37. Bölüm
Parvin Ağardan / Maysa (Tamamlandı🎈) / Bölüm: 36

Bölüm: 36

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

İyi günler çok sevgili okurlarım.

Nasılsınız? İyi olduğunuzu umuyorum.

Önümüzden gelen Kurban Bayramınızı da şimdiden kutlarım. Sevdiklerinizle birlikte huzur ve sağlık dolu bir bayram geçirmenizi dilerim.

Bölümümüze geçelim, sizleri fazla bekletmeden.

Keyifli okumalar 🎈

Medya: Esat & Maysa
*************************

Maysa'nın anlatımından
**************************

Sabah gözlerimi açtığımda odanın içine yayılan solgun gün ışığı perdelerin arasından usul usul süzülüyordu. Kasım ayının o serin ama huzurlu sabahlarından biriydi işte... Hava tam anlamıyla kış değildi ama sonbaharın vedası da hissediliyordu. İnsan pencereyi açsa burnuna toprak kokusu, ıslak yaprak ve hafif soğuk karışımı bir hava dolacakmış gibiydi.

Bir süre yatağın içinde öylece kaldım. Esat çoktan işe gitmişti. Yastığın üzerindeki hafif kokusu ve düzensiz bırakılmış battaniye dışında odada ona dair bir şey kalmamıştı. Aras da okula gitmişti. Ev alışık olduğumdan daha sessizdi bugün.

Bugünkü tek dersimin iptal olması içimde garip bir rahatlık bırakmıştı. Acele etmem gereken bir gün değildi. Sakince hazırlanıp aşağı inmiş, kahvaltımı yapmıştım. Sonra yeniden odaya çıkıp biraz ders çalışmıştım. Önümde açık duran defterlere rağmen aklım birkaç kez kayıp gitmişti gerçi. Bazen Esat'a... bazen Aras'ın dün gece kitabı okurken yaptığı yüz ifadelerine... bazen de son birkaç ayda hayatımın nasıl değiştiğine.

Yaklaşık bir saat kadar notlarımla uğraştıktan sonra aşağı inmek istemiştim. Koridordan mutfağa doğru ilerlerken burnuma yayılan taze kahve kokusu dudaklarımın hafifçe kıvrılmasına sebep olmuştu.

Mutfağa girdiğimde halamı kahve makinesinin önünde gördüm. Üzerinde açık renk hırkası vardı. Bir eliyle fincanı tutarken diğer eliyle kahveyi karıştırıyordu.

"Günaydın hala," dedim mutfağa girerken.

Başını çevirip bana baktığında yüzünde yumuşak bir gülümseme oluştu. "Günaydın kızım. Bugün dersin yok muydu? Yeni mi uyandın?"

Halamın sorularına şaşırmamıştım. Bugün sabah erkenden çarşıya gittiği için, sabah benim de çıkmış olduğumu düşünmüş olmalıydı.

"Bir saat oldu uyanalı. Ders çalışıyordum biraz." Dedim yanağına ufak bir öpücük kondurduğumda.

"Kahvaltı yaptın ama değil mi?" Anaç tavrı karşısında gülümsedim.

"Yaptım yaptım merak etme, kahveyi kime götüreceksin?" Dedim ben de başımla kahveyi işaret ederek.

O ise başını salladıktan sonra fincanı tepsiye yerleştirdi. "Bunu babana götürecektim. Sabah erkenden çıktı bahçeye yine. Meyve ağaçlarını suluyor, sonra çardakta gazete okuyor genelde."

Babam.

Bu kelimeyi içimde eskisi kadar sert hissetmiyordum artık. Aramızdaki o keskin duvarlar tamamen yıkılmış değildi belki... ama çatlamıştı. Eskiden aynı ortamda bulunurken bile üzerime çöken o boğucu gerginlik artık yoktu. Yine de hâlâ birbirimize dikkatli yaklaşan iki insan gibiydik bazen.

Tepsiye baktım. "Ben götürürüm." dedim istemsizce.

Halam kısa süre şaşırmış gibi baktı önce. Sonra belli belirsiz gülümsedi. "Olur kızım."

Tepsiyi elime aldıktan sonra mutfaktan çıktım. Koridoru geçip verandadan bahçeye çıktığım anda yüzüme vuran serin hava ürpermeme sebep olmuştu. Bahçe sabah nemini hâlâ taşıyordu. Çimlerin üzerinde küçük su damlaları vardı. Çardaktan gelen hafif gazete hışırtısıyla gözlerimi oraya çevirdim.

Babam oturuyordu. Üzerinde koyu renk hırkası vardı. Bir ayağını diğerinin üzerine atmış, elindeki gazeteye bakıyordu. Ama dikkatinin yarısı bile yazılarda değil gibiydi. Dalgın görünüyordu.

Beni fark ettiğinde gözleri önce elimdeki tepsiye, sonra yüzüme kaydı. Bir anlığına bakışlarında şaşkınlığa benzeyen bir şey geçti.

Sessizce çardağa girdim. "Kahveni getirdim." dedim sakin bir sesle.

Gazeteyi yavaşça kapatıp yan tarafa bıraktı. "Halana zahmet olmasın diye ben alacaktım birazdan."

"Ben zaten aşağıdaydım." dedim omuz silkerek.

Tepsiyi masaya bıraktım. Sonra tam dönecekken sesi yeniden geldi.

"Oturmayacak mısın?" Sorusuyla istemsiz olarak duraksadım.

Eskiden olsa bu soruya ne cevap vereceğimi bilemezdim belki. Ama şimdi içimde eskisi kadar kaçma isteği yoktu. Yavaşça karşısındaki sandalyeye oturdum.

Babam kahveden bir yudum aldıktan sonra bana baktı. "Derslerin nasıl gidiyor?"

Sanki öylesine sormuş gibi değil de, benimle konuşmak için konu arıyor gibiydi sesinin tınısı.

"İyi. Vizeler yeni bitti zaten." Diye açıkladım ben de kısaca.

"Zor muydu?" Sohbeti uzatmak ister gibi sorduğunda, içimde tarifsiz duygular cirit atmaya başlamıştı.

"Yani. Hocalara göre değişiyor biraz." dedim hafif gülümseyerek. "Bazıları savaş açmış gibiydi."

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

İlk kez onun yanında bu kadar doğal oturduğumu fark ettim o an. Eskiden her konuşmamız ölçülü olurdu. Sanki yanlış bir kelime söylesem aramızdaki bütün denge bozulacakmış gibi hissederdim.

Şimdi ise sessizlik bile rahatsız etmiyordu.

Babam bir süre bana baktıktan sonra derin bir nefes aldı. "Zayıflamışsın biraz. Zaten zayıftın, şimdi iyice küçük kalmışsın."

Kaşlarımı kaldırdım. "Yok ya." Diye döküldü dudaklarımın arasından kelimeler.

Esat bitmiş, babam mı başlamıştı kilomla ilgili konuşmaya?

"Var." dedi net bir sesle. "Yüzün de incelmiş."

İçimde tuhaf bir his oluştu. Bu kadar küçük bir detayı fark etmesi bile beklemediğim bir şeydi.

"Ameliyattan sonra zayıfladım zaten, sonra da okul başladı, sınavlar derken stresten de olabilir." dedim sessizce. Tabii kaçırılmamız gerçeği de kilo almama, vücudumun toparlanmasına engel olan en önemli gelişmelerden biriydi ama bunu babam bilmiyordu.

Bakışları bir anlığına uzaklara kaydı. "Beslenmene dikkat et, hastalanacaksın yoksa böyle zayıflamaya devam edersen."

Ses tonu sert değildi. Aksine, alışık olmadığım kadar yumuşaktı. O yüzden ne diyeceğimi bilemedim bir an.

Başımı hafifçe eğip kahve fincanının kenarındaki buharı izledim. Çardağın etrafında dolaşan serin rüzgâr saçlarımın birkaç tutamını yüzüme savuruyordu. Bahçedeki ağaçların yaprakları artık tamamen sarıya dönmüştü. Bazıları toprağa düşmüş, bazılarıysa hâlâ dallarda son direnişini veriyordu.

Babam kahvesinden son yudumu aldıktan sonra fincanı masaya bıraktı. "Gel." dedi bir anda.

Şaşkınca yüzüne baktım. "Nereye?"

"Gel işte." Kaşlarımı hafifçe çatarak ayağa kalktım. O da ağır hareketlerle yerinden doğruldu. Birlikte çardaktan çıkıp bahçenin biraz daha arka tarafına doğru yürümeye başladık.

Toprak hafif nemliydi. Ayakkabılarımın altında çıtırdayan kuru yaprak sesleri sabahın sessizliğine karışıyordu. Babam ellerini hırkasının cebine sokmuş, ağır ağır yürüyordu. Ben de sessizce yanında ilerliyordum.

Bahçenin arka kısmına vardığımızda gözlerim istemsizce büyüdü.

Nar ağacı.

Dalları kırmızıya çalan iri narlarla doluydu. Kasım güneşi üzerlerine vurunca taneleri sanki içeriden ışık saçıyormuş gibi görünüyordu.

Babam dallardan birine uzandı. En olgun görünen narı kopardıktan sonra avcunun içinde tarttı.

"Bu iyi." dedi. Sonra cebinden küçük çakısını çıkarıp narı ortadan ikiye böldü.

Çatlayan kabuğun ardından görünen o koyu kırmızı taneler öyle canlıydı ki... Sanki küçücük yakut taşlarıydı.

Babam elindeki yarımı bana uzattı. "Ye."

Kısacık bir süre tereddüt etsem de, sonra narı elime aldım. Parmak uçlarıma kırmızı suyu bulaşmıştı bile.

Babam diğer yarımdan birkaç tane koparıp avucuma bıraktı.

"Çocukken de çok severdin." dedi dalgın bir sesle. Çocukluğumun silik sahneleri tek tek düşüverdi aklıma. Eskiden halam nar ayıklardı bana. Beyaz tabakların içine koyardı. "Nar berekettir." derdi hep.

Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Hatırlıyordu. Bu kadar küçük bir şeyi bile hatırlıyor olması göğsümün içinde tarifsiz bir sızı bıraktı.

Sessizce nar tanelerinden birini ağzıma attım. Hafif ekşi, hafif tatlı tadı dilime yayılırken gözlerim istemsizce doldu. Babam fark etti mi bilmiyorum. Ama hiçbir şey demedi.

Babam bir süre nar tanelerine baktıktan sonra, sanki çok uzakta kalmış bir anıyı yokluyormuş gibi sessizleşti. Bahçenin kendinde has son baharı anımsatan sesi bile azalmış gibiydi.

Sonra yavaşça konuştu. "Annen... sana hamileyken narı çok aşerirdi."

Duyduklarım karşısında elim havada asılı kalmış, gözlerim ona kaymıştı. "Öyle mi?"

Başını hafifçe salladı. Bakışları nara değil, sanki o zamana dönmüş gibiydi.

"Gece yarıları kalkardı bazen. Evde nar yoksa... beni uyandırırdı." dedi. Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı. "'Dayanamıyorum' derdi. Sanki dünyada başka hiçbir şey yokmuş gibi nar isterdi."

İstemsizce gülümsedim. Ne cevap verebildim, ne bakışımı kaçırabildim. Sadece nar tanelerine baktım. Kırmızıydı. Sanki içimde bir yer, çok uzun zamandır ilk kez o renkle ısınmış gibiydi.

"Sonra da o narları ayıklarken, tüm mutfağı batırırdı. O kadar hızlı ve heyecanlı yerdi ki..." Dedikleri sonrasında yanımdaki ağacın gövdesine yaslanmıştı.

Nar tanelerini bir süre avucumda tuttum. Sanki her biri küçük küçük anılar gibi parmak uçlarıma yapışıyordu; kırılgan, kırmızı ve biraz da sızılı.

Sonra avucumu yavaşça kaldırdım. "Sen de yesene baba."

Babam bakışlarını nar tanelerinden bana çevirdi. Bir an tereddüt etti. Sanki o küçük kırmızılar bile, yıllardır aramızda biriken sessizliğe dokunacakmış gibi dikkatliydi. Ama sonra uzandı. Birkaç tanesini avucumdan aldı ve tek tek ağzına attı.

Çiğnerken yüzündeki ifade değişmedi. Ama gözlerinin kenarında çok hafif bir yumuşama gördüm. Belki de ben görmek istedim.

Sessizlik bu kez ağır değildi. Daha çok eski bir odanın tozunu silmiş gibiydi; nefes alınabilir ama hâlâ geçmiş kokan bir sessizlik.

Dayanamayarak bir adım daha yaklaştım babamın yanına.

Elim kendi kendine uzandı. Yanağına dokundum önce. Sakalının sertliği parmaklarıma battı. Ama geri çekilmedim. Eğildim. Ve yanağına küçük bir öpücük bıraktım.

Narın kırmızısı, sanki dudaklarıma da bulaşmıştı. "Seni çok seviyorum baba." dedim içtenlikle.

Sesim düşündüğümden daha net çıkmıştı. Ama içimde bir şey titriyordu. Sanki yıllardır kapalı duran bir kapı, ilk kez aralanmıştı.

İç sesim, o an babama değil, geçmişe konuşuyordu aslında: Annemi hiç tanıyamamıştım. Ama babamın içinde onu her gün yeniden kaybettiğini artık daha iyi görüyordum. Sanki yıllar boyunca içinde taşıdığı bir boşluk vardı; ne kadar dolarsa dolsun eksilmeyen, derin bir kuyu gibi. Ben o kuyunun kenarında büyümüştüm. Uzak durmuş, bazen yaklaşmış, bazen korkup geri çekilmiş... ama şimdi ilk kez içine eğilmeden yanında durabiliyordum. Onun acısı artık sadece bir gölge değil, birlikte taşınabilecek bir yük gibi geliyordu.

Ama artık fark ettiğim şey, bu acının tek taraflı olmadığıydı. Yıllarca sadece benim annemi özlediğimi, sadece benim eksik kaldığımı sanmıştım. Oysa babam da aynı boşluğun içinde yaşıyordu; sadece daha sessiz, daha sert ve daha derine gömülmüş bir halde. Aynı kaybın iki ucunda, birbirine hiç değmeden yan yana yürümüş iki yabancı gibi... Belki de yıllardır aramızdaki mesafe, öfke ya da sessizlik değil; birbirimizin acısını yanlış yerden okuma çabasıydı. Şimdi geriye dönüp baktığımda, onun da aynı özlemi taşıdığını bilmek içimde tuhaf bir sıcaklık bırakıyordu. Sanki yıllardır ayrı ayrı ağladığımız bir şey, ilk kez aynı yerde birleşmişti. Belki de o yüzden eğilip onu öpmüştüm; sadece kız evlat olarak değil, aynı kederi paylaşmayı yeni öğrenen biri olarak.

Babam önce sustu. Sonra çok kısık bir sesle konuştu. "Ben de seni çok seviyorum kızım." dedi. Yutkundu. "İyi ki... beni affettin."

İyi ki beni affettin...

Neyden bahsettiğini çok biliyordum. Yıllardan, mesafeden, özlemden, babam varken olan babasızlığımdan...

Gülümsedim, gözlerimin dolu dolu olmasına rağmen.

"Yanağın kırmızı oldu baba." dedim hafifçe gülerek. Narın suyu dudaklarımdan bulaşmıştı belli ki. Parmağımla yanağını gösterdikten sonra elimi uzatıp yanağını sildim.

Aslında ben bunu konuyu dağıtmak için büyük bir ustalıkla kullanmayı tercih etmiştim. Kaçmak, bazen en iyi seçimdi.

*****

Akşam, evin ışıkları biraz erken yumuşamıştı sanki. Günün sertliği kapının dışında kalmış, içeride daha sakin, daha ağır bir zaman akmaya başlamıştı. Pencereden içeri süzülen serin hava, masanın üzerindeki kâğıtların kenarlarını hafifçe kıpırdatıyordu; ama o bile bu sessizliğe saygı duyar gibiydi.

Esat'ın yanında otururken, masanın yüzeyi bana her zamankinden daha geniş geliyordu. Sanki çözülecek sorular sadece kâğıtta değil, aramızdaki boşlukta da duruyordu. Defterimi biraz daha kendime çektim. ALES matematik... kelime olarak bile bazen gereğinden ağır hissediyordu. Fakat yüksek lisansı kazanmak istediğim için, her türlü cefaya da razıydım.

Soruyu bir kez daha okudum. Sonra bir daha. Bazı cümleler var ya, insan okudukça açılmak yerine kapanıyor. Bu da onlardan biriydi.

"Burada bir tuzak var," dedim istemsizce, kurşun kalemi dudağıma götürerek. "Ama nerede?"

Esat hemen konuşmadı. Onun sessizliği bazen cevaplardan daha net oluyordu. Sanki acele etsem daha çok kaybedeceğimi biliyordu da, beni olduğum yerde tutuyordu. Kağıda eğildim. Sayıları yan yana yazdım, sonra üstünü çizdim, tekrar yazdım. Ama her denemede aynı şey oluyordu: bir şey eksik kalıyordu. Bildiğim şeyler vardı ama onları doğru sıraya koyamıyordum.

Dışarıdan geçen bir araba sesi, düşüncemi kısa bir an böldü. Sonra her şey tekrar eski yerine döndü; sadece ben ve o soru.

Esat eğildi biraz. Sesini yükseltmeden konuştu. "Bak... sorun işlemde değil. Mantık sırasını görmüyorsun."

Bu cümle bana basit bir açıklama gibi gelmedi. Daha çok, kafamın içinde zaten var olan ama göremediğim bir kapının işareti gibiydi.

"Sıralamak..." dedim yavaşça. "Hangisi önemli, hangisi değil..."

Kalemi yeniden elime aldım. Bu kez acele etmedim. Her ifadeyi tek tek ayırdım. Gereksiz görünenleri tamamen silmek yerine kenara koydum. Sanki sorunun içinde değil de, kendimin içinde bir düzen kuruyordum.

Zihnim yavaş yavaş sakinleşti. O ilk karmaşa geri çekildikçe, kâğıt daha anlaşılır görünmeye başladı. Sayılar artık birbirine karışmıyordu. Son adımı yazdığımda kalemim kâğıtta kısa bir iz bıraktı. Ne büyük bir zaferdi ne de dramatik olay... ama içimde garip bir hafiflik vardı.

"Tamam," dedim neredeyse kendime fısıldayarak. "Buldum."

İkinci soruya bakarken, Esat deneme kitabını, masanın üzerine biraz daha dikkatle yerleştirdi. Önceki sorudan farklıydı bu; daha uzun bir metin, daha çok bilgi, ama aslında tek bir noktaya sıkışmış bir mantık sorusu gibi duruyordu. Sanki bilerek karmaşıklaştırılmış, çözülmesi için değil de sabretmeyi öğretmek için yazılmıştı.

"Bu biraz daha zor," dedi Esat sakin bir sesle. Kalemiyle sorunun başlığını işaret etti. "Ama yöntem aynı. Parçalara ayıracağız."

Dikkatli bakışlarım eşliğinde başımı eğdim. Gözlerim satırların üzerinde gezindi.

Soru:
Bir kütüphanede üç farklı bölüm vardır: Tarih, Edebiyat ve Sosyoloji. Her bölümde eşit sayıda kitap yoktur. Tarih bölümündeki kitap sayısı Edebiyat'ın 2 katından 10 eksiktir. Sosyoloji bölümünde ise Edebiyat'tan 15 fazla kitap vardır. Toplam kitap sayısı 145''ir. Buna göre her bölümde kaç kitap vardır?

Soruyu okudum. İlk bakışta basit gibi görünüyordu. Ama tam o "basitlik" hissi, genelde en çok hata yaptığım yerdi.

Kalemi elime aldım, ama yazmadan önce bir süre bekledim. Esat'ın sesi tekrar geldi: "Değişken ver. Edebiyat'a x de. Diğerleri onun üzerinden gider."

Başımı salladım. "Tamam."

Tam o sırada kasıklarımda ince bir rahatsızlık hissettim. Başta önemsemedim. Ama saniyeler geçtikçe, o his hafif bir sızı gibi kendini daha net göstermeye başladı. Alt karın bölgeme yayılan, tanıdık ama her seferinde biraz daha sabır isteyen bir ağırlık...

Regl dönemim yaklaşmıştı. Bugün yarın olacaktı zaten. Bedenim bunu hatırlatmak için özellikle ders çalıştığım anı seçmiş gibiydi.

Kalemim kısacık bir süreliğine duraksadı. "x diyelim..." diye mırıldandım ama sesim çoktan dağılmıştı.

Esat sesimdeki elle tutulur cinsten olan değişimi fark etmiş olacak ki, defterimde olan bakışlarını kaldırarak bana baktı. "Ne oldu?"

Hemen toparlamaya çalıştım. "Yok... şey, devam ediyorum."

Ama o, o "devam ediyorum"un gerçekten devam olmadığını anlamıştı. Sessizliği biraz uzadı. Sonra sandalyesini hafifçe bana doğru çevirdi. "İyi misin?"

Cevap vermek kolaydı aslında ama dürüst olan cevap biraz daha zordu. Regl dönemim yaklaştı diyemeyecektim zira.

"İyiyim," dedim yine de, ama bu kez daha yumuşak.

Esat başını hafifçe eğdi. Gözleri yüzümde değil, sanki halimdeydi.

"Emin misin güzelim?" dedi sakin bir tonda. "Yorulduysan, istersen ara verelim."

"Hayır," dedim hızlıca, sonra kendime güldüm. "Sadece... dikkatim dağıldı biraz."

Kalemi tekrar elime aldım ama bu kez yazdığım şeyler eskisi kadar net değildi. Denklem gözümün önünde duruyordu ama zihnim ikiye bölünmüştü: biri soruda, diğeri o ince sızıda. Üstelik hafif midem de bulanmaya başlamıştı.

Esat bu kez hiç ısrar etmedi. Sadece biraz daha yakına çekti kitabı. "Bak," dedi, sesi yine aynı sabırlı tonunda. "Edebiyat x ise... diğerlerini yazalım."

Aniden daha şiddetle karnıma giren anlık sızıyla dişlerimi dudağıma geçirdim. Anlık bir sızıydı aslında ama etkisi çok büyüktü.

Esat durumumu fark etmiş olacak ki, bu sefer oturduğum sandalyeyi kavrayarak bedenimi sandalye ile birlikte tamamen kendisine çevirdi.

"Maysa, güzelim benim," dedi şefkatli bir ses tonuyla, saçlarımı okşayarak.

"Bir şey olduysa söyle bana? Dikkatin başka yerde sanki? Hasta mısın diyeceğim ama, hasta gibi gözükmüyorsun. Sınav stresi mi oldun yoksa sorular zorlaşınca?" Gözleri dikkatli bir biçimde yüzümü turluyor, gerçekten de ne olduğunu anlamak istiyordu.

Ama ben utanırdım ki... ona regl zamanımın yaklaştığını nasıl diyecektim?

"Evet, sorular zor geldi şimdi. Geçen çalıştığımızda bu kadar zor değildi. O yüzden biraz stres oldum galiba." Gülümsemeye çalışarak mırıldandığımda, Esat bu kez yüzümü kavradı avuçlarıyla.

"Hiç endişelenme birtanem benim. Bildiğim her şeyi, hatta daha fazlasını anlatacağım sana. En iyi sonucu alman için ne gerekiyorsa yaparız. Hatta baktık benimle yeterli olmuyor, kurs, öğretmen bir şeyler ayarlarız. Sınav daha Mart ayında zaten, aylar var. Lütfen şimdiden, kendini yıpratma." Yanaklarımı okşayarak tane tane anlattığında gülümsedim, bu kez gerçekten, içtenlikle. Beni bu denli düşünmesi o kadar özel hissettiriyordu ki...

Fakat Esat gerçekten çok iyi anlatıyordu bana. O varken kurs veya öğretmene ihtiyacım olacağını hiç sanmıyordum.

Dedikleri karşısında cevap vermeyerek, gülümsemeyi tercih ettiğimde Esat'ın avuçları hâlâ yüzümdeydi. Elleri sıcaktı; öyle aceleci bir sıcaklık değil, insanın içindeki telaşı yavaşlatan cinsten… Başparmağı yanağımın üzerinde küçük bir hareket yaptı. O sırada kasıklarımı sarmalayan sızı yeniden kendini sert bir şekilde hatırlatınca istemsizce nefesimi tuttum.

Esat'ın bakışları da anında değişmişti. Anlaşılan, bu kez yaşadığım şeyin stresin çok daha ötesinde olduğunu anlamıştı.

Kaşları hafifçe çatıldı. Gözleri doğrudan gözlerime yerleşti. "Maysa."

Sadece ismimi söylemişti ama ses tonunda öyle dikkatli bir yumuşaklık vardı ki, birkaç saniye boyunca konuşamadım. "Gerçekten neyin var güzelim? Anlat artık."

Bakışımı kaçırdım. Defterin kenarındaki karalamalara baktım. Kalemin ucuna. Sonra boşluğa…

Utandığım için konuşamıyordum. Halbuki mesele dünyanın en normal şeyi olmasına rağmen, yine de insanın içinden söylemek kolay gelmiyordu.

Esat bunu da anladı galiba. Çünkü sesi daha da yavaşladı. "Canın mı acıyor? Bir yerin mi ağrıyor?"

Dudaklarımı birbirine bastırdım. Küçücük bir baş hareketiyle onayladım sadece.

"Neren?" Soruyu öyle doğal sormuştu ki… Ne dalga geçen bir taraf vardı ne gereksiz bir panik. Sadece anlamaya çalışan bir adam vardı karşımda.

"Şey…" diye mırıldandım utangaçça. "Sanırım… regl dönemim başlayacak."

Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz yüzüm ısındı. Gözlerimi kaçırdım hemen.

Ama Esat'ın yüzünde en ufak bir garipseme olmadı. Tam tersine, bakışları daha da yumuşadı. Sanki o ana kadar anlamaya çalıştığı şey nihayet yerine oturmuştu.

"Ah güzelim benim… Niye bunu tek başına çekmeye çalışıyorsun?" dedi sessizce.

Esat'ın eli saçlarımın arasından geçerken alt karnımdaki ağrı yeniden kasıldı. Tam o sırada, bacaklarımın arasında tanıdık bir sıcaklık hissettim. Gözlerim kocaman açıldı.

Başımı hafifçe kaldırdım. İçimdeki o küçük panik hissi yavaşça yükseldi. Başlamıştı galiba.

Esat bakışlarımdaki değişimi fark etti hemen. "Maysa?"

Dudaklarımı araladım ama sesim çok kısık çıktı. "Benim… sanırım tuvalete gitmem gerekiyor."

Esat anında geri çekildi, bana alan açar gibi. Ama gözleri hâlâ dikkatle üzerimdeydi.

"Tamam," dedi sakin bir sesle. "Yavaş kalk."

Sanki acele edersem kırılacakmışım gibi konuşuyordu benimle.

Sandalyeden doğrulurken hafifçe yüzümü buruşturdum. Esat refleks gibi elini belime koydu. "Dikkat et."

"İyiyim," dedim utangaç bir gülümsemeyle ama sesimdeki kırılganlığı ben bile duyabiliyordum.

Banyonun kapısını kapattığım an derin bir nefes verdim.

Aynadaki yansımama baktım birkaç saniye. Yanaklarım hâlâ hafif pembe görünüyordu. Saçlarım biraz dağılmıştı. Ve garip şekilde, kendimi olduğumdan daha küçük hissediyordum o an. Yirmi iki yaşında bir kadın değil de, ilk kez böyle bir yakınlığın içinde ne yapacağını bilemeyen, liseli genç bir kız gibi…

Alt karın ağrım yeniden kendini hissettirdiğinde gözlerimi kısa süreliğine kapattım.

"Harika zamanlama gerçekten…" diye mırıldandım kendi kendime.

Sonra yavaşça kişisel işlerimi halletmeye başladım. Banyodaki beyaz ışık fazla parlaktı; insanın düşüncelerini saklamasına izin vermeyen türden. Çekmeceden ped çıkarırken bile garip bir utangaçlık hissediyordum. Esat'a söylemiş olmama rağmen hâlâ bunu mümkün olduğunca görünmez yaşamaya çalışıyordum sanki.

Ama dışarıda beni beklediğini bilmek… Bu düşünce içimi aynı anda hem huzurlu hem de mahcup hissettirdi.

Ped paketinin ince sesi banyoda yankılanırken kendi halime hafifçe güldüm. Çünkü Esat muhtemelen şu an kapının diğer tarafında gerçekten endişeyle beni bekliyordu.

Ve bunu düşünmek bile kalbimi yumuşatıyordu.

Yüzümü yıkadım sonra. Soğuk su avuçlarımın arasından akarken biraz kendime geldim. Aynadaki yansımama tekrar baktım.

"Abartıyorsun," dedim kendi kendime sessizce.

Ama aslında neyin abartı olduğunu bilmiyordum. Ağrının mı, utangaçlığın mı, yoksa Esat'ın bana böyle davranmasının içimde oluşturduğu o kırılgan sıcaklığın mı…

Kapıyı açtığımda Esat gerçekten de bekliyordu. Duvara yaslanmıştı ama beni görür görmez doğruldu.

Yüzündeki ifade öyle dikkatliydi ki… "İyi misin?"

Başımı salladım hafifçe. "İyiyim."

Ama sanırım hâlâ biraz solgun görünüyordum çünkü kaşları tam olarak gevşemedi. Yanıma yaklaştı. Elinin tersiyle yanağıma dokundu kısa bir an. "Ağrın çok mu?"

"Biraz." İç çekerek, kısık sesle mırıldanmıştım.

Esat başını hafifçe eğdi. "Hadi yatağa geçelim," dedi.

Odaya geçtiğimizde üzerimdeki yorgunluğu daha net hissetmeye başlamıştım artık. Esat yatağın örtüsünü düzeltti önce. Sonra bana dönüp eliyle yavaşça oturmamı işaret etti. "Yavaş."

Yatağa uzandığım anda bedenim biraz gevşedi. Alt karın ağrısı hâlâ vardı ama en azından artık ayakta değildim.

Esat battaniyeyi üzerime çekerken saçlarım yastığın üzerine dağıldı. "Şöyle rahat mı?"

Başımı olumlu anlamda sallamakla yetinmiştim. O ise saçımı kulağımın arkasına itti dikkatlice.

"Ben hemen geliyorum." Dediğinde nereye gittiğini soramadan bir hışımda çıkmıştı odadan.

Yatağın içinde battaniyeye biraz daha sokuldum. Karnımdaki ağrı hafif hafif nabız gibi vuruyordu artık. Ama zihnim daha çok Esat'taydı. Zihnim o kadar dolmuştu ki zaman algımı bile kaybetmiş, ne kadar süre geçtiğini anlayamamıştım.

Kapı yeniden açıldığında başımı kaldırdım.

Esat'ın elinde sıcak su torbası vardı gerçekten. Diğer elindeki kupadan hafif papatya kokusu yükseliyordu. Odaya girerken ışığı biraz kıstı önce. Sarı ışık odanın köşelerine daha yumuşak yayılmış, gece artık tamamen yerleşmişti eve.

"Bak ne getirdim," dedi hafifçe gülümseyerek.

Ben battaniyenin içinden ona bakarken istemsizce gülümsedim. Yorgundum, karnım ağrıyordu, biraz utanıyordum hâlâ… ama onun bu hali içimde tuhaf bir güven hissi bırakıyordu.

Esat kupayı komodine bıraktı. Sonra yatağın kenarına oturup sıcak su torbasını dikkatlice battaniyenin altına yerleştirdi.

Sıcak su torbasının yaydığı sıcaklıkla biraz yana döndüm sonra. İçgüdüsel bir hareketti belki; karnımı korumak ister gibi dizlerimi kendime çektim. Battaniye omuzlarıma kadar çıkmıştı artık. Cenin pozisyonunda kıvrılmış halde birkaç saniye sessiz kaldım.

Alt karın ağrısı böyle durunca biraz daha katlanılır oluyordu. Esat ise beni izliyordu. Hissediyordum.

Yavaşça yatağa çıktı sonra. Arkama geçtiğinde yatak hafifçe hareket etti. Bir kolu dikkatlice belimin üzerinden geçti. "Böyle iyi mi?"

Başımı hafifçe salladım.

Sonra beni kendine doğru çekti. Çok hafif, çok dikkatli bir hareketle… Sırtım göğsüne yaslandı. O an bedenimdeki bütün gerginlik biraz daha çözüldü sanki.

Esat'ın sıcaklığı battaniyenin altından bile hissediliyordu. Bir eli karnımın üzerinde durdu önce, sanki izin ister gibi birkaç saniye bekledi. Sonra yavaşça küçük daireler çizmeye başladı.

İlk temas ettiği anda gözlerim istemsizce kapandı. "Şurası mı ağrıyor?"

"Evet…" diye mırıldandım cansız bir sesle.

Parmaklarının hareketi yavaştı. Ne aceleciydi ne de tedirgin. Sadece sakin… düzenli… güven veren bir ritimle karnımı ovuyordu. Başımı biraz daha göğsüne yasladığımda kalbinin sesini net bir şekilde duyabiliyordum. Düzenli atıyordu. Benimkinden çok daha sakin olduğu kesindi.

Esat saçlarımın arasına yüzünü gömdü hafifçe. "Keşke senin yerine ben çekebilsem şu ağrıyı."

O kadar içten söylemişti ki boğazım düğüm düğüm olmuştu.

"Geçecek, genelde ilk yirmi dört saat kadar şiddetli oluyor ağrı, sonra azalıyor" dedim sessizce.

"Biliyorum." dedi. "Ama senin canının yanmasına dayanmıyorum."

Gözlerim kapalı halde hafifçe gülümsedim. Biri tarafından bu kadar önemsenmek hâlâ alışık olduğum bir şey değildi. Özellikle de böyle anlarda… şefkate en çok ihtiyaç duyulan zamanlarda.

Ve o biri Esat'tı. Kara gözlerine daha ilk gördüğüm anda tutulduğum adam. Dört yıla yakındır, her hayalimin, her rüyamın sahibi. Kalbimin, canımın ta içi.. İlk aşkım, aynı zamanda da son aşkım...

En toy olduğum dönemde tutunmuştu kalbim ona. Henüz yirmi yaşım bile yoktu, üniversiteyi yeni kazanmış, liseden yeni çıkmış saf bir kızdım. Sırf bu yüzden başta heves sanmıştım, ergenlikten yeni çıkmanın getirdiği duygusallık sanmıştım. Ya da baba sevgisinden yoksun büyümenin getirdiği sevgisizliğin etkisidir diye düşünmüştüm. Fakat zaman geçtikçe, haftalar aylara, aylar yıllara ulaştıkça, ben büyüdükçe büyüyen sevgimle, hiçte öyle olmadığını anlamıştım.

Daha aylar önce onun beni sevmesi ihtimali, hayal bile olamazken, şimdi onun tarafından bebekler gibi seviliyordum. Dağınık saçlarımla, battaniyenin içine kıvrılmış halde, ağrıdan huysuzlaşmışken bile bana sanki dünyanın en narin şeyiymişim gibi davranıyordu.

Esat'ın eli hâlâ karnımda yavaş hareketlerle dolaşıyordu. Ara sıra baskısını biraz artırıyor, sonra tekrar hafifletiyordu. Gerçekten rahatlatıyordu.

"Biraz iyi geliyor mu?" Sorusu karşısında iç çektim.

"Hıhı…" Sesim neredeyse uykulu çıkmıştı.

Esat hafifçe gülümsemişti galiba. Zira göğsünün çok küçük hareketlenmesini hissetmiştim.

"Benim nazlı bebeğim." Dediğinde, cümledeki sahiplenici şefkat içimi sıcacık yaptı.

Gözlerimi açmadan gülümsedim. Sesimin memnuniyetsiz gibi çıkması için uğraşarak söylendim. "Nazlı bebek değilim ben."

Bu kez gerçekten güldü. Sessiz, düşük bir gülüş… "Şu an tam olarak öylesin,"

Sonra dudaklarını saçlarımın üstüne bıraktı. "Huysuz, nazlı bebek."

Ama bunu öyle sevgiyle söyledi ki…

Battaniyenin altında ellerimi göğsümün önünde topladım. Esat'ın kolu hâlâ belimin üzerindeydi. Sanki ben dağılırsam toparlayacakmış gibi sarıyordu beni.

Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Sadece odanın sessizliği vardı. Bir de onun parmaklarının karnımın üzerinde bıraktığı yavaş, huzurlu hareketler…

Ağrı tamamen geçmemişti belki ama artık tek başıma taşımıyordum onu. Ve insanın sevildiğini en çok anladığı anlar bazen tam da böyle anlardı galiba; en kırılgan halinde bile birinin seni dikkatle tutmaya devam ettiği anlar…

 

 

*****

23.05.2026

Huhhhh!

Bir bölümün daha sonuna gelmiş bulunuyoruz.

Nasıl buldunuz bölümü?

Maysa ve babasının konuşması?

Esat'ın Maysa'yı bebeği gibi sevmesi?

Düşüncelerinizi, isteklerinizi paylaşmanız beni mutlu eder.

Sağlıcakla kalın 💕

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 23.05.2026 01:24 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...