
Selamsız sabahsız olmaz, nasılsınız bakalım?
Medyadaki hesap kof için açılan çok değerli bir hesap, paylaşımlarına hastayımz
Canımız Zora sarıldıkımızın 2. Kitabı çıktı 🥹 darısı?
her cuma bölüm günümüz, wp kanalımdan bilgi veriyo olcam
Uzun bir bölüm oldu, kısa diyenle arayı bozarım. Hadi Dinç ve Belçim size emanet.
⚫
5 Yıl Önce Diyarbakır
Dinçer Demirsoy
"Diyarbekir yoluna le Diyarbekir yoluna... Toydum düştüm toruna le toydum düştüm toruna."
Islıkla karışık mırıldandığım türkü, Halil abiden kalan o yarısı çatlak, dumanlı aynanın önünde tıraş olurken odanın rutubetli havasına karışıyordu. Jiletin yüzümde bıraktığı serinlikle beraber dilimdeki tını bir an duraksadı. "Bu sevdalar boşuna..."
Sahi, sevda denen şey neden boşuna olsun ki? Birinin bakışında dinlenmek, birinin gülüşünde memleketini bulmak nasıl boşuna sayılabilirdi? Tam bu derin düşünceye dalmışken bir sesle irkildim.
"Ne oluyor oğlum sabah sabah? Düğün dernek mi var?"
Başımı çevirdiğimde Ateş'le göz göze geldim. Görevden döner dönmez botlarını bile çıkarmadan yatağa yığılmış, belli ki uykusunu alamamıştı.
"Günaydın devrem," dedim neşeyle, sesimdeki enerji odayı doldururken.
Ateş uykulu, şişmiş gözlerle beni süzdü. "Daha kargalar kahvaltısını yapmadan ne bu neşe devrem? Hayır olsun."
Küflü, kırık aynada gördüğüm yansımam bile bugün gözüme farklı geliyordu. Gözlerimden taşan o tuhaf yaşama sevinci beni bile şaşırtırken, "İşim var devrem," diyerek geçiştirmeye çalıştım.
"Ne işin var devrem?" dedi Ateş, sesine iyice imalı bir ton yerleştirerek.
Belçim'le buluşacağımı söylemeye nedense utandım. Sanki söylersem o büyülü an bozulacakmış gibi hissettim. "At binmeye gidiyorum," dedim alelade bir sesle, ciddiyetimi korumaya çalışarak.
Ateş yatağında doğrulup kahkaha attı. "Atlara mı süsleniyorsun lan? Atlar seni böyle görse şaha kalkar!"
Aynadaki yansımama baktım. "Süslenmek ne alaka şimdi devrem?"
"Dinçer, gözaltında maske var lan! O ne öyle? Uzaktan kamuflaj boyası sandım.''
"Siktir!" diye mırıldandım içimden. Atlas gitmeden önce "Gözlerin yorgun görünüyor abim, şunları sür," diyerek elime bir şeyler tutuşturmuştu. Demek ki yanlışlıkla maskeyi sürmüştüm. "Krem değil o, yara vardı da ondan sürdüm," diye kıvırdım hemen.
"Siktir oradan!" dedi Ateş, yastığı kafasına çekerken. "Bayağı bildiğin süsleniyorsun işte. Aşık mısın nesin, çözemedim ki..."
Aldırmadan tıraş olduğum yüzümü ardı ardına soğuk suyla yıkadım. "Yok öyle bir şey," dedim. Yoktu... ya da ben öyle olduğuna henüz kendimi inandıramıyordum.
Ailemin gidişinden üç gün geçmişti. Onlarla geçirdiğim o iki gün, bana kendimi yeniden Ankara'daki o güvenli evimde gibi hissettirmişti. Annemin kulağıma mıhladığı o şefkatli sözler, babamın sessiz ama derinden gelen arkandayım deyişleri, amcamın o sarsılmaz desteği... Ama içimi delip geçen Atlas'ın sözleriydi.
"Hata da yapsan, en büyük günahlardan birini de işlesen ben yanındayım," demişti gitmeden önce. Bunu biliyordum, Atlas için hayatın katı kuralları yoktu, konu bensem geri kalan her şey teferruattı. Benim için dünyayı yakardı, bunu bilmek şu çorak topraklarda bana can suyu olmuştu.
Kocaman, uçsuz bucaksız bir ailem vardı benim. Biliyordum ki bir gün pes edip Ankara'ya dönsem, hiç kimse başarısızlığımı yüzüme vurmazdı. Aksine, "İyi ki geldin, çok özlemiştik," der ve beni sarıp sarmalarlardı.
Aile konusunda kendimi dünyanın en şanslı adamı sayıyordum ama onlar benim gibi bir belaya sahip oldukları için ne kadar şanslılardı, işte onu hiç bilmiyordum.
Tıraşın ardından üzerimi giyinme faslı başladı. Annemler gelirken bavul dolusu kıyafet getirdiği için bu konuda elim artık daha rahattı. Havaların o kavurucu sıcağı geri döndüğü için taş rengi keten bir gömlek ve altına da kahverengi bir pantolon seçtim. Bu nihai karara varana kadar üç kez kombin değiştirmiştim ama sonunda aynadaki görüntü içime sinmişti.
Kısacık saçlarımı sadece elimle öne doğru çekiştirip düzelttim. Silahımı ne olur ne olmaz diyerek belime yerleştirdim; bu topraklarda tedbir, nefes almak kadar elzemdi. Cüzdanımı cebime atarken içindeki nakit para bolluğunu fark edip duraksadım. Desteyi elime aldığımda araya sıkıştırılmış bir not gözüme çarptı.
"Beni ciğer yemeye davet etmesen de ben kardeşlik görevimi yaptım. Benden önce evlenme yeter!"
Altında Atlas'ın imzası vardı. İki yüz liralık banknotun diğer yüzünde ise Yaz'ın o incecik yazısıyla başka bir not duruyordu.
"Annemin sana gönderdiği parayı yine üstüne aldı sakın inanma abi. Seni bayağı bir seviyorum.''
Gülümseyerek parayı cüzdanıma geri koydum. Çıkmadan önce aynada son bir kez kendimi kontrol ederken Ateş yeniden seslendi.
"Dinçer... Sen aşık mı oldun lan?"
Ateş'e döndüm, yüzümdeki ifadeyi toparlamaya çalışarak. "Uyusana devrem sen sabah sabah, ne bu sorgu sual? Münker nekir oldun başıma.''
Ateş güldü, sesi uykulu ama keyifliydi. "Bunlar son meraklarım devrem, öleceğim yakında herhalde."
Kaşlarımı çattım, sesim aniden ciddileşip düşerken yanına adımladım. Ölü gibi uzanmış yatıyordu. "O nasıl laf devrem? Allah geçinden versin, ağzını hayra aç."
"Lan oğlum, o kadar parfüm sıktın ki odada oksijen kalmadı! Boğulup gideceğim, ondan diyorum."
Gömleğimin yakasını burnuma çekip kokladım. "Çok mu olmuş hakikaten?"
Ateş burnunu eliyle kapattı. "Özel Harekât merkezine uğramadan direkt git, bu kadar parfüme şehit veremeyiz, zayiat sayılır."
Umarım Belçim de bu kokuyu fazla bulup rahatsız olmazdı. "Kötü değil ama değil mi?"
"Kötü değil anasını satayım, hadi git lan kime gideceksen!"
"Ateş," diyerek durdum ve odanın köşesindeki sandalyeyi çekip karşısına oturdum. "Şey... Benim bir arkadaşım var, biriyle buluşacak. Ona çiçek almalı mı sence? Bilmiyor da bana sordu. Ben de pek anlamam."
Ateş sırıttı, tek gözünü açıp bana baktı. "Kızın en sevdiği çiçeği alsın, öküz gibi gitmesin."
"Öküz değil arkadaşım ama neyse..." dedim savunmaya geçerek. "Peki, en sevdiği çiçeği bilmiyorsa?"
"O zaman kuşburnu alsın."
"Kuşburnu ne alaka devrem?"
"E artık akşam yemeklerinde çorbanın yanında bile kuşburnu içiyorsun ya, onu götür işte!"
Belçim'in verdiği o kuşburnu çayını her gün içtiğimi fark etmişti demek ki. "Ben değil devrem, başkası diyorum!"
"İyi, çiçek alsın işte birader, ot gibi gitmesin."
Belçim gül demekti, ona gül mü alsaydım?
"Gül alsam olur mu?" diye sordum ve hemen toparladım. "Yani... Arkadaşım alsa olur mu?"
"Gül olmaz," dedi Ateş elinin tersini ağzına yaslamış esneyerek. "Kız istemeye giderken alırsın onu, ağır kaçar."
"Ben değil canım, arkadaşım soruyor," dedim sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak.
"O zaman zakkum alayım bari."
"Ne alıyorsun oğlum, penceredeki zakkum değil mi o? Al götür kıza, hem saksıda. Yıllarca bakar büyütür, ölmez de kolay kolay," dedi Ateş.
Ateş'in sözü üzerine gayriihtiyari pencerenin önündeki o narin ama inatçı zakkuma baktım. Haklıydı; Belçim ona benden çok daha iyi bakardı, onu soldurmaz, aksine çiçek açtırırdı.
"Zakkum köklendiriliyor mu, Ateş?" diye sordum, ciddiyetle saksıyı incelerken.
Ateş yorganı hışımla kafasından çekerek suratıma baktı. "Oradan bakınca bahçıvan gibi mi duruyorum devrem ya? Yat uyu diyeceğim, o da yok. Git hadi git!"
"Köklendirilir," dedim kendi kendime başımı sallayarak. "Neyse, ben hallederim."
Yanından kalkıp odadan çıkmadan önce saatimi taktım. O küflü aynada kendime son bir kez bakarken boynumdaki künyenin ters döndüğünü fark edip düzelttim. Metalin soğukluğu tenime değdi.
Dinçer Demirsoy, 0Rh+ Adana.
Evet, Adana doğumluydum. Annemin tayini oraya çıktığı için hayatım o sıcak topraklarda başlamıştı. Babam ise bizlere bakabilmek için işini bırakmıştı. Bizi annemden çok babam büyütmüştü; annem görev icabı sütünü sağar, babam da bize eşit derecede paylaştırıp içirirmiş. Tabii o adaleti ve eşitliği her zaman Atlas bozarmış. Ben daha bebekken başlamışım kendi hakkımı aramamaya, sessizce sıramı beklemeye.
Künyemi parmaklarımın ucuyla düzelttim. Bu künye, duşa girerken bile çıkarmadığım bir parçamdı; sanki tenime mühürlenmiş bir kimlik gibiydi.
Çıkmadan önce Ateş'e çaktırmadan bir fıs daha parfüm sıktım. Belçim için aldığım o özel hediyeyi ve penceredeki zakkumu kucağıma alarak odadan ayrıldım. Koridorda yürürken personelin beni işaret edip fısıldaşmaları kulağıma çalınıyordu, annemlerin gidişinin ardından hakkımda konuşulacak çok şey birikmişti belli ki.
Fırtına'ya gelince... Bugün onu burada bırakacaktım. Bugünümü tamamen bir gül güzeline ayırmak istiyordum. Belçim, bugünün de gönlümün de tek sahibiydi.
Arabamın yanına ulaştım. İlk iş bagajı açıp saksıyı dikkatle koydum. Ardından hediyemi arka koltuğa bıraktım. Direksiyona geçtim, Tam kontağı çevirecektim ki sağ kapı aniden açıldı.
"Dinçer, naber aslanım?" diyen Yusuf abiydi.
Yusuf abi, bu zorlu süreçte sağ olsun benimle bir abi gibi ilgilenmişti. "İyiyim abi, sen nasılsın?"
"Ben de iyiyim aslanım. Beni lojmanlara kadar atar mısın? Bizim hanım biraz ateşlenmiş, araba da evde kalmıştı."
"Abi ne demek, atla hemen," dedim. Yusuf abi yanıma bindi ve arabayı sürmeye başladım.
"Elinde gördüm de çiçek böcek... Hayırdır aslanım?"
Ensemden bir sıcaklık yükseldi, utandım. "At binmeye gidiyorum da abi," diyerek yalanımı sürdürdüm. Ateş ile araları çok iyiydi, birbirlerine her şeyi yetiştirirlerdi, dikkatli olmalıydım.
"Atı dikkatli sür o zaman," dedi Yusuf abi imalı bir sesle. İyice kızardığımı hissedince konuyu değiştirmek için can havliyle atıldım.
"Yengenin bir hastalığı var mı abi? Nesi var, neden ateşlenmiş?"
"Yok oğlum da... İlaç kullanıyor sık sık, onların yan etkisi sanırım," dedi. Sesi bir anda düştü, o neşeli Yusuf abi gitti, yerine omuzları çökmüş bir adam geldi.
"Ne ilacı abi?" diye sordum safça.
Yusuf abi bir süre sessizleşti, camdan dışarı baktı. "Çocuğumuz olmuyor bizim aslanım. On yıldır denemediğimiz yol, gitmediğimiz doktor kalmadı. Öyle işte..."
İçimde bir yerlerin cız ettiğini hissettim. On yıl... Dile kolaydı. "Anladım abi, çok geçmiş olsun. Üzülme, vakti zamanı vardır elbet," diyebildim sadece.
"Ben çok takılmıyorum aslında, benim için asıl olan hanımımın sağlığı, huzuru. Ama o çok istiyor be Dinçer. Her ay o umudu, sonra o hayal kırıklığını görmek beni bitiriyor."
"Hayırlısı olsun abi, Allah büyük.''
"Âmin aslanım... Bir kızımız olsun, adını Sare koyalım istiyorum. Bakalım, kısmet..."
Yusuf abinin bu sessiz hüznü yol boyunca içime oturdu. Kendi mutluluğuma giderken yanımda taşınan bu buruk hikâye, hayata dair çok şey fısıldıyordu. Lojmanların önüne geldiğimizde arabayı durdurdum.
"Eyvallah aslanım, hakkını helal et, işinden alıkoyduk seni," diyerek kapıyı açtı.
"Helal olsun abi, ne demek. Yengeye çok selam söyle, acil şifalar dilerim.''
Gülümsedi, kapıyı kapatmadan önce omzuma vurdu ve binaya doğru yürüdü. Ben ise derin bir nefes alıp rotamı tekrar gül güzeline kırdım. Yarım kalan heyecanım, Yusuf abinin hüznüyle harmanlanmış bir halde yola devam ettim.
Belçim'le buluşacağımız yer, onun köyünün hemen girişindeki o eski toprak yolun ağzıydı. Bana kalsa kapısının önüne kadar gider, onu oradan alırdım ama o, köyün çıkışına kadar yürüyüp orada buluşmamız konusunda diretmişti. Arabayı sürerken dikiz aynasından dişlerime, saçıma son bir kez baktım, heyecandan avuçlarımın içi buz kesmişti.
Onu bir ağacın gölgesinde, ürkek bir serçe gibi beklerken gördüğümde göğsümün tam ortasından aşağı ılık bir terin süzüldüğünü hissettim. Arabayı tam önünde durdurdum. Camı indirip en samimi gülümsememle, "Merhaba," dedim.
Belçim ise gülümsemek yerine gergin bir ifadeyle etrafı kolaçan edip hızla yan koltuğa atladı. "Merhaba," dedi nefes nefese. "Hadi gidelim mi hemen? Gören olacak şimdi."
Ben daha onun o duru güzelliğini sindirememiş, yüzüne bakmaya doyamamışken o kaçalım diyordu. Çaresiz, gaza bastım. Belçim koltukta dik bile oturmuyor, sanki bir suç işlemişiz gibi aşağı doğru kayıp saklanmaya çalışıyordu.
"Kim görecek ki? Ne bu panik, Belçim?" dedim, bir yandan da yolun boşluğunu kontrol ederek.
"Köyden biri görürse çok kötü olur," dedi korku dolu bir sesle.
Sesindeki korku beni çok öfkelendiriyordu ama onu üzmemek için bir şey diyemiyordum. "Neden kötü olsun? Alt tarafı bir arkadaşınla buluşuyorsun."
"Küçük yer burası, Dinçer. Erkekten arkadaş olmaz buralarda."
"Ne olur peki erkekten?" diye sordum, sesimdeki merakı gizleyemeyerek.
"Koca olur, Dinçer!"
Bu kızın bu kadar açık sözlü olması, her şeyi olduğu gibi yüzüme vurması beni her seferinde daha çok etkiliyordu. Bir şey söylemek üzereydim ki benden önce davrandı. "Araban güzelmiş, camlar filmli mi bari?"
"Filmli, merak etme. Hadi dik dur artık, belin ağrıyacak."
"İçim hiç rahat değil," diye ofladı Belçim. "Keşke bir yere gizlenseydim."
"Çuval geçir istersen kafana, Belçim. Tam olsun."
"Mantıklı aslında, sende çuval var mı?"
"Ne arasın kızım bende çuval?" diye güldüm ama onun bu huzursuzluğu beni de germeye başlamıştı. Arabayı ana yoldan çıkarıp ıssız bir tarlanın kenarına sürdüm ve kontağı kapattım.
Belçim büyük bir şaşkınlıkla bana döndü. "Neden durduk, Dinçer?'' diye sordu sesi endişeyle titreyerek ''Birisi görecek şimdi!"
Arka koltuğa uzanıp paketi elime aldım ve ona uzattım. "Sana hediye aldım. Şimdi tam da işine yarayacak bir şey."
Belçim'in kaşları havalandı, gerginliği yerini tatlı bir şaşkınlığa bıraktı. "Ne gerek vardı? Ne hediyesi bu?"
"Gerek olduğu için değil, Belçim. Gördüğüm an aklıma sen geldiğin için aldım.''
Titreyen elleriyle paketi açtı. İçindeki elbiseyi gördüğünde gözleri kocaman oldu, bir süre öylece bakakaldı. "Sen... Sen beni mi takip ediyorsun yoksa?"
Bu sefer şaşırma sırası bende idi. "Ne alakası var?"
"Bu elbiseyi geçen gün vitrinde gördüm ben," dedi hayranlıkla karışık bir sesle. "Uzun uzun bakmıştım."
"Ben de gördüğümde sen canlandın gözümün önünde," dedim gülümseyerek. Belli etmesem de aynı elbiseyi beğenmemiz çok hoşuma gitmişti.
Hafifçe gülümsedi. Ben de fırsattan istifade diğer çözümümü sundum. "İstersen bunu giy, hem daha rahat edersin. Bir de arka koltukta Atlas'ın bıraktığı safari model şapka var, yüzünü de güzelce kapatır, kimse seni tanımaz."
Fikir aklına yatmış gibiydi. "İyi de nerede giyeceğim ben bunu?"
Arka koltuğu işaret ettim. Belçim arkaya baktı, sonra tekrar bana döndü. "E hadi o zaman, in aşağı."
Hızla arabadan indim. Tarlanın ortasında, sıcak rüzgârın altında sırtımı arabaya yaslayıp beklemeye başladım. İçeriden gelen hışırtılar kalbimin ritmini değiştirirken, gökyüzüne bakıp gülümsedim.
"Ben hazırım," sesi kulaklarıma ulaştığında, sırtımı yasladığım yerden ayrılıp ağır ağır arkamı döndüm.
Döndüğüm an, sanki zaman durdu, göğüs kafesimin ortasında bir yerlerin sarsıldığını hissettim. Çarpılmıştım. Aldığım bej rengi, güllü elbise vücuduna tam oturmuştu. İncecik beline elimi sarmak istemekten alıkoyamadım. Kumaş her hareketinde su gibi akıyor, Belçim tarlanın ortasında açmış en nadide çiçek gibi parlıyordu.
"Çok... Çok güzel olmuşsun," diyebildim sadece. Sesim benden bağımsız, pürüzlü ve hayranlık dolu çıkmıştı. Dengemi kaybetmek üzereydim, dizlerimin bağı çözülür gibi oldu.
Mahcupça gülümsedi, yanaklarına o bildiğim kiraz pembesi hücum etti. "Teşekkürler," dedi fısıltıyla ve aceleyle arabaya doğru süzüldü. O yanından geçerken hafif bir rüzgâr esti; kokusu burnumun direğini sızlattı. Parfüm falan değildi bu, güneş görmüş pırıl pırıl bir sabun kokusu, taze ten kokusu... Öyle temiz, öyle doğaldı ki, ciğerlerimi o kokuyla doldurmak istedim.
Tekrar arabaya bindiğimizde içerisi bir anda onun varlığıyla, o tertemiz esintiyle doldu. Direksiyonun başına geçip kontağı çevirdim ama gözlerimi ondan almak hâlâ çok zordu.
"Eee," dedim neşeyle, gaza basıp yola koyulurken. "Saat tam sabahın onu. Koca bir gün bizim. İlk durağımız neresi olsun?"
Belçim, şapkasının kenarını düzeltip dışarıdaki akan manzarayı izlerken heyecanla bana döndü. "Diyarbakır denince akla önce orası gelir, Dinçer. Madem bizi gezdireceksin, ilk durağımız On Gözlü Köprü olsun. Dicle'nin sesini duymak lazım.''
"Emrin olur Gül Güzeli," dedim. "On Gözlü Köprü bizi bekler."
"Gül güzeli mi?" diye sordu. "Bir gül kadar güzel olamam değil mi?"
Gözlerimi yoldan ayırmadan, sesimdeki o derin titremeyi gizlemeye çalışarak, "Ötesi bile olursun," dedim. Sesim kısıktı, kalbimden sökülüp gelen bir itiraf gibi dökülmüştü dudaklarımdan. Aynadan gülümsediğini gördüm, o an dünya sanki birkaç saniyeliğine durdu ama ötesi olmadı, sessizliğin huzuruna sığındık.
On Gözlü Köprü'ye, yani o heybetli Dicle Köprüsü'ne vardığımızda arabayı uygun bir yere park ettim. Belçim inecekken bileğini zarifçe tutup durdurdum. Torpidodan aldığım gözlüğü ona takarak gülümsedim. ''Tüm eksiğimiz tamamlandı,'' dedim.
''Teşekkür ederim,'' dediğinde ben de gözlük taktım ve indik.
Belçim, üzerindeki o yeni elbisesi ve yüzünü yarı yarıya kapatan safari şapkasıyla tam bir turist gibi görünüyordu hem çok şık hem de buralardan değilmiş gibi gizemli.
"Diyarbakır turumuz başlasın!" dedi. Sesi öyle neşeli, öyle hayat doluydu ki içimdeki tüm yorgunluğun çekildiğini hissettim.
Telefonumu cebimden çıkardım. "Bir fotoğraf çekinelim, hatıra kalsın."
Bana muzip bir bakış attı. "Hatıranda kalacak mıyım sahiden?"
"Geleceğim olacaksın belki, kim bilir..." dedim. Bakışlarımda cevabı gizliydi ama o an sadece deklanşöre bastım.
Karede, arkamızda Dicle'nin nazlı akışı, yanımda ise dünyalara bedel bir gülüş vardı.
Beraber köprüye doğru yürüdük. Etraf kalabalıktı; turistler, yerli halk, satıcılar... İnsanlar yanımızdan geçip giderken, birinin ona çarpmasından ya da rahatsız etmesinden korkuyordum. Elimi beline sarıp onu korumama almak için kendimi zor tutuyordum; parmak uçlarım yanıyor ama mesafemizi koruyordum.
Belçim, köprünün taşlarına dokunarak yürürken anlatmaya başladı. ''MS 1065 yılında Mervaniler döneminde inşa edilen bu devasa yapı...'' diyerek köprünün tarihçesini anlattı. İlgiyle onu ve işaret ettiği yerleri izlerken bilmiyordu ki kendimden geçiyordum.
"Burayla ilgili çok hüzünlü bir hikâye vardır, Dinçer," dedi sesi durgunlaşarak. "Derler ki köprünün inşaatında çalışan genç bir usta, mimarın kızına sevdalanmış. Mimar ise bu aşka engel olmak için genci en tehlikeli kısımlarda çalıştırmış. Genç usta aşkını kanıtlamak uğruna canını dişine taksa da inşaat sırasında nehre düşüp hayatını kaybetmiş. Bu yüzden köprünün her taşında o ustanın ahı ve aşkı gizlidir."
Hikâyeden çok etkilenmiştim ama daha çok Belçim'in anlatışındaki o derinliğe takıldım. "Nasıl bu kadar detaylı biliyorsun her şeyi?"
Hafifçe gülümsedi. "Diyarbakır tarihi okumuştum ortaokulda, oradan aklımda kalmış."
"Okumayı hep mi böyle çok sevdin?"
"Günde üç kitap bitirdiğim zamanlar olmuştu," dedi özlemle. "Hâlâ da çok severim ama bazen hayat o kitaplardaki gibi akmıyor, vaktim olmuyor artık."
Duraksadım ve gözlerinin içine baktım. "Sen o hikayedeki kız olsaydın... Ne olursa olsun o ustaya kaçar mıydın?"
Belçim'in yüzünde hüzünlü ama kararlı bir tebessüm belirdi. "Ben o kız olsaydım eğer, önceliğim hiçbir zaman aşk olmazdı, Dinçer."
Şaşırmıştım. "Neden?"
"Çünkü hayatta aşktan çok daha önemli şeyler var," dedi, bakışlarını uzaklara, Dicle'nin sonsuz akışına çevirerek.
"Ne mesela? Sevdadan öte ne olabilir?"
"Başarı," dedi Belçim, sesi bu sefer her zamankinden daha net çıkıyordu. "Hak edilmiş, tırnakla kazınmış, bilek bükmüş bir başarı.''
Etkilenmiş miydim, yoksa o net tavrı karşısında ince bir sızıyla kırılmış mıydım bilmiyordum. Aşk, her şeyi göze alacak kadar büyük olamaz mıydı sahiden? Başarı, kalbin ritmini bu kadar kolay geçebilir miydi?
Bu düşünceler zihnimi bir sis bulutu gibi sararken, Dicle Köprüsü gezimiz de sona ermişti. Belçim'e dönüp, "Ben acıktım," dedim; sesimdeki o çocuksu açlık dürüsttü.
Belçim gülümsedi, gözleri kısıldı. "O zaman senin o koca mideni doyuralım," diyerek bir rehber edasıyla önden önden yürümeye başladı. Arkasından bakarken gözlerimi kıstım; bu seferki kısılma güneşin o yakıcı ışığından değil, onun bu dik başlı ama bir o kadar da büyüleyici hallerindendi.
Onun bu kendinden emin adımlarının sonunda beni mükellef bir Diyarbakır kahvaltısına götüreceğini sanmıştım. Ancak kendimi, bir simitçinin başındaki o mahşeri kalabalığın içinde, insanların üzerinden uzanıp simit almaya çalışırken bulmuştum. Üstelik aldığım simitleri de bir türlü beğendiremiyordum.
"Dinçer, daha kızarmış olanı alsana ya!" diye seslendi aşağıdan.
"Belçim, şu an bir adamın kafasının üstünden simit alıyorum, seçme şansım mı var? Beğensen ne olur?"
"Para vereceğiz, değmeli!" bahanesiyle tam dört simidi reddettirdi ve sonunda en kızarmış olanı bana zorla aldırdı. Adama parasını benden önce ödediğinde şaşırdım. Elindeki o çıtır çıtır simidi bana vermesini bekledim ama o, hiç istifini bozmadan kendisi büyük bir iştahla ısırdı.
"Ben çekeyim cefasını, sen ye sefasını... Güzel iş Belçim," dedim takılarak.
Gülümsedi, ağzındakini yutmadan önce: "Ama ben kızarmış severim ki," dedi şımarıkça.
"Yok, ben zaten çiğ seviyorum, Belçim. Böyle kuru olacak, hamur kalacak, hiç pişmemiş olacak."
Gülümseyerek ısırdığı simit o an boğazına kaçtı, öksürmeye başladı. Telaşla Heimlich manevrası yapmak için arkasına geçmeye yeltenmiştim ki kendini toparladı. "Gözün kaldı resmen!" diyerek, bir şey dememe fırsat vermeden simidin geri kalanını ağzıma tıktı.
O devasa simidi üç büyük ısırıkla mideye indirdiğimde Belçim bana hayretler içinde baktı. "Bilseydim sana dört tane alırdım," dedi.
Şöyle bir cüsseme, sonra onun elindeki küçük parçaya baktım. "Bir simitle doyacağıma sahiden inandın mı?"
"Merak etme, bu sadece başlangıç, kahvaltımız değil bu," diyerek bir adım yaklaştı ve parmak uçlarında yükselip kulağıma fısıldadı. "Senden çok param vardır benim, bakma öyle kılığıma kıyafetime."
Dediğini yapıp geri çekildiğinde arkasından bakakaldım. Bilseydi... Ne kılığına bakıyordum ne kıyafetine. Benim hatırım, o uykusuz ama ışıl ışıl bakan gözlerindeydi.
"Şimdiki rotamız, Hevsel Bahçeleri," dedi Belçim, adımlarını bu kez daha emin bir şekilde toprağa basarak.
Surların dibinden aşağıya, Dicle'nin o bereketli kıyılarına doğru bakarken anlatmaya başladı. "Bak Dinçer, burası Diyarbakır'ın kalbidir. Binlerce yıldır kimse bu toprağa dokunmamış, hep böyle yeşil kalmış.''
Hevsel Bahçeleri'ne bakarken o muazzam yeşilliğin güzelliği karşısında içim gidiyordu. Şehrin o bazalt siyahının hemen dibinde böyle canlı bir vahayla karşılaşmak büyüleyiciydi. Ama gel gör ki burası da insan kaynıyordu, fotoğraf çekenler, yürüyüş yapanlar, meraklı turistler... Belçim'in o ince beline yine elimi sarıp onu yanıma çekememiştim. Aramızdaki o bir karışlık mesafe, kalabalığın gürültüsüyle birleşince içimde garip bir sabırsızlık uyandırıyordu.
Onu hayranlıkla dinledim. Sesi rüzgârla beraber yaprakların arasından süzülüyordu. Bir süre sonra merakıma yenik düşüp sordum:
"Peki Belçim, buranın da bir hikâyesi yok mu?"
"Bildiğim kadarıyla yok," dedi omuz silkerek. "Ama her güzellik, içinde bir hikâye saklamayı hak ediyor."
"Haklısın," dedim tebessüm ederek.
Hevsel Bahçelerini gezerken, Belçim'in çiçekli eteklerinin uzun otlara dolanmasını izlemekten, ara ara heyecanla bana dönüp verdiği ek bilgileri can kulağıyla dinlemekten daha büyük bir mutluluk yoktu benim için. Dünya dışarıda gürültüyle dönüyordu ama biz o yeşil vahanın içinde, zamanın dışında asılı kalmıştık.
Belçim oldukça kültürlü, bilgili bir kızdı. Onunla geçirdiğim vakitte birçok şey öğreniyordum.
Saat nihayet öğleni vurduğunda şükrettim. Kuru simitle saatler geçirmiştim. Kendimizi yeniden arabada bulduk. Belçim'in titiz tarifleriyle Diyarbakır'ın o dar ama ruhu olan sokaklarına daldık.
"Seni Diyarbakır'ın en iyi ciğercisine götürüyorum," dedi, sesi, şehri yeni keşfeden birine en büyük sırrını veren bir rehber gibi gururluydu. Ben vites değiştirirken ellerimi, yola bakarken de profilimi çok dikkatli izlediğini fark ettim.
"Araba kullanmayı biliyor musun?" diye sordum.
"Yok ama çok istiyorum," dedi iç çekerek.
"Merakın var, belli."
"Genç bir kadının sahip olması gereken, kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak her şeye merakım var."
Belçim'in bu aydınlık gelecek hayalleri, hayata karşı olan o dimdik duruşu beni her seferinde daha çok kendine bağlıyordu. Bunları söylerken o uykusuz, yorgun gözlerinde beliren yıldızları birer birer toplayıp kalbime asmak istiyordum.
Konuyu biraz dağıtmak için, "Eee, nasıl gidiyor türev?" diye sordum.
Burnunu hafifçe dikerek, "O işi hallettim," dedi kendinden emin bir tavırla.
"Hadi oradan!" dedim alayla gülerek. "Daha geçen gün tarlada soru çözemiyorum diye ağlayan kimdi?"
Suratını hemen asıp kaşlarını çattı ama gözlerindeki o muzip parıltı sönmedi. "O konuşmamızda ille de şimdi tarlaya gel diye yalvaran sendin, Dinçer!"
"Ben yalvarmadım demiyorum... Ama sen de o vakitte bana kuşburnu getirdin."
"Aaa, kuşburnu hassas noktam!"
"Sayende benim de hassas noktam oldu. Akşamları çorba yanında bile içiyorum arkadaşlarım dalga geçiyor, düşün halimi."
Gülümseyerek bana baktı, o bakışta tarif edemediğim bir yakınlık vardı. "Şapşal mısın, Dinç?"
İsmimi kısalttığında içimde bir yerlerin titrediğini hissettim. "Dinç mi?''
Aniden duraksadı, sanki bir sınırı kazara geçmiş gibi yüzü kızardı. "Pardon, sadece ailen öyle diyordu, ağzımdan kaçtı."
"Hoşuma gitti diyorum işte, ne güzel söyledin."
"Ama sadece ailen diyor ona..." diye diretti.
"Olsun, ne fark eder?"
Bana yan yan baktı, sesi biraz daha düşünceliydi artık. "Ailen sana en yakın olanlar. Ben değilim."
Gözlerimi yoldan ayırıp kısa bir an ona baktım, kalbim göğüs kafesimi zorluyordu. "Olmak mı istiyorsun?"
Bakışlarını anında yola kaçırdı, eliyle önümüzdeki sokağı telaşla işaret etti. "Sola dönmen gerek."
"Kaçak dövüşüyorsun," dedim, sesimdeki imayı gizlemeden.
"Kaçak çay da lezzetli oluyor ama," dedi, konuyu ustalıkla saptırarak.
"Damakta aromatik bir tat bırakıyor, evet."
Bana yandan muzip bir bakış attı. "Peki, kaçak çay mı yoksa kuşburnu çayı mı?"
Hiç duraksamadım. "Kuşburnu."
Gülümsedi, bu cevabı beklediği her halinden belliydi. "Az kaldı, Dinçer. Merak etme, hemen bir park yeri buluruz."
Belçim'in bu özgüven dolu cümlesinin üzerinden tam kırk beş dakika geçmişti. Diyarbakır'ın öğlen sıcağında, o dar sokakların sıkışık trafiğinde dönüp duruyorduk. Klima son ayarda olmasına rağmen gerginlikten ve sıcaktan birbirimize sarmaya başlamıştık. Belçim artık dayanamayıp o safari şapkasını çıkarmış, kendini serinletmek için yelpaze gibi kullanıyordu.
"Sana dedim, az önceki o dar yere girecektin!" diye çıkıştı Belçim.
"Belçim, arabanın kıçı dışarıda kaldı diyorum, anlamıyor musun? Geçişi kapatacaktım."
''Gemi gibi araba alırsan böyle olur, hiçbir yere sığmıyor.''
''Arabamın ne suçu var, Belçim?''
"Bak, kırk beş dakikadır aynı caminin etrafında tavaf ediyoruz!"
"Hani park sorunu olmaz demiştin?" dedim, direksiyonu hırsla kırarken.
"Sorunu sen yarattın! Benim dediğim o köşeye girmeliydin, bak otoparkçı bile gel yapıyordu."
"La havle..."
"Hiç bana sabır çekme, Dinçer!"
"La havle sabır çekmek mi?" dedim merakla.
"Sabır ver Allah'ım gibi bir şey işte, sonuçta ucu bana dokunuyor."
"Senin yanında gerçekten çok şey öğreniyorum Belçim," dedim, bakışlarımı yola çevirerek.
"Park etmek hariç ama," dediğinde ikimiz de aynı anda gülmeye başladık. O anki gerginlik, kahkahayla havaya karışıp gitti.
Nihayet, dükkândan biraz uzağa da olsa arabayı dar bir aralığa sokmayı başardım. Belçim arabadan inmeden önce şapkasını iyice kaşlarına kadar indirdi, güneş gözlüklerini taktı ve aynadan kendine bakıp bana döndü. "Sen beni böyle görsen tanır mıydın?"
"Annen gelse tanıyamaz, öyle bir kamuflaj," dedim takılarak.
Yüzündeki gülümseme anlık bir gölgeyle kapandı. "Zaten gelmez," dedi sadece, kapıyı açıp inerken. Söylediği o iki kelimenin altındaki derinliği bilsem de o an üzerine gitmedim, sessizce peşinden yürüdüm.
Diyarbakır'ın o efsanevi kokularıyla harmanlanmış sokağına daldık. Durduğumuz yer, şehrin en köklü ve meşhur lezzet duraklarından biri olan Ciğerci Xale Meheme'nin önüydü. İçerisi ana baba günüydü, ocak başından yükselen dumanlar, bakır ayran taslarının birbirine vuruşu ve garsonların o kendine has hızıyla dönen bir çark gibiydi.
Belçim, gözlüklerinin üzerinden etrafı bir ajan gibi süzdü. "Tanıdık var mı diye bir bakmam lazım," diye mırıldandı.
"Masa seçme hakkı senin," dedim. "Nereye istersen oraya çökelim."
En köşedeki, dumanın biraz daha az ulaştığı ama her yeri görebileceği kuytu bir masayı gözüne kestirdi. Hızla oraya doğru süzüldük. Taburelere oturduğumuzda, Belçim hala şüpheyle etrafı kontrol ediyordu.
"Rahat ol Gül Güzeli," dedim, masanın üzerindeki taze yeşilliklere uzanırken. "Bu gözlüklerle seni ben bile zor seçiyorum. Tadını çıkar sadece."
Gözlüğünü hafifçe burnunun ucuna indirip etrafı son bir kez kolaçan ettikten sonra bana baktı. "Eğer biri görürse, bu ciğeri burnumdan getirirler."
"Olmayacak öyle şey," dedim güven verircesine.
Belçim'in isteğiyle ocak başına, yan yana dizilmiş taburelere oturduk. Karşımızda devasa bir mangal, üzerinde ise kor ateşin hararetiyle terleyen onlarca ciğer şişi vardı. Ustanın şişleri çevirişindeki o ritmik ses, cızırtılarla birleşip iştah kabartan bir melodiye dönüşüyordu. Biz siparişimizi verir vermez masa bir anda renk cümbüşüne döndü.
Belçim, önümüze dizilen küçük tabakları tek tek işaret etmeye başladı. "Bak bu sumaklı soğan salatası, ciğerin olmazsa olmazıdır. Bu ezme; acısı tam kararında, Diyarbakır usulü. Şu gördüğün ise közlenmiş biber ve domates, ama bunları sona sakla," diyerek eline bir çatal aldı. Küçük bir parça ezmeden alıp lavaşın üzerine sürdü ve bana uzattı. "Tat bakalım, böyle bir lezzet Ankara'da yok."
Lavaşın tadına baktığımda baharatın ve tazeliğin uyumu damağımı şenlendirdi. Onu izlemek, her bir mezeyi heyecanla tanıtışını dinlemek en az yemek kadar keyifliydi.
"Sen ocak başına daha önce geldin mi hiç?" diye sordu Belçim, merakla yüzüme bakarak.
"Ben Adana'da doğdum, Belçim," dedim gülerek. "Babam bizi altı aylıkken bile bebek arabasıyla ocak başına atıp kaçarmış. Bizim için ninniden çok şiş cızırtısı tanıdıktır."
Belçim bu halime içtenlikle güldü. "Babanı çok merak ediyorum gerçekten. Çok farklı bir adam olmalı."
"Çok eğlencelidir," dedim, gözlerimin önünde babamın o şen şakrak hali canlanırken. "Aynı Atlas gibi. Yerinde duramaz, her an bir espri patlatabilir."
Belçim şaşkınlıkla duraksadı. "Atlas'la nasıl bu kadar aynısınız, aklım almıyor gerçekten."
"İkiziz işte kızım," dedim omuz silkerek.
"Ama fiziksel olarak tıpatıp aynısınız," dedi beni süzerek. "Sadece sen... Sen biraz daha kalıplısın ve daha esmersin."
Gülümsedim. "Atlas güneşten nefret eder. Dışarı çıkmadan önce on kat koruyucu sürer, gölge kovalar. Ben ise pek bakmam öyle şeylere."
"Sen de yandın tabii Diyarbakır sıcağında," dedi Belçim, sesi yumuşayarak.
Gözlerinin içine derin derin baktım. "Diyarbakır'da yandım, doğru... Ama güneşten mi, orası tartışılır," dedim imayla. Yanaklarının hafifçe pembeleştiğini şapkanın altından bile görebiliyordum.
Tam o sırada usta, nar gibi kızarmış, dumanı üzerinde tüten on şiş ciğeri önümüze, o sıcak lavaşın tam ortasına bıraktı. Belçim hemen kollarını sıvadı. "Şimdi izle ve öğren, Dinçer. Diyarbakır usulü ciğer nasıl yenir, gösteriyorum."
Eline ince bir lavaş aldı. Şişlerden üç tanesini lavaşın içine hapsedip, diğer eliyle şişleri tek hamlede çekti. Ciğerler sıcak sıcak lavaşın içine döküldü. Üzerine bolca sumaklı soğan ekledi, bir tutam maydanoz serpti ve biraz da pul biber gezdirdi. Lavaşı sıkıca sarıp dürüme son halini verdi ve bana uzattı.
Bunu beklemiyordum. ''Benim için mi hazırladın?'' diye sordum.
''Tabi ki senin için,'' dediğinde bir dürümle dünyayı alır gibi oldum.
İlk ısırığı aldığımda ağzımda dağılan o yumuşaklık, baharatın o tam kararındaki acısı ve soğanın ferahlığı... "Belçim, bu... Bu başka bir şey," dedim hayranlıkla. "Hayatımda yediğim hiçbir ciğere benzemiyor."
"Beğenmene sevindim," dedi Belçim, ağzı kulaklarında.
İkimiz de büyük bir iştahla, etrafımızdaki gürültüye ve sıcağa aldırmadan ciğerlerimizi gömdük. Belçim her lokmada biraz daha mutlu oluyor, gözlüklerinin altından bana bakıp gülümsüyordu. Bu anın, bu lezzetin ve onun bu çocuksu neşesinin bitmesini hiç istemiyordum.
"Diş hekimliği seçme sebebin ne?" diye sordum, bir yandan közlenmiş biberin kabuğunu ayıklarken.
"Abim," dedi hiç duraksamadan.
"Abin mi istedi yani?"
"Çocuktuk," dedi, sesi o gürültülü dükkânın içinde birden yumuşacık bir tınıya bürünerek. "Dişi çok ağrıyordu, günlerce uyuyamadı. Amcamlar da geçer diyerek hastaneye götürmek istememişlerdi. O çaresizlikle bana dönüp, Keşke diş hekimi olsan, sen beni kurtarırdın, demişti. Belki o anlık can acısıyla söyledi, belki çoktan unuttu ama o cümle benim içime bir mühür gibi kazındı işte."
"Abine çok düşkünsün," dedim, sesimdeki takdirle karışık hüzünle.
"Abim hayatımdaki tek zaafım," dedi ve hemen ardından ciddileşip önümdeki tabağı işaret etti. "Duygusallığı bırak da şu közlenmiş soğandan da ye, ciğerin can yoldaşıdır."
Masadaki o yoğun ama samimi hava, önümüze konan küçük, cin biber tabağıyla bir anda değişti. Biberler o kadar parlak ve o kadar ben buradayım diyordu ki, aramızda sessiz bir meydan okuma başladı.
"Diyarbakır'ın acısıyla aran nasıl, Dinçer Bey?" dedi, gözlüğünü burnunun ucuna indirip meydan okurcasına bakarak.
"Adanalı sayılırım diyorum, Belçim. Sence?"
"O zaman bir yarışma yapalım," dedi muzipçe. "Şu biberlerden aynı anda yiyeceğiz. Kim önce ayranına sarılırsa ya da yandım derse hesabı o öder."
"Kabul," dedim, en büyük biberlerden birini seçerek.
Gülümseyerek en küçüğünü değil, aralarından en damarlı görünenini seçti. "Üç deyince."
"Kim üç diyecek?" dediğimde sustu, muzip bir bakış attı. "Pamuk burada olsa keşke," dedim iç çekerek, evdeki o küçük can dostumu özlediğimi fark edip.
"Pamuk'u yiyoruz şu an zaten," dedi Belçim, tabağındaki ciğerden bir parça ağzına atarak.
"Demesene öyle," dedim ikaz eder gibi, hayalimde canlanan görüntüden rahatsız olarak.
"Of Dinçer, dana ciğeri bu, sakin ol."
"Peki, öyle olsun."
"Tamam hadi, başlayalım o zaman."
Aynı anda biberleri ağzımıza attık. İlk saniye her şey normaldi; sadece bir biber tadı... Ama ikinci saniye, ağzımın içinde küçük bir atom bombası patlamış gibi hissettim. Acı, genzimden kulaklarıma kadar bir yangın gibi yayıldı. Gözlerimden yaş gelmemesi için kendimi kasmaya başladım, ensemden aşağı bir ter boşaldı. Belçim'e baktım. Yüzü kıpkırmızı olmuştu, dudakları hafifçe titriyordu ama pes etmemek için lavaşını sıkıyordu. Ben ise Adana gururumu korumak için dişlerimi sıktım. Fakat onun bu zaferini kutlamasını, o çocuksu sevincini izlemek, hesabı ödemekten çok daha cazip geldi.
"Pes ediyorum," dedim yalandan ayran tasına sarılırken. Ayranı kana kana içerken Belçim'in yüzündeki o zoraki ciddiyet dağıldı, dükkânın gürültüsünü bastıran büyük bir zafer kahkahası patlattı.
"Hani Adanalıydın?"
"Diyarbakır acısı başka bir seviyeymiş," dedim, hala yanıyormuş gibi yaparak.
"Hile yapmadın değil mi?" dedi, şüpheyle gözlerimin içine bakarak.
"Asla," dedim, acının gerçekten kızarttığı gözlerimle ona gülümseyerek. "Gerçekten yandım Belçim."
Belçim, kazandığı zaferin tadını çıkararak ciğerine geri döndü. Ben ise hesabı ödemek için cüzdanıma uzanırken, onun o mutlu halini izlemenin aslında günün en büyük kazancı olduğunu biliyordum.
"Bunun üzerine künefe gider," dedim iştahla.
Belçim gülümsedi. "Gider ama en iyi künefe burada değil. O yüzden kalkıyoruz, önce Ulu Cami'yi gezelim, sonra seni şahane bir künefeciye götüreceğim."
Hızla hesabı ödeyip arabaya geçtik. Ulu Cami'nin yakınına park ettiğimizde Belçim çantasından bir başörtüsü çıkarıp saçlarını özenle örttü, hırkasının düğmelerini ilikledi. O anki dinginliği, yüzüne çöken ifade beni bir an duraksattı.
Caminin devasa kapısından içeri girdiğimizde bizi serin, huzurlu bir hava karşıladı. Taş duvarların heybeti ve içerideki o derin sessizlik insanı ister istemez kendi içine döndürüyordu. Belçim, tavanlardaki işlemeleri, hat yazılarını hayranlıkla izlerken fısıldadı. ''Camiye ne zaman girsem dünya ufacık kalıyor.''
Onun bu etkilenmiş hali beni de içine çekti. Ezanın o yanık sesi kubbede yankılanmaya başladığında, ikimiz de durup birbirimize baktık.
"Ben bir namaz kılayım," dedim içimden gelen bir huzurla. Belçim başını salladı. "Ben de üst kata, kadınlar bölümüne geçiyorum o zaman. Çıkışta avluda buluşuruz."
Saf tuttuğumda zihnimdeki tüm gürültü kesildi. Secdeye vardığımda önce Halil abim için dua ettim; onun mekanının cennet olması, huzur bulması için... Sonra, kalbimdeki o yeni ama devasa sızıyı, Belçim'i düşündüm.
"Allah'ım," dedim içimden. "Eğer birbirimize şifa olacaksak, eğer ikimiz de bu yolda mutlu olacaksak bizi birbirimize bağla. Ama sonu hüsran olacaksa, birbirimizi daha fazla bozup kırmadan yolumuzu ayır."
Selam verip camiden çıktığımda üzerimdeki ağır yüklerin hafiflediğini hissettim. Avluya doğru yürüdüğümde Belçim'i gördüm. Başörtüsünü hafifçe gevşetmiş, merdivenlerin eşiğinde bembeyaz bir köpeği seviyordu. Köpek o kadar uysaldı ki, Belçim'in şefkatli elleri altında adeta mayışmıştı.
Yanına gidip diz çöktüm, elimi köpeğin yumuşak tüylerine daldırdım. "Sana benziyor," dedim gülümseyerek.
"Nesi bana benziyormuş?" diye sordu, gözlerinde o muzip parıltıyla.
"Sevgi görünce hemen yelkenleri suya indiriyor."
Belçim güldü, köpeğin kulağını hafifçe okşadı. "Sevgi karşısında kim direnmiş ki ben direneyim, Dinçer?"
Gülümsedim. ''Sevgi direnmek değildir.
Tekrar arabaya bindiğimizde aramızdaki o gergin ama tatlı hava devam ediyordu. Belçim başörtüsünü katlayıp çantasına koydu.
"Eee?" dedi emniyet kemerini takarken. "Nasıl gidiyor gün sence?''
Gülümsedim. ''Çok huzurlu bir gün geçiriyorum, sayende.''
Gülümsedi. ''Sayende.''
Belçim'in künefecisine geldiğimizde yine zor park alanı bulup indik. Belçim yine şapkasını ve gözlüğünü taktı, etrafı kontrol ede ede ilerledi ve dükkâna girdi. Onun bu hali öfkelendiriyordu.
Belçim'in seçtiği yere oturup, siparişlerimizi verdik. Künefelerimizi beklerken çaylarımızı yudumluyor, sohbetin gittikçe derinleşen dehlizlerine dalıyorduk.
"Elife öğretmen mesaj atmış, bana test kitabı aldığını söylüyor. Eve değil, doğrudan okula gitmem lazım bugün," dedi telefonuna gelen mesaja bakarak.
"O kim?" diye sordum, sesimdeki merakı gizleyemeden.
"Elife öğretmen, köyümüzün öğretmeni."
"Arkadaşın mı yani?"
"Hayır, o öğretmen, ben ise bir çobanım."
"Bu arkadaş olmadığınız anlamına gelmez, Belçim."
"Gelir," dedi düz bir sesle, aradaki o görünmez ama katı sınırı hatırlatırcasına.
"Ben de polisim ama arkadaşız."
Bana bakıp hafifçe gülümsedi. "Sen başkasın."
"Nasıl başkayım?" dedim, kalbim bu cevabı bekliyormuş gibi hızlanırken.
"Geçen bir tarhana sattım, sorma," dedi çayından büyük bir yudum alarak konuyu ustalıkla değiştirip. "Köye tatile gelen İstanbullular organik şeylere bayılıyor artık."
Onun konu değiştirme çabasına saygı duyuyordum. "Tarhana kuru muydu?"
"Ben kuru yaparım, yaş tarhana Batı Karadeniz'de meşhur."
"Biz hep yaş tarhana yedik," dedim, Ankara'daki kış akşamlarını hatırlayarak. "Kastamonu'dan gelirdi. Sultan Nine vardı, o yolluyordu."
"Nasıl yapılıyor ki o?"
"Ne bileyim Belçim nasıl yapılıyor, biz tüketiciyiz."
"Beceriksiz misin yoksa?" diyerek takıldı bana.
"Hayatta kalacak kadar yemek yapabiliyorum, hem hatırlatırım..." diyerek ellerimi masanın üzerine koyup ona gösterdim. "Sana kendi ellerimle börek açtım ben."
Belçim havada kalan elime, tıpkı o tarladaki akşam gibi elini uzatıp kendi eliyle denkleştirdi. "Ellerin kocaman," dediğinde yüzümde engelleyemediğim bir gülümseme oluştu.
"Senin elini daha iyi tutabilmek için..." diyerek parmaklarımı parmaklarına geçirdim ve ellerimizi masanın üzerine yasladım. Bu sessiz tutuşma belki de üç saniye kadar sürdü; Belçim elini yavaşça çekip tatlısına döndü. Etrafı süzen o tedirgin bakışlarından anlamıştım ki, bu yakınlık onu şu kalabalıkta huzursuz etmişti. Kendi kendime içim sıkıldı, onu rahatsız ettiğim için bir an pişmanlık duydum.
Tatlılarımızın ardından kendimizi Diyarbakır'ın o göğü yırtan heybetli surlarının dibinde bulduk. Dar ve dik taş merdivenlerden yukarı tırmanırken, binlerce yıllık bazalt taşlarının o kendine has puslu siyahlığı, sanki şehrin tüm sırlarını saklıyormuş gibi duruyordu. Yukarı çıktığımızda manzara ayaklarımızın altına serildi; bir yanda şehir, diğer yanda Dicle'nin bereketlediği o uçsuz bucaksız yeşil Hevsel. Çin Seddi'nden sonra dünyanın en uzun ve en geniş savunma duvarları olarak bilinen bu surlar, üzerinde yürüdükçe insanı kendi küçüklüğüyle yüzleştiriyordu.
Belçim ile yan yana, o devasa taş blokların üzerinde adımlarken, onun tarihe ve etrafındaki her detaya olan ilgisini hayranlıkla izliyordum.
"Bu surlar neden kalkan şeklinde, biliyor musun?" diye sordu, rüzgâr şapkasının kenarlarını uçuştururken.
Bu kez anlatma sırası bendeydi. "Hz. Yunus, bir balığın karnında kırk gün kırk gece mahsur kalmış. O balığın karnında geçirdiği süre boyunca dışarıda bu surların inşası devam etmiş. Hz. Yunus balığın karnından çıktığı an, surların yapımı da tamamlanmış. Bu yüzden surların kuş bakışı görüntüsü o balığı andırır derler."
Belçim hayranlıkla surları izlerken devam ettim. "Tabii işin aslı daha farklı, bu surlar Roma döneminden Bizans'a, oradan İslam devletlerine kadar her medeniyetin bir tuğla eklediği devasa bir savunma kalkanı aslında. Ama balık hikâyesi, bu toprakla bütünleşmiş bir kere."
Belçim başını yavaşça salladı. "İnandığın hikâye, gördüğün surlardan daha gerçek bazen, Dinçer."
"Hayatta da öyle değil mi?" diye sordum.
"Hayatta da öyle ama inandığın şeyi gerçek yapmak da senin elinde."
"Katılmıyorum," dedim, surların kenarına yaklaşıp aşağıya bakarak. "Hayat o kadar kolay değil, en azından her insana karşı."
"Her insandan değil, senden benden bahsedelim," dedi doğrudan yüzüme bakarak. "Mesela sen değişmek istiyorsun, kof olmak istemiyorsun, ayakların yeri ezsin istiyorsun. Buna inandığında yapmak daha kolay. Ayrıca her yönden şanslısın."
"Onu nereden anladın?" diye sordum yüzüne dikkatle bakarak.
"Dinçer, zengin bir adamsın. Hiç bana öyle her şey para değil deme, hayatta her şey para. Gücün altını kazısak oradan da para çıkar. Fakir birinin değişmek istemesi daha tutkuludur belki ama çabasını destekleyecek maddiyatı olmadığı için kurur kalır."
"Zengin oluşum hemen değişebileceğim anlamına gelmez, Belçim," dedim savunmaya geçerek.
"Ama bu yolda imkânların artar. Karakoldan bunaldığında tek şıkla ayrı eve çıkabilirsin, kötü bir olay yaşadığında arabana atlar gezersin. İstediğinde en iyi psikologlara gidebilir, adını dahi bilmediğim türden psikolojik destekler alabilirsin. Varlıklı ailenin her zaman arkanda olduğunu bilmek bile bir güç hissettirir insana,'' derken bir adım daha yaklaştı. '' Mesela Dinçer, işini bıraksan ne olur?''
''Hiçbir şey,'' dedim sakin bir sesle.
"Bak, Atlas gibi bir kardeşe sahip olmak bile kocaman bir şans," dedi Belçim.
"Sahip olduklarım kıymetli, senden duyunca daha da kıymetlendi," diye gülümsedim. Sözleri, kanıksadığım aileme ne kadar şükretmem gerektiğini bir tokat gibi yüzüme çarpmıştı. Sırtımı yaslayacak bir duvarın olması en büyük lükstü.
"Tam da bu yüzden içindeki hırslı adamı çıkar," diye devam etti. "İyi ol ama kolay olma. İnsanlar seninle konuşurken yumurta kabuğunda yürür gibi dikkatli olmalı." İç çekerek ekledi.
Belçim'in sözleri Fırtına ile yaşadığım fırtınanın ardından bana çok iyi hissettirmişti. ''Meslek hayatımda peki, orada da mı?''
''Nasıl bir polissin bilmiyorum ama seni tanıdığım kadarıyla kötü olmadığına eminim. Ama burada da öyle bir geliş ki, kendinden memnun ol önce. Öyle bir gelişeceksin ki, bastığın yer cüssenden değil, güveninden titreyecek. Komiser olduğunda ilk hediyeni ise sana ben alacağım.''
"Ne alacaksın bana?" diye sordum. Sırf bana hediye alacağı için bile hemen komiser olmalıydım.
Gülümseyerek, "İçine Pamuk'un resmini koyman için kuzulu bir çerçeve," dedi.
"Yanında sen de olursan kabul ederim," dedim.
Gözlerimin içine bakıp gülümsedi. "Sen de olursan, olurum."
"Senin olduğun her yerde olmak isterim," dediğimde içim titredi. ''Yer bile uyar.''
"Pamuk sen komiser olana kadar büyür," diye fısıldadı.
"Onu koruyacağım."
"Koru," dedi yumuşacık bir sesle.
"Peki, senin için çok mu zor?" diye sordum kısık bir sesle.
Hafifçe gülümsedi ama bu kez gülüşünde hüzün vardı. "Evet, tabii ki zor. Ama ben zoru kolay kılmak için çalışıyorum. Senin anlayamayacağın, dünyanda yeri olmayan şeyler benim hayatımın en büyük sorunu. Kadınlık mesela... Evlilik yaşımın gelmiş olması, annem babam olmadığı için amcamların beni okutmak istememesi, hiçbir zaman evde pişen tavuğun en iyi yerinin bana kalmaması... Bunlar çok ufak ama izi derin kalan hisler."
Onu dikkatle dinlerken gözleri birden parıldadı, o hırslı çocuk geri geldi.
"Ben hayatıma bir kuyuda başladım, Dinçer. O dipten daha aşağı inmek de elimdeydi fakat ben tırmanmayı seçtim. Çalıştım, çabaladım, liseyi bitirdim. Üniversite sınavına gitmeyeyim diye kimliğimi saklayan amcama inat, ertesi yıl daha çok çalıştım mesela. Şimdi girsem bir sınava, çok iyi bir seviyede olduğuma eminim. Neden biliyor musun? Çünkü fakirin hırsı her şeyden üstündür. Ve ben bu hayatta görüp görebileceğin en hırslı insanım."
Onun bu dik duruşu, tırnaklarıyla kazıyarak var olma çabası karşısında kelimelerim boğazıma dizildi. O, bu devasa surlardan daha güçlü bir kale inşa etmişti kendi içine. Ve ben o an, ona sadece hayran değil, aynı zamanda minnettar olduğumu hissettim; bana hayatın gerçek kalkanının hırstan ve inançtan yapıldığını gösterdiği için.
Belçim'in zarif bileğinden tuttum ve surların ucuna kadar geldik. ''Söz verelim,'' dedim. ''Değişmeye başarmaya,''
Belçim gülümseyerek surların eşsiz manzarasına baktı. ''Diyarbakır surları şahit olsun ki, diş hekimi olacağım. İstediğim şehirde yaşayacağım, başaracağım ya. Başaracağım!''
Belçim'in ardından aynı onun gibi bağırdım. ''Diyarbakır surları şahit olsun ki, zor adam olacağım! Çok başarılı bir polis olacağım! Bastığım yer titreyecek!''
Birbirimize bakıp gülümserken mutluluktan söz etmediğimize çok pişman olacağımızdan habersizdik.
Diyarbakır'ın tarih kokan sokaklarını geride bırakırken, Belçim'in her cümlesi zihnimde bir şiir gibi yankılanıyordu. Dönüş yoluna geçmeden önce ona bir sürprizim olduğundan habersizdi.
"Yanlış yöne saptın," diye uyardı Belçim, kaşlarını merakla çatarak.
"Yolum doğru," dedim, sesimdeki gizemli tonu koruyarak.
Nereye gittiğimizi sormak için dudaklarını araladı ama vazgeçti. Bakışlarını dışarıdaki eski Diyarbakır evlerine çevirdi. Arabayı o meşhur siyah bazalt taşlı konağın önünde durdurduğumda, tabelayı görünce gözleri bir anda parladı. Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi.
"Dinçer!" dedi, adımdaki her harf sevinçle titreyerek. "Burası..."
"Çıkınında kitabını görmüştüm," dedim arabadan inerken. "Meraklısın biliyorum."
"Çok meraklıyım hem de!" diyerek hevesle içeriye attı kendini.
Konağın avlusuna adım attığımızda bizi o meşhur Diyarbakır mimarisi karşıladı. Orta avluda buz gibi akan suyun sesi, siyah beyaz taşların estetiği ve gökyüzüne açılan o ferah boşluk insanın içini deşiyordu. Belçim, taşların üzerinde adeta uçarak geziyordu. İçerisi öyle sessiz ve öyle yaşanmışlık doluydu ki; sanki her köşe başından bir dize fırlayacak gibiydi. İki yakın arkadaş müzeyi doyasıya keşfetmeye başladık.
"Ee," dedim, odaları gezip bahçedeki gölgeye sığındığımızda. "O kadar eşyasına, kitaplarına göz gezdirdik. En sevdiğin şiiri hangisi oldu ya da aklında ne kaldı?"
Belçim, şapkasının kenarıyla oynayarak bana döndü. "Senin yok mu peki bir favorin?"
"Ben şiir okumayı pek sevmem Belçim," dedim dürüstçe. "Ben şiiri izlemeyi severim."
Bakışlarımı doğrudan onun üzerinde sabitlediğimde ne demek istediğimi anlamıştı. Hafifçe yutkundu, bakışlarını kaçırdı. "Ben severim," dedi kısık bir sesle. "Hatta bir tanesi vardır ki..."
Durdu, derin bir nefes aldı. Gözlerini kapatıp sanki o anı yaşıyormuş gibi ezbere okumaya başladı.
"Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır. Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor."
Duyduğum dizelerle birlikte olduğum yere çivilendim. O ferahlatıcı rüzgâr tam o an ciğerlerime dolmuş gibi hissettim. Öyle bir içten, öyle bir bana bakarak söylemişti ki; bir an dengemi şaşırdım. Ağzım hafifçe açık kalmış, sersemlemiş bir halde ona bakıyordum.
"Hı?" dedim, aptalca bir ses çıkararak. Sonra kendimi işaret ettim, sesim titreyerek. "Ben mi? Yani... Rüzgâr benden mi esiyor?"
Belçim'in yüzü bir anda elbisemdeki çiçeklerin rengine döndü. Utancından şapkasını iyice öne eğdi. "Şiir bu Dinçer! Şairi ben değilim, Cahit Sıtkı.''
Elimi hemen enseme attım, ne yapacağımı bilemez bir halde saçlarımı karıştırdım. "Pardon... Ben bir an şey oldu... Yani şiir öyle güzel gelince, sanki sen diyorsun gibi... Kusura bakma, ben biraz daldım herhalde."
Belçim hafifçe kıkırdadı ama hala kafasını kaldırmıyordu. Birkaç kitap daha okuduk, Belçim bana satılar okurken gözlerime hiç bakmadı.
Müzeden çıkmadan ikimiz de buraya birer not bıraktık. Onun ne yazdığını göremedim ama ben, ''Hayatımın en mutlu günlerinden birisi,'' yazmıştım.
Diyarbakır turumuz müze ile sonlanmıştı. Geri dönüş yoluna geçmiştik. Belçim'in tavsiyesiyle annemlere göndermek için şehre özgü ne varsa yüklenmiştim, hasır bilezik benzeri takılar, örgü peyniri, meşhur Diyarbakır çöreği ve çeşit çeşit baharatlar.
"İyi paketle bunları, Dinçer," dedi Belçim paketlere bakarken. "Yolda zarar görmesinler.''
Yola çıktığımızda sessizliği Selvi'nin araması böldü. Belçim derin bir nefes alıp telefonu açtı:
"Efendim Selvi... Hayır, tarlada değilim. İneklerde de değilim, köyde de değilim. İbrahim aramadı beni, nerede olduğumdan sana ne? Bir saate evde olacağım, konuşuruz. Kapat şimdi."
Telefonu sertçe kapattığında, aklıma takılan o isim dilimin ucuna gelse de direkt hesap soran adam konumuna düşmek istemedim. Konuyu dolandırdım.
"Selvi ile pek anlaşamıyorsun sanırım?"
"Selvi kıskanç biri," dedi camdan dışarı bakarak. "Kötü bir hayatım olmasına rağmen bazen beni bile kıskanıyor."
"O okuyor mu?"
"Hıhı, Adalet okuyor."
"Kötü biri gibi hissettim onu," diye mırıldandım.
"Kötü değil, salak sadece. Annesi babası çok dolduruyor onu."
"Dolmamak onun elinde ama," dedim kaşlarımı çatarak.
"Doğduğu evin izleri var üstünde, Dinçer. Değişmek istemiyor, kendini geliştirmekle uğraşmıyor."
"Hâlâ onu koruyorsun ama."
"Hayatını biliyorum çünkü," dedi sesi kısalarak. "Ahlak bekçisi abileri var, annesi çıkarcı... Babası kısa etek giydiğini duysa, onu önüne gelen ilk adama satar."
"Elinden gelse onu o hayattan çeker alırsın, öyle birisin sen."
Belçim acı bir gülümseme sundu. "Kendimi ve abimi kurtardıktan sonra bana arka çıkmayan kimseyle işim olmaz. Bakma, öyle çok iyi niyetli biri değilim ben. Hak edene hak ettiğini veririm. Sadece Selvi'nin iyiliğini de gördüm."
"Mesela?"
"Mesela 18 yaşındayken amcam beni mahalleden birine vermek istedi. Günlerce ağladım. Selvi gidip polise haber verdi, amcamı bayağı zorladılar. Abim için de destek oldu. Kıskançlığı olmasa iyidir aslında."
''Seni on sekiz yaşında evlendirmek isteyen amcanı sikeyim,'' dedim vites artırırken.
Belçim'in kuru dudaklarından gür bir kahkaha koptu. ''Kusura bakma tutamadım kendimi.''
''Bunlar nasıl amca yenge ya?''
''Senin bildiğin gibi değiller işte, boş ver. Bu gibi şeylere üzülmeyi bıraktım ben, sen de takılma.''
Başımı salladım, derin bir nefes aldım. Belçim'in uğradığı haksızlıkları, kötü yaşam şartlarını sindiremiyordum.
Vitese giden elime soğuk bir el değdiğinde irkildim. Başımı çevirip baktığımda Belçim'in kökten kesilmiş tırnaklarına sahip elini gördüm. ''Sinirlenme, damarların patlayacak,'' dedi muzip bir sesle.
Sakinleşmeyi diledikçe öfkelenmem gereken konular artıyordu sanki. "İbrahim kim?"
Hafifçe gülümsedi. "Selvi tanıştırdı, diş hekimliği fakültesi öğrencisi. Ondan not alıyorum, beraber ders çalışacağız."
İçimdeki huzursuzluk büyüdü. "Benimle çalışsan olmaz mı?"
"Ama İbrahim diş hekimliği okuyor, Dinçer. Dersleri biliyor, kitaplar onda."
"Ben de okuyan birini bulurum. Ondan öğrenir, sana öğretirim. Olmaz mı?"
Belçim şaşkınlıkla bana döndü. "Ne bu ısrar? İbrahim sadece arkadaşım, karışma istersen."
"İsmi de güzel değil ki zaten," diye homurdandım direksiyonu sıkarken.
"Allah Allah! Senin ismin çok mu harika, Kamuran?"
"Sen sus, Marziye. Gülerler adama!"
Sinirle direksiyonu kırıp arabayı aniden sağa çektim. Toz bulutu kalkarken Belçim emniyet kemerine tutundu. Bakışlarımı ona çevirdim, ciddiyetimle gözlerini büyüterek bana baktı.
"Geç direksiyona," dedim sertçe.
"Ne? Saçmalama Dinçer,'' dedi gözleri büyürken. ''Ben kullanamam!"
"Bir şeyi başarmak istiyorsan, başlayacaksın. Hadi bin.''
"Hayır, vallahi yapamam! Bir yere çarparız, geberir gideriz.''
"Ben yanındayım. Hadi, itiraz istemiyorum."
İstemeye istemeye koltukları değiştirdik. Belçim direksiyonun başında tir tir titriyordu. Ellerini direksiyona yerleştirdiğinde, heyecanını yatıştırmak ister gibi parmaklarının üzerine ellerimi koydum.
"Önce derin bir nefes al," dedim sesimi olabildiğince yumuşatarak. "Sakin ol.''
Belçim titreyen bir nefes alıp kontağı çevirdi. Debriyaja basarken dişlerini sıkıyordu. "Dinçer, ya yapamazsam? Ya bir yere vurursak?"
"Ben yanındayım diyorum ya. Hadi, yavaşça kaldır ayağını debriyajdan, hafifçe gaz ver... Hah, işte böyle."
Araba sarsılarak ileri atıldığında Belçim küçük bir çığlık attı. Direksiyonu sanki canını kurtarmak ister gibi sıkıyordu.
"Topla direksiyonu, hayır hayır! Sağa çok kırma! Belçim, çimenlere girme, bak yoldan çıkıyoruz! Topla, çevir sola doğru!"
"Ay yapamıyorum, giriyor çimenlere!" diye bağırdı panikle.
''Çimenlere girme, çimenlere girme.''
''Ama olmuyor ki.''
"Korkma, bak benim elim de burada. Hafifçe dokun direksiyona, sert hareketler yapma. Bas gaza biraz daha, korkma. Şimdi ikinci vitese atalım mı?"
Belçim önce bir duraksadı, sonra yüzüne tuhaf bir kararlılık oturdu. Vitesi kararlı bir hareketle ikiye çekti. Araba motorun rahatlamasıyla hızlanmaya başladığında Belçim'in yüzündeki korku yavaş yavaş yerini bir zafer gülümsemesine bıraktı.
"Oldu galiba," dedi, gözlerini yoldan ayırmadan. "Gidiyoruz Dinçer!"
"Gidiyoruz ya," dedim hayranlıkla onu izleyerek. "Bak, ne kadar çabuk kaptın. Viraj geliyor, yavaşla biraz... Şimdi hafifçe çevir."
Belçim artık daha rahat manevralar yapmaya başlamıştı. O tedirgin kız gitmiş, yerine direksiyonu kavrayan, yolu tartan hırslı bir kadın gelmişti.
"Ben her şeyi böyle çabuk öğrenirim," dedi muzipçe. "Sadece biraz güvene ihtiyacım vardı."
"Sana olan güvenim tam," dedim içtenlikle.
''Ya ölürsek.''
''Yan yana gömülürüz.''
"Dalga geçme!" diyerek ellerini bir anda direksiyondan çekip omzuma vurduğunda, araba hafifçe sağa savruldu. Belçim korkuyla küçük bir çığlık atarken, anlık bir refleksle direksiyonu kavrayıp aracı yola topladım.
Belçim ile ayrılma vakti geldiğinde içime bir kasvet çöktü; sanki bahar dalları bir anda solmuş, güneş erkenden batmış gibi hissettim.
"Dinçer, üzerimi değişsem olur mu?" diye sordu çekinerek.
"Tabii, geç arkaya," dedim. Ön koltuktan kalkıp arkaya geçti. Ben ise gayriihtiyari dikiz aynasından ona bakmaya devam ediyordum. Göz göze geldiğimizde Belçim uyarır gibi başını salladı, ben de ne oluyor der gibi karşılık verdim ama gözlerimi aynadan alamıyordum.
"Dinçer iner misin? Soyunmamı mı izleyeceksin?"
"Pardon!" dedim utançla ve hemen araçtan indim. Gün batımının kızıllığına bakarken aklım da kalbim de arabanın içindeki o kadındaydı. Beş dakika sonra kapı açıldı, sabahki kıyafetlerine dönmüştü ama güzelliğinden tek bir zerre bile eksilmemişti.
Tam karşımda durdu. "Bugün için teşekkür ederim," dedi.
"Bugün için asıl ben teşekkür ederim," diye karşılık verdim.
Bir süre öylece baktık birbirimize. O sustu, ben sustum. Gitmesini hiç istemiyordum ama vakit dolmuştu. Tam o sırada bagajdaki saksı aklıma geldi. Hemen gidip zakkumu aldım ve Belçim'e uzattım.
"Zakkumu köklendirir misin? Biri sende, diğeri bende kalsın."
Gülümseyerek saksıyı kucağına aldı. "Köklendiririm... Sonra bunu sana geri veririm."
Gülümsedim ama Belçim elimin boş kalmasına izin vermeden çantasından bir kitap çıkartıp uzattı.
''Şiir sevmem dedin ama belki bir şans daha verirsin,'' diye ekledi.
Gülümseyerek elime aldım. ''Teşekkür ederim, şiir sevmeye başlayacağım artık.''
Gülümsediğinde yüreğim kıpırdandı. Önüne düşen hırçın bir kıvırcık saç buklesini parmağıma doladım, kokusunu içime çeker gibi hafifçe yaklaştım. "Kendine iyi bak, gül güzeli," dedim.
Arkasından bakarken, sadece bir saksı çiçeği değil, kalbimin bir parçasını da onunla gönderdiğimi biliyordum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 15.69k Okunma |
1.53k Oy |
0 Takip |
18 Bölümlü Kitap |