36. Bölüm
Parvin Ağardan / Maysa (Tamamlandı🎈) / Bölüm: 35

Bölüm: 35

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

Merhabalar çok sevgili Maysa ailesi.

Nasılsınız? İyi olduğunuzu umuyorum.

Kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Yorumlarınızı ve oylarınızı eksik etmeyin lütfen.

Keyifli okumalar 🎈

Medya: Maysa & Esat
***************************

 

Maysa'nın anlatımından:
*******************************

Kasım Mardin'de sessizce başlamıştı.

Ekim'in sarıya çalan romantik serinliği yerini daha keskin, daha içine kapanık bir havaya bırakmıştı artık. Sabahları camlarda ince buğu birikiyor, ağaç dalları rüzgâr estikçe çıplak kollarını gökyüzüne uzatıyordu. Kampüs yollarını süsleyen yapraklar ezildikçe kuru bir hışırtı yükseliyor, insanın içine sebepsiz bir durgunluk çöküyordu. Zaman ilerledikçe hayat da sanki kendi ritmini değiştiriyordu; bazı yaralar kabuk bağlıyor, bazı korkular alışkanlığa dönüşüyor, bazı insanlar ise fark etmeden insanın "yuvası" oluyordu.

Aradan geçen haftalar boyunca çok şey olmuştu aslında. Ama hiçbir şey bir anda olmamıştı.

Cihan meselesi… o korkunç gece… kaçırılma… hepsi sanki üstünden yıllar geçmiş gibi uzak hissettiriyordu artık. Polis adamları tutuklamış, olay resmiyette hâlâ "toprak anlaşmazlığı ve kasten yaralama" dosyası üzerinden ilerlemişti. Fakat herkes biliyordu ki işin perde arkasında daha karanlık şeyler vardı. Yine de adamların hiçbiri Cihan'ın adını vermemişti. Esat da bir süre uğraştıktan sonra konuyu kapatmış gibiydi. En azından dışarıdan öyle görünüyordu.

Eskisi gibi Cihan'ın adını ağzına almıyor, öfkeyle dolaşmıyordu artık. Ama ben onu tanıyordum. Bazı geceler uyuduğumu sandığında uzun uzun tavana baktığını hissediyordum. Bazı sessizlikleri fazla sessizdi çünkü.

Yine de hayat, bütün ağırlığına rağmen devam etmeyi başarıyordu.

Selen ile Aras da bu süreçte birkaç kez daha görüşmüştü. İlk zamandaki o yabancı mesafe yavaş yavaş incelmeye başlamıştı artık. Aras hâlâ tamamen rahat değildi ama eskisi kadar kasılmıyordu annesinin yanında. Hatta geçen görüşmelerinde Selen'in anlattığı çocukluk anısına istemsizce gülmüştü bile. O küçücük gülüşü gördüğümde Selen'in gözlerinin nasıl dolduğunu hâlâ unutamıyordum.

Henüz hafta sonu kalma meselesi netleşmemişti tabii. Esat bu konuda hâlâ çok dikkatliydi.

"Aras ne zaman hazır hissederse," diyordu sürekli. Ve garip şekilde, bu cümle artık bana sert gelmiyordu. Çünkü Esat'ın korkularını da anlayabiliyordum artık. Oğlunun yeniden yara almasını istemiyordu sadece.

Son zamanlarda beni en çok afallatan şeylerden biri de Esat'ın yanında kendimi nasıl hissettiğimdi galiba. Çünkü artık ona yaklaşırken eskisi gibi düşünmüyor, ölçüp tartmıyor, geri çekilmiyordum. Sanki fark etmeden onun yanında kabuk değiştirmiştim ben. O gece… bornozla karşısında kaldığım o an mesela… hâlâ aklıma geldikçe içimi sıcak bir utanç kaplıyordu.

Ama garip olan şu ki, utanmama rağmen pişman da hissetmiyordum.

Esat'ın bana baktığı o anı unutamıyordum çünkü. O bakışta sadece arzu yoktu. Özlem vardı. Korku vardı. Sanki beni gerçekten kaybetmekten korkmuş bir adamın bastırdığı bütün duygular aynı anda gözlerine vurmuştu. Dudaklarıma her dokunduğunda bunu hissetmiştim. Öpüşü bile farklıydı o gece. Daha aç… daha derin… sanki haftalardır içinde tuttuğu her şeyi susmadan anlatmaya çalışıyordu bana.

Ve ben de ilk kez ondan kaçmak istememiştim. Tam tersine… o an kollarının arasında kalmak, nefesini hissetmek, bana o şekilde dokunmasına izin vermek istemiştim. Esat'ın elleri bacaklarımda gezinirken içimin nasıl titrediğini, kalbimin nasıl deli gibi çarptığını hâlâ hatırlıyordum. Bazen geceleri uyuyamadığımda o anlar aklıma geliyor, istemsizce yüzüm kızarıyordu.

Çünkü aylar boyunca aynı yatağı paylaşsak da aramızda görünmez bir çizgi vardı. İkimiz de o çizgiye saygı duyuyorduk. Esat bir kez bile beni zorlamamıştı. Bir kez bile bakışlarında baskı hissettirmemişti bana. Belki de bu yüzden… ona her geçen gün daha fazla bağlanıyordum. Çünkü insan, yanında güvende hissettiği adama başka türlü âşık oluyordu galiba.

Fakat o olaydan sonra, hiçbir şey eskisi gibi olmamış, bu tarz yakınlaşmalarımız biraz daha çoğalmıştı. Yine de Esat, en başından söz verdiği gibi asla tam olarak birlikte olmakla ilgili sınırları, uzun vadeli ihlal etmiyor, bu konunun kararını tamamen bana bırakmıştı. Bense henüz karmakarışık, utanç içinde ve azıcık da korku dolu olduğum için şimdilik bir sonuca varmamıştım.

Yine de bu konunun uzun süre böyle kalmayacağını da biliyordum artık. Zira ok yaydan, o gün, o bornozla karşılaştığımız an çıkmıştı bir kere.

Bir başka değişense Sanem'di.

Kasım gelmeden hemen önce Miran'la olan o tatlı inatlaşmaları nihayet başka bir şeye dönüşmüştü. Şimdi onları yan yana görünce insan ister istemez gülümsüyordu. Miran'ın o dışa kabuklu, ama yakınlarının yanında çözülen halleri Sanem'in yanında tuhaf bir şekilde daha yumuşuyor, Sanem ise Miran'ın yanında eskisinden daha huzurlu görünüyordu.

Ve bugün… Nihayet vizeler bitmişti.

Kampüs resmen savaş alanından çıkmış gibiydi. Günlerdir kütüphanelerde yaşayan öğrenciler kendilerini dışarı atmış, kantinler yeniden dolmaya başlamıştı. Havada kahve kokusu, yorulmuşluk ve "şükür bitti" rahatlığı dolaşıyordu.

Ben, Sanem ve Yağmur da kampüsün arka tarafındaki küçük kafede oturuyorduk şimdi. Masamızın üzerinde yarısı içilmiş kahveler, not kağıtları ve çikolata paketleri vardı.

"Ben o son soruyu görünce direkt hayatı sorgulamaya başladım," dedi Yağmur dramatik şekilde başını masaya bırakırken.

İstemsizce güldüm.

"Abartma," dedim kahvemi karıştırırken. "O kadar da zor değildir. Eminim geçeceksin."

Sanem gözlerini devirdi. "Tabii sana göre hiçbir sınav zor değil Maysa hanım. Kadın dersten çıkıp not bile çalışmadan yüksek alıyor."

"Yalan söyleme," diye güldüm. "Sabahlara kadar ağlayarak çalıştığımı ikiniz de biliyorsunuz."

"Evet ama sen ağlayarak bile başarılı oluyorsun," dedi Yağmur. "Ben çalışıyorum çalışıyorum… sonra sınav kağıdına bakınca beynim error veriyor. Ve daha ilk dönemimin ilk vizesi... kocaman 4 yıl var önümde."

Kahkahamız masanın etrafına yayılırken içime haftalardır ilk kez bu kadar hafif bir huzur doldu. Belki de gerçekten hayat normale dönmeye çalışıyordu.

Tam o sırada Sanem'in telefonu titreşti. Ekrana bakınca dudaklarının kenarı istemsizce kıvrıldı.

Yağmur'la aynı anda birbirimize baktık.

"Hmmmmm…" dedim sırıtarak. "Miran mı yazdı?"

Sanem hemen telefonu ters çevirdi. "Ne alaka ya? Her mesaj ondan olacak diye bir kural mı var?"

Yağmur kahkahayı bastı. "Yeme bizi. Bir insan mesaj gelir gelmez böyle sırıtıyorsa yüzde doksan sevgilisidir."

"Çokbilmiş olduğunu biliyorsun değil mi Yağmur?…" diye mırıldandı Sanem utanarak.

Sanem'in dedikleri üzerine Yağmur, kendinden emin bir şekilde gülmeye devam ederken ben merakla kaşlarımı kaldırdım. "Ooo, sevgili demeye başlamışız artık."

Sanem bana peçete fırlatırken yanakları hafif kızarmıştı. "Keser misin acaba sesini Maysa."

Ama tam o sırada telefonu yeniden titreşti.

Bu kez Yağmur dayanamayarak uzandı. "Göster göster!"

"Yağmur saçmalama!" Kafenin ortasında başlayan küçük kaosumuz kahkahalara karışırken, ben istemsizce arkamı sandalyeye yasladım.

Gökyüzü griydi. Hava soğuktu. Hayat hâlâ karmakarışıktı. Ama uzun zaman sonra ilk kez… nefes almak bu kadar zor gelmiyordu.

*****

Gece çoktan evin üzerine çökmüştü. Salonun ışıkları kapanmış, koridor sessizleşmiş, ev o kendine özgü gece hâline bürünmüştü. Her şey daha yavaş, daha sakin, daha yumuşak geliyordu insana böyle saatlerde. Hele Aras'ın odası… Burası evin geri kalanından hep biraz daha farklı hissettiriyordu bana. Daha sıcak. Daha küçük bir dünya gibi.

Yatağın başucundaki sarı gece lambası odaya loş bir ışık yayıyor, duvarlara yumuşak gölgeler düşürüyordu. Aras'ın oyuncak arabaları her zamanki gibi halının bir köşesine dağılmıştı. Çalışma masasının üzerinde açık bırakılmış boya kalemleri, yarım boyanmış bir dinazor resmi vardı. Camın önündeki perde hafifçe kıpırdıyor, dışarıdan gelen rüzgâr odanın içine ince bir serinlik taşıyordu.

Ben yatağın baş kısmına yaslanmıştım. Aras ise yan dönmüş, başını koluma dayamıştı. Üzerinde lacivert pijamaları vardı. Banyodan yeni çıktığı için saçları hâlâ hafif nemliydi. Bir eli kitabın kenarında duruyor, diğer eliyle battaniyesinin ucunu sıkıyordu.

Artık yavaş yavaş okumayı öğreniyordu. Harfleri birleştirirken yüzündeki o ciddi ifade bazen beni güldürüyordu hatta. Ama buna rağmen bazı geceler mutlaka bana kitap okutuyordu.

"Ben okuyabilirim aslında," demişti biraz önce gururla.

"Biliyorum," demiştim gülümseyerek. "Ama sen yine de bana okutuyorsun."

"O başka," diye mırıldanmıştı hemen. "Sen okuyunca daha güzel oluyor."

Kalbim o kadar yumuşamıştı ki o an… İnsan bir çocuğun sevgisini hissedince içinin tam ortasına küçük bir güneş doğuyordu sanki.

Bu gece birlikte Küçük Prens okuyorduk. Aras özellikle bunu seçmişti. Çünkü tilki kısmını seviyordu.

Kitabı biraz daha kendime yaklaştırıp okumaya devam ettim.

"'İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman gerçeği görebilir,' demiş tilki. 'En önemli şey gözle görülmez.'"

Aras sessizce beni dinliyordu. Kirpikleri ağırlaşmıştı ama uyumamak için direniyordu belli ki.

"'Senin gülünü önemli yapan,' dedi tilki Küçük Prens'e fısıldayarak, 'ona harcadığın zamandır.'"

Bir süre sustuktan sonra Aras başını hafifçe kaldırıp bana baktı. "Maysa?"

"Efendim kuzum?" Dedim saçlarını kısacık okşayarak.

"Tilki doğru söylüyor bence." Yorumu üzerine gülümsedim.

"Neden öyle düşündün?" Diye sordum daha çok konuşmasını umarak. Onun küçük dünyasına ortak olmayı çok seviyordum.

Çok ciddi bir ifadeyle düşündü önce. Sonra küçücük omuzlarını silkti. "Çünkü… mesela bir oyuncak herkeste olabilir ama senin oyuncağın yine de farklı oluyor. Çünkü hep seninle yaşıyor. Yani zaman geçiriyor."

O kadar saf, o kadar güzel bir mantık kurmuştu ki istemsizce saçlarını okşadım tekrar.

"Evet," dedim sessizce. "Galiba tam olarak bunu anlatıyor."

Aras birkaç saniye düşündü yine. Sonra bu kez daha kısık sesle konuştu. "İnsanlar için de geçerli mi?"

Sorusu öyle beklenmedik gelmişti ki birkaç saniye cevap veremedim. "Geçerli," dedim sonra yavaşça. "Hatta en çok insanlar için geçerli."

Başını yeniden koluma yasladı. "Benim en sevdiğim insanlar belli zaten."

"Kimmiş bakalım?" Dedim meraklı sesimle.

Parmaklarıyla saymaya başladı. "Sen, babam, babaannem, halam, kuzenlerim, bir de…" dedikten sonra durdu biraz, "annem de olabilir galiba." Diye de ekledi en son sesi hafif kısılırken.

Sesindeki tereddüt o kadar küçüktü ki… ama ben yine de hissetmiştim. İçim hafifçe sızladı.

Aras artık Selen'in hayatındaki yerini inkâr etmiyordu. Bu bile başlı başına büyük bir şeydi aslında. İlk zamanlardaki o sert kaçışlar, bakmaktan bile çekinmeler yavaş yavaş çözülüyordu. Hâlâ temkinliydi. Hâlâ kafası karışıktı bazen. Ama artık "annem" derken tamamen uzaklaşmıyordu. Bu bile yeterdi şimdilik.

"Elbette olabilir," dedim yumuşak bir sesle.

Aras battaniyenin içine biraz daha sokuldu. "Babam bu kitabı sever mi sence?"

Gülümsedim. "Bence sever."

"Neden?" Diye sormuştu hemencecik.

"Çünkü bazı yerleri ona benziyor." Dedim içtenlikle.

Kaşlarını çattı. "Tilki kısmı mı?"

Bu kez gülmeden edemedim. "Biraz."

"Babam tilki mi yani şimdi?" Kahkahamı zor bastırdım.

"Yok, o kadar değil. Tilki gibi sevginin gücünü, emek vermenin değerini iyi biliyor baban da diyelim." Aras da kıkırdamaya başlamıştı artık. O güldükçe odanın içindeki bütün ağırlık dağılıyordu sanki.

Sonra yeniden kitaba döndük. Ben okumaya devam ederken Aras'ın nefesi giderek yavaşladı. Bir süre sonra başını biraz daha göğsüme yaklaştırdı. Küçük eli kolumun üzerine düştü.

*****

Kapıyı sessizce kapatıp odamıza geçtiğimde loş ışığın altında ilk gördüğüm şey, yatağın başlığına yaslanmış halde beni bekleyen Esat olmuştu. Üzerinde koyu renk tişörtü vardı, bir kolunu başının arkasına atmıştı. Yarı uzanır halde duruyordu ama gözleri tamamen bendeydi. Sanki ben içeri girdiğim andan itibaren odadaki her şey silinmiş, yalnızca bana odaklanmıştı.

Ben ise Aras'ın odasına giderken üzerime geçirdiğim açık renk pijamalarla durmuştum hâlâ. Saçlarım gevşekçe omuzlarıma yayılmıştı. Aras'ı uyutana kadar fark etmediğim yorgunluk şimdi yavaş yavaş omuzlarıma çökmeye başlamıştı.

Esat beni baştan aşağı süzdükten sonra dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Uyudu mu bizim küçük adam?"

Gülümseyerek yatağın diğer tarafına geçtim. Yorganı hafifçe kaldırıp yanına uzandığımda yayılan sıcaklık bile içimi huzurla doldurmuştu.

"Zor uyudu bugün," diye mırıldandım. "Kitabın ortasında elli tane soru sordu."

Esat hafifçe güldü. "Bugün hangi kitabı okudunuz bakalım?"

Başımı yastığa yaslayıp ona döndüm. "Küçük Prens okuyorduk yine. Tilki kısmına geldik."

Esat'ın kaşı hafifçe kalktı. "Ha şu meşhur tilki."

"Evet o meşhur tilki." Gözlerim istemsizce yumuşamıştı kitabı düşününce. Aras’ın küçücük yüzü gelmişti gözümün önüne. Her cümleyi dikkatle dinleyişi… Bazı kelimeleri anlamayınca kaşlarını çatışı…

"Hatta bir yerde durdurdu beni," dedim gülümseyerek, "Babam tilki mi yani şimdi?" dedi.

Esat bir anda kısa bir kahkaha attı. "Ne alaka ya?" dedi gülerken. "Ben niye tilki oluyorum?"

Ben de gülmeye başladım ve ona Aras'la aramızda geçen küçük konuşmayı anlattım.

"Bak bak…" dedi şüpheyle gözlerini kısarak. "Gerçekten beni tilkiye mi benzetiyorsun sen?"

Kendimi biraz ona doğru kaydırdım. Yüzüm artık yüzüne çok yakındı. "Evet," dedim fısıltıya yakın bir sesle.

Esat bu cevabı beklemiyormuş gibi birkaç saniye bana baktı. "Sebep?"

Elimi kaldırıp çenesine dokundum. Baş parmağım sakalının üzerinden yavaşça geçti.

"Çünkü kitapta, tilki; hayatın koşturmacası içinde kaybolmamış, dostluğun, sadakatin, emeğin ve sevginin değerini çözmüş bilge insan karakterini simgeler." dedim usulca.

"Hem, tilkiler dışarıdan sert görünür ama aslında çok dikkatli severler," diye de ekledim, bu kez kitabın da biraz dışına çıkarak. "Herkese yaklaşmazlar. Güvenmeleri zordur. Ama birine bağlandılar mı… onu ömür boyu unutmazlar."

Esat'ın bakışları ağırlaştı.

Bense devam ettim. "Bir de…" dedim hafifçe gülümseyerek, "sessiz sessiz korurlar sevdiklerini. Kimse fark etmese bile hep gözleri üzerindedir."

Esat bu kez hiçbir şey demedi. Sadece baktı bana. Öyle derin baktı ki, sanki söylediklerimi yalnız duymuyor; içine işliyordu.

"Eee?" dedi sonunda kısık sesle. "Başka?"

Gülümsedim haylazca. "Tilkiler kıskanç olur biraz."

"Biraz mı?" diye yanıtladı beni kelimeleri uzatarak. Anlaşılan oyunuma eşlik ediyordu.

"Tamam… fazla." Dedim kahkaha atarak.

Esat sonunda dayanamayarak bana doğru eğildi. Eli belimi bulurken alnını benimkine yasladı.

"Sen var ya…" dedi fısıldayarak. "İnsanı mahvediyorsun bazen."

Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki göğsümden taşarak fırlayacaktı. Bir sonraki saniye dudakları dudaklarıma değdi. Yavaş, sıcak bir öpücükle mühürledi dudaklarımı. Ama içinde biriken duyguların ağırlığını taşıyan bir öpücüktü bu.

Gözlerim kendiliğinden kapanırken elim boynuna çıktı. Esat beni kendine doğru biraz daha çekti. Göğsüne tamamen yaslanmıştım artık. Öpücüğü derinleştiğinde nefesim titredi hafifçe.

Onun öpüşlerinde hep aynı şey vardı. Sabır. Özlem. Ve insanın içine işleyen o tarifsiz sevgi…

Dudakları kısa kısa benimkileri öperken saçlarımın arasına giren parmaklarını hissettim.

"Ben gerçekten sana aşık olmuşum," diye mırıldandı dudaklarımın dibinde.

Gülümsememi engelleyemedim. "Sanki yeni fark ettin."

"Yok," dedi hemen. "Her gün biraz daha fark ediyorum."

Duyduklarım karşısında kalbim eriyip avuçlarının içine akacak kıvama gelmişti anında.

Başımı göğsüne yasladım. Esat da çenesini saçlarımın üzerine bıraktı bir süre. Odanın içi sessizleşmişti. Dışarıda rüzgâr hafifçe camı titretiyor ama burada, onun kollarının arasında dünya olduğundan daha güvenli hissediliyordu.

Bir süre sonra sesi yeniden duyuldu. "Maysa…" Bu kez sesi farklıydı. Daha ciddi. Daha içten.

"Aras için sana ne kadar teşekkür etsem az," dedikleri üzerine başımı kaldırıp ona baktım.

Esat gözlerini benden kaçırmadan konuşmaya devam etti. "Onun hayatına öyle güzel dokunuyorsun ki…" dedi yavaşça. "Bazen sizi izliyorum sadece. Nasıl konuştuğunu… sana nasıl baktığını…" Boğazım düğümlendi.

"Senden önce, tam üç bakıcı değişmiştik. Bebek ruhuyla bile hissetmiş senin kalbinin güzelliğini. Daha geldiğin ilk andan kaynayıp karıştı seninle, sanki hep yanındaymışsın gibi." Dedikleri karşısında gözlerimin dolmaması için çabaladım. O kadar farklı hissetmiştim ki cevap bile veremedim. Aras'ımı ben de çok seviyorum diyemedim. Çünkü yutkunamıyordum bile.

Esat da bunu fark etmiş olacak ki, ortamı yumuşatmak için dudaklarını hafifçe kıvırdı. "Bir tek seni kızdırmaktan korkuyor galiba."

Dedikleri işe yaramıştı. Ruhumdaki duygusallık dağılmış, gülümsemiş ardından, "Çünkü ben disiplinli bir bakıcıyım." Diye de eklemiştim abartılı bir ses tonuyla.

"Tabii tabii," dedi alayla. "Biraz daha şımartsan çocuk tepene çıkacak. Hoş çoktan çıktı aslında da, neyse."

Omzuna hafifçe vurdum. "Esat!"

Gülmeye başladı. Ben de onunla birlikte gülerken içimde sıcacık bir şey yayılmıştı. Çünkü bu… tam olarak hayalini kurduğum şeydi galiba. Sevildiğini hissetmek. Bir yere ait hissetmek. Ve en önemlisi… sevdiğin insanla aynı hayatın içinde, aynı nefeste huzur bulabilmek.

Bir süre sonra konuşmalar da yavaş yavaş tükenmişti. Odanın içine yalnızca arada bir duyulan nefes seslerimiz ve dışarıdaki rüzgârın cama hafifçe çarpan uğultusu kalmıştı. Esat kolunu belime dolayarak beni tamamen kendine çektiğinde istemsizce daha da sokuldum göğsüne. Başım köprücük kemiğinin hemen altına yerleşmişti; kalbinin düzenli atışlarını kulağımın altında hissedebiliyordum. O ritim, fırtınadan çıkmış bir insanın sığındığı sakin liman gibiydi… insanın içindeki bütün korkuları yavaş yavaş susturan, huzuru tenine işleyen bir ritim.

Esat'ın parmakları dalgın dalgın sırtımı okşuyordu; bazen saçlarımın arasına giriyor, bazen omzumun üzerinde ağır ağır dolaşıyordu. Sanki uyuyana kadar temasını üzerimden çekmeye korkuyordu. Ben de elimle tişörtünün kumaşını hafifçe kavramıştım. Çünkü ondan uzaklaşmak istemiyordum. Gözlerim kapanırken burnuma karışan kokusu, teninin sıcaklığı ve göğsünün güven veren sertliği içimde garip bir huzur bırakıyordu. İnsan bazen birine sarıldığında yalnız bedenini değil, bütün yorgunluğunu da bırakıyormuş meğer. O gece de öyle olmuştu. Yaşadığımız bütün korkular, geride kalan bütün karanlık günler sanki o yatağın içinde, birbirimize sarıldığımız o daracık mesafede biraz olsun anlamını kaybetmişti. Esat son kez saçlarımın tepesine uzun bir öpücük bırakıp burnunu saçlarıma gömdüğünde dudaklarından uykulu bir nefes döküldü. Ben de gözlerimi tamamen kapatırken, onun kollarının arasında dünyanın en güvenli yerindeymişim gibi hissederek yavaş yavaş uykuya teslim oldum.

 

 

 

*****

21.05.2026

Huhhh! Bir bölümü daha bitirdik.

Biraz olaysız, sakin, akışı ilerleten bir bölüm oldu.

Düşüncelerinizi buraya bırakın lütfen.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, Sağlıcakla kalın💕

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 21.05.2026 01:11 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...