22. Bölüm
Parvin Ağardan / Maysa (Tamamlandı🎈) / Bölüm: 21

Bölüm: 21

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

Sevgili ve pek kıymetli Maysa okurlarımı en içten sevgilerle selamlıyorum.

Nasılsınız efenimmm, iyi olduğunuzu umuyorum.

Yine çok keyif alarak yazdığım bir bölüm oldu, umarım duygu geçişlerini, olay akışı size de aktarabiliyorumdur.

Fazla uzatmadan bölüme geçelim, oy ve yorumlarınızı (değerli fikirlerinizi) eksik etmeyin lütfen.

Keyifli okumalar ❤️

Medya: Maysa Çapanoğlu
***************************

 

Maysa'nın anlatımından:
**************************

Temmuz'un son günleri, fark edilmeden sayfaları çevrilen bir kitap gibi usulca geride kalmıştı. Yazın sıcak nefesi konağın taş duvarlarına sinmiş, öğleleri ağır, akşamları ise altın rengi bir dinginliğe bırakmıştı.

Günler birbirine karışarak ilerledi; kimi zaman kahkahalarla, kimi zaman sessiz düşüncelerle dolu anlar ardı ardına dizildi. Sabahlar erkenden doğan güneşle başlıyor, akşamlar moraran gökyüzünün altında yavaşça sönüyordu. Bahçedeki ağaçlar olgunlaşan meyvelerini ağır ağır dallarında taşırken, rüzgâr yazın sonuna yaklaşan o tatlı serinliği fısıldıyordu.

Aradan geçen haftalar, bir anı gibi hafif ama kalpte bıraktığı iz kadar gerçekti. Günler akıp giderken bazı şeyler değişmiş, bazı duygular ise fark edilmeden daha derin kök salmıştı. Sanki zaman, kimsenin fark etmediği küçük dokunuşlarla hayatın içindeki boşlukları doldurmuştu. Temmuz'un sıcak ve telaşlı günleri geride kalırken, Ağustos ortasının ağır ama huzurlu günleri kapıyı aralıyordu. Ve hayat, o sessiz akışıyla, kimsenin fark etmediği bir anda yeni bir sayfaya geçmişti.

Konağın avlusunda sabahları artık daha uzun gölgeler düşüyor, akşamları rüzgâr biraz daha serin esiyordu. Günler alışılmış bir düzen içinde ilerlese de, o düzenin içinde küçük değişimler vardı; bakışlarda, ses tonlarında, suskunluklarda... Bazı şeyler söylenmemişti belki, ama yine de oradaydı; iki kalp arasında sessizce dolaşan o ince, görünmez bağ gibi.

Yaz henüz bitmemişti, fakat havada yaklaşan sonbaharın çok hafif bir habercisi dolaşıyordu. Ve kimse bunu yüksek sesle söylemese de, hayatın akışı yeni bir döneme doğru ağır ağır yön değiştiriyordu...

Evlendiğimiz zamanın üzerinden neredeyse, üç hafta geçmişti. Dile kolay üç koca hafta... Bu üç haftada bana o kadar uzun gelmişti ki, dönüp arkaya yaşadığımız anlara baktığımda, sanki Esat'la üç haftadır değil de, yıllardır birlikteymişiz gibi hissediyordum. Onun kokusuyla uyumaya, güne onun nefesiyle başlamaya o kadar alışmıştım ki...

Bu süreç boyunca çok şey yaşanmıştı elbet, takvimin yaprağı devrilmiş, yerine yeni bir yaprak eklenmişti. Artık ağustos ayının ortalarındaydık. En önemlisi ise geçen bu süreçte Esat'la resmi nikahımız da yapılmış, resmen dünya evine girmiştik.

Çiftlik evinde birkaç gün kaldıktan sonra geri dönmüştük. Zira Esat artık şirketin başına geçmeli, mevsimlik arazi, tarla gezmelerini yapmalı, muhasebe konularıyla ilgilenmeliydi. Onun dışında altı yaşına basan Aras yeni dönemde ana okula başlayacak olmasının, gururlu mutluluğunu yaşıyordu. Tabii Aras zaten İpek'in de çalıştığı kreşte, 3-6 yaş arası oyun grubu aktivitelerine, derslerine katılıyordu haftanın belirli günlerinde ama şimdi resmen ilkokula başlayacak olması onu epey heyecanlandırıyordu.

Geçen bu süre zarfında gelişen bir diğer şey ise, dayım Mansur ve ailesinin köyden, bizi ziyarete gelmeleri olmuştu. Şöyle ki, çiftlik evinden döndükten iki gün sonra, dayım aramış, düğüne de gelemedikleri için, en azından şimdi ziyaretimize gelmek istediklerini söylemişti. Çünkü, Esat'la bizim düğünümüzün olduğu dönemlerde meğerse, Benan yengem çok önemli bir kalp ameliyatı geçirmiş. Dayım biz endişelenmeyelim ve düğün aksamasın diye basit bir operasyon olduğunu söylemişti o dönem ama buraya geldiklerinde durumun ciddiyetini öğrenmiştik. Tabii bu durumda dayıma kızmadan edememiştim, neden haber vermemişti şimdiye kadar. O da, yengemin böyle istediğini söylemişti. Onun yüzünden düğünün ertelenmesini istememiş. Yengem de kendince haklı olduğu için bu konunun üzerinde fazla durmamıştım.

Çünkü çok mutluydum. Mansur dayım, Benan yengem, kuzenlerim Yağız ağabey ve Yağmur'u gördüğüm, onlarla dolu dolu iki gün geçirdiğim için çok mutluydum. Yağız ağabey yirmi altı yaşında uzun boylu, Benan yengem gibi koyu kahve gözleriyle oldukça yakışıklı bir adamdı. Köydeki, Jandarma Genel Komutanlığı'na bağlı kurumda çalışıyordu. Yağmur ise, daha on sekizinde, liseden bu sene mezun olmuştu. Çok uğraşarak hazırlandığı YKS sınavını başarıyla geçmiş, çok istediği Mardin Artuklu Üniversitesi Psikoloji bölümünü kazanmıştı. Yurtta kalacağını, okuluna yakın olacağını anlattıkça o kadar heyecanlıydı ki, gözlerimin önünden kendi sonuçlarımın açıklandığı zamanlar akıp gitmişti. O da tıpkı ben, annem ve Mansur dayım gibi mavi gözlü, güzel bir kızdı.

Düşüncelerimin arasında boğuşurken, çalışma masamın üstünde duran, artık soğumaya başlayan kahvemden bir yudum aldım. Saat on bire geliyordu ve ben yeni dönem derslerine bakmak için bilgisayar başına oturmuştum. Bu yılki derslerimize baktığımda yine kalbim heyecandan dört nala koşan at misali hızlı hızlı atıyordu. Seçmeli dil ve genel kültür derslerinin yanı sıra, zorunlu olarak Yöresel Mutfak Uygulamaları, Uluslararası Mutfak Uygulamaları I, Yiyecek-İçecek Maliyet Kontrolü gibi dersler vardı. Seçmeli ders olaraksa daha gördüğüm anda hemen almak istediğim, Osmanlı Mutfağı dersi dikkatimi çekmişti.

Derslere biraz daha bakındıktan sonra, daha dönem başında açtığımız sınıf grubuna da bakınmıştım. Ardından yanaklarımı şişirerek oturduğum masadan ayağa kalktım. Telefonumu da elime iliştirmeyi ihmal etmemiştim.

Odamdan yavaş yavaş çıkarak merdivenleri indiğimde evin sessizliğinin alışmadığım bir durum olduğunu anlamıştım. Şöyle ki, Elif ablanın isteği üzerine dün Selma anne ve Aras'ı İstanbul'a uğurlamıştık. Çocukların tatil dönemi bitmeden biraz birlikte vakit geçirsinler istemiş. Esat da bu fikre sıcak bakınca, Selma anne ve Aras'a bilet ayarlamış, göndermişti onları. Halamsa, köye gitmişti. Köyde yıllardır komşumuz olan, Rabia teyze vefat etmişti. Halam da taziye boyunca en az iki-üç gün köyde olacağını söylemişti. Halam, Selma anne olmayınca da ben Aysima ablaya izin vermiş, gelmesini istememiştim. Ufak tefek bir şeyler hazırlardım bu süreçte. Zaten evde doğru düzgün kimse yoktu.

Salona geldiğimde koltuğa oturmuş, televizyonun kumandasını elime alarak hafif bir müzik açmıştım, fakat sesini oldukça kısık koymuştum. Çünkü amacım müzik dinlemekten ziyade, odada bir ses ve görüntü olmasını sağlamaktı.

Tam o anda, göbek çevremde hissettiğim baskı gibi ağrıyla, gözlerim büyümüş, elim istemsiz olarak göbek çevreme ulaşmıştı. Nedenini bilmediğim ağrı birkaç saniye bıçak saplanması gibi devam ettiğinde, hafiften yüzümü buruşturmuştum. Regl zamanıma da daha vardı.

"Acaba sabah sütü fazla mı kaçırdım? Gaz mı yaptı?" Diye mırıldanmıştım. Sabah kahvaltıda süt tükettiğim için, aklıma gelen ilk ihtimal sütün yaptığı gazdan dolayı oluşan ağrıydı.

Birkaç dakikanın ardından ağrı yavaş yavaş azaldığında yerini hafif bir sızıya bırakmıştı, fakat, midemde ufak huzursuzluk ve hafif bulantı hiss etmeye başladığımda yüzümü buruşturmadan edememiştim.

"En iyisi bir rezene, nane falan kaynatayım, bu böyle olmayacak." Diye kendi kendime konuştuğumda, göbek çevremde oluşan o ağrının da geçmediği gerçeği yüzüme çarpıp duruyordu.

Tam mutfağa gitmek için ayaklanacağım sırada, çalan telefonumum sesi buna engel olmuştu. Arayan kişinin Esat olduğunu görünce kaşlarım belirsizlikle çatıldı. Sabah işe giderken görmüştüm onu ve normalde işte olduğu zamanlar asla aramıyordu.

"Efendim," diyerekten açtım telefonu. Hafiften endişelenmiştim, fakat tam olarak odağıma alamıyordum Esat'ı. Çünkü göbek çevremde oluşan ağrı tekrar çoğalmıştı. Sanki belirli aralıklarla bıçak sokuyorlardı karnıma. Sonra çıkarıyor, bir süre sonra yine sokuyorlardı.

"Ne yapıyorsun Maysa?" Esat'ın sorusu beni şaşırtmıştı. Sanki her gün o işteyken konuşuyormuşuz gibi, sorular sorması garip gelmişti bana.

"Hiç biraz yeni dönem hangi dersler olacak falan bakındım, şimdi salonda oturuyorum. Aras olmayınca ev epey sessiz." Sona doğru sesim alaylı çıksa da, karnımda yavaş yavaş şiddetini arttıran ağrı yüzünden boşta kalan elim, çoktan karnımı bulmuştu.

"Değil mi? Yaramaz aslan, evin tüm sesi, neşesi." Esat'ın iç çekişi kulaklarıma dolduğunda ben de iç çekmiştim. Daha bir gün olmasına rağmen, anlaşılan ikimiz de çok özlemiştik Aras'ı.

"Ihhh..." Tam o anda göbeğime giren bıçak misali sancıyla, istemsiz bir iniltinin dudaklarımın arasından kaçmasına engel olamadığımda, gözlerim de şaşkınlıkla açılmıştı. Offf, Esat anlayacaktı şimdi.

"Maysa, ne oldu güzelim? Bir yerin mi ağrıyor?" Al işte! Anında endişeli sesi doldurmuştu kulağımı. Pff, ne yapacaktım ben şimdi? Karnımda gaz mı var diyecektim?

"Maysa, orda mısın? Bir şey mi oldu?" Cevap vermeyince tekrar konuşan Esat'la başımı silkeleyerek kendime gelmeye çalıştım.

"Yok yok iyiyim ben," diye konuştum daha fazla bekletmeden.

"Neden inledin o zaman? Emin misin iyi olduğuna?" İkna olmayan adamla yüzümü buruşturdum. Zira ağrıdan mıdır yoksa gerginlikten mi bilemiyordum ama alnımın terlediği hissediyordum. Hem de soğuk bir şekilde.

"Eminim. Ben sabah kahvaltıda sütü biraz fazla kaçırınca, gaz yaptı sanırım, hafiften karnımda ağrı var." Yanaklarımın ısısının arttığını hissettiğimde, sertçe dudağımı ısırmıştım. Gaz yaptı nedir Allah aşkına ya. Offf, endişelenmemesi için başka da ne diyebilirdim ki?

"İstersen geleyim bir acile gidelim?" Esat'ın dedikleriyle tekrar tekrar gözlerim şokla aralandı. Basit bir hazımsızlık sorunu için acile mi gidecektik Allah aşkına?

"Hayır, hiç gerek yok. Ben çok süt tükettiğimde oluyor böyle, bir rezene nane kaynattım mı bir şeyim kalmayacak." Gerçekten de hazım sistemim epey hassastı ve çok baharatlı, yağlı veya laktozlu ürünler tükettiğimde bu tarz durumlar yaşayabiliyordum.

"Öyle diyorsan, öyle olsun. Fakat kendini kötü hissettin mi hemen ara beni ve de gecikmeden Yiğit'e söyle seni hastaneye götürsün." Dediğinde bu kez yüzümde oluşan gülümsemeye engel olamadım. Benim için bu denli endişelenmesi oldukça hoşuma gitmişti.

"Sen neden aramıştın peki?" Ufacık inlememle konu öyle bir dağılmıştı ki, onun neden aradığını bile bilmiyordum henüz.

"Ben bugün geç kalacağım onu söylemek için aramıştım. Diyarbakır'da birkaç arsa var. Murat ve Miran'la birlikte bakmaya gideceğiz. Endişelenme yani geç kalırsam." Dediğinde yüzüm düşmüştü. Zaten Aras yoktu, halam da yoktu. O da bugün geç gelecekti.

"Peki, kolay gelsin size ve de iyi yolculuklar." Yeniden gelen ağrı dalgasıyla boğazımdan kaçmak isteyen iniltimi son anda durdurmayı başardığımda, derin bir nefes çektim ciğerlerime. Onu daha fazla endişelendirmek istemiyordum.

"Sağ ol güzelim. Arayacağım yine nasıl olduğunu sormak için." İçimi kıpır kıpır eden konuşmasıyla, ağrıma rağmen gülümsemeyi başarmıştım.

"Tamam, görüşürüz." Dedim artık bir an önce kapatmak isteyerek. Çünkü ağrı, azalmak yerine, milim milim çoğalıyordu ve benim artık bir şeyler yapmam gerekiyordu.

"Görüşürüz." Esat'ın da mırıldanmasıyla, daha fazla beklemeden telefonu kapatmış ve koltuğun üstüne fırlatmıştım.

Can havliyle iki kolumu da karnıma sardığımda iki büklüm olmuştum.

"Ahh.." Tanrım, nasıl bir sancı bu böyle. Daha önce karın ağrısı yaşamıştım elbet ama bu çok başkaydı.

Zar zor ayağa kalktığımda telefonumu da tekrar elime alarak eşofmanımın cebine sıkıştırmıştım. Bir an önce sıcak bitki çayımı hazırlamam gerekiyordu. Yoksa bu ağrı geçecek gibi değildi.

Cebimde mesaj bildirimleri sesiyle cırlayan telefonumu umursamayarak, paytak adımlarla mutfağa geçtim. Hızlıca cezveyi bularak, nane, rezene ve 200 ml kadar su koyarak, ocağı en kısık olacak şekilde açtım ve cezveyi ocağın üstüne bıraktım. Mide bulantım gittikçe çoğaldığında, ayakta kalamayacağımı anlayarak mutfak sandalyelerinden birine oturdum.

Ağrıyı unutmak için dikkatimi dağıtmam gerekiyor diye düşündüğümde cebime attığım telefonumu alarak bildirimlere baktım. Bademli çikolatam kişisinden bir sürü mesaj olduğunu görünce, Whatsapp uygulamasını tıklamam uzun sürmemişti.

*Bademli çikolatam: Maysaaa kızzzzzz, hala oldum halaaa (gözlerinden yıldız fışkıran emoji)..... Yengem doğum yaptı...

*Bademli çikolatam: Kız nerelerdesin (gözünde tek mercek olan emoji), arkadaşın heyecandan ölecek. Gülce'miz doğdu sonunda...

*Bademli çikolatam: Maysa kız, çok garip bir duygu lan bu. Hani hem mutluyum, hem duygusal... (ağlamaklı emoji)

Sanem'in yazdıklarını okuduğumda yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. Demek sonunda Hayat yenge ve Kenan ağabeyin kızları Gülce doğmuştu. Sanem'in aylardır beklediği o gün gelmişti. Kaç kez bebek için alış veriş yaptığımızı, her görüşmede en az iki kere bebek konusunun açıldığını anımsadığımda, onun şimdi nasıl mutlu olduğunu anlıyordum.

En son gönderdiği fotoğrafa baktım. Minicik bir bebek fotoğrafıydı. O kadar güzel ve minikti ki, insanın içi sıcacık oluyordu.

*Siz: Yaaa resmen halasın artık! (gözlerinden kalp fışkıran emoji) Minik prensesimiz çok tatlı olacak belli şimdiden.

*Siz: Hazır ol, artık 'halalar ve yeğenler' döngüsüne giriş yaptın (biberon emojisi). Hayat yenge nasıl? Doğum nasıl geçti? Oradaki herkesi tebrik ediyorum ben de. Tebriklerimi iletirsin. Çokça da selamlar herkese.

*Siz: Bu arada Gülce sana çekerse, Hayat yenge yandı ki ne yandı... (Kahkaha atan emoji)

Mesajları gönderdikten sonra uygulamadan çıktım. Zira cezvedeki çay kaynamaya başlamıştı. Sanem'den böylesi bir haber almak, kafamı kısa süreliğine meşgül etse de, karnımda sık sık varlığını hatırlatan bir ağrı vardı ve ağrının şiddeti her geçen dakika daha da çoğalıyordu. Yüzümü buruşturarak telefonu tekrar cebime attım ve ocağı kapattım, cezvedeki karışımı süzerek fincana doldurmuş, ardından mutfaktan çıkarak merdivenlere doğru yönelmiştim. Çayı içtikten sonra biraz dinlersem belki geçerdi bu illet ağrı.

Merdivenleri çıkmak için adım attığımda ağrı anlık olarak iyice bastırmış, fincanın parmaklarım arasından çıkarak yeri boylamasına son anda engel olmuştum.

"Ihhh.... Bana ne oldu böyle ya, sabah bir şeyim yoktu." Diye mırıldanarak zar zor merdivenleri çıkmayı başarmış, Esat'la kaldığım odaya girerek usulca yatağa oturmuştum. Terliklerimi çıkararak ayağımı uzattığımda, sırtımı yatak başlığına dayamış, elimdeki fincanıysa komodinin üzerine bırakmıştım biraz soğuması için.

O arada cebimde yankılanan bildirim sesleriyle elime tekrar telefonumu aldım.

*Bademli çikolatam: Ahhh Maysa! Ben de heyecandan delireceğim resmen 😆 Gülce'yi kucağıma almayı sabırsızlıkla bekliyorum.

*Bademli çikolatam: Yengem de bebeğimiz de gayet iyi. Doğum da komplikasyonsuz, başarılı geçmiş. Herkesin de sana selamı var.

*Bademli çikolatam: Bana benzemesi yengem için lütuf olur. Hayatının şansı olur bir kere!

Sanem ve egosu yine sahalardaydı diye düşünmeden edemediğimde hafif gülmüştüm. Fakat daha fazla sohbet edecek durumum olmadığı için, gülücük emojileri ve birkaç sticker göndererek uygulamadan çıkmıştım.

Mide bulantımı göz ardı etmeye çalışarak, komodinin üzerindeki çayı aldım ve birkaç yudum içtim. Ilık çay boğazımdan geçtikçe biraz da olsa rahatladığımı hissediyordum. Birkaç yudum daha aldıktan sonra tekrar komodinin üstüne bıraktım bardağı ve yatağa iyice yaslanarak gözlerimi kapattım. Belki biraz uyursam, daha iyi hissedecektim. Dakikalar içinde zar zor da olsa, ağrıya rağmen, uyku beni kollarına doğru çekmişti.

*****

Midemden boğazıma doğru yükselen asitle gözlerim açıldığında, tüm vücudumun terden ağırlaştığını hissettim. Saç diplerime kadar sırılsıklam terlemiştim. Karnımda varlığını koruyan ağrı azalmak yerine, daha da çoğaldığında yüzümü buruşturmadan edemedim.

"Ahhhhh, bu nasıl acı böyle?" Yataktan doğrulmaya çalıştığımda, anlık giren şiddetli sancının etkisiyle gözlerim sulanmıştı.

Ve en kötüsü vücudumda hissettiğim sıcaklık, ateşimin olduğunun habercisi gibiydi.

Yatakta oturur pozisyona geldiğimde, telefonumun ekranına bakarak saatin üç olduğunu gördüm. Yaklaşık dört saattir uyuyordum, ama bunun hiç farkında değildim. Ayrıca telefonumun ekranında gördüğüm iki cevapsız çağrı ibaresiyle, Esat'ın aradığını, ben açmayınca bir de mesaj yazdığını görmüştüm. Fakat şu an onunla konuşacak gücüm hiç yoktu.

Zar zor yataktan kalkmayı başardığımda telefonumu da cebime sıkıştırmıştım. Paytak attığım adımlar sonrasında, bir şekilde kapıya ulaşarak, odadan çıkmıştım. Bir an önce aşağı inmeli ve hastaneye gitmeliydim.

Merdivenleri indiğimde artık gözlerimden sicim gibi yaşlar süzülüyordu. Acı eşiğimin çok çok üstündeydi şu an yaşadığım ağrı. Artık yaşadığım şeylerin basit bir mide rahatsızlığı veya gaz sancısı olmadığından da emindim.

"Maysa, ne bu halin? Ne oldu sana?" Merdivenleri tamamen inerek koridora ulaştığımda, elindeki poşetlerle mutfağa doğru ilerlemek üzere olan babam, beni görünce duraksamış, şaşırmış ses tonuyla konuşmaya başlamıştı.

"Baba, iyi değilim. Ne olduğunu da bilmiyorum ama çok ağrım var." Gerçekten de ilk başta göbek çevremde başlayan ağrı, şimdi karnımın tüm sağ tarafına yayılmıştı. Üstelik sanki içimde her an patlamaya hazır bir bomba vardı ve karnıma baskı yapıyordu.

Ağlayarak dediklerim üzerine babam elindeki poşetleri gelişi güzel yere bırakarak, hızlıca yanıma ulaşmıştı. Gözlerinde gördüğüm endişenin boyutu, daha önce rastlamadığım bir şeydi. Babamı ilk kez böyle görüyordum. Fakat beynim o kadar bulanıktı ki, neyin ne olduğu zar zor idrak ediyordum.

"Hastaneye gidelim hemen," Babamın dedikleriyle başımı olumlu anlamda sallasam da, aniden boğazıma kadar gelen kusma isteğiyle elimle ağzımı kapattım.

"Kusacağım," diye bağırdığımda olabildiğince hızlı adımlarla koridorun sonunda olan banyoya doğru ilerlemeye başladım.

"Allah Allah, ne oldu sana böyle ki? Zehirlendin mi acaba?" Babam da düşünceli sesiyle peşimden geldiğinde, ben kendimi banyoya atsam da tuvalete kadar yetişememiş, musluğun yanına ulaştığım gibi istifra etmeye başlamıştım.

İçim dışıma çıkana kadar kustum. O kadar halsizleşmiştim ki, bacaklarım vücudumu zar zor taşıyordu.

"İyi misin kızım?" Babamın sesinde duyduğum korku tınılarıyla birlikte, onun bana bu denli içten bir şekilde kızım deyişini ilk kez duyduğumu fark ettim.

Dudaklarımın arasından kaçan hıçkırıkla yere çöktüm daha fazla dayanamayarak.

"Değilim baba, çok acıyor," elimi karnıma bastırarak ağladığımda babam da ne yapacağını bilemeyerek, yere çökmüştü.

"Merak etme yavrum, şimdi Yiğit'i arayacağım arabayı hazırlasın, hemen hastaneye gideceğiz." Babam eliyle saçlarımı okşayarak dedikleriyle, ağlamam daha da şiddetlendi. Yavrum... bu kelimeyi onun dudaklarının arasından duymak için yıllarca dua etmiştim. Ama şimdi, hiçbir şey yapmama gerek kalmadan o bana söylüyordu bunu.

Ağrı bir taraftan, yıllardır babama hasret kalan yaralı ruhumun alışmadığı sözler duyması diğer taraftan...

Babam tam telefonunu eline alarak birini aramak istediğinde, telefon ondan önce davranarak çalmaya başlamıştı. Arayanın Esat olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Zira ekranda büyük harflerle Esat Çapanoğlu yazısı vardı.

"Halit amca, Maysa'ya ulaşamıyorum saatlerdir. Bir bakabilir misiniz acaba?" Babam daha telefonu açar açmaz Esat'ın sesi duyulduğunda, ben artık olayları kavrayamadığımı, gözlerimin önünün bulanıklaştığını hissediyordum.

"Esat oğlum, Maysa iyi değil, kapatmam lazım telefonu, onu hastaneye götürmem gerekiyor." Diyen babam karşı tarafın cevabını beklemeden kapatmıştı telefonu.

Duyduklarım sonrası bilincimi kaybetmeye başladığımı hissederek zar zor da olsa gözlerimi babama çıkardım.

"Baba... ben... ölüyorum galiba..." Acıdan dolayı ne dediğimi bile bilmiyordum. Yavaş yavaş vücudumu saran karanlığa teslim olduğumu hissediyor, bu karanlığın beni alıp götürmesine karşı koyamıyordum.

"Maysaa... Hayır... Kızımmm..." En son duyduğum şey babamın dudaklarının arasından dökülen canhıraş çığlıklar ve ismimdi. Gerisi yoktu, gerisi kocaman bir boşluk ve karanlık... Beni hızla kendine doğru çekmeye çalışan... asla vazgeçmeyen boşluk ve karanlık...

Karanlık ve acı arasında, babamın o kelimesi hâlâ kulağımda yankılanıyordu. "Kızım…" Tek bir sözcük, yıllardır aramızdaki mesafeyi, kırgınlıkları ve suskunlukları silip süpürmüştü. Ne kadar uzun zamandır özlemini çektiğim basit bir şefkatmiş meğer… Yalnızca birkaç saniyelik bir sözcüktü "kızım", ama ruhumu kavrayan bir güneş gibi ısındırmaya yetmişti. Onca acıya rağmen hem de.

O an, geçmişin bütün sessizliği ve iletişimsizliği üstüme çöktü. Babamla konuşmak, dertleşmek, anlaşmak… Ne kadar uzun süre unutulmuş, ne kadar uzun süre ötelenmişti bunlar. Küçük bir kız çocuğu olarak hissettiğim yalnızlık, büyüyüp içine kapanmış bir kadın olmuştu artık. Ve şimdi o söz, o basit "kızım" kelimesi, tüm bu eksiklikleri bir anda açığa çıkarmıştı.

Ah be baba... Karanlık beni çekip almadan önce, senin dudaklarının arasından böylesi içten bir şekilde, kızım kelimesini duydum ya... Varsın yokluk beni alsın, varsın hiçlik bana yuva olsun. Çünkü bu duyduklarımdan sonra ölsem de gam yemezdim. Hem belki anneme kavuşacaktım bu bilinmezliklerle dolu yolun sonunda? Kim bilir...

 

 

 

*****

06.04.2026

O kadar çok duygulandım ki son sahneyi yazarken. Umarım sizlere de geçirebilmişidir.

Yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen.

Sağlıcakla kalın.

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 06.04.2026 16:20 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...