

Çok sevgili okurlarıma çokça selamlar.
Nasılsınız?
Ben son dönemlerde baya yoğunum ama zaman ayırıp sizler için bölümü tamamlayabildiğim için mutluyum.
Naçizane ricam oy ve yorumlarınızı eksik etmemeniz. 💕
Keyifli okumalar.
Medya: Esat ve Maysa
**********************
Maysa'nın anlatımından:
***************************
Odamızın penceresinden usulca içeri süzülen güneş ışıkları, perdelerin arasından ince ince sızarak yatağın ucuna kadar uzanmıştı. Gözlerimi o yumuşak aydınlıkta açtığımda, içimde garip bir hafiflik vardı. Sanki son iki haftadır omuzlarıma çöken tüm ağırlıklar bir bir çekilmiş, yerini dingin ama tatlı bir huzura bırakmıştı.
Eylül’ün ortalarına gelmiştik. Yazın o bunaltıcı sıcakları yerini daha yumuşak, daha serin geçen havalara bırakmıştı. Sabahları hafif bir esinti oluyor, akşamları ise ince bir hırka aratacak kadar serinliyordu. Çiftlik evindeki doğum günü gecemden bu yana geçen iki hafta… hayatımın en hızlı ama en dolu geçen zamanlarından biri olmuştu.
Esat'la… Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı.
Her şey o geceden sonra bambaşka bir hâl almıştı. Sanki aynı evde yaşayan iki yabancı değil de, yıllardır birbirini tanıyan iki insan gibi… daha yakın, daha gerçek olmuştuk. Geceleri aynı yatakta uyumak artık garip gelmiyordu; aksine onsuz bir gece eksikmiş gibi hissettiriyordu. Sabahları gözümü açtığımda onu yanımda görmek… günümün en güzel alışkanlığı hâline gelmişti.
Bazen hiçbir şey yapmadan sadece oturuyorduk. Bazen ansızın bir yerlere gidiyorduk. Bazen de sadece birbirimize bakıp gülüyorduk. Fakat güven, huzur ve mutluluk her anımızda bizimle beraberdi. Ve tabii bir de aşk...
Ve belki de en güzeli… acele etmiyorduk. Her şey olması gerektiği gibi, yavaş yavaş yerini buluyordu. Her ne kadar artık insanlara birbirini çok seven çift rolü yapmamıza gerek kalmasa da, henüz gerçek anlamda, tensel bağlamda karı ve koca olmamıştık. Açıkçası bu durum benim için o kadar da önemli değildi, sonuç olarak onun beni sevmesini bilmek her şeye bedeldi benim için. Hem biz flört, sevgililik dönemlerini bile yaşamadan evlenmiştik. Şimdi sanki, eksik yaşadığımız o dönemleri dolduruyorduk. Tabii Esat'la aramızda olan cinsel çekimin her geçen gün çoğalması da, ayrı bir gerçekti.
Yataktan kalkıp gardırobun kapağını açtığımda, bugün için içimde hafif bir heyecan kıpırdadı. Sanem ve Yağmur'la alışverişe çıkacaktık. Yağmur geçen hafta yurda yerleşmişti; şimdi de yeni dönem için hem onun hem de bizim eksiklerimizi tamamlayacaktık. Psikoloji bölümünü kazanmıştı… daha ilk yıldan bile gözlerinin içi parlıyordu anlatırken.
Rafların arasında göz gezdirirken, havaya uygun bir kombin seçmek için birkaç parça çıkardım. Sonunda kararımı verdiğimde yüzümde küçük bir memnuniyet ifadesi oluşmuştu.
Açık bej tonlarında, beli hafif oturan ama aşağı doğru dökümlü bir pantolon… Üzerine ince dokulu, krem rengi bir triko bluz. Ne çok kalın ne çok ince olan kombinim tam Eylül havasına yakışır cinstendi. Üzerine alabileceğim, hafif oversize kesimli, açık kahve bir blazer ceketi de yatağın üzerine bırakmıştım.
Ayakkabı olarak beyaz, sade bir sneakerlerimi giyinmeyi aklımın bir köşesine not etmiştim. Zira hem rahat hem şık olan ayakkabılar tam AVM gezmesine uygundu.
Aynanın karşısına geçip geneli kumral ama ara ara kızıl tonların serpildiği saçlarımı tararken, doğal hâlini bozmadan hafif dalgalar verdim uçlarına. Makyajım ise her zamanki gibi abartıdan uzaktı; tenime canlılık veren hafif bir fondöten, şeftali tonlarında bir allık, kirpiklerimi belirginleştiren bir maskara ve dudaklarıma sürdüğüm yumuşak pembe bir parlatıcı…
Aynanın karşısında son bir kez kendime bakarken, içimdeki hafif heyecanı toparlamaya çalışıyordum. Saçlarım omuzlarıma dökülmüş, makyajım doğal ama canlı bir ifade vermişti. Bej tonlarındaki kombinim, eylülün o yumuşak ışığıyla uyumlu görünecekti.
Ben düşüncelere dalarak saçlarımla oynadığım sırada kapı açılmıştı. Bir anlık refleksle kapıya taraf döndüğümde bakış açıma giren şey, Esat'ın heybetli vücudu olmuştu.
İlk başta şaşkınlık ele geçirdi vücudumu. Çünkü genellikle o, bu saate kadar evde kalmıyor, çoktan ya şirkete ya da arazilere bakınmak için çıkmış oluyordu.
"Sen…" dedim, elim hâlâ saçımda yarım kalmış bir hareketle dururken. "Seni yatakta göremeyince işe gittiğini düşündüm."
Esat kapının eşiğinde kısa bir süre durdu. Ama o ilk bakış… Bir şey vardı. Bir şey olmuştu.
Sanki yüzünde yer edinen ufak bir gölge vardı. Çok belli etmiyordu ama ben artık onu okumayı öğrenmiştim. Gözlerinin kenarında hafif bir durgunluk, omuzlarında alışık olmadığım bir ağırlık hissetmiştim.
İçimden sessiz bir cümle geçti: Bir şey olmuş… yine bir şey düşünüyor.
Esat kapıyı tamamen açıp içeri girdiğinde, sesi her zamanki gibi sakindi ama tonu biraz daha düşük gibiydi.
"Aras'ın odasındaydım," dedi kısaca. "Uyandığında beni çağırdı. Sen uyuyordun, o yüzden sessizce çıktım." Dedikleriyle şaşırmadan edememiştim. Gerçekten de bazen ayı gibi uyuyor, asla hiçbir şeyden haberim olmuyordu. Uykumun bu kadar derin olması...
Başımı hafifçe sallasam da gözlerim istemsizce onun yüzünde takılı kalmıştı. Sanki ne derse desin, o içimde oluşan küçük şüphe dağılmıyordu.
İkimiz de sessizleştiğimizde Esat usulca yaklaşarak dibime kadar girdiğinde, derin bakışlarıyla baştan aşağı beni süzmüştü.
Gözleri üzerimde gezindiğinde sanki kelimeleri de beraberinde seçiyordu.
"Çok güzel olmuşsun. Eylül sabahı gibi…" dedi, hafif bir gülümsemeyle. "Ne çok sıcak ne çok soğuk… bir taraftan içimi ısıtıyor, diğer taraftan ferahlatıyorsun." Dudaklarının arasından usulca dökülen kelimeler, kalbimin yangını oluyordu.
Sözlerinin sonunda bakışları usulca gözlerimde sabitlendi.
"Güzelsin," dedi bu kez daha net. "Ama öyle dışarıya anlatılan türden değil… insanın içinde saklamak istediği türden." Yanaklarımın artık kızardığından emin olduğumda, gözlerimi kaçırmamak için direniyordum.
Geçen bu iki haftada Esat'ın böylesi romantik hallerine yavaş yavaş alıştığımı fark ediyordum. Ama onun ağzından çıkan her güzel kelime, sanki ilk kez ondan iltifat duyuyormuşum gibi kalbimin kanatlanarak uçmasına neden oluyordu. Aynı zamanda Esat'ın tüm benliğimi şaşırtacak derecede romantik bir adam olduğunu da öğreniyordum. O sert, heybetli mizacının arkasından, böylesi nahif bir kalbin olması bazen hayretler içinde kalmama neden olsa da, bu durumu çok sevmem de inkar edilemez bir gerçekti.
Esat elini usulca belime yerleştirdiğinde, beni tamamen vücuduna doğru çekmiş, alnıma sımsıkı bir öpücük kondurmuştu. Esat'ın kollarının arasında benliğim tamamen durulduğunda, sanki odadaki hava bile yumuşamıştı. Belimdeki eli beni daha da kendine çekerken, alnıma kondurduğu o derin öpücük tenimde hafif bir sıcaklık bırakmıştı.
"Fazla mı romantiksiniz acaba beyefendi?" Nazlı nazlı dediğimde, Esat bana sımsıkı sarıldı. Nefesimin bile onun göğsünde kaybolduğunu hissettim.
Esat cevap vermedi. Bir elini sırtıma doğru yavaşça gezdirdi. Parmakları acele etmiyor, aksine her hareketinde beni biraz daha içine alıyordu. Başını hafifçe saçlarıma gömdüğünde nefesini hissettim.
Gözlerim hafifçe kapandı ama içimdeki o küçük huzursuzluk büyümeye başladı. Onun kollarında bile o eksik parçayı hissedebiliyordum. Esat birkaç saniye sonra beni yavaşça bıraktı ama elleri belimden tamamen çekilmedi. Sadece biraz geri çekilip yüzüme baktı.
Bakışı daha sakindi şimdi. Ama o ilk gördüğüm gölge hâlâ oradaydı. Parmaklarım istemsizce gömleğinin kenarına dokundu.
"Neyin var?" Dedim bu kez daha yumuşak bir sesle. "Moralini bozan bir şey mi oldu?"
"Önemli bir şey değil, sen arkadaşınla buluşacaksın, döndüğünde konuşuruz." Dediğinde iç çektim. İçim asla rahat etmezdi ki benim.
"Ama sevgilim," diye istemsiz olarak dudaklarımın arasından döküldüğünde, ona ilk kez böylesi bir sevgi sözcüğüyle seslendiğimi fark etmem uzun sürmemişti. Tabii ki Esat da bunu fark etmiş olacak ki, önce şaşkın olan bakışları, hemen sonra yerini yavaşça minik bir parlamaya bırakmıştı.
"Benim içim hiç rahat etmez, anlat lütfen seni neyin bu kadar üzdüğünü," dediğimde gömleğine iliştirdiğim parmaklarımı kaldırarak, sakallarıyla çevrelenmiş yanağına çıkardım. Usul usul sevdim tenini.
Esat'ın iç çekişi kulaklarımı doldurmuştu.
"Aras yine annesini görmüş rüyasında. Muhtemelen sürekli onu düşündüğü için, bilinç altına işlemiş artık. Ve tabii ki yine mezarını sorup durdu. Geçiştirdim şimdilik bir şekilde ama, odasından çıktığım gibi İpek'i aradım. Akşam buluşacağım onunla. Zira tavsiye almam lazım, artık Aras'a gerçekleri açıklamam gerekiyor." Esat'ın anlattıklarıyla, yüzünü okşayan parmaklarım istemsiz olarak donduğunda, vücudum saniyeler içinde kaskatı kesilmişti.
Ne diyeceğimi ne tepki vereceğimi dahi kestiremiyordum. Aras'ın annesinin yaşadığını öğrenmesine nasıl tepki vereceği, onunla görüşmek isteyip istemeyeceği gibi düşünceler anında saldırmıştı beynime.
"Bu akşam konuşayım İpek'le, yarın Aras'la konuşuruz. Artık saklamam mümkün gözükmüyor. Oğlumu sahte bir mezara götürecek değilim." Esat'ın sesi oldukça endişeli çıktığında, ona da hak veriyordum. Gerçekten de bu durumu öğrenmek Aras'ın en doğal hakkıydı. Fakat sonrasında gelişecek olayları düşünmek, kanımın çekilmesine neden olmuştu.
"Ben de gelmek istiyorum akşam," dedim yorum yapmak yerine. Zira ne diyeceğimi, nasıl tepki vereceğimi hiç ama hiç bilmiyordum.
"Gel tabii güzelim, ben alırım seni AVM'den, geçeriz birlikte." Dedikten sonra Esat alnımdan bir kez daha öptüğünde, kollarımı vücuduna sararak başımı omuzuna yasladım. Derince iç çektiğimde, aklımda sadece Aras'ın vereceği tepkiler dönüp duruyordu...
*****
AVM'nin döner kapılarından içeri adım attığımızda yüzüme çarpan serin hava, sabahki o ağırlığı bir anlığına dağıtır gibi olmuştu. Etraf kalabalıktı; insanlar ellerinde poşetlerle koşturuyor, mağaza vitrinleri sonbaharın ilk koleksiyonlarıyla göz alıyordu. Hafif kahve kokusu, yeni açılmış mağazalardan yayılan kumaş kokularına karışıyordu.
Ama ne kadar kalabalığın içinde olsam da, zihnimin bir köşesinde hâlâ sabah Esat’ın gözlerindeki o gölge asılı kalmış gibiydi.
"Hayatım buradasın değil mi?" Sanem'in elini gözlerimin önünde sallamasıyla kendime geldim.
"Buradayım ya," diye güldüm, ama o gülüşün içinde hafif bir dağınıklık olduğunu ben bile hissedebiliyordum.
"Yok yok, sen fiziksel olarak buradasın da… ruhun başka yerde geziyor gibi," dedi kaşlarını kaldırarak. Bir kere de bir şeyleri anlama be Sanem!
"Abartma," diye omzuna hafifçe vurduğumda Yağmur çoktan ilk mağazanın içine dalmıştı bile.
"Abla hadi gelin! Bakın şunlaraaa!" Yağmur'un sesi mağazanın içinden yankılandığında dikkatimiz tamamen ona odaklanmıştı.
Sanem'le göz göze gelip güldük.
"Bu kesin tüm harçlığını ilk haftadan harcayacak," diye fısıldadığında çoktan içeri giriyorduk.
Mağazanın içi tam anlamıyla sonbaharın gelişini anlatıyordu. Askılarda toprak tonları, bejler, kahveler, zeytin yeşilleri… İnce trikolar, bol kesim pantolonlar, crop hırkalar…
Yağmur eline aldığı her şeyi bize gösteriyordu. "Bu nasıl? Ay bu da çok güzel! Şuna bakın ya!"
En son elinde krem rengi, hafif salaş bir kazak vardı.
"Bu kesin alınır," dedim hiç düşünmeden. "Altına da yüksek bel jean… mis."
"Ve beyaz sneaker," diye ekledi Sanem.
Kabine doğru yöneldiğinde kucağımıza üç beş parça daha bıraktı. "Bunları da tutun, deneyeceğim!"
"Biz burada askılık mı olduk acaba?" diye söylendi Sanem.
"Evet," dedim sakince. "Ama oldukça zarif ve güzel askılıklar." Göz kırptığımda, Sanem başını olumsuz anlamda sağa sola sallasa da gülmüştü.
Bir süre sonra kabin önünde küçük bir moda jürisine dönmüştük.
Yağmur perdeyi aralayıp çıkıyordu, biz baştan aşağı süzüp yorum yapıyorduk.
"Bu pantolon HARİKA," dedim ciddi ciddi.
"Bence de," dedi Sanem. "Ama üstteki biraz daha kısa olmalı."
"Crop mu diyorsun yani?" Yağmur'un sesi epey heyecanlıydı.
"Evet ama 'annem kızar’ crop'u değil, 'tatlı crop'" Sanem'in alayvari dedikleriyle kaşlarımı çattım.
"Tatlı crop ne demek ya?" diye güldüm.
"Bilmem, bir tarafımdan salladım." Kahkaha attığında, benim de gülüşüm büyümüştü. Kesinlikle deliydi bu kız.
Yağmur aynaya bakarak kendi etrafında döndü. "Ben buna aşık oldum," dedi.
"Alıyorsun o zaman," dedik aynı anda.
Sonra sıra bize geldi.
Sanem kendine koyu kahve, oversize bir blazer seçmişti. Altına ekose mini etek ve ince çorapla kombinleyince… gerçekten derli toplu ama cool bir görünüm olmuştu.
"Sen bu sene kalpleri kırarsın," dedim gözlerimi kısarak.
"Bu sene benim senem olsun," kendinden emin çıkan sesiyle Yağmur'la gülmüştük.
Ben de birkaç parça denedim. Açık mavi, yüksek bel bir jean… üzerine ince dokulu, boğazlı bir triko. Üzerine de camel tonlarında uzun bir trençkot…
Aynaya baktığımda içimden "tam benlik" diye geçirmeden edememiştim.
"Bu senin direkt," dedi Sanem hiç düşünmeden.
Yağmur da başını salladı. "Evet, bunda bir şey var… hani… sen gibi."
Gülümsedim. Aklımı tamamen buraya veremememe rağmen, seçimlerim gerçekten iyiydi.
Aynadaki yansımama bakmaya devam ederken, bir anlık dalgınlıkla aklıma yine sabah geldi. Zaten sürekli dönüp duruyordu aklımda.
Aras… rüyalar… mezar… gerçekler…
İçimde bir yerler, tekrar sıkıştı.
Alışveriş sadece kıyafetle kalmamıştı tabii. Yağmur için defterler, renkli kalemler, ajanda… "Psikoloji okuyorum diye sade şeyler almayacağım, ben renkliyim" diyerek mor kapaklı bir defteri kaptı. Sanem kendine yeni bir parfüm denedi, mağazanın ortasında üçümüz de sırayla kokladık. Çok güzel bir kokuydu. Ben de küçük bir çanta aldım. Günlük, sade ama şık… içime sinen bir şey.
AVM’nin en üst katındaki kafenin cam kenarındaki masaya oturduğumuzda, günün yorgunluğu nihayet omuzlarıma çökmüştü. Ama bu öyle ağır, bunaltıcı bir yorgunluk değildi; aksine, içi dolu dolu geçen saatlerin ardından gelen o tatlı gevşeme hâliydi. Aşağıda insanlar hâlâ bir yerlere yetişir gibi hareket ederken, biz sanki o kalabalığın üstünde, kendimize ait küçük bir adada oturuyorduk.
Garson siparişlerimizi bırakıp gittiğinde, fincanımdan yükselen kahve kokusu burnuma doldu. İki elimle bardağı kavradım. Sıcaklığı avuçlarımın içine yayılırken, içimdeki o hafif gerginliği de yumuşatır gibi oldu.
Ama yine de… Tamamen gitmiyordu.
Sanem karşımdaki sandalyeye yayılmış, bacağını diğerinin üzerine atmış, kahvesinden küçük bir yudum alıyordu. Yağmur ise yanımızda, aldığı poşetleri karıştırıyor, arada yeni aldığı defteri çıkarıp kapağına bakıp tekrar gülümsüyordu.
"Şuna bakın ya," dedi bir anda, mor kapaklı defteri havaya kaldırarak. "Buna yazı yazmak bile terapi gibi olur."
"Daha bölüme başlamadan terapiye bağladın kendini," dedim gülerek.
"Psikoloji okuyacağım abla, ben direkt terapinin kendisiyim. Terapi kadın!" dedi gururla.
Sanem gözlerini devirdi. "Üç güne ağlayarak ararsın bizi 'bu bölüm çok zormuş' diye."
"Yok be,” dedi Yağmur ama sesi biraz daha az emindi bu sefer. "Heyecanlıyım sadece."
Onu izlerken içimde hafif bir yumuşama oldu. O ilk gün heyecanı… yeni bir hayata başlama hissi… oldukça tanıdıktı.
Ama tam o an, zihnim yine başka bir yere kaydı. Aras…Esat...
Fincanı dudaklarıma götürdüm ama içmedim. Sadece o sıcaklığı hissetmek için tuttum.
Sanem'in bakışlarının üzerimde gezindiğini hissediyordum. Sonunda fincanını yavaşça tabağına bıraktı.
"Tamam," dedi sakin ama kararlı bir tonla. "Neler olduğunu anlat artık Maysa. Tüm gün bedenin buradaydı ama aklın sanki başka bir evrende."
Yağmur da başını kaldırdı, bu sefer o da dikkatle bana bakıyordu.
"Evet ya," dedi. "Biraz dalgın gibiydin."
Gülümsedim ama bu gülüş içimdeki ağırlığı saklayacak kadar güçlü değildi.
"Fark ediliyor mu o kadar?" dedim yarı şaka yarı ciddi tonlamayla.
Sanem hiç tereddüt etmeden başını salladı. "Evet."
Kısa bir sessizlik oluştu iç çekerek cevap vermediğimde. Onlar ise sabırla beklemeye başlamıştı beni süzerken.
Kahvemden sonunda bir yudum aldım. Acılığı dilime yayıldığında, içimdeki cümleler de yavaş yavaş yerini buldu.
"Esat'la ilgili", dedim sonunda.
Sanem'in yüzündeki ifade anında değişti. "Ne oldu?" diye sordu endişe karışık merakla.
Gözlerim aniden camdan dışarı kaydı. İnsanların küçük küçük hareketleri… uzak bir uğultu gibi geliyordu.
"Aras…" dedim yavaşça. "Annesini görmüş rüyasında yine."
Yağmur'un kaşları hemen çatıldı. "Rüya mı?"
"Evet," dedim. "Sürekli soruyormuş. Mezarı nerede diye… neden hiç gitmedik diye…"
Sözler ağzımdan çıktıkça, sabahki o anlar tekrar gözümün önüne geldi. Esat’ın sesi… o iç çekişi… esefle dalgalanan yüzü...
"Esat artık saklayamayacağını düşünüyor," diye devam ettim içimi sıkan kelimelerime. "Bugün İpek'le konuşacak. Nasıl anlatması gerektiğini… ne yapması gerektiğini…"
Yağmur'un yüzü yavaş yavaş değişti. Şaşkınlık yerini anlamaya çalışan bir ifadeye bırakıyordu.
"Ama… annesi…" dedi tereddütle.
Sanem hemen araya girdi. "Ölmedi," dedi kısa ve net. "Esat'ın en yakın arkadaşıyla kaçtılar. İhanet işte, anlarsın. Esat da yıllardır öyle söyledi Aras'a."
Yağmur'un dudakları aralandı. Oldukça şaşırmış görünüyordu.
"Ne?" dedi neredeyse fısıltıyla. "Yani çocuk… annesinin öldüğünü sanıyor ama…"
"Evet," dedim.
Masaya bir sessizlik çöktü. Ama bu seferki sessizlik çok ağırdı. Düşündüren, içine çeken bir sessizlikti bu.
Yağmur başını hafifçe iki yana salladı. "Bu… çok zor," dedi. "Yani küçücük çocuk… nasıl söylenir ki böyle bir şey?"
Ben de bilmiyordum. Ve galiba en çok korkutan da buydu.
"Ben de bilmiyorum," dedim dürüstçe. "Nasıl tepki verir, ne hisseder… hiçbir fikrim yok."
Parmaklarım istemsizce fincanın kenarında dolaşmaya başladı.
"Ya Esat…" dedim, cümleyi tamamlayamadan. Esat neler hissedecekti?
Sanem elini masanın üzerinden uzatıp elimin üzerine koydu.
"Bak," dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. "Bu senin tek başına çözebileceğin bir şey değil."
Gözlerim ona kaydı.
"Ve çözmek zorunda da değilsin," diye devam etti. "Sen sadece ikisinin de yanında olacaksın. O kadar."
Yağmur da başını salladı.
"Evet… çocuklar şok olur, üzülür ama… doğru anlatılırsa kabullenirler," dedi daha düşünceli bir tonla. "Zaten gerçek neyse, eninde sonunda öğrenecek."
Derin bir nefes aldım. İçimdeki belirsizlik beni tüketiyordu.
"Bir de…" dedim tereddütle. "Ya beni… nasıl görecek?" Düzgün kuramamıştım cümlemi farkındaydım. Zira kalbime çöreklenen ağırlık kelimelerime de yansıyordu.
İkisi de aynı anda, anlamadıklarını belirterek bana baktı.
"Yani… annesi geri gelirse… ben ne olacağım onun için?" Bu soru, gün boyu içimde dolaşıp duran ama adını asla koyamadığım şeydi.
Sanem'in yüzü yumuşadı.
"Arasın seni nasıl sevdiğini çok iyi biliyorsun papatyam. Annesi onu her ne kadar doğuran kadın olsa da, onu büyüten sensin. Ve çocuklar her şeyi anlar, hisseder." İç çektim tekrar. Bilemiyordum. Kafam çok doluydu. Ama Sanem'in haklı olmasın diledim.
Yağmur da ekledi: "Ve sen… onun hayatında zaten önemli bir yer edinmişsin. Bu öyle bir günde silinmez."
Boğazımda bir şey düğümlendi. Gözlerimi kaçırdım, kahveme çevirdim bakışlarımı ne yapacağımı bilemeyerek.
"Sen çok düşünüyorsun," dedi Sanem bu kez hafifçe gülerek. "Ama bir şeyi unutuyorsun."
"Ne?" dedim başımı tekrar kaldırarak.
"Çapanoğlu erkeklerinin seni ne kadar çok sevdiğini..." İstemsizce gülümsedim. Bu sefer daha içten.
"Evet," dedi Yağmur da hemen. "Bugün anlattıklarından bile belli."
İçimde bir yer, o cümleyle birlikte ısındı. Belki de gerçekten… Her şey korktuğum kadar karmaşık olmayacaktı. Ya da olsa bile… Bir şekilde üstesinden gelecektik. Onları bırakmaya hiç ama hiç niyetim yoktu.
"İyi ki varsınız kızlar, biraz hafiflediğimi hissediyorum." Dedim minnetle ikisine de bakınarak.
"Ne demek abla, sen iyi ol da, biz her zaman buradayız." Yağmur'un sözlerine karşılık ufacık gülümsedim.
"Ben bir lavaboya gideyim, elime yüzüme su çarpsam iyi olacak." Dedim biraz nefes almak adına.
"Gelelim mi seninle?" Diye sormuştu Sanem. Fakat birazcık yalnız kalsam daha iyi olurdu.
"Yalnız gitsem daha iyi olacak." Dediğimde, ikisi de anlayışla başlarını sallamakla yetinmişti.
Lavabonun kapısını itip içeri girdiğimde, AVM’nin o kalabalık uğultusu saniyeler içinde geride kalmış, yerini yankılı bir sessizliğe bırakmıştı. İçerisi ferah ve aydınlıktı; mermer tezgâhlar ışığı yansıtıyor, musluklardan akan suyun sesi ince ince duvarlara çarpıyordu.
Derin bir nefes doldurdum ciğerlerime.
Aynanın karşısına geçip iki elimle lavaboya tutundum. Birkaç saniye kendime baktım. Yüzümde hâlâ az önceki konuşmanın izleri vardı… ama biraz daha sakindi artık.
Musluğu açtım, avuçlarıma dolan soğuk suyu yüzüme çarptım. Su tenime değdiği anda içimdeki o gerginlik bir nebze gevşedi.
Başımı kaldırıp aynaya tekrar baktığımda… Donup kalmıştım.
Çünkü aynada, arkamda duran yansımayı görmüştüm.
Bir kadın.
Uzun, parlak kumral saçları omuzlarından aşağı kusursuz bir şekilde dökülüyordu. Yüz hatları keskin ama bir o kadar da çekiciydi; belirgin elmacık kemikleri, hafif kalkık burnu ve dikkat çeken dolgun dudaklarıyla… bakıldığında ikinci kez bakma isteği uyandıran türden bir güzelliği vardı. Gözleri… koyu, derin ve biraz da tehlikeli bakıyordu. Sanki karşısındaki insanı birkaç saniyede çözebilecekmiş gibi.
Üzerinde şık, vücuduna oturan siyah elbise vardı. Topuklu ayakkabılarıyla birlikte duruşu… kendine aşırı güvenen bir kadının duruşuydu.
Ve o an… içim yanarak kavruldu, tüm duygularım allak bullak oldu. Çünkü bu çekici kadının kim olduğunu anlamam saniyeler bile sürmemişti.
Selen.
Ellerim lavabonun kenarında donup kalmıştı. Kalbim göğsümün içinde hızlanırken, nefesim sığlaşmıştı.
Bu… bu burada ne arıyor…?
Gözlerim aynadan onun yansımasına kilitlenmişken, o da bana bakıyordu. Dudaklarının kenarında beliren o küçümseyici gülümsemeyle.
Yavaşça bana doğru bir adım attığında topuklarının sesi mermer zeminde yankılanmıştı.
"Demek sensin," dediğinde sesi beklediğimden daha sakindi. Ama o sakinliğin altında keskin bir şey vardı.
Boğazım kurumuştu saniyeler içinde. Arkamı dönmek zorunda kalmıştım. Artık tam karşımdaydı. Dudakları pis sırıtışının etkisiyle bükülmüştü.
Gözleri baştan aşağı üzerimde gezindi. Öyle açık açık, saklamadan… sanki beni tartıyormuş gibi bakıyordu.
"Daha… farklı hayal etmiştim," diye ekledi.
Kaşlarım çatıldı. "Ne demek istiyorsun?"
Omzunu hafifçe silkti. "Bilmem… Esat’ın yerine koyunca kendimi," dedi. "Daha… çarpıcı birini beklerdim."
Sözleri içimde küçük bir öfke kıvılcımı yakmıştı.
Ama geri adım atmadım. "Senin beklentilerin beni pek ilgilendirmiyor," dedim net bir sesle. Daha doğru düzgün tanımadığım insanlarla bu şekilde konuşmak hiç tarzım olmasa da, buna sebep olan oydu.
Gözleri anlık olarak parladı. Sanki bu cevabı beklemiyormuş gibi… ama hoşuna gitmiş gibi de.
"Hmmmm, tipinin aksine dilin daha sivriymiş." Ne kadar da itici bir kadındı bu böyle diye düşünmeden edememiştim.
Sinirlerim gerilmişti. "Ne istiyorsun?" dedim bu kez daha sert.
Selen geri çekildi. Saçlarını omzunun arkasına atarken, aynaya bakıp eliyle rujunu hafifçe düzeltti. Sanki bu konuşma onun için sıradan bir şeymiş gibiydi…
"Hiç," dedi umursamazca. "Sadece görmek istedim."
Gözleri aynadan bana kaydı. "Yerimi kim doldurmuş diye."
Kalbim sanki duracakmış gibi oldu. Onun yerini doldurmak mı?
Ama yüzümde bunu belli etmemeye çalıştım.
"Kimsenin yerini doldurmuyorum," dedim. "Ben kendi yerimdeyim."
Bu sefer tamamen bana döndü. Bakışı keskinleşti.
"Güzel cevap," dedi yavaşça. "Ama kendini kandırma."
Bir adım daha yaklaştı. "Benim yerim doldurulamaz."
İçimde yükselen öfkeyi bastırmakta zorlanıyordum. "Sen o yeri kendi ellerinle bıraktın," dedim.
Sözlerim havada asılı kaldı. Selen'in yüzündeki ifade de değişmişti.
Ama hemen toparladı. "Bıraktım mı… yoksa almak istemedim mi?" dedi alayla.
Sonra ses tonu aniden değişti.
"Bu arada…" dedi hafifçe eğilerek. “Oğlum beni öldü sanıyormuş."
Dünya bir anlığına durdu. Kalbim sanki göğsüme çarptı. Gözlerim büyüdü.
"Ne…?" diyebildim zar zor. Tanrım...
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"Şaşırdın mı?" dedi. “Ben öğrendiğimde şaşırmadım. Esat'tan beklenir."
Nefesim kesildi.
Biliyor…
Her şeyi biliyor…
"Bir süredir buradayım," diye devam etti. "Sizi izliyorum diyebilirim."
Bu cümleyle sanki içime buz gibi bir şeyler akmış, ürpermiştim.
"Sen…" dedim kısık bir sesle. "Bizi mi takip ediyorsun?"
Omuz silkti. "Merak," dedi. "Sonuçta benim hayatımın içine giren insanları tanımak isterim."
Sinirlerim artık geriliyordu. Yüzsüz gibi benim hayatım diyordu ya. Sanki ben çalışmışım onun hayatını. Narsist!
"Bak," dedim dişlerimi sıkarak. "Aras hiçbir şey bilmiyor. Ve..."
"Biliyorum dedim ya," diye sözümü kesti.
Gözleri bu kez daha karanlıktı. "Bilmediğini biliyorum." Diye yinelediğinde, sanki kendine yedirmek istiyordu bu durumu.
O an içimde bir şeyler yer değiştirdi. Korkunun yerini koruma içgüdüsü aldı.
Bir adım ona yaklaştım. "Onun karşısına çıkmayacaksın," dedim net bir şekilde.
Selen’in kaşları hafifçe kalktı. "Öyle mi? Sen mi karar vereceksin buna?"
"Evet," dedim. "Gerçekleri bizden öğrenmeden önce çıkamazsın karşısına."
Sesim bu kez daha kararlıydı. Sonuçta o bir anneydi ve oğlunu hırsına kurban edecek değildi. Ama kahrolsun ki, bundan hiç emin değildim, sadece öyle olmasını umuyordum.
"Bu onun kaldırabileceği bir şey değil." Dedim bu kez daha sakin olmaya çalışarak. "Aras çok hassas bir çocuk," diye de ekledim kalbine anlayış ve merhamet tohumları ekmek ister gibi.
Selen birkaç saniye bana baktı. Sonra dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme oluştu. Ama bu gülümseme normal bir gülümsemeden daha çok, tehlikeli imalarla doluydu.
"Ne kadar da düşüncelisin," dedi alayla.
Sonra eğilip kulağıma doğru yaklaştı. "Benim oğlum için."
Sözleri tüylerimi diken diken etti. Geri çekildiğinde gözlerimin içine baktı.
"Merak etme,” dedi. "Oğlum için doğru zamanı ben de bilirim."
Ama sesindeki ton… Hiç güven vermiyordu. Fakat içimden dualar etmekten başka da çarem yoktu. Ne olur her şey yoluna girsin.
Selen ona cevap vermediğimi gördüğünde, daha fazla bir şey demeyerek, küçümseyici bakışlarıyla beni son kez baştan aşağı süzdükten sonra, kapıyı açarak lavabodan uzaklaşmıştı.
Ben ise allak bullak olmuş düşüncelerimle öylece kalakalmıştım. Ne yapacağımı bilemeyerek ve ziyadesiyle çaresizce...
******
01.05.2026
Bir bölümün daha sonuna gelmiş bulunmaktayız.
Neler düşünüyorsunuz? Selen de yavaştan giriş yaptı olay akışına.
Bundan sonra olacakları merak ediyor musunuz? Düşünceleriniz neler?
Sağlıcakla kalın. ❤️
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 18.9k Okunma |
2.03k Oy |
0 Takip |
42 Bölümlü Kitap |