38. Bölüm

Bölüm : 37

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

Merhabalar çok sevgili Maysa okurcanları.

Nasılsınız? İyi olduğunuzu umuyorum.

Çok heyecanla, kıpır kıpır duygularla yazdığım bir bölüm oldu. Bol bol betimlemelerle duygunun en dibine vurdum.

Umarım beğeneceksiniz ve aynı hisleri siz de hissedeceksiniz.

Keyifli okumalar 🎈

Medya: Cem Adrian - Seni Çok Sevdim 🎶
**********************************************

 

Maysa'nın anlatımından:
*****************************

28 Aralık. Esat'ın doğum gününün bir gün öncesi.

Mardin'in kışı kendini iyice hissettirmeye başlamıştı artık. Pencerenin dışında uzanan gökyüzü griyle mavinin arasında kalmış gibiydi; güneş vardı ama iç ısıtmıyordu. Sokaktan gelen rüzgâr sesi, taş duvarlara çarpıp ince bir uğultuya dönüşüyordu. Evin içiyse sıcacıktı. Kaloriferin yaydığı sıcaklıkla birlikte odanın içinde vanilyalı mumun kokusu dolaşıyor, insanın içine tuhaf bir huzur bırakıyordu.

Yatağın üzerine yaydığım kıyafetlerin arasında diz çökmüş oturuyordum. Bir yanımda açık bavul, diğer yanımda telefon, önümdeyse birbirine karışmış düşünceler vardı.

Kalbim sabahtan beri normal atmıyordu zaten. Çünkü yarın Esat'ın doğum günüydü.

Ve hayatımda ilk kez bir şey için bu kadar heyecanlanıyordum.

Telefonu kulağımla omuzum arasına sıkıştırmış, bir yandan bavula bir şeyler yerleştirirken diğer yandan ayarladığım oteldeki görevliyle konuşuyordum.

"Evet... mümkünse masa pencere kenarında olsun." dedim hafif heyecanlı bir sesle. "Manzarayı direkt gören yerlerden..."

Karşı taraftan gelen cevabı dinlerken dudaklarımı ısırdım.

"Bir de..." dedim kısa bir duraksamadan sonra. "Odaya beyaz gül istiyorum. Çok abartılı değil ama... sıcak ve samimi dursun."

Bunu söylerken bile yanaklarımın ısındığını hissediyordum. Otelin söylediği şey sonrası başımı salladım. "Evet, küvet kısmına mum koyabilirsiniz. Ama loş olsun lütfen. Çok gösterişli istemiyorum."

Esat'ın doğum günü için, tamamen kendi bütçemle sürpriz hazırlıyordum ve ziyadesiyle heyecanlıydım.

Tam o sırada gözüm yatağın üstündeki küçük kutuya kaydı. İçinde Esat'a aldığım saat duruyordu. Kutunun yanında ise kendi ellerimle hazırladığım küçük not.

İyi ki doğdun. İyi ki benim oldun.

Daha doğrusu... "Benim oldun" kısmını yazıp yazmamak arasında tam yirmi dakika düşünmüştüm. Çünkü hâlâ bazen gerçek değilmiş gibi hissediyordum. Esat'ın gerçekten hayatımda oluşu... sabah aynı evde uyanmamız... geceleri omzuna yaslanıp uyumam... saçlarımı öpmesi... Hepsi bazen bir rüyanın içindeymişim gibi geliyordu bana.

"Pastayı da akşam yemeğinden sonra getirebilir misiniz?" dedim yeniden telefona dönerek. "Ama sürekli canlı müzik falan olmasın lütfen. Sadece..." dudaklarım kıvrıldı, "biz olalım. Bir tek benim istediğim birkaç müzik var, onlar olacak. Göndereceğim size listeyi."

Telefonu kapattığımda derin bir nefes verdim. Sonunda olmuştu. Her şeyi ayarlamıştım.

Mardin'in en güzel otellerinden birinde taş duvarlı, büyük pencereli, manzaraya bakan özel bir oda... İçinde şömine, büyük bir küvet, loş ışıklar, beyaz güller, kırmızı şarap... Akşam için özel masa... Esat'ın sevdiği yemekler...

Ve en önemlisi... Yarın gece. Kalbim o düşünceyle yeniden hızlandı.

Bakışlarım istemsizce bavulun içine kaydı. Esat'ın siyah gömleklerinden biri özenle katlanmıştı. Yanına kendi elbisemi koymuştum; koyu bordo, sırt detaylı uzun bir elbise... Altına küçük bir kese içinde takılar...

Sonra... Elimin hareketi yavaşladı. Parmaklarım yatağın köşesindeki saten kumaşa dokunduğunda nefesim hafifçe titredi. Gecelik. İncecik kumaşı bile utanmama yetmişti.

Onu bavula koyarken sanki biri görüyormuş gibi etrafa bakınmıştım istemsizce. Sonra kendi halime sessizce gülmüştüm. Çünkü gerçekten çok garip hissediyordum. İçimde birbirine karışmış onlarca duygu vardı: heyecan, utanç, mutluluk, korku ve aşk. Özellikle aşk...

Esat'ı düşündüğüm anda göğsümün tam ortasında büyüyen o sıcaklık artık saklanamayacak kadar derindi.

Aylardır aynı yatakta uyuyorduk. Aynı nefesi paylaşıyor, aynı gecenin içine sarılıyorduk. Ama Esat bir kez bile beni zorlamamıştı. Bir kez bile sabırsız davranmamıştı.

Bazen geceleri uyuyor sanarken saçlarımı öpüyordu sadece. Bazen belime sarılıp saatlerce öylece duruyordu. Ve ben her geçen gün biraz daha anlıyordum... Bir kadının kalbini en çok sabır sevdiriyordu. Belki de bu yüzden artık korkmuyordum.

Daha doğrusu... Korkuyordum. Ama kaçmak istemiyordum. İlk kez biriyle aynı geleceği hayal ederken içim daralmıyordu. İlk kez bir adamın dokunuşunu düşündüğümde utanmamın altında korku değil, heyecan vardı.

Esat'ın bakışları aklıma geldiğinde istemsizce gözlerimi kapattım. Yarın gece... Ona tamamen ait olacaktım.

Bu düşünce bile kalbimin hızlanmasına yetti. Bir anda ayağa kalkıp odanın içinde dolaşmaya başladım. Yerimde duramıyordum çünkü. Bazen bavula bir şey ekliyor, sonra çıkarıyor, sonra tekrar koyuyordum.

"Tanrım..." diye fısıldadım kendi kendime. "Ya çok belli oluyorsa?"

Esat'ın anlayıp anlamayacağını düşündüm.

Anlardı. O adam benim nefes değişimimi bile fark ederdi. Bu düşünceyle yüzümü ellerimin arasına gömüp utançla güldüm. Ama anlamaması için her şeyi yapacaktım.

*****

Sabah, Esat'ın doğum günü çoktan başlamıştı bile.

Uyandığımda evin içi hâlâ yarı loştu ama mutfaktan gelen hafif sesler, günün hareketlenmeye başladığını gösteriyordu. Kahvaltıyı ben hazırlamıştım. Küçük bir pasta, birkaç mum... Abartısız ama içten bir masa kurmuştum. Esat'ı mutfağa getirdiğimde yüzündeki o şaşkın ifadeyi hâlâ unutamıyorum.

Küçük bir kutlama yapmıştık. Mumları üflerken bile gözlerini benden ayırmamıştı. Sanki doğum günü kendisi değil de, benim yaptığım bu küçük şeylerdi onu asıl mutlu eden.

Sonra zaman akıp gitmişti. Kahvaltı bitmiş, bardaklar toplanmış, evde o sakin doğum günü sabahının huzuru kalmıştı. Ama Esat'ın merakı giderek büyüyordu. Ben ise... o merakı büyütmekten keyif alıyordum.

"Artık söylemez misin nereye gidiyoruz?" dedi Esat, sesinde hafif bir gülümseme vardı ama bakışları dikkatliydi. Beni çözmeye çalışıyordu.

Omzumu silktim. "Sürpriz." dedim net bir sesle.

Kaşlarını hafif kaldırdı. "Bu kadar planlı bir sürpriz... seni ilk defa böyle görüyorum."

Gülümsedim ama cevap vermedim. Çünkü konuşursam belli olacaktı. Ne kadar heyecanlı olduğum. Ne kadar kontrolü elimde tutmaya çalıştığım. Ve ne kadar... aslında içten içe titrediğim.

Elini uzattı. "Hadi söyle artık."

Başımı iki yana salladım. "Hayır."

Bir an durdu, sonra hafifçe güldü. "İnat ediyorsun yani."

"Hıhım," diye mırıldandım biraz uzaklaşarak ondan. Sanki biraz daha yaklaşsa tüm sırlarımı tek tek dökecekmişim gibi hissediyordum...

Ama geri adım atmadım. "Arabaya gidelim hadi." dedim kararlı bir sesle.

Konağın kapısından dışarı çıktığımızda hava hâlâ serindi. Mardin'in o taş kokulu sabahı, insanın içine ince ince işliyordu. Güneş yeni yeni yükseliyordu ama ışığı yumuşaktı; sokaklara altın gibi değil, daha çok ipek gibi yayılıyordu.

Esat'ı neredeyse kolundan çekerek itekliyordum.

"Yavaş ol ya..." dedi gülerek. Ama beni izliyordu. Her hareketimi. Sanki bugün beni biraz daha farklı görüyordu.

Arabaya vardığımızda kapıyı açtım. "Otursana."

Esat şaşkınlıkla bana baktı. "Şoför sen misin?"

"Evet." Diye yanıtladım kendimden emin bir şekilde.

Kısa bir süreliğine sussa da, sonra kaşları hafif yukarı kalktı. "Ciddi misin?"

Başımı salladım. "Bugünün komplo mimarı benim, Bay Çapanoğlu. Bu duruma alışsan iyi olur." diyerek göz kırpmıştım.

Bir saniye bile gözlerini benden çekmedi "Ne ara planladın bunca şeyi?" dedi sessizce.

Omuz silktim. "Uzun zamandır." Gerçekten de yaklaşık on gündür sürekli araştırmalar yaparak bugün için hazırlanıyordum.

Bu kez gülmedi. Sadece baktı. Ve o bakışta garip bir şey vardı... Hayranlık gibi. Merak gibi.

Daha fazla dayanamadığımda oturması için işaret ettim. "Otursana Esat."

Esat yavaşça koltuğuna oturduğunda, gülümseyerek kapısını kapattım ve ben de hiç vakit kaybetmeden sürücü koltuğuna yerleştim. Emniyet kemerimi taktım. Ve direksiyona geçtiğimde kalbim garip bir şekilde hızlandı.

Esat hayranlıkla bana bakmaya devam ediyordu. "Bugün yepyeni bir Maysa ile tanışıyorum," sesini duyduğumda direksiyonda olan bakışlarım anında ona çevrilmişti.

"Daha yeni başlıyoruz," diyerek tekrar göz kırptığımda, direksiyonu da sıkıca tuttum.

Arabayı çalıştırarak evi arkamızda bıraktığımızda, Esat'ın bakışları benim üzerimde oyalanmaya devam ediyordu.

Odaya vararak kapıyı açtığımız anda, Mardin'in akşam ışığı bir anlığına içeri süzüldü.

Taş duvarlı oda, ilk bakışta bile insanın nefesini biraz yavaşlatıyordu. Ne aşırı gösterişliydi ne de soğuk... Tam ortasında bir yerdeydi; özenle seçilmiş, yumuşak ve sıcak. Büyük pencere neredeyse tüm karşı duvarı kaplıyordu ve dışarıdaki Mardin manzarasını bir tablo gibi içeri taşıyordu. Gökyüzü artık gün batımına dönmüştü; turuncu, mor ve gri birbirine karışıyordu.

Odanın içinde loş ışıklar yanıyordu. Yatak genişti, beyaz nevresimler neredeyse bulut gibi duruyordu. Başucunda ince sarı ışık veren abajurlar vardı. Banyoda büyük, derin bir küvet... Kenarına küçük mumlar yerleştirilmişti, ama abartılı değil; sanki biri sadece "hissetmek için" koymuş gibiydi.

Ve en dikkat çeken şey... Yatağın üzerine bırakılmış beyaz güllerdi.

Dağınık değil, gelişigüzel hiç değil... Tam kararında, özenli ve sakin bir şekilde yerleştirilmişti. Odaya hafif bir koku yayılıyordu.

Öylece göz gezdirdim başta odaya, her şeyin tam istediğim gibi olmasından emin olmak ister gibi. Bu arada Esat da yanımda sessizleşmişti.

"Bu..." dedi düşük bir sesle.

Sonra bana döndü. "Sen bunların hepsini yaptın mı gerçekten?"

Gülümsedim ama cevap vermedim.

Esat odanın içine birkaç adım attı. Ben de arkasından girdim. Elini otomatik olarak belime koydu; sanki alışkanlıktan, sanki beni yanında tutmak ister gibi.

"Bak sen küçük hanıma..." dedi hafif bir şaşkınlıkla.

"Dilin sürçtü varsayıyorum, çünkü güzelim diyecektin." Diyerek kıkırdamıştım.

Sonra bavulu yatağın kenarına bıraktım. "Tamam," dedim, kendime iş vererek. "Şimdi plan akmaya devam etsin."

Esat bana baktı. "Plan mı?"

"Evet." dedim hızlıca. "Sen çok soru sorma."

Gülerek başını salladı ama gözleri hâlâ etraftaydı. Sanki her detayın içimde ne kadar düşünülerek yapıldığını anlamaya çalışıyordu.

Bavulun fermuarını açtım. İçinde onun kıyafetleri vardı: Esat için seçtiğim koyu tonlarda, zarif ama sade bir gömlek ve pantolon... Özenle katlanmıştı. Onları görünce Esat kısa bir nefes verdi.

"Bunlar benim mi?" Gülmeden edemedim. Bu kadar şaşkın olması komikti.

"Evet." Dedim kısaca.

"Ne zaman seçtin?" Gülüşüm büyüdüğünde başımı da olumsuz anlamda salladım. Bu adam ne ara bu kadar meraklı olmuştu ki?

"Uzun zaman önce." Diye cevapladım iç çekerek.

"Ne kadar uzun?" Sıradaki sorusu geldiğinde dayanamayarak gözlerimi devirdim en son.

"Esat... İyi ki soru sorma dedim ha, demesem daha neler sorardın kim bilir." Sinirli gözükmek istesem de gülüşüm daha ağır bastığı için pek başarılı olamıyordum.

"Tamam, tamam." dese de gülüyordu.

Bavulun diğer kısmında kendi hazırladığım siyah poşet vardı. Esat görmesin diye özellikle içine saklamıştım. Onu hızlıca elime aldım.

"Ben de hazırlanacağım," dedim.

Esat kaşlarını hafif kaldırdı. "Yardım ister misin?" Bilerek soruyordu beyefendi.

Bakışımı hemen kaçırdım. "Hayır. Sen kendin hazırlan."

Gülümsedi. "Anladım."

Banyoya doğru yürüdüm. Kapıyı kapatmadan önce onu son bir kez gördüm; odanın ortasında durmuş, hâlâ etrafa bakıyordu. Sanki bu anı zihnine kazıyordu.

Banyoda derin bir nefes aldım.

Ayna karşısında bir an durdum. "Tamam Maysa..." dedim kendi kendime. "Sakin."

Bordo elbiseyi çıkardım poşetten. Koyu bordo, sırt detaylı, vücuda zarifçe oturan, yere doğru dökülen bir elbise... Işığı yutuyor gibiydi. Ne abartılıydı ne de sade; tam kararında bir ağırlığı vardı.

Saçlarımı önce topladım, sonra bıraktım... tekrar topladım. En sonunda yarı toplu, doğal dalgalı bir halde karar kıldım. Yüzümde hafif, sıcak tonlarda bir makyaj vardı. Gözlerim biraz belirgin, dudaklarım yumuşak bir tonda... Sade ama "özenli" bir hal.

Takı kutusunu açtım. Esat'ın bana doğum günümde aldığı kolyeyi kavradım sıkıca.

Kolyeyi boynuma geçirdiğimde metalin soğukluğu birkaç saniye sonra tenime ısındı. Aynadaki görüntüme baktım. Artık geri dönüş yoktu. Derin bir nefes aldım. Kapıyı açmadan önce kalbimi sakinleştirmeye çalıştım.

Ve çıktım.

Odaya adım attığım anda Esat'ın konuşması yarıda kaldı. Sessizlik bir anda değişti. Beni gördü. Ve sustu. Hiç acele etmedi. Hiç konuşmadı. Sadece baktı.

O bakış... şaşkınlıktan çok daha derindi. Ben olduğum yerde durdum.

Küçük bir gülümseme yerleştirdim yüzüme. "Nasıl?" dedim yavaşça.

Esat bir an gözlerini kapatır gibi oldu. Sonra yeniden açtı.

"Sen..." dedi. Durdu.

Bir adım attı bana doğru. "Nefesimi kesiyorsun,"

Elini belime koydu. Bu kez daha dikkatli, daha yavaş. Odadaki ışıklar biraz daha loştu artık. Akşam tamamen çökmüştü.

Esat başını hafif eğdi. "Ben bugün ne yapacağımı bilmiyorum Maysa..."

Sesinde ilk kez bu kadar net bir etkilenme vardı. Ve oda, beyaz güllerin kokusu ve loş ışıkların arasında... sadece o anı tutuyordu.

*****

Akşam tamamen çökmüştü.

Odanın içindeki loş ışıklar artık gündüzün son kırıntılarını da silmiş, Mardin'in taş sessizliği camların arkasında ağır ağır yerini geceye bırakmıştı. Küçük otel restoranına indiğimizde ortam, yukarıdaki odanın romantik sakinliğinden biraz daha canlıydı ama yine de abartısız bir zarafet taşıyordu; beyaz örtülü masalar, ince cam kadehler, loş sarı ışıklar ve duvarlardan yansıyan hafif bir müzik... Her şey, abartılı olmadan güzeldi.

Esat yanımda yürürken elini belimde tutuyordu. Masanın bize ayrıldığını gösteren küçük mumlu bir detay vardı. Garson bizi nazikçe yönlendirdiğinde Esat hâlâ etrafa bakıyordu.

Masaya oturduğumuzda Esat kısa bir an sadece bana baktı. O bakışta gün boyunca biriken her şey vardı; şaşkınlık, hayranlık, anlamlandıramama ve en çok da... yumuşayan bir sevgi.

"Bugün senin elinden çıkmayan hiçbir şey yok galiba," dedi.

"Bugün senin günün," dedim sakin bir sesle. "Her şey ona göre, her şey senin için."

Menüler geldiğinde bile Esat fazla bakmadı. Gözleri daha çok benim üzerimdeydi.

Yemekler geldikçe masa yavaş yavaş doldu. Mardin mutfağının sıcak, baharatlı kokusu havaya yayıldı. Küçük tabaklarda sunulan başlangıçlar, ince detaylarla hazırlanmış ana yemekler... Her lokma sadece bir yemek değil, bir emeğin parçası gibi duruyordu.

Yemek boyunca sohbet azdı ama sessizlik hiç boş değildi. Arada Esat'ın bana baktığı anlar vardı; ben su içerken, ben tabağımı değiştirirken, ben fark etmeden saçımı kulağımın arkasına iterken... Her hareketimi izliyordu, özenli ve sevgi dolu bakışlarla.

Zaman yavaşlamış gibiydi. Ve sonra tatlılar geldi. Küçük, zarif bir sunumla. Tam o sırada hafif bir hareket oldu. Garson, küçük bir pasta getirdi.

Üzerinde tek bir mum vardı. Işıklar biraz daha kısıldı. Odadaki tüm sesler sanki bir anda yumuşadı. Esat pastaya baktı, sonra bana döndü.

Mum yakıldı.

Alev küçük ama kararlıydı. Sanki sadece ışık değil, zaman da orada durmuş gibiydi.

"İyi ki doğdun sevgilim," dedim.

Esat bir an cevap vermedi. Sadece bana baktı. Sonra gözlerini kapattı kısa bir süre. Nefes aldı. Ve mumu üfledi. O an masada bir alkış olmadı. Gürültü yoktu. Sadece bizim sessizliğimiz vardı.

Ama o sessizlik... doluydu. Pastayı kestikten sonra Esat bana küçük bir dilim uzattı.

Gülerek küçük bir lokma aldım.

Ve o an, Esat'ın gözlerindeki yumuşaklık biraz daha derinleşti.

Yemek bittiğinde masa toparlanmadı hemen. Garsonlar uzaklaştı, ışıklar daha da loş hale getirildi. Sanki gecenin ikinci perdesi başlıyordu.

Müzik değişti. Önceden istediğim müzik çalmaya başlamıştı. Ve o an tanıdık bir melodi yükseldi.

Seni Çok Sevdim...

Sandalyemi hafifçe geriye iterek ayaklandım.

"Dans edelim mi?" içtenlikle gülümseyerek elimi uzatmıştım.

Esat bana baktı. Bir saniye bile düşünmedi. "Sen..."

Durdu. Sonra hafifçe gülümsedi. "Beni şaşırtmaya devam ediyorsun."

Elimi tuttu. Ve birlikte masadan uzaklaştık.

Dans alanı çok geniş değildi. Ama zaten buna gerek yoktu. Ben Esat'ın karşısında durdum. Elimi omzuna koydum, o da belime.

İlk adım onunla geldi. Sonra ritim bizi buldu.

Seni Çok Sevdim yavaş, derin ve ağır ağır akarken Esat'ın gözlerinin içine baktım.

Esat'ın bakışları hiç kaçmadı. Tam tersine daha da derinleşti.

Elini belimde biraz daha sıkı ama nazikçe tuttu. Sanki düşmemden değil... kaybolmamdan korkuyordu. Müzik yavaşça odayı doldururken biz de onun içinde dönüyorduk. Ne hızlıydı ne de gösterişli. Sadece... bizdik.

"İlk dansımızı hatırlıyor musun?" Diye fısıldadım müziğin eşliğinde ileri geri hareket ederken.

"Hatırlamaz olur muyum? İpek'le Murat'ın düğününde, sen küçük bir çocuk gibi ağlamıştın," diye yanıtlamıştı gülerek.

"Evet, çünkü o gece kıskançlıktan deliye dönmüştüm, üstüne bir de sana rezil olunca minik kalbim daha fazla dayanamamıştı..." dedim güldüğümde.

Esat'ın ise bakışları anbean değişiyordu. Sanki taşlar şimdi yerine oturuyordu onun için. O gece neden öyle davrandığımı da şimdi idrak ediyordu.

"Minik kalbine kurban olurum ben." Dediğinde beni daha sıkı kendine çekmiş, gözlerini gözlerimin en derinine kilitlemişti.

Şarkının en sevdiğim kısmı geldiğinde parmak uçlarımda yükselerek, Esat'ın kulağına doğru fısıldamaya başladım.

"Ben seni çok sevdim
Ben seni çok sevdim
Belki zordur anlaması sessizliğimden
Ben seni çok sevdim
Ben seni çok sevdim
Sen oku kelimeleri gözlerimden..."

Şarkı yavaş yavaş sona yaklaşırken hareketlerimiz de yavaşladı. Ve son nota... Sanki odanın içinde asılı kaldı.

Esat alnını kısa bir an benimkine yaklaştırdı. "Bugün..." dedi.

Durdu. "Bugün hayatımın en güzel günü."

Ve o an dans bitmişti. Ama biz hâlâ birbirimizin içindeydik.

Pasta ve dans sonrası oda yeniden loşlaştığında, ben küçük kutuyu elime aldım. Esat'ın hediyesi.

Sakince yanına yürüdüm. "Son bir şey var," dedim.

Esat kaşlarını hafif kaldırdı. "Daha mı?"

Gülümsedim. "Evet."

Kutuyu açtım. Saat. Zarif, sade, siyah deri kayışlı. Esat'ın bileğine yaklaştım. "Bunu ben takacağım."

Esat usulca kolunu uzattı. Hiç konuşmadı. Sadece bana izin verdi.

Başımı hafifçe kaldırdım, bileğinde duran saati bir kez daha düzelttim. Tokayı kapattığımda metalin o küçük "klik" sesi, odanın içindeki yumuşak sessizliğe karışıp neredeyse kayboldu.

Esat bileğini hafifçe çevirdi, ışık saate vurdu. Sonra bakışlarını bana indirdi.

"Zamanı her öğrenmek istediğinde..." dedim daha sakin, daha yavaş bir sesle. "Beni hatırla, zamanın artık benim."

Esat'ın yüzünde çok kısa bir duraksama oldu. Sanki bu cümleyi sadece duymadı, içine aldı. Saatine, bileğine, sonra yeniden bana baktı.

Dudaklarının kenarında ince bir gülümseme belirdi. "Zaman uzun zamandır hiç benim olmadı ki," dedi alçak sesle.

Bir adım yaklaştı. "Sen konuşmaya başlayınca..." diye devam etti, gözlerini gözlerimden ayırmadan, "hep sende kalıyor."

Cümle ortama ağır ama güzel bir şekilde yerleşti. Ben bir şey söylemedim. Söyleyemedim. Sadece bir adım daha yaklaştım. Ve Esat, sanki zaten orada olmamı bekliyormuş gibi, beni hiç acele ettirmeden karşıladı.

*****

Banyonun içinde uzun süre aynaya bakmadım. Bakarsam geri dönecek cesaretimi kaybedecekmişim gibi hissediyordum.

Beyaz saten gecelik tenime dokunduğunda, ilk kez bu kadar "farkında" oldum kendimin. Sadece görünüşüm değil... kalbim de çıplak gibiydi sanki.

Nefesimi düzenlemeye çalıştım.

"Tamam Maysa," dedim kendi kendime fısıltıyla. "Sakin ol."

Ama sakinlik, o an yapılacak en zor şeydi. Kapıya yaklaştığımda kalbim artık beni dinlemiyordu.

Bir an durdum. Sonra kapıyı açtım. Odaya adım attığım anda Esat'ın bakışı üzerime kilitlendi. Yarı uzanmış haldeydi yatağın üstünde, ama beni görünce yavaşça doğruldu.

Sessizlik değişti. Sanki oda bile bir an nefesini tuttu.

Esat gözlerini bir an bile kaçırmadı. "Maysa..." Sesindeki şaşkınlık, kelimenin kendisinden büyüktü.

Ben olduğum yerde kaldım. Bir adım atamadım. Utançla karışık bir cesaret vardı içimde.

"Ben..." dedim ama devamı gelmedi.

Esat ayağa kalktı. Yavaşça. Sanki yaklaşırken her adımı dikkatle seçiyordu. Yanıma geldiğinde artık çok yakındı.

"Bana ben istemediğim, ben hazır hissetmediğim sürece, bu şekilde bir yakınlığımız olmayacak demiştin," diye fısıldadım kısık çıkan sesimle. Yanaklarımın artan ısısına, kalbimin yükselen sesi eşlikçiydi.

"Ben..." diyerek kısa bir süre için duraksadım istemsiz olarak.

"İstiyorum," nihayet gözlerimi gözlerine sabitlemeyi başararak dediğimde, Esat'ın aynı anda duygudan duyguya giren yüzünü izliyordum.

"Emin misin güzelim?" dedi çok alçak sesle.

O an gözlerim dolacak gibi oldu ama geri çekilmedim. Tanrım, neden bu kadar zordu?

Konuşamadım, sanki cesaretim sönmeye başlamıştı.

Esat elini kaldırdı, yüzüme dokunmadı hemen. Önce sadece havada bekledi. Sonra yavaşça yanağıma koydu. "Bak bana," dedi.

Baktım. Gözleri çok sakindi. Çok güvenli. Derin bir nefes alarak, kendi kendime telkinlerde bulundum. Konuşmak zordu, çok zordu. O yüzden parmak uçlarımla yükselerek, dudaklarına kısa, tereddütlü bir öpücük bıraktım. Sanki onayım buydu.

Esat gözlerini kapattı o an. Sonra başını hafifçe eğdi.

"Gel buraya," dedi fısıltıyla. Beni kendine çektiğinde, artık mesafe diye bir şey kalmamıştı.

Dudakları usulca dudaklarımın üstünü örttüğünde, eli de belimdeki yerine yerleşmişti. Kumaştan bile hissettiğim elinin sıcaklığıyla, bel oyuğumu okşadığında, ellerimi kaldırarak saçlarına çıkardım ben de.

Dudakları asla duraksamadan, dudaklarımı emmeye devam ettiğinde dünya bir anlığına sanki kenara çekilmiş gibiydi.

Ellerim saçlarının arasında durdu. Ne geri çekilebildim, ne de daha fazlasını planlayabildim. Sanki her şey kendiliğinden oluyordu; düşünerek değil, hissederek.

Esat'ın eli belimde biraz daha sabitlendiğinde, ben istemsizce ona doğru daha da yaklaştım. O an, sanki içimde uzun zamandır sıkışmış bir şey yavaşça çözülüyordu. Esat dudaklarını kısa bir süre için ayırdı. Alnı neredeyse benimkine değiyordu.

Nefesi sıcak, sesi çok alçaktı. "Titriyorsun," dedi.

Bir şey diyemedim. Çünkü doğruydu. Ama bu titreme korkudan mıydı, yoksa ilk kez birine bu kadar yakın olmanın yarattığı o tuhaf ağırlıktan mı... ben de tam bilmiyordum.

Gözlerini gözlerimde tuttu. Kaçmama izin vermiyordu ama zorlamıyordu da.

"İstersen durabiliriz," dedi yine, bu kez daha yavaş.

"Durmayalım," dedim kendimden emin çıkması için ekstra özendiğim sesimle.

Esat dediğim şey üzerine bir şey demedi. Sadece nefes aldı... ve beni yeniden kendine yaklaştırdı.

Zaman da artık ölçülebilir bir şey olmaktan çıkmıştı. Ne dışarıdaki gece vardı, ne odanın ışığı...

Esat, acele etmeden bana baktı; sanki zamanın içindeki her şey yavaşlamış, odanın ışığı bile onun hareketlerine saygıyla eşlik eder gibi loşlaşmıştı. Sonra, hiç konuşmadan, ellerini dikkatle belime yerleştirdi. Bir nefeslik sessizlikten sonra beni kucağına aldı; sanki dünyadaki en kırılgan şeyini kaldırıyormuş gibi... ama aynı zamanda sanki yıllardır taşıdığı bir şeyi nihayet ait olduğu yere koyuyormuş gibi.

Adımlarını yavaş attı, odanın içindeki her ışık parçası onun gölgesine karışırken, ben istemsizce onun göğsüne daha çok yaslandım; kalp atışını duyuyordum, düzenli ve sakin, benim hızlanan nefesimin tam tersine bir huzur gibi. Yatağa yaklaştığında beni yavaşça, neredeyse bir fısıltı gibi yatağın üzerine bıraktı; hareketleri öyle kontrollü, öyle dikkatliydi ki, sanki her santimetrede benim varlığımı yeniden ölçüyordu. Ve o an, odada hiçbir şey konuşmadı; ne ışık, ne gölge, ne de zaman... sadece onun bana bakışı kaldı, ağır, derin ve anlatılamayacak kadar sahiplenici bir şefkatle.

Yavaşça doğruldum, sanki her hareketim bir karar değil de bir his tarafından yönetiliyordu. Esat geri çekilmedi; tam tersine, beni bekledi. Aramızdaki mesafe zaten çoktan anlamını yitirmişti ama o yine de acele etmiyordu.

Bir an gözlerimiz birbirine değdi.

Ve sonra ben, hiç düşünmeden, ona doğru yaklaştım. Bu kez tereddüt yoktu; sadece kalbimin beni götürdüğü yer vardı.

Esat'ın eli yanağıma dokunduğunda gözlerimi kapattım. O temas sanki sadece tenime değil, içimdeki bütün gerginliğe de değmişti. Eğildiğinde nefesi yüzümde hissettim; sıcak, yavaş, tanıdık...

Ve dudakları yeniden benimkine değdiğinde, bu artık ilk anın çekingenliği değildi. Daha derin bir sessizlikti bu. Daha güvenli bir teslimiyet gibi.

Ellerim istemsizce tişörtünün kumaşına tutundu, sanki onu kaybetmekten değil de, o anın içinden düşmekten korkuyordum. Esat ise hiç acele etmedi; beni bir yere çekmedi, sadece yanımda kaldı... sanki benim hızım onun tek ölçüsüydü.

Yavaş yavaş derinleşmeye başladı öpüşümüzün şehvet tınısı. Tekrar beni tamamen yatağa hapsettiğinde, üzerimdeki yerini de tekrar almıştı. Dudaklarımda başlayan öpüşü yavaş yavaş yer değiştiriyor, boynuma, gerdanıma doğru iniyordu.

Benimse ufak iniltilerim, vücudumun titremesine karışmıştı. Nefesleri vücudumun her noktasına dağıldığında, elleri yavaş yavaş geceliğimin alt kısmına kaymıştı. Derin bir nefes koy verdiğimde, Esat öldürücü bir yavaşlıkla geceliğimi üzerimden çıkarmıştı. Karşısında sadece iç çamaşırıyla kalmanın getirdiği utangaçlık hızlıca ruhumu esir aldığında, Esat gözlerini bir an olsun bile, vücudumdan ayırmıyordu.

"Gün ışığım benim," diyerek dudaklarını tekrar vücuduma kavuşturduğunda, yavaş yavaş rotası göğüslerimin arası olmuştu.

Sanki ikimizi de eşitlemek ister gibi, tişörtünün alt kısmına tutunduğunda, Esat ne yapmak istediğimi anlamış gibi, tişörtünü vücudundan sıyırmama yardımcı olmuştu.

O an odanın içindeki her şey biraz daha uzaklaştı. Sanki sesler geri çekildi, ışıklar yumuşadı, zaman kendi kendine inceldi. Sadece nefesler kaldı. Sadece birbirine yaklaşan iki insanın, kelimelere sığmayan bir yakınlığı...

Esat'ın bakışları benden ayrılmadı. O bakışta acele yoktu; sadece beni "okuyan" bir sabır vardı. Sanki her tereddüdümü, her kalp atışımı, her küçük çekingenliğimi tek tek hissediyordu.

Aramızdaki mesafe tamamen kaybolduğunda, bu bir hareket değil, bir kabul gibiydi. Sanki iki ayrı hayat, uzun bir yolun sonunda aynı yere varmış ve artık ayrılmak istemiyordu.

Esat'ın nefesi yüzümde ağırlaştı. Ben gözlerimi kapattım. Çünkü o an görmekten çok hissetmek gerekiyordu. Her şey daha yavaş oldu. Daha derin. Daha sessiz.

Odanın dışındaki dünya tamamen silinmiş gibiydi; ne Mardin kalmıştı ne gece... sadece birbirine tutunan iki kalbin aynı ritmi vardı. Ve ben ilk kez korkunun yerini alan şeyin ne olduğunu tam olarak anlayamadım. Sadece... sıcaklıktı. Sadece... ait olma hissi.

Biz bir bütün olmuştuk. Tenlerimiz kadar ruhlarımız da tamamen doyuma ulaşmış, birbirimizin vücudunda soluklanmıştık.

Odanın içindeki ışıklar bir süre sonra daha da yumuşamıştı; sanki gece, kendi ağırlığını usulca üzerimize bırakmış ve her şeyi daha sessiz, daha derin bir hale getirmişti. Dışarıda Mardin'in taş sokakları soğuk bir dinginliğe gömülürken, içeride zamanın akışı neredeyse hissedilmez olmuştu.

Bir noktadan sonra hareketler de sözler de azalır; geriye sadece nefesin ritmi, tenin tenle kurduğu o tarifsiz yakınlık kalır. Esat'ın varlığı artık sadece yanımda değil, sanki içimde de bir yere yerleşmiş gibiydi—beni sarıp sarmalayan, acele etmeyen, hiçbir şeyi zorlamayan bir varlık.

Bir süre sonra her şey yavaşça sakinliğe dönüştü. Esat'ın eli hâlâ belimdeydi ama bu kez o dokunuşta acele yoktu; sadece "buradayım" diyen bir sabitlik vardı.

"Güzelim," dedi kulağıma fısıldayarak. İçim anında kıpır kıpır olduğunda iç çekmeden edemedim.

"Ağrın var mı?" diye sorduktan hemen sonra kulağımın altına derin bir öpücük bırakmıştı.

Neyi kastettiğini anladığımda yüzüm tekrar kızardı. Sanki çıplak bir şekilde birbirimize sarılarak uyuyan biz değilmişiz gibi, yeniden utanmıştım.

"Biraz," dedim gizleme gereği duymadan. Kasıklarımı usul usul yoklayan bir sızı vardı çünkü.

Esat'ın nefes alış verişi daha yumuşadı, daha yavaşladı. Beni anladığını belli eden kısa bir nefes verdi.

Sonra, hiç acele etmeden, beni kucağına aldı. "Tamam," dedi sakin bir sesle. "Gel."

İkimizi de usulca banyoya götürdü.

Kapıyı açtığında içeriden yükselen buhar, odanın serinliğine karıştı. Küvet çoktan hazırlanmıştı; su sıcak, ışıklar loştu. Her şey sessiz, her şey yumuşaktı.

Hiç zorlanmadan ikimizi de suyun sıcaklığına kavuşturduğunda, vücudumun büyük bir kısmı onun vücudunun üstüne yayılmıştı. Yerimizi tamamen sabitlediğinde, sıcak suyu da elini uzatarak kısık şekilde açmıştı. Sanki küvetteki suyun, soğumaması için önlem alıyordu.

"İyi geldi mi sıcak su?" Dediğinde hafifçe gülümseyerek, başımı olumlu anlamda salladım.

Esat'ın ise elleri çoktan kasık bölge ulaşmış, küçük dokunuşlarıyla masaj yapmaya başlamıştı.

"Bugün doğum günü kutlamadım sanki, yeniden doğuldum." Boynuma derin bir öpücük kondurarak dedikleriyle, başımı arkaya çevirerek yarım yamalak yüzüne baktım.

"İyi ki varsın gün ışığım, güzel karım." Gözlerim doldu istemsiz olarak duyduklarım karşısında.

Gün ışığım, güzel karım.

Kelimeler kulaklarımda kaldı ama anlamı göğsümün tam ortasına yerleşti. Hareket edemedim. Sadece ona baktım.

Yıllardır onu sevmek nasıl bir şeydi... Bazen uzaktan, bazen susarak, bazen sadece hayal ederek...

Ve şimdi aynı kelimenin içinde bana dönüşmesi... karım...

Göğsümde garip bir sıcaklık yayıldı; ağlamak gibi değil ama gözlerimi ısıtan bir şey... mutlulukla utanç arasında, tam tarif edemediğim bir yerde.

O kadar çok şey söylemek istedim ki... ama hiçbir kelime yeterli gelmedi. Çünkü bazı duygular konuşulmazdı artık.

Sadece yaşanırdı. Esat'ın elini daha sıkı tuttum fark etmeden.

Ben onu yıllardır, sadece sevmemiştim. Ben, yıllardır ona doğru büyümüştüm.

Ben onun sevgisiyle tanıştığımda on dokuzunu bile doldurmayan küçük bir kızdım. Ama şimdi tam anlamıyla onun karısı, onun tabiriyle gün ışığıydım.

 

 

 

*****

24.05.2026

Huhh! Bitti

Bizim çifte kumrular tam anlamıyla kavuştu.

Öncelikle şunu sorayım? Bölümü beğendiniz mi?

Açık açık cinsel içerikli sahneler yazmak istemedim, daha doğrusu elim gitmedi. Bu kitap biraz Maysa'nın nahif ve saf sevgisi, bu sevgiyle büyüdüğü ve zamanla karşılığını da bulduğu dünyası... Nedensizce bu kitapta aşırı abartılı cinsellik içeriği yazamadım.

Umarım anlayışla karşılayacaksınızdır.

Başka kurgularda, daha sert, daha dark romanlarda yazmak daha kolay oluyor. Ama Maysa'nın... benim zarif papatyamın dünyasında, ancak bu kadar.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, sevgiyle ve sağlıcakla kalın.💕

 

 

 

 

 

Bölüm : 24.05.2026 10:54 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...