
Ders boyunca Leo, yanımda oturup kağıdımın köşesine minik çizimler yaptı. Darel not tuttu, Mia pencereden dışarıyı izledi, Emma da defterine bir şeyler yazdı. Bense önümü göremeyen biri gibi tahtaya baktım. Duyduğum hiçbir şey tam olarak içime işlemedi. Serena’nın sözleri kafamda yankılanıyordu.
Ders bitiminde Leo, ayağa kalkarken sordu: “Kulün’e gidelim mi? Biraz hava değişikliği iyi gelir.”
Herkes onayladı. Okulun yakınlarındaki küçük ama sıcak bir kafe olan Kulün, bizim için bir sığınaktı. Sahibi bizi tanır, her zaman köşedeki masamızı ayırırdı. Oraya her gittiğimizde başka bir dünyaya geçer gibi hissederdik. Sanki okul yok, Serena yok, aileler yok sadece biz vardık.
Yola çıktık. Kafeye yürürken hava hafifçe serinlemişti. Ama içimdeki fırtına, hâlâ dinmemişti.
Ve biliyordum dinmeyecekti bir şeyler olacaktı hissediyordum.
Bir süre sonra hepimiz cafeye geldik her zamanki siparişlerimizi verip yerimizi aldık
Emma yanıma eğilip. “Bugün biraz dalgındın,” dedi. “Evet bir şeyler kafamı kurcalıyor,” dedim. “Serena mı yine?” Gözlerimi kaçırdım ama Emma zaten cevabı almıştı. Elini hafifçe koluma koydu. “Senin ne yaşadığını bilmiyor. O sadece dıştan görüneni yargılıyor. Ama biz seni tanıyoruz, Ravenna. Herkesin unuttuğu yerden çıkan bir gücün var senin.”
Emma’nın sesi, içimdeki fırtınanın ortasında yankılanan bir pusula gibiydi. Gözlerimi ona çevirdiğimde yüzünde, sanki bütün o gürültüye rağmen bana inanmak isteyen bir ifade vardı. O an sadece bakıştık. Konuşmadan ama her şey anlaşılmıştı. Kulün’ün içindeki sıcaklık, gözlerimin kenarında biriken soğuğu biraz olsun eritti. Ama düşüncelerim orada kalmadı. Sanki içimdeki bazı kapılar aralanmıştı. Hafifçe esen bir rüzgar gibi, geçmişin tozları tekrar havalanmıştı.
Mia o an, elinde kahve fincanıyla bana döndü. “Beni düşündüren bir şey var,” dedi, sesi sıradan ama dikkatliydi. “Serena, o sözleri rastgele söylemiş gibi değildi.” Herkes birden sustu. O an kafenin uğultusu bile arka plana çekildi. Leo kaşlarını çatarak. “Ne demek istiyorsun? Mia fincanı masaya bıraktı, parmaklarını fincan tabağının kenarında gezdirdi. “Yani her zamanki gibi alay etti, evet. Ama bu sefer bir şeyleri ima etti. Sanki geçmişle ilgili bir ipucu veriyordu.”
Başımı salladım. İçimde bir düğüm vardı ve her geçen saniye biraz daha sıkılıyordu. “Annemin ölümünü hiç tam olarak anlayamadım,” dedim. “Bana kazaydı dediler. Ama her şey çok eksik. O günle ilgili hatırladığım şeyler var ama sisli. Sanki hafızamın bazı parçaları bastırılmış. Ve Serena’nın o bakışı bana bir şeyleri hatırlatmak ister gibiydi.”
Darel kollarını Birleştirdi. “Serena’nın annesiyle ilgili bir şeyden söz etmiştin geçen gün. Annenin bıraktığı mektupta adı geçiyordu.” “Evet,” dedim. “Ama daha fazlasını bilmiyorum. Sadece ‘dikkatli ol, ona güvenme’ diyordu. Bir isim bile yoktu.” Emma düşünceli bir şekilde başını salladı. “Annen ne iş yapıyordu, Ravenna? Tam olarak.” “Arşiv sorumlusuydu. Üniversitenin hukuk bölümünde belgeleri, dava dosyalarını ve öğrenci kayıtlarını düzenlerdi. Ama aynı zamanda bazı vakıf belgelerine de erişimi vardı. Özellikle fakülteyle ilgili olanlara. Yani bazı şeyleri biliyor olabilirdi.”
O an masanın üzerindeki telefonuma bir bildirim geldi. Tanımadığım bir numaradan. Sadece tek bir cümle: “Annenin ölümüne kaza diyemezsin.”
Elim titredi. Telefonu yavaşça masaya koydum. Gözlerim birer birer dostlarıma döndü. “Ne oldu?” diye sordu Mia. Telefonu çevirdim, herkes mesajı gördü. Sessizlik, bir bıçak gibi aramıza indi. Darel hemen hareketlendi. “Numarayı izleyebiliriz” Emma sesi zor çıkararak sordu, “Sence bu bir tehdit mi yoksa yardım mı?” Bilmiyordum. Ama içimde bir şey çok netti: Bu artık sadece bir geçmiş meselesi değildi. Bu bir şimdi meselesiydi. Ve cevaplar, yakındı. Belki tehlikeli, belki parçalayacak kadar ağır ama Artık geri dönüş yoktu.
Ravenna gözlerini tekrar telefona dikti. “Artık öğrenmek zorundayım,” dedi. Leo gözlerini kısmıştı. Darel sessiz ama tetikteydi. Ve o an, hepimiz anladık. Bizi bekleyen şey sadece karanlık değildi. Karanlığın içindeki ışığı aramaya çıkıyorduk. Kulün’de geçirdiğimiz birkaç saat, zihnimi dağıtmaya yetti ama kalbimdeki yük hâlâ oradaydı. Gün batımına doğru gruptan ayrıldım. Biraz yalnız kalmak, düşüncelerimi toparlamak istiyordum. Sokak lambaları yavaş yavaş yanarken, evime giden yolda adımlarım gittikçe ağırlaştı. Kafamda Serena’nın sözleri yankılanıyordu hâlâ. Gözlerimin içine bakarak “bazen insan kendi içinde boğulur,” demişti. O an onun ne kastettiğini anlayamamıştım ama şimdi sanki her kelimesi daha net duyuluyordu içimde.
Eve vardığımda kapıyı açar açmaz ağır bir yemek kokusu karşıladı beni. Baharatlı bir şeyler tarçın, karabiber ve fırınlanmış soğanın sıcaklığı karışmıştı havaya. Salonla mutfak arası bir geçişte, Grece’nin metalik tıkırtılar arasında ocağın başında olduğunu gördüm. Üzerinde pudra tonlarında, işlemeli bir mutfak önlüğü vardı. Sarı saçları sıkıca topuz yapılmış, kulak memesinde her zamanki gibi incili küpeleri parlıyordu. Grece’nin yemek yaparkenki hali, sanki bir gösteriye hazırlanır gibiydi: hareketleri ölçülü, sessizdi ama gösterişli. Tenceredeki yemeği karıştırırken, arada bir tadına bakıyor, sonra düşünceli bir ifadeyle baharatlara uzanıyordu.
Göz ucuyla beni fark etti ama ilk etapta hiçbir şey söylemedi. Bu, onun klasik oyunuydu. Önce seni görmezden gelir, sonra gözlerini kaçırmanı bekler ve nihayet sen “merhaba” dedikten sonra seni fark etmiş gibi davranırdı. Onunla iletişim, hep bir strateji oyunu gibiydi.
“Geldin mi?” dedi sonunda, sesi yapay bir yumuşaklıkla sarmalanmıştı. “Evet,” dedim, ceketimi askıya asarken. “Yemek mi yapıyorsun.”
“Babana özel,” dedi. “Zor bir günü varmış. Biraz destek almak istiyorum.”
O an gözlerim salona kaydı. Babam... Robert. Koltukta oturuyordu. Gri takım elbisesi biraz dağılmıştı, kravatı gevşemiş, gömleğinin üst düğmesi açılmıştı. Bir eliyle dizine yaslanmış, diğer eliyle dosya kâğıtlarını çeviriyordu. Önünde büyük, ağır bir ahşap sehpa vardı. Üzerinde bir dizüstü bilgisayar, birkaç açılmış klasör ve sağ köşede neredeyse dekor gibi duran ama boş olmayan yarıya inmiş viski şişesi... Kristal kadehi, zarif ama doluydu. Bardağın içinde dönen amber renkli sıvı, lambadan yansıyan ışıkla duvarda kısa süreli bir titreme yaratıyordu.
Robert’ın yüzü yorgundu. Çene çizgileri daha keskin, göz çevresi morumsu gölgelerle doluydu. Ama hâlâ o mesafeli, duygusuz duruşu koruyordu. Her zaman olduğu gibi… duygularını ancak gözlemle anlayabilirdin. Yüzünde bir çatlak arardın ama onun mimikleri bile kontrol altındaydı. Dış dünyaya karşı kurduğu set, bazen bana bile geçilmez görünürdü.
Kapının yanında bir süre durdum. Ne içeri tam girebildim ne de geri dönebildim. Greçe’nin metal kaşık sesi hâlâ sürüyordu. Her karıştırışında tencere duvarına vuran o tekdüze ses evin içindeki gerginliği örter gibiydi ama ben o örtünün altındaki soğukluğu hissedebiliyordum.
Üvey annem arkasını dönmeden sordu:
“Yemek yemeyi düşünüyor musun, Ravenna?”
“Hayır,” dedim, sesi çıkmayan bir tonda. “Yorgunum. Odama çıkacağım.”
Merdivenlere yöneldim. Her adımımda tahtalar gıcırdadı. O sesler bile artık bu evin duygusuzluğuna karışmıştı. Odamın kapısını kapattığımda, sırtımı dayayıp derin bir nefes aldım.
Aşağıda yemek pişiyor, dosyalar karıştırılıyor, bardaklar tıklıyordu
Ama bu evde bir şeyler sessizce çürüyordu.
Ve ben o çürümüş sessizliğin tam ortasında, annemin yokluğunu her geçen gün biraz daha çok hissediyordum.
Ama artık yalnızca hissederek yaşayamazdım.
Anlamam gerekiyordu.
Ne olmuştu?
Ve neden herkes bu kadar suskundu?
Odamda, perdeleri tamamen kapatılmış penceremin önünde durdum. Dışarıdan gelen sokak lambasının sönük sarı ışığı, camın arkasından sızarak duvarı griye boyuyordu. Işığı açmadım. Karanlıkta kalmak, bazen her şeyi daha net gösterirdi. Ayakta durmaktan yorulunca yatağıma oturdum. Başımı ellerimin arasına aldım. Düşünceler kafamın içinde birbirine çarpıyor, hiçbiri yerli yerine oturmuyordu. Annemin ölümü babamın donukluğu Grece’nin içten içe beni tüketen varlığı Serena’nın söyledikleri ve o sabahki yüzme sınavı. Suyun altındaki sessizlik bile artık huzur değil, karanlık bir yankıya dönüşü
Tam yatağa yeni uzanmıştım ki, evin içinde yankılanan ani bir kapı ziliyle irkildim. Zil sesi kısa ama kararlıydı. Sanki sadece bir teslimatı değil, bir sırrı da getiriyordu. Kulağımı yatağın baş ucundan kaldırmadan bir süre bekledim ama alt kattan ayak sesleri duyulmaya başlayınca gözlerimi araladım.
Grece, mutfaktaki tabağını bırakıp ağır adımlarla kapıya yönelmişti. Kapıyı açtığında dışarıdan esen rüzgârın sesi bir anlığına içeri sızdı. Postacı ya da bir kurye. kısa bir konuşma, ardından bir kutu.
Grece, üzerinde isim yazılı olmayan orta boy bir kutuyla salona döndü. Yüzünde şaşkınlık yoktu. Sanki bu paketi bekliyormuş gibi rahattı. Ama bir şey onu rahatsız ediyordu; belki de kutunun ağırlığı değil, taşıdığı anlamın yüküydü. Salona girerken başını hafifçe Robert’a çevirdi. Adam bir an başını kaldırdı, sonra aldırış etmeden dosyasına geri döndü.
Grece, birkaç adım sonra merdivenlere yöneldi ve seslenmeden önce kendini toparladı:
“Ravenna!” diye seslendi tiz ama mesafeli bir ses tonla. “Sana bir kargo gelmiş.”
Kapının ardında bir an tereddüt ettim. Kalbim sıkışmıştı. Adım adım yaklaştım. Merdiven başına geldiğimde Grece’yle göz göze geldik. Yine o yapmacık tebessümle kutuyu uzattı.
“Kimden geldiği yazmıyor. Açmadan önce dikkat etsen iyi olur,” dedi. Sonra hiçbir şey söylemeden aşağıya indi
GÜNAYDIN
KİTABIMI GÖRENLER BEĞENİ YORUM YAPABİLİR Mİ
UMARİM SEVERSİNİZ KİTABI
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 2.72k Okunma |
2.01k Oy |
0 Takip |
20 Bölümlü Kitap |