diye sordum. Sarı renkli yanlarında iki tane sap olan ucube bir şeydi.

Yüzü hafifçe kızarırken sesini yükseltti. "Saklayacağım! Oldu mu?"

"Niye kızıyorsun ki hemen? Tamam, sakla, bir şey demedim."

"Kızmadım," dedi, yüzündeki o sertliği anında silen sıcacık bir tebessümle. "Sana neden kızayım ki?"

"İyi, kızma zaten."

Artık her gün, istisnasız bir şekilde bir araya geliyorduk. Zaman bizim için bu küçük ovada ya da sakin köşelerde şekilleniyordu. Ya o kalın test kitaplarının başında saatlerce soru çözüyor, türevle integral arasında kayboluyorduk; ya yan yana oturup örgü örüyorduk ya da bazen birbirimize sessizce kitap okuyorduk. Onunla geçirdiğim her saliseyi, yüzünün aldığı her ifadeyi zihnime bir daha silinmemek üzere büyük bir titizlikle kazıyordum.

Bir süre sonra yine elindeki tığa müdahale ettim. "Bence kesinlikle yanlış ilmek aldın."

Başını örgüden yavaşça kaldırıp o bildiğim ters, tehditkâr ama bir o kadar da sevimli bakışlarını yüzüme dikti. "Hayatında kaç kere örgü ördün acaba, Dinçer Bey? Örgü profesörü kesildin başıma."

"Bilimsel bir iddia değil zaten," dedim gözlerimi kırpıştırarak. "Altıncı his diyelim."

İkimiz de aynı anda gülümsedik. Aramızdaki o gerginlik her seferinde böyle ufacık bir neşeyle dağılıp gidiyordu.

"Atlas ne yapıyor?" diye sordu, ipi parmağına dolarken.

"Çalışıyor ne yapsın.''

"Çok gıcık bir kardeşin var ama bunu kabul et."

"Öyledir," dedim, Atlas'ın o dengesiz karakterini düşünerek. "Bal ve zehir arası bir şeydir o. Kimi insan bal olsa da tadını unutur, gitmesini ister, kimi de zehir olsa yutar.''

Belçim derin bir nefes aldı. "Bana gönderdiği o reyting cihazını kullanmaya başladım hemen."

Atlas muhabir olduğu için izlenme sayılarına çok takılıyordu ve tanıdığı herkese reyting cihazı veriyordu.

"Hemen mi?"

"Eğer o televizyonun yanına takmazsam başıma büyük belalar açacağını söyledi. Büyü falan biliyormuş, öyle dedi."

İçimdeki o sahiplenici damarı anında kabardı, ona doğru biraz daha yaklaştım. "Ben belan olurum senin, o kimmiş?"

Belçim duraksadı. Gözleri, aramızda aniden daralan o mesafeye takıldı. Dudaklarından dökülen o kısık, sarsıcı cümle odadaki tüm havayı değiştirdi: "Sen belam olma... Başka bir şeyim ol."

"Hım," diye mırıldandım. Yüzümü yüzüne iyice yaklaştırdım, nefesim neredeyse dudaklarına değecekti. Gözlerimi gözlerinden ayırmadan fısıldadım: "Neyin olayım, Belçim?''

Sorunun ağırlığı ve aramızdaki o yoğun çekim dalgası onu anında panikletmişti. Bakışlarını telaşla kaçırıp ellerini tekrar örgüye doğru uzatarak hemen konuyu değiştirdi.

"Televizyonda daha kilolu çıkıyor, Atlas. Gerçekte zayıfmış. Evdekiler çok beğendi onu, Selvi şimdiden aşk mektupları yazmaya başladı. Hatta sosyal medyadan falan aramaya kalktı ama bulamadı. Bulmasın diye önceden hesabına girip engellemiştim. Kardeşin ne de olsa, korumak istedim."

"Evdekiler nesini beğenmiş onun?" diye sordum, sesimdeki kıskançlığı gizlemeye tenezzül bile etmeyerek.

"Niye beğenmesinler? Çok eğlenceli haberler yapıyor. Sempatik, yakışıklı bir adam."

"Ben değil miyim?"

"Bilmem," dedi omuz silkerek.

İşaret parmağımla yüzümü gösterdim. "Ne demek bilmem? Baksana şuraya, yüzüme bak."

"Olsun, o yakışıklı."

"Ben değil miyim yani?"

"Ne bileyim ben, niye soruyorsun ki bana?"

"Tabii ya," diye homurdandım, önümdeki ipleri çekiştirerek. "Yerini tutamadık, Atlas Bey'in."

"Atlas çok gıcık bir kere, asla onunla anlaşamam," dedi hemen kendini savunarak. "Kaba ve tutarsız. Hem hep yemek yiyor. Ayrıca o gün salıncağımı kaptı elimden, hâlâ sinirliyim ona."

"Olmaz böyle," dedim muzipçe gülümseyerek. "Aranızı düzeltmek lazım, sonuçta yakın olacaksınız."

"Niye yakın olacağız ki?"

"Adam benim abim, Belçim."

"Abin mi? Çok komiksin gerçekten," dedi neşeli bir kahkaha atarak.

Bozulmuştum. "O daha büyük, bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek bu."

"Kaç saniye büyük acaba?" diye sürdürdü kahkahasını.

"Çok eğlendin bakıyorum."

"Çok tatlısın da ondan gülüyorum."

"Eyvallah."

"Gerçi tatlı falan olmak uymuyor sana aslında, dağ gibi, kalıplı adamsın. Bozuluyor musun bana böyle deyince?"

"Yok," dedim, gözlerinin içine bakarak. "Hoşuma gidiyorsun."

Belçim'in duraksadığını, kelimelerimi tarttığını hissettim. "Hoşuma gidiyor, diyecektin herhalde?"

"Öyle demek istesem derdim.''

Yanakları yine o bildiğim renge bürünürken bakışlarını telaşla kaçırdı ve sığınağı olan Atlas konusuna geri döndü. "Atlas senden zayıfmış ama."

"İyi, arıyorum Atlas'ı, siz konuşun en iyisi. Bayağı özlemişsin abimi."

Telefonumu cebimden çıkardığımda, panikle elimi tutmak için hamle yaptı. O ufacık avucu tenime değdiğinde içim titredi. "Arama o gıcığı, konuşmam ben onunla."

"Çok andın abimi, sesini duy bari."

Gülerek Atlas'ı aradım ve telefonu hemen hoparlöre verdim. Çok değil, üçüncü çalışta o her zamanki umursamaz sesiyle açtı.

"Merhaba kardeşim."

"Merhaba mı? Kardeşim mi? Selam lana ne oldu senin? Hayırdır?"

"Düzgün konuşsana oğlum," diye uyardım. "Yanımda arkadaşım var," diye ekledim kısık bir sesle.

"Hayırdır? Paykik sendromu yıllar süren Demir mi geldi yoksa?"

"Hayır."

"O zaman atanarak özel güç sahibi olduğunu düşündüğüm, Mustafa Kemal?"

"Hayır Atlas, değil."

"O zaman silikon taktırmayı düşünen Jüjü?"

"Atlas bir sus ulan."

"Çocukken ne zaman kek istesem yapan ama bana da iş yaptırmayı asla ihmal etmeyen, aşkı dokuz sene zaman aşımına uğramış, Halide yengem mi?"

"Atlas, kes lan sesini."

"Evde kalmış olan ama evlenmemenin kendi tercihi olduğunu söyleyen sahtekâr Fırat amcam?"

"Ulan Atlas, sus lan!"

"O kadar güzel kadınla nasıl evlendiğine her gün şaşırdığım kıllı Alphan amcam?"

"Oğlum ne bitmez geyiğin varmış, sus artık sus!"

"Dur buldum! Çok güzel olmasına rağmen kaknem deyip aşağıladığım, benim arkadaşım olmadığı için kıskandığım, kurbanda kesip parasını amcama ödetmek istediğim Pamuk'un sahibi mi var yanında?"

Atlas'ın sözü biter bitmez Belçim'in gözleri yuvalarından fırladı, öfkeyle telefona doğru atıldı. "Pamuk'u kesemezsiniz!" diye bağırdı hırsla.

"Peki, çevirme yapabilir miyiz?" diye sordu Atlas, sanki dünyanın en normal şeyini konuşuyormuş gibi pişkin bir sesle. "Çevirmesi de güzel olur bunun bak."

"Bana baksana sen, uzak dur Pamuk'tan! O senin bildiğin kuzulardan değil."

"Kuzunun da gururlusuna denk geldik iyi mi... Ne olacak yani, kaç para bu kuzu?"

"Pamuk satılık değil!"

"Herkesin bir fiyatı vardır köylü kızı."

"Senin ne kadar o zaman?"

"Benim paha biçilemez."

"Kendini beğenmişsin sen ya, tam bir şımarık!" diye çıkıştı Belçim.

"Aynen de öyleyim. Ben beni beğenmesem kim beni beğensin? Hem benim tek bir yanlış sözüm yok."

"Şımarık işte."

"Çok beğeniyorum kendimi, ne yapayım? Saçımdan ayak tırnaklarıma kadar tek bir kusur barındırmıyorum."

"Bu kadar beğenmek fazla ama kibir bu."

"Sen benden daha fazla beğeniyorsundur beni, eminim. Hadi bana de ki 'seni kıskanıyorum Atlas'."

"Ben seni niye kıskanayım ya? Kimsin sen?"

"Bir kere beni herkes kıskanır."

"Ben kıskanmam, herkes değilim çünkü ben."

"Aynen, köylü kızı."

"Köylü kızı demesene bana!"

"Yenge diyecektim dur, dilim sürçtü," dedi Atlas, sesindeki o muzip tonu iyice büyüterek.

Belçim donakaldı. Telefonu unutup doğrudan bana ters ve hesap soran bir bakış attı. "Yenge mi? O nereden çıktı şimdi?"

Telefona doğru hırsla soludum. "Oğlum ne saçmalıyorsun lan sen?"

"Dinçer, eğer Belçim'e bir daha köylü kızı dersen sana maddi desteği keserim, kıza yenge diyeceksin. Yoksa sana verdiğim tüm kıyafetleri geri alırım, falan dedi. Kıyafet neyse de ben parasız yapamam."

Aramızda geçen ne varsa, her şeyi bir çırpıda ortalığa döken Atlas'a sinirle köpürdüm. "Lan ne alakası var! Saçmalama oğlum, ben ne zaman öyle bir şey dedim?"

"Bir gazeteci kanıtsız konuşmaz," dedi Atlas, sesindeki o ukala tınıyı iyice yayarak. "Bundan tam bir hafta önce telefonda konuşmuştuk. Hatta Ali amcam harçlık versin diye Sübhaneke'yle cuma namazını kıldığım gündü, hiç unutmam."

Belçim, Atlas'ın ardı arkası kesilmeyen o fırlama cümlelerinden birine takılmış, tığını havada durdurup telefona doğru kaşlarını çatmıştı. "Namaz surelerini bilmiyor musun sen?"

"Biliyorum ama bazen sıralamayı karıştırıyorum ablam ya," dedi Atlas, hiç istifini bozmadan.

Belçim gözlerini devirdi. "Ablam mı? Ufal da cebime gir istersen."

"Kusura bakma da ablam, ben senden nereden baksan on yaş gencimdir."

"Kaç yaşındasın sen? Dokuz mu?"

Hoparlörden Atlas'ın bozulmuş ama pes etmeyen sesi yükseldi. "Çok dedin ablam, abartma."

"Anaokulu terk misin sen ya?"

"Beni iki sene üst üste anaokuluna göndermişler, sonra bir gün birinci sınıfa başladığımı söylediler. İki senedir sıfıra gidiyorum diye günlerce ağlamıştım ben."

Belçim hafifçe güldü, tabağındaki lifi işaret ederek, "Ben hiç gitmedim anaokuluna. Görüyorum ki çok bir şey kaybetmemişim," dedi.

Atlas'a laf sokayım derken arada ben de harcanmıştım. Belçim lafın ucu bana dokununca hemen duraksadı. O mahcup bakışları beni buldu, alt dudağını hafifçe dişleyerek fısıldadı. "Sana demedim, alınma sakın."

"Ne demek sana demedim?" diye araya girdi Atlas, ihbar hattı gibi her şeyi yakalayarak. "O da iki sene gitti anaokuluna! Bu ailenin tek sıfıra giden, o travmayı yaşayan oğlu ben değilim."

Belçim şaşırarak bana baktı. "Küçük kardeşiniz de mi iki sene gitti?"

"Kartal mı?" dedi Atlas gururla. "Yok, o sabiyi son anda kurtardık sıfıra gitmekten. Çünkü ben, herkesin sahip olmak için can vereceği değerde, vizyoner bir abiyim."

Belçim dayanamayıp sordu. "Benim de abim olur musun?"

"Hoşt ya! Ben bu bebeksilikle, bu karizmayla nasıl abi olayım sana?" dedi Atlas tersleyerek.

"Zaten benim abim var," dedi Belçim, ses tonu aniden bir kademe düşerken. "Senden ağabeylik bekleyen yok."

Atlas, hattın öbür ucundan o tecrübeli fırlamalığıyla kıkırdadı. "Dinçer kaç oğlum! Abisi olan kızdan kaç, arkana bile bakma, kaç kaç..."

"Niye kaçayım lan?" diye çıkıştım telefona.

"Ağabeylik sert bir müessesedir. Adamı yakar."

Belçim'in yüzüne ani ve durgun bir gölge düştü. Bakışlarını dizlerinin üzerine indirdi. "Benim abim herkes gibi değil," dedi, sesi adeta fısıltıya dönmüştü.

Atlas her zamanki gibi ortamın havasını umursamadan güldü. "Ne kuzun herkes gibi ne abin herkes gibi... Tamam, en farklı, en orijinal sizsiniz köylü kızı."

"Sen ne kadar çirkef bir şeysin ya," dedi Belçim, sinirle gülerek.

"Bu kadar kıskançlık ve hayranlık bana yeter, hadi ben kaçar, haber yazacağım daha."

"Haberlerini izlemesi zevkli ama," diye hakkını teslim etti Belçim.

"Beni izlemesi her zaman zevklidir. Dinç'le idare et şimdilik, uçak biletimi alırsan bir ara gelirim yanınıza. Hadi görüşürüz köylü kızı."

Atlas telefonu yüzümüze kapattıktan sonra mera birden derin bir sessizliğe gömüldü. Belçim'le bir süre öylece bakıştık. O, Atlas'ın bu fırtınalı, sınır tanımayan karakterine henüz tam olarak alışamamıştı.

"Kardeşinle aranızda gerçekten dağlar kadar fark var," oldu ilk sözü. Derin bir nefes alıp ekledi. "Bununla vakit geçmez, Dinçer. Valla boğar bu adamı. Hem acayip kendini beğenmiş hem çirkef hem de inanılmaz terbiyesiz."

Gülümsedim. Onun Atlas'ın arkasından böyle hararetle atıp tutması içimi ısıtmıştı. Muhtemelen şu an İstanbul'da Atlas da bizim hakkımızda benzer bir geyiğin peşindeydi.

"Hayır yani, siz emin misiniz aynı anne babadan olduğunuza?" diye sordu şüpheyle.

"İkiziz adamla, Belçim.''

"Dünyada bir tane daha senden olmasına sevinsem mi, yoksa üzülsem mi bilemedim şu an."

"Sevin sevin... İyidir Atlas. Bazen iyidir ama, nadir yani, denk gelirsen."

"Bana henüz o iyiliği denk gelmedi," dedi burnunu hafifçe kıvırarak.

"Önümüzde koca bir ömür var, elbet bir gün gelir," dedim.

Belçim gözlerini hafifçe kaçırdı, dudaklarında utangaç bir kıvrım belirdi. "Koca ömrümü ikizlere mi adayacağım yani?"

"Sen kimseye bir şey adama," dedim, aramızdaki mesafeyi tamamen eritip gözlerinin en derinine bakarak. "Ben sana adarım kendimi. O yeter."

Gülümsemesi yüzüne yayıldı, bakışlarındaki o hırslı kız tamamen silindi. "Böyle konuştuğunda... Heyecanlanıyorum."

"Bu iyi bir şey."

"İyi bir şey ama... İyinin de fazlası zarar derler."

"Merak etme, dengede iyiyimdir ben."

Beni şapkamın altından süzüp o boyuma posuma baktı. "Boyun çok uzun senin, dengede değilsindir."

"Dediğin gibi olsun bakalım... Ama iyiyimdir."

Belçim'in o yanından hiç ayırmadığı, içi hep dolu olan bez çıkınından sürekli bir şeyler çıkarıp masaya sermesine artık zerre şaşırmıyordum. Elime ne verirse, neyi uzatırsa sorgusuz sualsiz yiyordum zaten. Şimdi de çıkından çıkardığı taze domateslerle ekmeği katık ediyorduk kendimize. Katık etmek... Bu kelimeyi de ondan öğrenmiştim, onun dilinden duyunca hayat daha somut oluyordu.

"Evde durumlar ne?" diye sordum, ekmeğin buğusu havaya karışırken.

Yüzündeki o neşeli ifade bir anda söndü, omuzları çöktü. "Evden kaçmak için yanına geliyorum, Dinçer... Konuşmasak olur mu bunu?"

Başımı salladım. İçime bir kurt düşse de o evde ona ne yaşattıklarını merak etsem de üzerine gitmedim. "Olur. Sen ne istersen ne zaman istersen onu konuşalım."

Lokmasını yavaşça yuttu, gözlerini dışarıdaki puslu havaya çevirdi. "Kış geliyor... Beren var mı senin?"

"Üniforma berem dışında mı? Yok... Niye sordun ki?"

"Beresiz olur mu hiç?" diye çıkıştı, annelik taslar gibi.

"Olmaz mı?"

"Olmaz tabii. Ankara'da değilsin artık, bak bir etrafına. Buranın kışı, soğuğu adamı dondurur, nefesini keser."

Ona doğru biraz daha eğildim. "Peki, seninle buluşacak mıyız biz? Kar kış fark etmeden, o soğuklarda da gelebilecek misin yanıma?"

"Bizim köye çok kar yağar," dedi, gözlerinde uzak bir endişeyle. "Yollar kapanır, açılması bazen haftalar sürer. Artık hayvanlara da bakmıyorum gerçi, kışın hazır ottan yerler, ahırdan çıkmazlar. Ama evden sürekli çıkmam, yollara düşmem sorun olur evdekilere... Yine de..."

Beklentiyle, gözümü bile kırpmadan baktım güzel yüzüne. "Ama?"

"Ama buluşuruz... Ben gelmek isterim. Bir yolunu bulurum."

"Ben açarım o yolları, sen hiç merak etme," dedim emin bir sesle.

"Karı mı kürüyeceksin tek başına?" diye sordu, gözleri heyecanla parıldayarak.

"Önümüzdeki engel karsa eritirim, Belçim. Dağsa aşarım, duvarsa yıkarım. Sen sadece bana güven."

"Güveniyorum," der gibi bakan o derin gözlerinden sonra, kafamın içinde geleceğe dair taptaze hayaller filizlendi.

Belçim'in inekleri karınlarını iyice doyurduğunda, artık onun için de eve dönme vakti gelmiş çatmıştı. Gitmek istemez gibi bir hali vardı ama köy yerinde laf söz erkenden başlardı, bundandır ineklerine uyuşmuştum içten içe. Keşke daha çok vaktimiz olsaydı.

O, hayvancıkları yavaş yavaş toparlayıp yola sokmaya çalışırken, ben de onun peşinden ayrılmayan Pamuk'u kucağıma almış, tüylerini seviyordum. Masum bakışlarına diktim gözlerimi.

"İyi bak ona," dedim fısıldar gibi. "Belçim'e bir durum olursa, bir sıkıntı yaşarsa hemen haber ver bana, tamam mı?"

Pamuk, sanki ne dediğimi harfi harfine anlamış gibi kafasını kaldırıp yüzüme baktı ve uzunca meeledi. Belçim'den öğrendiğim gibi, onu kendi kafamda konuşturmuştum işte.

Gülümseyerek başını okşadım. "Tamam diyorsun, anladım. Sen de iyi bak kendine o zaman."

Pamuk uysalca bir kez daha meleyip tamam dediğinde, dayanamayıp o gözlerinin arasındaki, iki kaşının ortasına denk gelen o tatlı boşluğu öptüm ve yere bıraktım. Bana uzun uzun bakıp sürüye katıldı. Bende yirmi üç yaşında bir adam olmama rağmen ona el salladım.

Evet bir kuzuya.

Belçim artık ineklerin peşinden gidip gözden kaybolacakken aniden duraksadı. Bana doğru döndü ve yanından hiç ayırmadığı o bez çıkınından özenle çıkardığı bir şeyi bana doğru uzattı. Bez torbaya sarıp koruduğu bir saksı çiçeğiydi bu.

"Ben köklendirdim," dedi, gözlerimin içine çekinerek ama umutla bakarak. "Odamın en güzel yerine koydum bile kendimdekini... Sen de artık bu zakkuma iyi bak olur mu?"

Elime uzattığı zakkuma baktım. Saksısı pırıl pırıldı, toprağı daha yeni değişmiş, nemli ve tazeydi. Belli ki bunun için günlerce uğraşmış, emek vermişti. "Teşekkür ederim, Belçim," dedim, saksıyı göğsüme bastırarak. "Çok güzel."

"Rica ederim," dedi, utangaç bir gülümsemeyle.

Arkasını dönüp ineklerin peşinden yavaş adımlarla yürümeye başladığında, aramızdaki mesafenin açılmasına izin vermek istemeyerek arkasından gür sesimle bağırdım.

"Dişçi kliniğini açtığında, sana bir sürü zakkum göndereceğim!"

Sözlerimi duyunca adımları anında duraksadı. Omzunun üzerinden bana doğru döndü; yüzünde, ömrüm boyunca unutamayacağım kadar duru ve güzel bir gülümseme belirdi. Gözleri parıldayarak sordu.

"Dişçi kliniğimi açtığımda... Gerçekten yanımda olacak mısın?"

Hiç düşünmeden, sesimdeki tüm kararlılıkla, "Olacağım," dedim.

Belçim'in gülüşü daha da büyüdü, bakışlarındaki o hırslı, gururlu kız ilk defa tamamen teslim olmuş gibiydi. "Zakkum istemem o zaman," dedi, sesi rüzgârın uğultusuna karışıp kalbime ulaşırken. "Sen yeterli gelirsin."

+++

Fırtına Timi'nin izlerinin şubeden tamamen silindiği o günlerde, Özel Harekât merkezi uzun zamandır hissetmediğim kadar sakin ve huzurlu bir havaya bürünmüştü. Arkandan iş çeviren, her fırsatta hakaret edip seni alaya alan adamlar etrafında olmayınca, insan kendini gerçekten polis gibi hissediyormuş; bunu yeni yeni anlıyordum.

Bu süreçte merkezde kendime yeni arkadaşlar bile edinmiştim. Ateş ile daha samimi olmuştuk. Yusuf abilerin o korumacı yanının yanı sıra, artık yemekhanede, bahçede birkaç kişiyle daha oturup çay içiyor, sohbet ediyordum. Belçim hayatıma girdiğinden beri aslında ekstra bir arkadaş arayışında değildim ama eskisi gibi bir başıma, şubenin hayaleti gibi de dolaşmıyordum koridorlarda.

Ateş sürekli çay içmek istiyordu ve çay içerken de bana bir sürü garip hikâye anlatıyordu. Sohbeti keyifli birisiydi. Aslında her anlattığı şeyde insanı şaşırtacak bir detay bulmayı başarıyordu.

"Sonra da eniştem tarlayı satınca annemle küstüler işte," dedi bardağından derin bir yudum alarak.

Kafam karışmıştı, hikâyenin başındaki isimleri toparlamaya çalışarak, "Kumar borcu bitmemiş miydi amcanın?" diye sordum.

"Yok, bu üvey amcam," dedi, sanki çok normal bir durumdan bahsediyormuş gibi rahat bir tavırla. Bardağındaki sadece demden oluşan, kapkara çayından bir fırt daha çekti. "Dinçer, ben ne öğrendim geçen gün biliyor musun?"

"Ne öğrendin?"

"Benim annem gençliğinde, babamdan önce başkasıyla nişanlıymış."

"Eee?" dedim omuz silkerek. "Ne var bunda? Olabilir."

"Almanca öğretmeniymiş adam. Annemle ilk buluştuklarında adam sürekli Almanca konuşmuş. Annem de hiçbir şey anlamayınca adamı oracıkta terk etmiş."

Bu sefer dayanamayıp okkalı bir kahkaha attım. Bahçedeki sessizlik benim gülüşümle bölünürken, Ateş kendi aile travmalarına bu kadar rahat gülmeme bozulmuş gibi kaşlarını çattı. "Ya oğlum gülmesene, annem Almanca bilmediği için terk edilmiş baksana.''

Gülmemi durdurarak, ''Tamam,'' dedim.

"İşin kötüsü," diye devam etti, anlatırken kendisi de geçmişin derinliklerine dalarak. "Babam da annemden önce evlenmiş zaten. İlk eşi bunu terk edip Rusya'ya kaçmış. Ama asıl bomba ne biliyor musun? O ilk eşinin babası bizim köydendi. Ben çocukluğum boyunca o adama hep dede diyerek büyüdüm. Meseleyi daha yeni yeni anlıyorum ya!"

Ben ise onun bu silsile halindeki garip aile hikayelerini dinlerken gerçekten çok eğleniyordum. İçimdeki o kasvetli hava onun sayesinde dağılıp gidiyordu. "Ateş," dedim gülerek. ''Senin neden normal tek bir anın yok oğlum?"

Gülerek bardağındaki çayının sonunu tek dikişte bitirdi. "Ben de bilmiyorum ki... Ama bu hikayelerimi artık bir kadına anlatmak, hayatımı biriyle paylaşmak istiyorum."

Konunun nereye geleceğini az çok tahmin ederek sırıttım. "Hâlâ mı bulamadın şu öğretmen hanımı?''

''Yok bulamadım.''

''O zaman köye gitsene.''

Lan öylesine okula gidilir mi hiç? Çok ayıp. Dışarıdan baksalar göz koymuş gibi dururum, haşa.''

''Ateş, eğer gerçekten beğendiysen, git konuş bence."

"Beğendim de... Gidip ne diyeceğim kadına?" diye sordu, o her şeye atılan adam bir anda çocuk gibi çekingen bir hale bürünmüştü.

"Bana alfabeyi öğret demeyeceksin herhalde," diye takıldım.

"Dinçer, sen olsan ne yaparsın bu durumda? Bir akıl ver."

"Tövbe tövbe... Beni karıştırma oğlum o işlere. Ben ne anlarım?"

Ateş derin bir düşünceye daldı, yüzündeki o muzip ifade yerini hüzünlü bir ciddiyete bıraktı. "Kız çok güzel abi, bize gelmez. Kesin vardır onun bir ilişkisi, hayatında biri."

"Nasıl bu kadar emin olabilirsin ki konuşmadan?"

"Çok aklımı aldı güzelliği," diye mırıldandı iç çekerek.

"O zaman yarın yine o okula gidiyorsun," dedim onu cesaretlendirerek.

Ateş sinsice sırıtıp gözlerini bana dikti. "Sen de benimle geliyorsun."

"Saçmalama lan."

"Eğer sen de gelirsen gider konuşurum, yoksa hayatta gitmem."

"Saçmalama, Ateş. Ne işim var benim ilkokulda?''

"Dinçer, arkadaşım, devrem değil misin oğlum? Geleceksin işte, ne olacak?"

"Benim hiç işim olmaz, ısrar etme."

Ateş ayağa kalktı, tehditkâr ama tamamen blöf kokan bir tavırla parmağını bana doğru salladı. "Ulan hele bir gelme... Yengeye her gece yatmadan önce hediyen olan o kitabı okuyor derim, vallahi de billahi de söylerim!"

Anında dikleştim, gözlerimi kısıp ona baktım. "Sen bela mısın oğlum benim başıma?"

"Valla derim, Dinçer. Hiç acımam, hemen yetiştiririm."

Pes ederek başımı iki yana salladım, gülmemi saklamaya çalışıyordum. "Tamam, Allah'ın delisi, tamam... Geleceğim, sus artık."

Benim arabamdaydık. Ateş yan koltukta çocuksu bir hevesle başını cama dayamış, dışarıyı, ağaçları, yolları tararken ben de direksiyonu sıkıca kavramış araba sürüyordum. Fakat sakin kalmaya çalışsam da sinirden delirmek üzereydim. Dişlerimin arasından tıslayarak konuştum. "Ben senin o olmayan aklına nereden uydum ya? Ne işim var benim burada?"

"Dinçer tamam ya, kızma hemen," dedi Ateş, gözlerini yoldan ayırmadan elini havaya kaldırarak. "Bu kez kesin bulacağız bak. İçime doğdu."

"Ulan öğretmen olduğunu biliyorsun da hangi köyde, hangi okulda görev yaptığını nasıl bilmezsin? Üç köy gezdik ya o kadar!" dedim öfkeyle, sesimi yükselterek.

Ateş benim bu halime bakıp arsızca güldü. "Fena mı oldu lan işte? Karnımız doydu en azından, köy halkı sağ olsun."

Haklıydı, üniformalı olduğumuzu gören teyzeler, amcalar bizi durdurup zorla önümüze gözlemeler, ayranlar sermişti. Ama benim sabrım tükenmek üzereydi. Vitesi sertçe üçe atarken, "Bak, bu son köy... Eğer burada da yoksa basar giderim merkeze, sen de kalırsın tek başına burada," diye gözdağı verdim.

Ateş hemen sitemkâr bir tavırla omuz silkti. "İnsan arkadaşının, can devresinin aşkı için azıcık çabalar be, Dinçer. Yakışıyor mu sana?"

"Çabalamadığım için mi üç saattir dağ tepe demeden üç tane köy gezdim ben seninle?"

Ateş benim bu söylenmelerime bakıp yine güldü, aniden parmağıyla ön camı işaret etti. "Vallahi bak bu köy... Dinçer, sen şuradan sağa kır hemen."

Ateş'in tarif ettiği ve tabelasını gördüğüm köyün adı Gözeler'di... Direksiyonu sağa kırarken göğsümün tam ortasında bir yerlerin sızladığını hissettim. Burası, Belçim'i o gün geziye götürmek için jiple almaya geldiğim, yollarını ezbere bildiğim o köydü. Kafamın içinde şimşekler çaktı. Ateş'in günlerdir aklını başından alan, güzelliğini dilinden düşüremediği o öğretmen... Yoksa Elife olabilir miydi?

"Ateş," dedim, sesimdeki ani ciddiyeti gizlemeye çalışarak. "Senin bu günlerdir peşinde koştuğun öğretmenin adı ne?"

"Adını bilsem internetten aratır, şubeden soruşturur bulurdum herhalde oğlum, niye böyle fellik fellik köy gezelim?" dedi hayıflanarak.

Başımı yavaşça salladım. Şüphelerimde haklı olabilirdim ama henüz kesin bir şey bilmediğim için onu boş yere heyecanlandırmak ya da umutlandırmak istemedim.

Köyün küçük okulunun önüne geldiğimizde araba daha tam durmadan Ateş emniyet kemerini çözdü ve hızla indi. Okulun pencerelerine doğru boynunu uzatıp arkasına bakmadan seslendi. "Dinçer! İçeride mi lan acaba? Sen benden uzunsun, bir baksana şuraya."

Arabadan inip yanına adımladım, boyumun avantajını kullanarak pencerelerden içeriye, koridora göz attım. "İçeride," dedim, sesim düz bir tonda çıkarken. "Ama içerisi bayağı kalabalık, çocuklar falan koşturuyor."

Ateş'in elleri titremeye, nefesi hızlanmaya başlamıştı. Heyecandan ne yapacağını bilemez bir halde bir ileri bir geri yürüyordu. Dağ gibi özel harekatçı, okul bahçesinde ilk aşkını bekleyen liseli çocuklara dönmüştü.

"Dinçer," dedi, heyecanlı bir ses tonuyla bagaja doğru hamle yaparken. "Poşetleri şimdi mi götüreyim içeriye?"

Okul için, oradaki çocuklar için yola çıkmadan önce kırtasiyeden bir sürü defter, kitap, kalem ve boya malzemesi almıştık. Amacımız sadece öğretmeni bulmak değil, okula da bir faydamızın dokunmasıydı. "Şimdi götür tabii oğlum," dedim. "Kızın karşısına öyle kuru kurusu selam vermeye gitmiyorsun herhalde. Bahanen hazır işte."

Ateş arka koltuktaki ve bagajdaki koca poşetleri kollarının arasına yüklenirken, ben de yavaş adımlarla okulun bahçesini incelemeye başladım. Eski tip köy okulu olduğu için tuvaletler binanın dışındaydı, bahçenin hemen köşesindeydi. Gözüm o eski, boyası dökülmüş ahşap kapılara takıldı. Üzerinde derme çatma bir yazıyla Erkekler Tuvaleti yazan yerin kapısı yavaşça açıldı.

İçinden çıkan adamı görünce duraksadım. Adam bir yandan yürümeye çalışıyor, bir yandan da üstündeki kot pantolonunu yukarı çekmek için debeleniyordu ama bir türlü beceremiyordu. Kaşlarımı çatarak, dikkatle onu izlemeye başladım. O sırada kucağı paketlerle dolu olan Ateş beni omzuyla dürttü.

"Şimdi mi gideyim içeri, Dinçer? Ne diyorsun?"

Gözlerimi o adamdan ayırmadan, "Kaba olma, Ateş," dedim kısık sesle. "Bekle azıcık, teneffüs versin hoca hanım, öyle girersin sınıfa."

"Tamam, beklerim," dedi ama kollarının arasındaki koli ve paketlerin ağırlığından iki büklüm olmuştu, nefes nefeseydi.

"Oğlum bıraksana şunları arabanın kaputuna, niye hamal gibi dikiliyorsun öyle?"

"Dinç sus... Konuşma, heyecanlıyım zaten," diyerek paketleri inatla göğsüne bastırmaya devam etti.

Benim aklım ise hâlâ tuvaletin kapısında pantolonuyla savaşan o adamdaydı. Adam hâlâ pantolonun sonunu getirmeye çalışıyor, yukarı çekemediği için zor anlar yaşıyordu. Onun bu çaresiz halini görünce içimdeki insanlık damarı kabardı. Ateş'e döndüm. "Ben bir geliyorum, bekle burada," dedim ve adama doğru adımladım.

Yanına ulaştığımda tam önünde durdum. "Merhaba," dedim sakince.

Adam sesimi duyunca başını yavaşça kaldırdı. O iri, masum gözleri yüzüme odaklandığında zihnimde bir ışık yandı. Bu adam... Haftalar önce pazarda, elimdeki karpuz yere düşüp parçalandığında karşılaştığım, o karpuzun tatlı kokusuna bakıp çocuk gibi sevinen adamın ta kendisiydi.

İçimde ufacık bir sıcaklık peydah oldu. "Bekir?" diye seslendim yumuşak bir sesle.

Bekir, elleri hâlâ pantolonunun kemer hizasında titrerken bana baktı, gözleri irileşti. "Dev adam?" diye mırıldandı, beni o günkü gibi hatırlayarak.

Yüzümde samimi bir gülümseme belirdi. "Nasılsın Bekir? İyi misin?"

Bekir kaşlarını hafifçe çattı, dudaklarını büzüp altındaki pantolonu gösterdi. "Pantolonum... Çok yeni aldım bunu ama... Ama artık bana olmuyor, bak." Pantolon aşağı kayıyordu, düğmesini bir türlü tutturamamıştı.

Ona zarar vermekten ya da onu ürkütmekten çekinerek, aşırı dikkatli ve kibar bir ses tonuyla sordum: "Ben yardım edebilir miyim sana? İster misin?"

Bekir uzun uzun yüzüme, gözlerimin içine baktı. Durumu kendi kafasında tarttıktan sonra, "Çikolata varsa... Olabilir," dedi çocuksu bir pazarlıkla.

Gülümsedim. Şansına, Atlas'ın İstanbul'dan gelirken arabada bıraktığı, torpido gözünü ve koltuk altlarını dolduran tonlarca çikolata hâlâ bagajdaydı. Hepsini bu masum adama vermeye dünden razıydım. "Var," dedim güven vererek. "Çikolata var, hem de çok var. Hepsini sana vereceğim."

Kemerine doğru uzanmadan önce yine de izin istemek adına nezaketle konuştum: "Şimdi pantolonunu çekmek için sana dokunacağım, Bekir. Eğer rahatsız olursan hemen söyle, tamam mı?"

Bekir başını usulca salladı. Yavaşça eğildim, onun beceremediği o sert kot pantolonunu dikkatlice yukarı doğru çektim. Düğmesini iliştirip kemerini de güzelce sıktım, üstünü başını incitmeden düzelttim. İşlem bittiğinde karşımda çakı gibi duruyordu.

Bekir işimiz biter bitmez avuçlarını gökyüzüne açar gibi bana doğru uzattı. "Çikolata ver."

"Gel bakalım," dedim, omzuna hafifçe dokunarak. "Gel beraber alalım arabadan."

Beraber bizim arabanın yanına doğru adımladık. Ateş hâlâ kucağında poşetlerle, gözleri okul kapısında nöbet tutuyordu. Bizi yan yana görünce şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Ayaküstü onları tanıştırmak istedim. "Ateş, bak bu Bekir. Bekir, bu da benim arkadaşım Ateş."

Bekir, kucağında paketlerle put gibi dikilen Ateş'e yukarıdan aşağıya doğru uzun uzun, tuhaf bir dikkatle baktı. Sonra doğrudan yüzüne bakarak pat diye sordu. "Sen aptal mısın?"

Ateş işittiği soru karşısında şoka girdi, poşetlerin arkasından gözlerini kırpıştırarak, "Neden ki hacım?" diye sordu şaşkınlıkla.

Beki, Ateş'in her yeriyle taşıdığı eşyaları inceleyerek, "Öyle görünüyor," dedi sadece.

Ben arkada sessizce gülerken arabanın kapısını açtım, Atlas'ın bıraktığı o koca çikolata paketlerinden birkaç tanesini çıkarıp Bekir'e uzattım. Bekir çikolataları görür görmez gözleri parladı, hızla elimden aldı. "Bay bay dev adam!" diyerek arkasını döndü, tam neşeyle sınıfa doğru koşturacaktı ki Ateş hemen öne atılıp onu durdurdu.

"Hacım, baksana bir!''

Bekir duraksadı. ''Ablam dedi ki aptallarla konuşmak yorucu oluyor, o yüzden konuşamam ki,'' diyerek arkasını dönecekken Ateş yanına vardı.

''Sen burada, bu okulda mı okuyorsun?" diye sordu merakla.

Bekir durdu, elindeki çikolataları göğsüne bastırıp Ateş'i inceledi. "Evet. Ben 'Ö' harfini de öğrendim bile. Çok zor ama öğrendim,'' dedi bizi süzerek. ''Öyle kolay değil ö harfine kadar gelmek, siz gelemezsiniz ki.''

Ateş'in yüzünde takdir dolu bir tebessüm belirdi. "Yaşa be... Peki, öğretmenin kim senin? Nasıl biri?"

Bekir birden muzipçe güldü. "Öğretmenim nişanlı!" dedi gururla. Sonra parmağına tükenmez kalemle alelade çizdiği o mavi mürekkepten yüzüğü havaya kaldırıp bize gösterdi. "Bak yüzüğü bile böyle. Yaza çiftetellili düğünü var!"

Ateş'in yüzündeki gülümseme dondu, gözleri büyüdü. "Nişanlı mı? Öğretmen hanım nişanlı mı yani?"

Bekir neşeyle başını sallayıp gülümsemesini büyüterek bombayı patlattı: "Evet! Hem de hamile!"

Ateş'in dizlerinin bağı çözüldü, kollarındaki o koca kırtasiye paketleri büyük bir gürültüyle karların, toprakların üzerine patır patır düştü. "Hadi ya... Hamile mi bir de?" diye mırıldandı, sesi içine kaçmıştı.

Bekir durumun ciddiyetinden habersiz, başını hararetle salladı. "Hamile tabii ya! Hem de çok çocuk var karnında, çok!"

Ateş tamamen yıkılmış bir halde, "Evli mi yani?" diye sordu, sesi ağlamaklı çıkıyordu artık.

Bekir yine başını salladı. "Evet, evli ve nişanlı!"

Ateş kafasını kaşıyarak, "O nasıl oluyor oğlum? Hem evli hem nişanlı nasıl olunur?" diye sordu çaresizce.

Bekir, kendine has o dünyasından kopup gelen komik ve anlaşılmaz bir cevap vererek, "Öyle işte, çok çocuk olunca öyle oluyor!" dedi.

"Peki kiminle?" diye sordu Ateş, sesindeki son umut kırıntısına tutunarak.

Bekir parmağındaki o mavi mürekkeple çizdiği halkayı gururla havaya kaldırıp, "Benimle!" dedi. Ardından elindeki çikolataları göğsüne daha da sıkı bağlayarak arkasına bile bakmadan, neşeyle zıplaya zıplaya okul binasına doğru koştu.

Onun arkasından dakikalardır taş kesilmiş gibi uzun uzun bakan Ateş, ağır çekimde bana doğru döndü. Gözleri sahiden dolu doluydu; hayalleri daha başlamadan enkaza dönmüş bir adamın çaresizliği vardı yüzünde. "Dinçer... Hamileymiş lan... Duydun mu? Kız hamileymiş."

Ben ise Bekir'in o temiz, masum ve özel durumunu, dünyayı kendi çocuksu hayal gücüyle nasıl renklendirdiğini pazardaki o karpuz meselesinden beri çok iyi anladığım için onun söylediklerine zerre inanmamıştım. Belli ki Elife'yi çok seviyor, ona büyük bir hayranlık duyuyor ve kendi saf dünyasında onu nişanlısı ilan ediyordu. Ateş'e durumu hızlıca açıklamak, "Oğlum o öyle değil, dur bir dinle," demek için tam ağzımı açmıştım ki.

Ateş çoktan arkasını döndü. Hayata küsmüş, tüm enerjisi çekilmiş bir yıkılmışlıkla bizim arabanın kapısına doğru hamle yaptı, binip gitmek istiyordu. Fakat tam o saniyede, okulun ahşap kapısı yavaşça aralandı ve içeriden o sabahtır fellik fellik aradığımız öğretmen dışarıya, beton basamaklara doğru adım attı.

Bugünlük ders bitmiş ve öğrencilerini uğurluyordu. Öğretmen Hanım'ın üzerinde soft, krem rengi örgü bir hırka vardı, saçlarını arkadan alelade bir tokayla tutturmuştu. Elinde birkaç sınıf defteri tutuyor, öğrencilerini yarınki ödevleri için uyarıyordu.

En sona Bekir kaldı. ''Ödevlerini unutmak yok, Bekir.''

Bekir gülümseyerek başını salladı. ''Öğretmenim ben size ev çizdim,'' diyerek bir kâğıt uzattı.

Öğretmen Hanım kâğıdı alırken gülümsüyordu. ''Çizimin çok iyi,'' dedi hayranlıkla. ''Hani bana sürekli soruyorsun ya, büyüyünce ne olayım diye.''

Bekir heyecanlıydı. ''Evet, ne olayım?'' diye sordu.

''Mimar ol,'' dedi ve ekledi. ''Kendine her zaman en iyi dünyayı sen çizebilirsin.''

Bekir umutla gülümseyerek yanından ayrıldı. Öğretmen Hanım'ın bakışları önce bahçede toprağın üzerine saçılan kırtasiye poşetlerine, sonra da bize kaydı. Hafifçe kaşlarını çatarak, kibar ama mesafeli ses tonuyla bize doğru seslendi.

"Buyurun, kime bakmıştınız?"

Ateş, duyduğu sesle birlikte ağır adımlarla yüzünü okula doğru çevirdiğinde iki genç ilk kez tam anlamıyla karşı karşıya kaldılar. O an Ateş'in dizleri sanki bağı çözülmüş gibi titredi, dengesini kaybeder gibi sarsıldı, gözlerini kırpmayı bile unuttu. Öğretmen hanım ise Ateş'in bu şaşkın, donakalmış yüzüne bakınca dudaklarında ufacık bir tebessüm belirdi.

"Sizi tanıdım," dedi Elife Öğretmen, sesindeki o yumuşak tonu koruyarak. "Şehir merkezindeki o büyük manavda karşı karşıya gelmiştik, kavun seçmeme yardım etmiştiniz değil mi?"

Ateş kıza adeta büyülenmiş gibi bakakalmıştı. Ne bir cevap veriyor ne de üzerinden o şaşkınlığı atabiliyordu; sadece dik dik bakıp kızı izliyordu. Durumun tuhaflığını fark edip hemen yanına sokuldum, dirseğimle sertçe omzuna vurdum. "Hadisene, Ateş. Konuşsana kızla," diye fısıldadım dişlerimin arasından.

Ateş, aldığı darbeyle sarsılıp zoraki de olsa kendine geldi. Boğazını temizleyip saçma bir heyecanla, "Merhaba öğretmenim," dedi, ellerini nereye koyacağını bilemeyerek. "Biz şey için geldik... Okula yardım için geldik. Çocuklara kırtasiye malzemesi falan getirdik."

Öğretmen hanım bu niyet karşısında samimiyetle gülümsedi. "Tabii, çok teşekkür ederiz, çok ince bir düşünce ama benim tüm bu gelen yardımları resmi olarak raporlamam, envantere işlemem gerekir. Adınızı soyadınızı rica edebilir miyim?"

Ateş yine dondu, gözlerini devirip çaresizce bana baktı. İsmini söylese her şey çözülecekti ama sanki Türkçe konuşmayı unutmuş gibi aval aval yüzüme bakıyordu. Kadın da basamakların üzerinden meraklı bakışlarla ikimizi izliyordu. Koluna bir kez daha sertçe vurup kulağına doğru tısladım: "Adını söylesene! Ateş diyeceksin, hadi!"

Ateş irkilerek tekrar öğretmene döndü. "Adım... Ateş."

Öğretmen hanım elindeki defterin kenarına not alır gibi yapıp başını salladı. "Peki, bir soyadınız var mı Ateş Bey?"

Ateş kaşlarını hafifçe çattı, beyni heyecandan o kadar durmuştu ki kendi soyadını bile sorguluyordu o an. "Vardır herhalde..." dedi tekdüze bir sesle.

Elife Öğretmen onun bu hallerine hafifçe güldü. "Peki, onu da öğrenebilir miyim sakıncası yoksa?"

Ateş zorlukla yutkundu. Kafasında dönen o hamilelik mevzusunu bir türlü atamamış olacak ki, pat diye sordu birden: "Kaç aylık bebeğiniz?"

Sorunun ağırlığı bahçedeki tüm havayı bir anda buz kesti. Öğretmen hanım şaşkınlıkla kaşlarını çatarken, ben şok içinde Ateş'in omzuna bir tane vurup "Sus lan, ne saçmalıyorsun!" diye uyardım. Öğretmen hanımın eli refleks olarak refleksle dümdüz olan karnına gitti, şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.

"Pardon? Ne bebeği?" diye sordu, sesindeki o kibarlık yerini haklı bir sorgulamaya bırakırken.

Ateş, kırdığı potun farkında olmadan ısrarla devam etti. "Hamileymişsiniz ya.''

''Glüteni fazla kaçırdım ama çok mu belli oluyor?''

''Az önce çıkan öğrenciniz öyle söyledi bana."

Öğretmen duraksadı, bir süre düşündü ve saniyeler sonra durumu çözmüş olmanın rahatlığıyla yüzündeki o gerginlik dağıldı. Ben ise durumu tamamen toparlamak adına hemen araya girdim, sesimi netleştirdim. "İsmi, Bekir. Özel birisi.''

Öğretmen hanım anlayışla başını salladı. "Çok özel, hem de çok... Okulumuzun neşesidir o." Sonra doğrudan Ateş'e döndü, gözlerinin içine bakarak durumu net bir dille açıkladı: "Hamile değilim beyefendi. Bekir dünyayı kendi saf hayal gücüyle yönetiyor.''

Ateş duyduklarıyla birlikte derin, upuzun bir nefes aldı; sanki sırtındaki o koca dağ bir anda kalkmıştı. Yüzüne ani bir rahatlama ve saçma bir neşe oturdu. Gülerek, "Hadi ya..." dedi, gözleri parlayarak. "Evli de değilsinizdir inşallah?"

Öğretmen hanım bu doğrudan gelen soru karşısında tek kaşını hafifçe kaldırdı, ''İnşallah?'' diye sordu.

Ateş de rahatlamış bir tonda, kendi kendine onaylar gibi mırıldandı. "İnşallah, inşallah."

Öğretmen hanım gülüşünü saklamaya çalışarak bakışlarını Ateş'ten çekip bana doğru çevirdi. "Ben sizin adınızı soyadınızı alayım en iyisi beyefendi... Arkadaşınızın durumu şu an pek iyi değil galiba."

Ateş bana hâlâ, dünyadan kopuk bir halde bakarken, ben duruşumu dikleştirip kadına doğru hafifçe başımı eğdim. "Ben, Dinçer Demirsoy."

Başını salladı, elindeki sınıf defterinin arkasına isimlerimizi dikkatle kaydetti. "Yardımlarınız için, çocukları düşündüğünüz için çok teşekkürler."

"Rica ederiz, lafı bile olmaz," diyerek öğretmenden önce davrandım. Ateş'i de ceketinden tutup peşimden sürükleyerek yerdeki koca paketleri yakaladım. "Hadi oğlum, durma, taşıyalım şunları."

Birlikte hızlıca poşetleri, defterleri ve kırtasiye kolilerini içeriye, sınıflara kadar taşıdık. Ateş her koliyi bırakışında kıza görünmek için kırk takla atıyor, gözü kapı eşiğindeki Elife Öğretmen'e kayıyordu. Sınıflardaki eksikleri, çocukların eksik kitaplarını tek tek not ettik; elimizden gelen her şeyi noksansızca tamamladık.

Artık işimiz bittiğinde ve şubeye dönmek için gitmemiz gerektiğinde, öğretmen hanım bizi okulun kapısına kadar gelerek kibarlıkla uğurladı.

Merdivenlerin başında durdu, elini hafifçe öne doğru uzattı. "Ben, Elife Saygın. Tekrar her şey için çok teşekkürler Dinçer Bey, Ateş Bey."

Ateş kızın elini centilmence sıkarken yüzündeki o hayranlık dolu gülümsemeyle cevap verdi. "Kavunu beğendiniz mi?" diye sordu birden.

Elife Hanım'ın dudakları muzipçe kıvrıldı. "Hayır," dedi gayet net bir sesle. "Kelek seçmişsiniz."

Ateş'in yüzü bir anda buz kesti, o az önceki gururlu ve kendinden emin hali uçup gitti, omuzları çöktü. Elife Hanım ise onun bir şey demesine, durumu toparlamasına fırsat bile vermeden, "İyi akşamlar," diyerek nazikçe arkasını döndü.

Bizi kibarca göndermesinin ardından adeta bir heykel gibi yerinde çakılı kalan Ateş'i kolundan tutup sertçe çektim. "Yürü hadi," diyerek onu zorla dışarıya, arabaya doğru çıkarttım.

Arabaya bindiğimizde kapıyı hırsla kapattı, ellerini direksiyona vuracak gibi hiddetle havaya kaldırdı. "Kavunum kelek çıkmış, Dinçer," dedi, içindeki o büyük gurur kırıklığıyla öfkeyle soluyarak.

"Olur öyle," dedim duruma gülmemeye çalışarak.

"Nasıl olur ya? Nasıl olur oğlum!" diye neredeyse kükredi Ateş. "Kırkağaçlıyım ben Dinçer! Kırkağaçlı! Biz sülalece kavun hasadı yapıyoruz lan, toprağını koklayıp anlarız biz onun iyisini!"

"E o zaman sülalene rahmet, nasıl kelek kavun seçip verdin kadına?" diye sordum, sonunda dayanamayıp kahkaha atarak.

"Ne bileyim oğlum!" dedi çaresizce, saçlarını karıştırarak. "Kadın çok güzeldi, yanına gidince gözlerim kamaştı. Kafam mı kaldı bende? Manav tezgahına bakarken bile aklımda o vardı."

"Anladım onu zaten," dedim, köy yollarına çıkıp vitesi büyütürken. "Orada da gözlerini kısarak bakıyordun kadına, keskin nişancı kulesindeymişsin gibi."

Ateş gözlerinde o büyülenmiş ifadenin tortuları hâlâ duruyordu. "Saçları gözlerimi alıyor lan... Sapsarı saç mı olur oğlum? Oyuncak bebek gibi aynı."

Ateş'in bu teslim olmuş haline şaşkınlıkla baktım. "Ateş, ne ara kapıldın sen bu kadar? Daha kadının adını yeni öğrendin."

"Aşk bir anlıktır," dedi Ateş, büyük bir filozof edasıyla dışarıdaki ağaçları izleyerek. "Gördün ve bitti. Geri dönüşü yok artık."

"İyi de" dedim muzipçe sırtını sıvazlar gibi yaparak. "Kavun yüzünden gitti o aşk. Kelekçi Ateş kaldın kızın gözünde."

"Deme öyle," dedi kırgınlıkla, sesi gerçekten incinmiş gibi çıkmıştı. Ama hemen ardından gözlerinde o bildiğim fırlama, inatçı özel harekatçı ışığı yandı. Dikleşti, yumruğunu dizine vurdu. "Benim adım da Ateş'se... Gerekirse Manisa'ya gider, o tarlaları tek tek gezer, kavunun en iyisini, en tatlısını bulup getiririm bu kıza! Rezil oldum ama temizleyeceğim bu işi."

"Sonra ne olacak?" diye sordum, onun bu büyük iddialarına bıyık altından gülerek.

Ateş ufkunda pembe panjurlu evler görüyormuş gibi ileriye baktı ve kendinden aşırı emin, büyük bir iddiayla son noktayı koydu. "Bir kızımız."

Ateş'in ayakları artık yere basmıyordu, her iki adımda bir arkasına dönüp okula bakıyor, içine sığmayan o büyük neşeyle kendi kendine sırıtıyordu. Dünyanın en mutlu adamını yan koltuğa oturtup arabayı çalıştırdım ve Gözeler köyünün yollarından merkeze doğru yavaşça ilerlemeye başladık.

Şubeye giriş yaptığımızda hava iyice kararmıştı. Ateş, içindeki o kelek kavun öfkesini bir şekilde dışarı atmak istiyordu. Hedefi de belliydi: Atış poligonu. Manyağın tekiydi sahiden, bu kafayla yalnız bırakmaya gelmezdi, o yüzden hiç ikiletmeden ben de peşine takıldım.

Özel Harekât'ın poligonu, şubenin alt katında, kalın beton duvarlarla izole edilmiş, barut ve metal kokusunun sindiği basık ama upuzun bir alandı. Kulakları sağır eden o boğuk silah sesleri yankılanmasın diye her yer ses yalıtım panelleriyle kaplıydı. Yan yana dizilmiş çelik kulvarlar ve karşıda, mekanik raylar üzerinde ileri geri hareket eden silüet mankenler duruyordu.

Kulaklığımı kafama geçirip Ateş'in hemen yanındaki kulvara geçtim. Silahını doldururken kulaklığın üzerinden duyulacak şekilde bağırarak konuştu. "Sen spor yaparak stres atıyorsun, ben de atış yaparak!"

Sözünü bitirir bitirmez şarjörü yuvasına oturtup karşıdaki mankenin tam alnına hizasına peş peşe üç el ateş etti. Kulvarda barut kokusu yükseldi.

Haklıydı. Ben kendimi parçalarcasına spora, ağırlıklara odaklayarak dağıtırdım kafamı, o ise barutla tetiği ezerek sakinleşirdi.

"Benim stresim sporla falan bitmeyecek, Ateş," dedim, gözümü karşıdaki boş silüete dikerek. Sesim beton duvarlarda buz gibi yankılandı.

"O nedenmiş?" diye sordu, silahının emniyetini kapatıp bana dönerken.

Mankenin kafasına doğru sert bir bakış fırlattım. "Vasıfsız eleman gibiyim şubede. Fırtına imha oldu, ben de onların ardından resmen un ufak oldum. Ortada kaldım."

Ateş benim bu kasvetli, ağır sözlerimi duyunca kulaklığını tamamen çıkarıp boynuna indirdi. Yüzündeki o fırlama ifade bir anda silinmişti. "Seni kim imha edebilir lan bu hayatta?" dedi, sesini netleştirerek. "Koca adamsın oğlum sen, dağ gibisin. Kendine gel."

"Koca adam olsam ne yazar be Ateş..." dedim iç çekerek. "Kaldım ortada öylece. Bir ekibim yok, sabitim yok, ne idüğü belirsiz bir boşluktayım."

Ateş silahını masaya bırakıp bana doğru bir adım attı. "Ne istiyorsun peki tam olarak? Derdin ne senin?"

Gözlerimi mankenin tam göğüs kafesine diktim, içimde günlerdir, belki de aylardır biriken o büyük hırsı, o gerçek polislik hissini ilk kez bu kadar net dışarı vurdum. "Çok iyi bir polis olmak istiyorum. Sahada, operasyonun göbeğinde keskin nişancılığımı sonuna kadar kullanmak istiyorum. Birilerinin gölgesinde kalmak değil, lider olmak istiyorum, Ateş! Bastığım yeri titretmek, adımı duyurmak istiyorum."

Ateş bir süre yüzüme, gözlerimin içindeki o hırslı, kararlı ateşe baktı. Ardından o kemikli eliyle omzumu sertçe sıvazladı, dostça sarstı beni.

"Olacaksın da Dinçer," dedi, sesinde en ufak bir şüphe bile barındırmadan. "Vallahi de billahi de olacaksın."

"Olacaktım da..." diye mırıldandım kendi kendime. İçimdeki o sönmeyen inançla, tetiğe basmak için parmağımı usulca namluya doğru uzattım. Geri dönüşü yoktu, o zirveye er ya da geç çıkacaktım.

+++

Günler geçiyor içimde o Fırtına'nın, Kâzım'ın bıraktığı o karanlık, zehirli boşluk yavaş yavaş kapanıyordu. "Keşke böyle olmasaydı," demiyordum artık içimden.

Bu yaşadıklarımın hayatıma katkısı Belçim olmuştu. Belki bu kofluğun içerisinde olmasam, zorluğun mükafatı olarak gördüğüm gül güzeli Belçim hayatımda olmayacaktı.

Fırtına'yı da düşünmüyordum. Kâzım'ın adını ağzıma almayalı tam sekiz gün olmuştu bile. Araya aylar, yıllar girecekti ve o isimler tamamen silinip gidecekti, biliyordum. Zamana tutunuyordum, zaman beni iyileştiriyordu.

Şu an resmi olarak sabit bir ekibe dahil değildim ama şubedeki diğer ekiplere sürekli destek veriyordum. Yeni kızı doğmuş, hastanede bekleyen bir devremin yerine keskin nişancı tüfeğimi kapıp çatıya çıkıyordum hiç düşünmeden. Hamile karısı doğuran birinin yerine nizamiye nöbetini devralmıştım.

Geçen gün, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurların altında ilk ciddi operasyonuma çıkmıştım. Ekrem Şef'in timiyle birlikte. Henüz onlardan biri olmasam bile, operasyon öncesi hazırlıkta beni öyle bir sahiplenmişlerdi ki yabancılık çekmeme izin vermemişlerdi. Ateş ve Yusuf abi sayesinde diğer üyelerde de iyiydim.

Yağmurlar timindeki herkesin telsizde ve sahada kullandığı, kemikleşmiş birer lakabı vardı. İşin güzel yanı, bu lakapların hepsi hayvan adlarından seçilmişti ve her adam, kendi karakteriyle o lakabı sonuna kadar yaşatıyordu.

Ekrem şefe ebatından dolayı ayı diyorlardı. Ateş, sahaya çıktığı an gözü hiçbir şeyi görmeyen, pençesini taşa vuran o deli cesareti yüzünden Aslan'dı. Yusuf abi, timin önde geleni olarak olarak o kadar ağırbaşlı, o kadar heybetli bir adamdı ki, pusuya yattığı yerden tek bir hamleyle avını bitiren o sakin gücüyle timde ona Kaplan diyorlardı.

Kırkını çoktan aşmış, teşkilatın en eski kurtlarından olan Mesut abi ise o yılların getirdiği acımasız ve pusuya yatan tarzıyla Sırtlan'dı. Diğer devrelerin de porsuk, kartal gibi kendilerine has yırtıcı isimleri vardı.

Kantin masasında yan yana dizilip bu lakaplarla birbirlerine takılmalarını, operasyon anında ise o isimlerin arkasına sığınıp tek bir vücut gibi hareket etmelerini izledim. Kendi içlerindeki o kusursuz uyumu, birbirlerinin açıklarını hiç kollamadan kapatmalarını çok sevmiştim. İşte gerçek bir tim, gerçek bir aile böyle olurdu.

Tabii her kemikleşmiş ekipte olduğu gibi, bu ekibin de kendine has, yazılmamış sert kuralları vardı. En önemli kural şuydu: İlk kurşun. İlk kurşunu sıkan, o operasyonun kaderini belirleyen adamdı, operasyon ona ait demekti.

Uzun ve titiz bir takibin ardından, hedefteki adamları şehrin dışındaki metruk bir depoda sıkıştırmıştık. Ben her zamanki gibi kendime çevreye hâkim, kuytu bir çatı bulmuş, tüfeğimin arkasına yatmıştım. Gözümü optikten ayırmıyordum.

Kulaklığımdan Ekrem Şef'in tok sesi yükseldi. "Dinçer, görüşün ne durumca? Ne görüyorsun?"

"Saydığım sekiz kişi var şef. Arka odalarda da şüpheli bir hareketlilik saptadım, bekliyorum."

"İlk kurşuna az kaldı şef," dedi Yusuf abinin sesi telsizin diğer ucundan.

"İlk kurşunu kim atacak şef? Talimat bekliyoruz,'' diye haykırdı Ateş.

Telsizdeki o kısa sessizlikte, ilk kurşunun sahibinin kim olacağını beklerken gözümü bir an bile kırpmadan karşıdaki depoyu izlemeye devam ettim. Parmaklarım tetiğin soğuk metalinde sabitti.

"Dinçer!" diye gürledi Ekrem Şef.

"Emret şefim!"

"Dışarıda yağmur yağıyor mu?"

Çatının saçaklarından narince süzülen eski damlalara, kupkuru havaya baktım. "Yağmıyor şef! Hava temiz."

"Artık yağacak aslanım! Vur gitsin, ilk kurşun senin hakkındır. Artık resmi olarak benim ekibimdesin, benim evladımsın. Yağmurlara hoş geldin Dinçim!''

Ekrem Şef'in o telsizden kulaklarıma dolan sözlerini henüz beynimde tam olarak sindirememiş olsam da verilen emri yerine getirmek konusunda kusursuzdum. Tetiği ezdim. Kulaklığıma diğer devrelerin tebrik ve onay mesajları akarken, ben deponun pencerelerinden sarkan namlulara doğru kurşun sıkmaya devam ediyordum.

''Yağmurumuzda ıslanmaya hoş geldin kardeşim!'' diye tebrik etti Yusuf abi.

''Abi! Sağ olun!'' diyebildim atışa devam ederken.

Ateş'in sesi ile çok neşeliydi. ''Bundan böyle sahada da götümü sen koruyacaksın, Dinç!''

Gülümseyerek, ''Evelallah devrem!'' dedim.

Operasyon tereyağından kıl çeker gibi temiz bitmişti.

Çatışmanın ardından hızlıca çevre emniyetini alıp toplandık ve ben çatıdan aşağı indim. Az önce sıcak çatışmadan çıkmış olmasına rağmen tek bir firesi bile olmayan, dipçik gibi duran o muazzam ekibin bir parçası olarak yanlarına doğru adımladım. Alana son gelen bendim, hepsi bir çember oluşturmuş beni bekliyordu.

Ekrem Şef öne çıktı, elimi sıkıp beni kendine çekti. "Dışarıda yağmur yağmasa bile... Sen ekipte yağmursun artık oğlum. Hoş geldin."

"Sağ ol şef!" dedim, göğsüm gururla kabarırken.

Ekrem Şef babacan bir tavırla ekibe döndü. "Sarılın kardeşinize, sonra da etrafı toplayın, hemen intikal ediyoruz, hadi."

Ekrem Şef'in gidişinin ardından Yusuf abi tam karşıma geçti. Yüzünde o her zamanki abi omuzdaşlığı vardı. "Fırtınadan önce yağmur yağmalıydı zaten, Dinçer. Zamanla sen kendin bir fırtına olacaksın bu ekipte. Gerçek özel harekata hoş geldin kardeşim."

Gülümseyerek başımdaki kaskı çıkardım, alnımdan süzülen teri sildim. "Hoş bulduk abi. Sağ olasın."

Ateş'le kemiklerimizi kırarcasına sarıldık. ''Sana artık bir lakap bulmak gerekir,'' dedi ve ekledi. ''Bundan böyle kardeş bil,'' beni dedi.

''Sen de'' dedim.

Hepsiyle tek tek sarıldık. İlk defa... Hayatımda ilk defa kafamda en ufak bir şüphe, kof bir sorgulama yoktu. Yağmur olup bu şehrin, bu teşkilatın üzerine yağacağım günlerin çok uzun ve şerefli olacağını hissediyordum.

Operasyon dönüşü bana pasta bile almışlardı. Benim artık Ekrem Şef'in Yağmurlar ekibine dahil olduğumu Özel Harekât'ta duymayan, bilmeyen kalmamıştı. Şube kantininde yan yana dizilip plastik bardaklardan kola içmiş, pasta yemiştik.

Ama insan bazen çok mutlu olduğunda, her şey bir anda çok kusursuz gittiğinde içten içe kurulur ya... Kesin arkasından kötü bir şey gelecek diye düşünür, o anki saf mutluluğu kendi kendine zehreder. İşte tam o durumdaydım. Bu tekinsiz, uğursuz hissi içimden bir türlü söküp atmayı başaramayınca, çareyi odama gidip uyumakta bulmuştum. Güzel bir duş alıp yatağa uzandım. Uyuyunca geçer, derler ya hani... Hadi geçsindi, bekliyordum.

Akşam yemeğe kalkmak bile içimden gelmemişti aslında, üzerimde garip bir ağırlık vardı. Ama Ateş gelip beni zorla Yağmurların masasına oturtmuştu. Onların o gürültülü, samimi sohbetleri içimi biraz olsun açmıştı. Yemeğin ardından şube bahçesine çıktık, onlar soğuk havaya aldırmadan birer sigara yaktılar, ben de kenardan sessizce onları izledim. "Çok üşüdük vallahi," diyerek birbirlerine takıla takıla içeriye, sıcak koğuşlara geçtiler.

Onların arkasından, o ıssız ve karanlık bahçede tek başıma kaldım. Ben de cebimden bir dal sigara çıkarıp yaktım. Dumana bakıp keyifsizce, içimdeki o anlamsız huzursuzluğu düşünürken pantolonumun cebinde telefonum acı acı çalmaya başladı. Ekranı açıp baktım, numara rehberimde kayıtlı değildi. Tanımıyordum. Derin bir nefes alıp yeşil tuşu kaydırdım ve telefonu kulağıma götürdüm.

"Alo?"

"Dinçer ben, Feyyaz."

Sesi o kadar kötü, o kadar çaresiz geliyordu ki nefes nefeseydi. İçimdeki o uğursuz his anında ete kemiğe büründü. "Feyyaz? Bir şey mi oldu?" diye sordum hızla.

"Bizimkilerin başı belada, Dinçer... Son operasyonda büyükbaşlardan birisi taktı bunlara. Açığa alındılar diye alenen çökmeye, üzerlerine oynamaya başladılar. Bizimkiler de durmadı, uydu o şerefsizlere, kapana kısıldılar. Elimde sadece bir adres var."

"Adresi ver hemen!" diye gürledim, bahçenin sessizliğinde sesim yankılandı.

"Dinçer, bak... Eğer bu duyulursa, şubeden birileri öğrenirse bir daha asla mesleğe geri dönemezler. Hayatları biter. Aramızda kalacak, söz ver."

Öfkeyle soludum, gözüm döndü o an. "Lan belki ölmek üzereler, adamlar canının derdinde, sen hâlâ neyin derdindesin! Ver şu adresi bana!"

Adresi aldığım gibi tek bir an bile düşünmeden peşlerine düştüm. Garip bir histi, içimdeki o eski hesabı kapatma arzusu mu, yoksa ne olursa olsun omuz omuza çarpıştığım adamlara duyduğum o merhamet mi bilmiyordum? Her ne ise beni onlara yakınlaştıran her adımda doğruyu yaptığımı hissediyordum. Uzun ve gergin bir araba yolculuğunun ardından, aracımı kuytuya çekip yoluma yaya devam ettim. Sırtımda siyah sırt çantam, belimde silahım ve ben vardım. Ama bu gece tamamen yalnız değildik.

Gecenin zifiri karanlığında, şehrin dışındaki o tekinsiz, terk edilmiş tarihi surların arasında buldum onları. Sur kalıntılarının ortasında yakılmış bir ateşin etrafına toplanmışlardı. Kâzım, Zümra ve Efe... Ve bizimkilerin tam beş katı it, çakal sürüsü çökmüştü karşılarına. Silahlar çekilmişti. Kâzım'ın o ateş ışığının aydınlattığı kibirli yüzü hiç değişmemişti; hâlâ dikleniyordu. Karanlıkta gözleri beni seçse, yardıma geldiğimi görse kesin yine gurur yapar, küfrederdi.

Hemen surların kuytu bir köşesinde mevzi alıp etrafı dikkatle incelemeye başladım. Ben pozisyon alırken aralarında sert bir hareketlilik oldu. Karşıdaki adamlar bizimkileri zapt etmeye, hırpalamaya çalışıyorlardı. Kâzım ise o iflah olmaz egosuyla tek başına onca adamla baş edebileceğine, oradan sağ çıkacağına inanıyordu hâlâ. Hiç değişmeyecekti bu adam, biliyordum.

Kurşun sıkmak için en doğru saniyeyi kollarken zaman adeta aleyhimize akıyordu. Adamlar bizimkileri tek tek diz çöktürdüklerinde içimde doğru ve yanlış birbirine girdi, koptu kayış. İlk olarak Kâzım'ın tam alnına dayadılar namluyu. Onun infazı verilmişti çoktan, tetiği çekeceklerdi.

Daha fazla bekleyemezdim. Tek bir kurşunla, o şerefsizin kafasını patlatarak bozdum Kâzım'ın infazını. Belki operasyonel olarak en doğru zaman değildi ama o adamın ölmesi için de kesinlikle yanlış zaman değildi.

Surların arasında silah sesleri patlarken hepsi birden benim olduğum yöne sıkmaya başladı. Ama ben çoktan orada değildim ki. Kesin nişancı hızıyla yer değiştiriyor, gölgelerin arasından sızarak karşı tarafın adam sayısını birer birer azaltıyordum. Herkes can havliyle etrafa mermi yağdırıp mevzi ararken, ben surların dibinden bizimkilerin saklandığı kayalığa doğru yanaştım.

"Kimsin lan sen! Kim sıkıyor!" diye bağırıyordu Kâzım öfke ve panikle. "Feyyaz! Feyyaz geldin mi lan yoksa?"

Gecenin karanlığından sıyrılıp tam arkalarında bittim. "Feyyaz değil," dedim buz gibi bir sesle. "Ben geldim.''

Kâzım beni görünce gözleri yuvalarından fırladı, nefretle soludu. "Siktir git! Geldiğin yolu yokuşu sikeyim senin! Ne işin var burada?"

"Kes sesini de bir silah kap yerden!" diye bağırdım, üzerimize gelen mermilere karşılık vererek. "Acemisiniz, amatörce kapana kısılmışsınız anladık da... Eliniz silah tutar herhalde hâlâ!"

"Sensin lan ac-" diye diklendi Kâzım yine.

"Kes lan sesini!" diye kükredim, tam önündeki adamı yere indirirken. "Çık o saklandığın kayanın arkasından, silah al ve çatış! Hadisene, ne bekliyorsun?"

Kâzım kafasını bile kaldıramıyordu. "Kurşunlar vızır vızır geçiyor oğlum, görmüyor musun!" diye bağırdı siperinden.

Alayla gülümsedim. "O kurşunlar vızır vızır geçerken ben tek başıma geldim yanınıza kadar Kâzım. Şimdi söyle bana... Hangimiz daha cesurmuş?"

Kesti sesini. Çıkamadı o kayanın arkasından, kafasını bile uzatamadı. Adım kadar emindim zaten çıkamayacağından. Benimki sadece basit bir testti ve ben doğru cevabı çoktan bulmuştum. Onun o kof cesareti, mermiyi karşısında görene kadardı.

"Çoğaldı bunlar!" diye bağırdı Efe arkadan.

Kazım da ona katıldı. "Tek başına niye geldin lan, burası ordu kaynıyor!"

Kâzım'ın kayasına doğru eğilip gözlerinin içine baktım. "Ne oldu Kâzım? Korktun mu şekerim?"

"Sesini soluğunu sikerim senin, düzgün konuş!" diye tısladı korkudan titreyen sesiyle.

Sırtımı harabe duvara yaslayıp bir iki saniye soluklandıktan sonra tekrar namluyu uzatıp çatışmaya devam ettim. Sırf o kof egosu ezilsin diye bağırdım mermilerin arasında. "Nasıl oluyormuş lan psikolojik baskı? Yaşa da gör şimdi! Karı gibi kayanın arkasına saklanma, ağlama lan orada öleceğim diye... Merak etme, korkma, ben korurum seni Kâzım!"

Gıkı bile çıkmadı o saniyeden sonra. Sözlerim kurşundan daha ağır gelmişti ona, biliyordum. Kendimi perişan ediyordum onlara bir şey olmasın, şehit polis olmasınlar diye. Çatışma esnasında kolumdan ya da omzumdan bir yerden kan sızmaya başladı ama inanılmaz derecede önemsizdi. Acıyı hissetmiyordum bile, ruhum o kadar doluydu ki fiziksel darbeler vız geliyordu. Ben de kapandaydım artık ama bu kapanı ellerimle kurmuştum.

Elimi yavaşça kulaklığıma, telsiz düğmesine götürdüm. "Yağmurlar... Atış serbest!"

Benim emrimle beraber, surların üzerinden, köşelerinden Yağmurlar timi fırtına gibi çöktü alana. Kaplan, Aslan, Sırtlan... Hepsi oradaydı. Beş dakika bile sürmedi o it sürüsünün ortalıktan temizlenmesi. Yağmurları da almıştım yanıma, resmi bir operasyon değildi evet, ama biz bunun adına kardeşlik koymuştuk. Bizim ekiple yeni başlayan, gerçek ve sarsılmaz bir kardeşlik.

Ortalık itten çakaldan tamamen temizlenirken, benim ruhum aylardır ilk defa hafifliyor, yenileniyordu sanki. Sırtımı o eski, yosun tutmuş sur kayasına yaslamış, derin derin nefes alarak etrafı izliyordum. Alnımdan süzülen, barut karasıyla karışmış o ter damlaları, aslında aylardır içime akıttığım gözyaşlarımı ifade ediyordu bu gece. Hepsini dökmüştüm toprağa.

Sırtımı kayadan ayırıp duruşumu dikleştirdim. Tim arkamda hizalanırken gür ve kendinden emin bir sesle konuştum.

"Fırtına operasyonu başarıyla sonuçlandı. Yağmurlar geri dönmeye hazır... Fırtınanın öncesi yağmurdu zaten, yanlışı kökünden düzelttik."

Ekiple birlikte arkamı döndüğüm sırada arkadan o bildik ses yükseldi, adımı söyledi.

"Dinçer!"

Son kez, sahiden son kez o sesi duymak için yüzümü döndüm. Kâzım yavaş adımlarla karşıma geçti. Aramızda dağlar kadar fark olmasına, o kadar şey yaşamış olmamıza rağmen, ne zaman karşıma geçse o ezik gururuyla hâlâ boyuma erişmeye, bana yukarıdan bakmaya çalışıyordu. Ama artık küçücüktü gözümde.

"Hakkını helal et," dedi, sesi ilk defa bu kadar pürüzsüz ve çıplaktı.

O an, aylarca yaşadığım her şey, bana attıkları iftiralar, o yalnızlık çayları, uğradığım haksızlıklar bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden. Bana yaşattıkları tüm o ağır duyguları saniyeler içinde yeniden hissettim. Ama içimde onlara dair ne bir öfke kalmıştı ne de bir nefret. Her şeye rağmen tek bir isteğim vardı.

"Ahirette karşıma çıkma, Kâzım," dedim, gözlerinin en derinine bakarak. "Bunu son görüşmemiz say. Hakkıma gelirsek... Katın katın haram olsun."

Sıkışıp kaldığım o karanlık, kof yerden tamamen çıkmıştım artık. Surların arası, onları hiç tanımadan beş dakika öncesi gibi temiz, kirlenmemiş kokmuştu. Bu kez sahiden arkamda bırakmıştım hepsini, küllerini bile rüzgâra savurmuştum. Ya da ben öyle sanıyordum. Kazım'ın gelecekte de karşıma çıkacağını bilmiyordum.

Bu gece yaşadığım o ağır, barut kokulu şeyleri tamamen temize çekmek, ruhumu asıl ait olduğu yere teslim etmek ister gibi ayaklarım beni direkt onun yanına götürdü. Saat gecenin ikisiydi. Sokaklar zifiri karanlık, ıssızdı. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağan o deli damlalarıyla omuzlarımı dövüyor, köpekler uzaktan uzağa havlıyordu. Gökyüzündeki ay ışığı bile bulutların arkasına saklanmış, benim yanımda değil gibiydi.

Ama her şeye rağmen yürüyordum, içimdeki o zakkum kokulu umutla adımlıyordum yolları. Belçim'in bana o gün kabaca tarif ettiği Gözeler köyüne gelmiştim. Uzun, çamurlu toprak yolun sonundaki o boyasız, eski ev diye anlattığı evin bahçesinden sessizce girdim içeriye. "Penceresi doğrudan tarlaya bakıyor," dediği o küçük odasının önündeydim şimdi.

Ceketimden sular damlarken, yağmur yüzümü gözümü ıslatırken surlarımdaki o sert polis kimliğini bahçe kapısında bırakmıştım. Sırılsıklam bir halde pencerenin dibinde dikilirken içimden kendime sormadan edemedim: Ben bu gece ne bok yiyordum lan gecenin ikisinde?

Ama inat etmiştim bir kere; ne olursa olsun görecektim o huzur veren yüzünü.

Parmağımla pencerenin camına tıkladım bir iki kere. Ses gelmedi. Bir ikiyi de geçti, içimdeki o sabırsızlıkla, neredeyse camı kıracak kadar sert vurdum bu sefer. Tam sabrımın son kırıntıları da tükenmek üzereyken içeriden hafif bir hareketlilik, ayak sesleri duyuldu.

Pencerenin o eski, güllü perdesi yavaşça kenara sıyrıldığında, camın arkasında beliren o uykulu, şaşkın yüzünü gördüm. Saçları dağılmış, gözlerini kırpıştırarak dışarıya bakıyordu.

Ben sırılsıklam halime aldırıp yüzümde kocaman bir gülümsemeyle ona bakarken, o ise gecenin bu vaktinde beni karşısında görmenin şokuyla kalakalmıştı.

Pencereyi açtı hızlıca, yüzüne vuran soğuk rüzgarla irkilerek, ''Senin ne işin var burada?'' diye sordu fısıltıyla.

''S- Sana geldim,'' dedim zorlanarak. Sesim kendi kulaklarıma bile boğuk ve yabancı geliyordu. Neden zorlanıyordum lan ben konuşurken? Gözlerim kor gibi yanan tenine, o darmadağınık haline kaydı.

''Sarhoş musun sen?'' diye sordu telaşla. Gözleri yüzümde, ıslak saçlarımda gezindi. ''Ne işin var burada gecenin bu saatinde?''

''Kola içtim... Pasta bile vardı,'' dedim, kelimeleri bilerek ağırdan alarak. Dudaklarımda serseri bir gülüş peydah oldu.

Sorgular şekilde, gözlerini kısmış yüzümü izliyordu. Aramızdaki o mesafe soluklarımızı birbirine bağlamıştı. ''Dinçer, iyi misin sen? Ne diyorsun?''

''Geleyim mi yanına?'' diye sordum. Sesimdeki o davetkar, cüretkâr ton aramıza bomba gibi düştü.

''Amcamlar evde,'' dedi başını hızla içeriye sokup odayı kontrol ederken. Göğsü heyecanla inip kalkıyordu. ''Olmaz, gidemezsin içeri.''

''Bir şey olmaz, onlar da gelsin.''

''Hasta mısın sen?'' dedi, sesindeki hırçınlığı gizlemeye çalışarak.

''Beni odana almazsan olacağım... Yağmur yağıyor, baksana sırılsıklamım.'' Gözlerimi uzun uzun dudaklarına diktim.

''Korkuyorum,'' dedi ama gözleri aksini söylüyordu. Bir adım gerilese, içeri düşecektim sanki. ''Amcam görürse öldürür beni.''

''Kimse sana dokunamaz, ben varım yanında.'' Yüzüne doğru hafifçe uzandım, yağmur damlaları kirpiklerimden onun dudaklarına doğru süzüldü.

''Dokunsam yıkılacak gibisin ama,'' diye mırıldandı, bakışları omzuma, göğsüme doğru indi.

''Dokun bakalım... Ne olacaksa olsun.''

Belçim derin bir nefes aldı, o narin parmakları pencerenin pervazını sıktı. ''Gel,'' dedi birden, pencereyi sonuna kadar arkasına kadar açarak. Gözlerinde o hırçın, deli fırtına yanmıştı artık. ''Ne olacaksa olsun.''

''Buradan gelmemi beklemiyorsun herhalde?'' dedim, boyumu ve kalıbımı göstererek bıyık altından gülüp.

''Kapıyı açıp kırmızı halı da sereyim istersen!'' Yükselttiği sesini amcasının korkusuyla hemen alçalttı, gözlerini devirdi. ''Gel şuraya, delirtme beni gece gece.''

''Sığmam ben buradan, diğer kanadı da aç.''

''Koca adamsın tabii, sığmazsın,'' diye söylendi.

Tek bir çevik hamleyle, pencereden içeriye, onun o korunaklı dünyasına sızdım. Ayaklarım yere bastığında odaya yayılan o barut kokusu, onun mis gibi sabun kokusuna karıştı. Üzerinde beyaz, ince ve uzun bir gecelik vardı, tenini tül gibi sarıyordu. Saçları tel tel, omzundan göğsüne doğru dağınıktı. Uykudan yeni uyandığı için burnu hafifçe kızarıktı ve bu hali onu fazlasıyla kışkırtıcı kılıyordu. Alçak tavanlı oda sanki bir anda ikimize dar gelmeye başlamıştı. Oda ikiye bölünmüş gibiydi, bir tarafı pembe, diğer tarafında ise renk bile yoktu.

''Odan güzelmiş.''

''Yalan söyleme,'' diye çıkıştı, kollarını göğsünde birleştirip geceliğinin hatlarını gizlemeye çalışarak. Ama bu hamlesi bakışlarımı daha da körükledi.

''Ne yalanı kızım... Sen varsın, o bile... G- güzelleştirir bu odayı.'' Kelimeler boğazıma dizildi.

''Niye konuşurken zorlanıyorsun öyle?'' diye sordu, adımları bana doğru yaklaştı. Aramızdaki o çekim gücü odayı nefessiz bırakıyordu. ''Dinçer, niye gecenin bu saatinde yanımdasın? Bir şey oldu, değil mi?''

Gülümsedim sarhoş gibi, gözlerimi gözlerine mühürledim. ''Oldu... Çok şey oldu. Bugün Fırtına'ya veda ettim. Vicdanımda bıraktıkları o lekeyi de çıkardım. İyiyim lan... Çok iyiyim.''

Kaşlarını çatarak izledi yüzümü. Dayanamadı, o sıcacık elini uzattı alnıma doğru. ''Eğil,'' dedi emreder gibi ama sesi titriyordu.

Başımı usulca ona doğru eğdim. Sıcacık parmak uçlarıyla yüzümdeki yağmuru, alnımdan süzülen damlaları sildi yavaşça. Dokunuşu tenimi yaktı. Ardından elini tamamen alnıma koydu. ''Ateşin var senin,'' dedi, gözlerini sıkıca yumup nefesini dışarı üflerken. ''Bakmamak için direniyorum ama... Kolundan kan akıyor, Dinçer. Sen yaralısın.''

Belçim'in o panik dolu sözleriyle kaşlarımı çattım. Ağır hareketlerle sağ koluma baktım. Beynim o kadar onunla doluydu ki, yeni fark ediyordum bunu. ''Lan... Ben de bir şey oldu sandım, kolummuş.''

''Vuruldun mu sen?'' Sesindeki o hırçın kız gitti, yerine tamamen bana titreyen bir kız geldi.

''Sen dedin ya... Vurulmuşum işte. Sen yalan söylemezsin.''

Gülümsedi. Endişeli, hüzünlü ama bir o kadar da içimi eriten bir gülümseyişti bu.

''Şşt... Sorun yok. Önemli bir şey olsa çoktan bayılmış olurdum karşında, değil mi?'' diye fısıldadım, ona doğru bir adım daha atıp aramızdaki mesafeyi sıfırlayarak.

''Çok sağ ol, içimi gerçekten rahatlattın,'' dedi alayla ama gözleri dolmuştu.

''Yara çok önemli değil, sarmak lâzım sadece. Gidecek kimsem de yok zaten,'' dedim, bakışlarımı bilerek kaçırıp arkamı döner gibi yaparak. ''Ama gideyim istersen? Rahatsız etmeyeyim seni.''

O hırçın, durdurulamaz gözlerini gözlerime dikti, gitmeme izin vermeyeceğini belli eden bir kararlılıkla yakama yapıştı adeta. ''Gideceğin birisi olsa da göndermem seni bu saatten sonra. Bekle, bakarız çaresine.''

Dudaklarım yukarı doğru kıvrıldı. ''Gönderme beni. Sende kalayım ben.''

''Gülme, yaralısın sen. Yaralı insan böyle arsız arsız güler mi?''

''Annem gülümserdi... Amcamlar da öyle.''

Anlamayan, derin gözlerle yüzüme baktı. Kolumdan sızan kanın o temiz odasını kirletmesini istemediğim için elimi yaranın üstüne bastırdım sertçe. ''Bez parçası var mı evde?''

''Amcam vurulmuştu bir kere... Evde bir sürü medikal malzeme var, getireyim hemen.'' Sağlam kolumun altına girdi, gövdesinin sıcaklığı gövdeme değdi. ''Uzan yatağa.''

Bir pembe başlıklı yatağa, bir de yer yatağına baktım yukardan aşağıya. ''Hangisi senin bunların?''

''Yerdeki,'' dedi kısık, neredeyse duyulmayacak bir sesle. ''Selvi'nin yatağında yatırmam seni. Yatacaksan yerde yat, yoksa kapı orada... Hadi, git.''

''Şşt, sakinleş... Senin yatağında yatmak için sordum zaten. Başkasının yatağıyla işim olmaz.''

''Bekle burada, ses çıkartma sakın,'' diyerek parmak uçlarında odadan süzüldü.

O gidince, kenarlarına kırmızı tüyler yapıştırılmış o küçük aynanın karşısına geçtim. Usulca kolumu sıyırıp yaraya baktım, kurşun sıyırıp geçmişti, görünce korkacağı kadar derin değildi ama kanama devam ediyordu. Bilseydim vurulduğumu, onun yanında almazdım soluğu. Ama bilinçsizce yaptığım her şeyin, attığım her adımın sonu neden Belçim'in yanı oluyordu, bunu çok iyi biliyordum artık. Üzerimdeki ıslak gömleğin düğmelerini yavaşça çözmeye başladığım sırada kapı tıkırdadı.

Sessizce içeriye girip kapıyı arkasından kilitledi. Elindeki malzemeleri yatağın kenarına bıraktı nefes nefese. ''Ne bulduysam getirdim, yeter mi bunlar?''

''Sakla bunları... Diğer yaralarımı sararsın ileride,'' dedim, sesimdeki o derin imayla gözlerinin içine bakarak.

Tam karşıma geçti. Aramızdaki boy farkından dolayı başını yukarı kaldırdı, o titreyen parmaklarıyla gömleğimin üst düğmelerine uzandı. Düğmeleri tek tek çözerken soluğu göğsüme vuruyordu. ''Kolundan direkt çıkartırsak canın acır. Gömleği keseceğim... Ama giderken ne giyeceksin?'' diye sordu, gözlerini göğsümden kaçırmaya çalışarak.

''Hallederiz onu, sen düşünme... Kes gitsin.''

Gömleğimi büyük bir dikkatle, tenime zarar vermekten korkarak sağ kolumdan sıyırırken kendi kendine söyleniyordu dudaklarını büzerek: ''Niye içine hiçbir şey giymedin ki sanki?''

''Beni soyacağını bilmiyordum, Belçim. Kusura bakma.''

''Ben mi soyuyorum seni? Sen kendin istedin!'' dedi, yanakları anında alev alırken.

''Soy hadi beni... Çok istiyorum.'' Sesimi iyice kıstım, doğrudan tenine doğru üfledim bu sözleri.

''Arsız...'' diye söylense de o narin elleriyle canımı hiç yakmadan gömleği çekip aldı.

Üstüm tamamen çıplaktı artık. Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı, ikimiz de sustuk. Gözlerini kaçırıyordu ama bakışlarının göğsümdeki, omuzlarımdaki kaslarda gezindiğini hissediyordum.

Dirseğime doğru süzülen o taze kanı pamukla sildi usulca. Dokunuşu ürkekti. ''Yat yatağa, halledelim hadi şu işi.''

''Yatağın kan olur, kirletmeyeyim şimdi.''

''Yıkarım, Dinçer. Zor duruyorsun zaten ayakta, hadi yat,'' dedi, beni hafifçe yatağa doğru yönlendirerek.

Tek bir hamlede onun yer yatağına uzandım. Başımı yastığa koyduğum an gözlerimi kapattım. ''Mis gibi kokuyor yatağın... Aynı senin gibi.''

Belçim dizlerinin üzerine çöküp usulca yanıma oturdu. Ne yapacağını bilmez, tedirgin bir haldeydi; benden, sesimden güç almak ister gibi gözlerime bakıyordu. Dayanamadım, sağlam elimi uzatıp o titreyen elini avcumun içine aldım. Parmaklarını sıktım hafifçe. Ne yapması gerektiğini, malzemeleri nasıl kullanacağını tane tane, sakin bir sesle anlattım.

Kolum deliler gibi sızlasa da o acıyla baş edebiliyordum; beni asıl zorlayan, Belçim'in o gözlerindeki korkuydu. ''Korkma, Belçim... Bir şey yok. Bak, yan yanayız. Yanındayım. Her şey yolunda.''

''Haklısın... İyisin. İyi görünüyorsun,'' dedi, kendini ikna etmek ister gibi yutkunarak.

Nihayet ikna olmuş gibi malzemelere uzandı. Bana doğru iyice yaklaştı, şimdi tam başucumda, üzerime doğru eğilmiş duruyordu. Dediklerimi yapmaya başladı. Tentürdiyotu sürerken, sargıyı hazırlarken sık sık nefes alıyor, göğsü geceliğinin altında hızla inip kalkıyordu. Gözleri arada bir gözlerime kayıyordu ama o yangını görünce fazla kalamıyordu.

''Sar gitsin işte, kasmaya gerek yok.''

''Dürüm yapıyormuşum gibi konuşma, Dinçer! Yara sarıyorum şu an burada,'' dedi hırçınlaşarak. Bu hali acımı unutturuyordu.

''Acımıyor ki zaten.''

''O yüzden mi dişlerini sıkıyorsun öyle kökünden?''

''O tamamen alışkanlık.''

''Yalancı,'' dedi, burnunu hafifçe dikerek. O kadar yakınımdaydı ki, teninin sıcaklığı çıplak göğsüme vuruyordu.

''Hayatımdaki en garip yaram bu olacak... Vurulmuşum, farkında bile olmadan doğrudan senin yanına geliyorum. Sen de bana söve saya yaramı sarıyorsun. Muhteşem lan.''

''Bu durum senin hoşuna mı gitti yani?''

''Çok hoşuma gidiyor... Hem de çok.''

Üzerime daha da eğildi, o sargı bezini kolumun etrafından dolarken o deli kıvırcık saçları yüzüme, yanağıma döküldü. Tam o sırada ince askılı beyaz geceliği omzundan aşağıya doğru hafifçe kaydı. Teninin o pürüzsüz beyazlığı gözümü alınca, sağlam elimi kaldırıp düşen askısını yavaşça kavradım ve omzuna geri çektim. Parmaklarım tenine değdiğinde ikimiz de duraksadık. ''Çok eğilme,'' dedim sesim kısılırken.

''Bakma sen de o zaman!'' diye çıkıştı öfkeyle, titreyen sesini gizlemeye çalışarak. ''Açılır tabii, şurada senin yüzünden doktorculuk oynuyoruz.''

''Sen zaten doktor olmak istemiyor musun? Al işte, bir nevi alıştırma yapıyorsun bana.''

''Benim alanım diş ya, diş! Ne işim olur benim kurşun yarasıyla?''

''Benim çok işim oluyor... Hem kurşunla hem de seninle.''

Gözlerini gözlerimden kaçıramadı bu kez. ''Benim de seninle çok işim var, belli oldu zaten,'' diye mırıldandı.

Saçları yüzümde dolanırken, o sıcaklığı tenimi her sıyırdığında yaramın acısını tamamen unutmuştum. Dalıp gitmiştim o dudaklara, yüzüne. Tek sorun, içimde garip bir uyuşma başlıyordu, göz kapaklarım ağırlaşıyordu.

''Güzel sardın, merak etme... Sorun yok,'' dedim zorlukla, kelimeleri toparlamaya çalışarak. ''İ- iyiyim ben.''

''Ateşin var hâlâ,'' dedi, elini tekrar alnıma, terleyen şakaklarıma koyarak. ''Çok terliyorsun, titriyorsun da. Ben bir doktor çağırayım en iyisi, kötü görünüyorsun, Dinçer.''

Tam yanımdan kalkıp gidecekken, sağlam kolumu hızla ince beline sardım ve onu yatağın üzerine, tam yanıma doğru çektim. ''Gitme hiçbir yere... İyiyim ben. Sakın kimseye haber verme. Uyursam da birazdan uyanır, giderim zaten.''

''Dinçer... Uyuma ne olur, korkuyorum ben,'' dedi, sesi bu kez yalvarır gibi çıktı.

Dişlerimi sıktım o keskin acıyla, belindeki elimle sırtını usulca okşadım ona güven vermek ister gibi. Gözlerinin içine baktım en derinden. ''Bu gece korkma, Belçim... Ben hayatımda hiç korkmadım. Ama bu gece, hayatımın en güzel gecelerinden birisi. Her şey geride kaldı bu kez... Ardıma bakarsam namerdim.''

Dolan gözleriyle tebessüm etti bana. Ben o tebessüme tutunmaya çalışırken, ne kadar dirensem de göz kapaklarım daha fazla dayanamadı ve ağır ağır kapandı. Bu manzaraya, onun bu kokusuna ölsem de gam yemezdim artık.

+++

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyordum ama bilincim yarı açık, yarı kapalıydı. Sıcacık, narin bir elin yüzümde dolandığını hissettim. Nemli, ılık bir bez çıplak vücudumda, göğsümde geziniyordu. Terleyen şakaklarımı, boynumu büyük bir şefkatle siliyordu. Sonra o el durdu. Belçim uykumda acıyla dişlerimi sıktığım o yerleri, çene çizgimi usulca, tüy gibi hafif öpücüklerle öpmeye başladı. Görmüyorum, duymuyorum sanıyordu... Hissedeceğimi, o dudakların tenimde bıraktığı o yangını bile bile öpüyordu beni gizlice.

Kaç saat geçti aradan bilmeden, gözlerimi nihayet tam anlamıyla araladım. Karşımda gördüğüm yüz, tam da bıraktığım o eşsiz yüzdü. Dolu gözleri, o kırık ama güzel tebessümü tam karşımda, yerli yerindeydi. Odanın hâlâ zifiri karanlık olmasından anladım; dışarısı aydınlanmamıştı, yine aynı büyülü gecede tutuklu kalmıştık ikimiz de.

''İyi misin? Nasıl hissediyorsun? Doktora gidelim mi artık?''

O telaşlı, ardı arkası kesilmeyen sözlerinin sonu gelmeyecekti, daha fazla konuşmasın diye araya girdim hemen: ''İyiyim, merak etme sen.''

''Telefonun çaldı birkaç kere... Sonra da şarjı bitti, kapandı tamamen.''

''Saat kaç şu an?''

''Dörde geliyor.''

Gözlerimi ondan ayırıp odayı inceledim yavaşça. Köşedeki küçük kuzine sobadan odunların çıtırdayarak yanma sesi geliyordu. Yatağımız tam da o sobanın yanı başındaydı. Işıklar kapalıydı; odadaki tek aydınlık, sobanın kapak aralığından sızan o kızıl, sıcak alevlerdi. Bir de pencereye ritmik bir melodi gibi vuran yağmurun sesi...

Kalkmak için hafifçe hamle yaptığımda, o küçücük avuç içini çıplak omzuma bastırarak beni engelledi sertçe. ''Kalkma sakın, yaralısın diyorum sana.''

''Telaşlanma kızım, iyiyim diyorum ben de.''

Usulca doğruldum yataktan. O ince beyaz geceliğinin üzerine kalın, örgü bir hırka giymişti şimdi. Saçları hâlâ darmadağındı, burnu o tatlı kırmızılığını koruyordu. Ama bu kez yüzüme o ilk günkü gibi yabancı, hırçın bakmıyordu; bakışlarında çok tanıdık, içimi eriten bir his vardı. Çok tanıdık ama kelimelerle tanımlayamadığım bir şey...

''Belçim... Yaramı falan siktir et şimdi.''

''Ayıplı konuşma şöyle benim yanımda!'' diye uyardı hemen, kaşlarını çatarak. ''Küfreden insan sevemem ben.''

Dudaklarımı birbirine bastırdım. ''Tamam, pardon... Demedim say, unut.''

''Bak, terliyorsun hâlâ... Titriyorsun da alttan alttan. Hadi kalk, gidelim doktora.''

Beni ikna etmek için sürekli konuşuyor, benim ne hissettiğimi dinlemiyordu bile. Yanımdan kalkıp gideceğini anladığım an, sağlam olan sol kolumu hızla ince beline sarıp onu sertçe kendime doğru çektim. Ne olduğunu anlamadan ikimiz de kendimizi onun o küçük yer yatağında, yan yana uzanırken bulduk. Bu ani yakınlık, sobanın sıcaklığından daha beter yaktı tenimi. Geceliğinin üzerinden bile vücudunun hatları göğsüme baskı yapıyordu.

''Gitme hiçbir yere... Sana diyeceklerim var benim.''

O narin, küçücük ellerini çıplak omuzlarıma koydu sabitlemek ister gibi. Başını hafifçe kaldırdı, yüzlerimizi tam anlamıyla hizaladı. Dudaklarından çıkan o heyecanlı, sıcak nefesler doğrudan dudaklarıma vuruyordu. Gözbebekleri büyümüştü.

''Ne diyeceksin sen bana?'' diye sordu fısıltıyla.

Gözlerimizi birbirine sıkıca bağladım, bakışlarımı en derinine gömdüm. Usul, derin bir nefes çektim içime. Tek bir kere bile sallanmadı sesim; çoktan içimde, ruhumun en ücra köşesinde yeşeren o duyguları bir askeri emir kadar net ve kesin döktüm ortaya:

''Belçim... Ben sana âşık oldum.''

Gözleri anında çillendi, bakışları titredi. ''Ateşin var senin,'' dedi, sesi koptu kopacaktı. ''Saçmalıyorsun şu an hastalıktan.''

''Ateşim varmış... Doğru. Sen ateş olmuşsun, yakıyorsun kızım beni burada.''

''Dinçer, hastasın diyorum... Sayıklıyorsun sadece, sabah unutacaksın.''

''Kapına geldim yara bere içinde, kan revan içinde... Odana açtın beni, şimdi kalbini de aç, Belçim. Öyle gelip geçici, anlık bir his değil bu, ben kendimden, ne istediğimden adım gibi eminim. Sevdalandım ben sana... Aşk de kara sevda de ne dersen de. Yandım sana ben, bitiyorum, tükeniyorum karşında... Seviyorum ben seni.''

Sözlerim bittiğinde aramızdaki o son incecik mesafeyi de kendisi kapattı. Alnını alnıma yasladı sıkıca. Tüm vücudunun benimle titrediğini hissettim; kalbinin o deli gibi atışı o küçücük odada, göğsümün üzerinde yankı yaptı resmen.

''Ateşin var... Hastasın...'' dedi, son bir kez kendini ikna etmek ister gibi ama sesi tamamen teslim olmuştu artık.

''Devam sensin...'' Buz gibi olduğuna emin olduğum dudaklarımı, o davetkar, yumuşacık dudaklarına yavaşça sürttüm. Teni tenimi eritiyordu. ''Devam sen de'' diye fısıldadım dudaklarının tam üzerine. ''Zehrim de senin dudaklarında... Devam da.''

Dudaklarımı ondan ayırdığım o salisede, bu kez o sabırsızca kendi dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Kolumu beline daha da sıkı, vahşi bir tutkuyla sardım, aramızda en ufak bir boşluk kalmayana kadar birleştirdim ikimizi. Teni tenime, canı canıma, soluğu soluğuma değdi bu gece. Yanı başımızdaki soba cayır cayır yanarken, odanın içinde bizim başlattığımız o yangın, o sobanın alevinden katbekat daha büyüktü artık. Geri dönüşü yoktu, birbirimizde kaybolmuştuk.

 

Bölüm : 29.09.2024 20:24 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...