31. Bölüm
Parvin Ağardan / Maysa (Tamamlandı🎈) / Bölüm: 30

Bölüm: 30

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

İyi günler sevgili Maysa ailesi.

Kaldığımız yerden devam ediyoruz. Maysa'mız ve Esat'ımız birazcık hüzünlü bu bölüm.

Bölümle ilgili düşüncelerinizi satır arası yorumlarınızla bekliyorum.

Fazla vakit kaybetmeden bölüme geçelim.

Keyifli okumalar.🎈

Medya: Esat & Maysa.
****************************

Maysa'nın anlatımından:
***************************

Kapının eşiğinde duran Selen, içeride bıraktığı yıkımın ortasında en sakin duran kişiydi. Sanki biraz önce bir çocuğun dünyasını altüst eden, yılların suskunluğunu tek bir anda paramparça eden kişi o değilmiş gibi... Omuzları dik, bakışları sabitti. Ve en sinir bozucu olan şey ise suratında en ufak bir pişmanlık emaresinin olmamasıydı.

Ben hâlâ olduğum yerde donup kalmışken, Esat'ın öfkesi artık tutulamayacak bir noktaya ulaşmıştı.

"Defol git buradan." Sesi alçak olmasına rağmen öyle keskin, öyle tehditkârdı ki... bağırmasından daha korkutucuydu.

Selen hafifçe kaşını kaldırdı. "Bu kadar sert olmana gerek yok Esat," dedi sanki sıradan bir sohbetin ortasındaymışız gibi. "Sonuçta ben..."

"Benim evime izinsiz giren bir yabancısın şu an!" diye kükredi Esat bir anda. "Ve oğlumun karşısına bu şekilde çıkmaya hakkın yoktu!"

O "hakkın yoktu" cümlesi, yılların birikmiş öfkesini taşıyordu.

Selen'in yüzündeki o kendinden emin ifade bir an bile bozulmadı. Aksine dudaklarının kenarı daha da yukarı kıvrıldı.

"Ben onun annesiyim," dedi yavaşça.

Selen'in ağzından dökülen kelimelerle salonun içindeki hava tekrar ağırlaşmıştı. Selma anne daha fazla dayanamamış olacak ki, aniden yerinden doğrulmuştu.

"Anne mi?" dedi, sesi titriyordu ama içinde sakladığı öfke açıkça hissediliyordu. "Anne dediğin kadın, el kadar bebeğini bırakıp gitmez!"

Selen'in delici bakışları bu kez hedefine Selma anneyi almıştı.

"Benim ne yaşadığımı bilmiyorsunuz," dedi kısa ve net bir şekilde. Nasıl bu kadar kendini haklı görüyordu bu kadın? Esat'ı en yakın arkadaşıyla aldatarak giden, bebeğini daha küçücükken bırakan o değilmiş gibi, bir de zeytin yağı gibi üste çıkamaya çalışıyordu.

"Bilmek de istemiyorum!" diye çıkıştı Selma anne. "Ben sadece torunumun geceleri 'annem neden yok' diye ağladığını biliyorum!"

Ben sadece torunumun geceleri 'annem neden yok' diye ağladığını biliyorum!

Selma annenin haykırdığı o cümleyle, göğsüme öküz oturmuş gibi hissetmiştim anında.

Aras'ım, benim yaralı, minik bebeğim. Neler yaşadığının en yakından şahidi olduğum içindi belki de bu kadar kalbimin ağrıması.

Bakışlarımın odağına Esat'ı aldığımda onun da benden farksız olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Zira nefesleri sertleşmiş, burnundan soluyordu resmen.

"Yıllarca neredeydin?" dedi bu sefer daha kontrollü ama daha tehlikeli bir tonla. "Şimdi mi aklına geldi anne olduğun?"

Selen kısa bir an için sustu. Ama bu suskunluk... geri adım değildi. Sanki cevap vermeye değer bulmadığı bir soruyu dinliyormuş gibiydi.

"Artık buradayım," dedi sonunda. İki kelimeydi dedikleri belki, ama içi dolu ve tehlikeliydi. Zira hak iddia eden bir ton vardı sesinde.

Esat bir adım daha yaklaştı. "Yanlış yerdesin," dedi dişlerinin arasından. "Ve çok geç kaldın."

Selen başını hafifçe yana eğdi. "Geç kaldığıma sen karar veremezsin," dedi.

Sonra... Gözleri tekrar bana kaydı. O bakış... Açıkça bir meydan okumaydı.

"Bazı şeyler, sandığınız kadar kolay bitmiyor," diye ekledi.

İçim ürperdi. Bu sadece bir dönüş değildi. Bu...Bir savaşın başlangıcıydı.

Selma anne elini koltuğun kenarına sertçe vurdu. "Yeter artık!" dedi. "Bu evde daha fazla duramazsın!"

Esat hiç gözünü kırpmadan kapıyı işaret etti. "Çık." Bu sefer sesinde tartışmaya yer yoktu. Kesinlik vardı.

Selen birkaç saniye olduğu yerde durdu. Sanki bu sahnenin son anını zihnine kazıyormuş gibi hepimizi tek tek süzdü. Ardından çok yavaş bir şekilde geri döndü. Topuk sesleri salonda yankılandı. Her adımı geride bıraktığı karmaşayı büyütüyordu sanki. Kapıya ulaştığında tekrar durdu. Başını hafifçe çevirip son bir kez baktı. Bakışları kısa bir an Aras'ın gittiği koridora kaydı. Sonra... Hiçbir şey söylemeden çıktı. Kapı kapandı. Onun gidişiyle oluşan sessizlik fırtınadan sonra kalan yıkım gibiydi. Hiç kimse konuşmadı. Kimse ne diyeceğini bilmiyordu.

Ben ise hâlâ nefes almayı hatırlamaya çalışıyordum.

Selen'in ardından kapanan kapının sesi hâlâ duvarlarda yankılanıyordu sanki. Ama asıl gürültü salonun ortasında kalmıştı.

Esat hiçbir şey söylemeden dönüp yürümeye başladığında, o sessizlik bir anda yön değiştirmiş gibi oldu. Adımları sertti... kararlıydı... ve her biri yere değil de, sanki içimde bir yerlere basıyordu.

"Esat..." diye seslendim arkasından. Durmadı. Sanki sesimi duymamış gibi... ya da duymak istememiş gibiydi.

Kalbim hızlandı. Ne yapacağımı bilemeden birkaç saniye öylece kaldım. Sonra düşünmeden peşinden gittim.

Koridordan geçişi bile bir fırtına gibiydi. Omuzları gergin, sırtı dimdikti. Kapıyı açıp odaya girdiğinde, ben de hemen arkasından içeri süzüldüm.

Kapı kapandığı gibi odamızın ortasında, birbirimize bakarak öylece kalakalmıştık.

"Sen ne yaptığının farkında mısın?!" Sesi öyle yüksekti ki, irkildim.

Bir adım gerisin geri sendelemiştim refleksle.

Gözleri az önce salonda bana bakan gözlerle aynı değildi. İçindeki bastırılmış öfkenin yıllardır biriktirdiği ne varsa, hepsi yüzeye çıkmış gibiydi.

"Sen..." dedi, cümlesini tamamlayamadan elini saçlarının arasından geçirdi, sinirle başını iki yana salladı. "Sen bana neden söylemedin? Neden sakladın?"

"Esat, ben..." o kadar zor durumdaydım ki, gözlerim dolmuş, vücudum titriyordu.

"Hayır!" diye bağırdı anında. "Hayır, şimdi konuşma! Saklarken düşünecektin!"

Sözleri keskin bir bıçak gibi saplandı içime. Tanrım, neler yaşıyorduk biz böyle.

Ona hak veriyordum. Böylesi zor bir günde, sonunu düşünmeden hareket ederek, bir çuval inciri berbat etmiştim. Fakat bana böylesi bakması, benimle böylesi konuşması kalbimin üstünde öküzler tepiniyormuş gibi hissetmeme sebep olmuştu.

"Ben saklamak istemedim," dedim bu sefer daha yüksek bir sesle, sesimin titrediğini hissederek. "Sadece..."

"Sadece ne?" dediğinde, yaklaştı bana bir adım daha. "Sadece doğru zamanı mı bekliyordun? Hangi zaman Maysa? Daha ne kadar bekleyecektin?!"

Geri çekildim. Çünkü o an... Sadece öfkeli değildi. Kontrolünü de kaybetmek üzereydi.

"Ben sadece, bu akşamı..." dedim çaresizce ama bir türlü kelimeleri toparlayamıyordum.

"Maysa, yalan söyledin sen bana." Dediğinde üzüntüden öleceğimi düşünüyordum artık.

"Yalan söylemedim!" diye bağırdım bu kez ben de. Artık dayanamamıştım. Gözlerim de dolmuştu. "Sadece gerçeği söylemedim! Arasında fark var!"

"Benim için yok!" dedi hiç tereddüt etmeden. Lafları kalbimin tuzla buz olmasına neden oldu saniyeler içinde. Ne kadar kırıldığımı, üzgün olduğumu görmüyor muydu?

"Sana söyleyecektim," dedim daha kısık bir sesle, çünkü onun sesinin yüksekliği altında ezilmiştim. "Arabada... söyleyecektim. Ama seni gördüm... ne kadar gergin olduğunu... Aras için ne kadar endişelendiğini..."

Sesim titredi. "Bir de bunu yüklemek istemedim sana..."

Esat'ın yüzündeki ifade bir anlığına değişir gibi oldu. Ama sadece bir an. Sonra tekrar sertleşmişti.

"Sen karar verdin yani," dedi dişlerinin arasından. "Benim neyi kaldırıp neyi kaldıramayacağıma sen karar verdin."

"Hayır, ben..." Cümlemi yeniden bitirememiştim. Ne olur dinlesindi beni... Ne olur...

"Yeter!" diye bağırdı tekrar. O kadar yüksekti ki sesi, içim titredi.

"Yeter Maysa! Bu senin karar verip, kontrol edebileceğin bir konu değildi. Bu senden uzun yıllar önce açılmış, kapanmamış bir yara ve bununla ilgili en ufak bir karar bile sana düşmez." Taştan bile ağır kelimeleri, kalbime çöreklendiğinde artık gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamıştı.

Ama kahretsin ki haklıydı. Benim bilmediğim çok şey olmuştu. Aralarında bile neler geçtiğini tam olarak bilmiyordum ben. Şimdi ondan böylesi bir durumu saklamam hiç iyi olmamıştı. Ama onun da dedikleri çok ağırdı. Kalbimi kırmıştı her kelimesi, aldığı her sert soluk.

"Öyle değil," dedim fısıltıyla. "Ben asla kontrol etmek..."

"Öyle," dedi keserek. Hiç düşünmeden. Hiç tereddüt etmeden. Beni ne kadar kırdığını görmeden.

"Bugün..." diye devam etti, sesi kırılmaya yakındı ama öfke hâlâ baskındı, "oğluma hayatımın en zor gerçeğini söylemeye hazırlanıyordum. Ve sen... sen o gerçeğin yarısını benden saklayarak, orada, o salonda hiçbir şey olmamış gibi oturdun."

Sustum. Çünkü... Haklıydı. İstemeden yapsam da... Haklıydı.

"Ben sana güvendim Maysa," dedi bu sefer daha alçak bir sesle. "Herkesten çok."

O cümle... Her şeyden daha çok canımı yaktı. Çünkü içinde bağırış yoktu. Sitem vardı. Kırılmışlık vardı. Ve ben o kırılmanın sebebiydim. Bir adım attım ona doğru.

"Elimden geleni yaptım," dedim ağlayarak. "Gerçekten... ben sadece doğru anı bekledim..."

"Maysa, bu öyle doğru anı bekleyeceğin bir konu değildi. Bu konuda doğru an yok ki," diye tekrar yükseldi.

Cümlesi sanki o anın özetiydi. Olanların, yaşananların ve benim hatamın. Gerçekten de şimdi daha iyi anlıyordum, bu doğru zamanı olan bir konu değildi. Bu Esat'ın hemen bilmesi, öğrenmesi gereken bir konuydu.

Dopdolu olan gözlerimi ona çevirdiğimde göz göze geldik. Ama bu sefer aramızda hiçbir şey yoktu. Ne o yumuşaklık. Ne o sıcaklık. Sadece uzaklık vardı. Keskin, acı bir uzaklık.

Esat derin bir nefes aldı. Sonra başını iki yana salladı.

"Ben şu an..." dedi, cümlesini toparlayamadan, "seninle daha fazla konuşamayacağım. Sonra konuşuruz."

"Esat lütfen..." Ama dinlemedi.

Dönüp kapıya yöneldi. "Gitme," dedim arkasından, sesim çatlayarak. "Lütfen gitme, konuşalım..."

Kapıyı açtı. Hafifçe durur gibi olsa da dönmedi.

"Şu an sinirim çok taze, bu durumda konuşursak... daha kötü şeyler söyleyeceğim, kendime hâkim olamıyorum ve sakinleşmem gerekiyor." Dedi sırtı bana dönük bir şekilde.

Esat kapıyı sertçe çarparak gittiğinde, vücudum daha fazla yaşadıklarımın ağırlığına dayanamayarak yere çöktüğünde, dudaklarımın arasından da tiz bir hıçkırık kopmuştu.

Tanrım, nasıl toparlayacaktık bu durumu?

Dizlerimin üzerine çökmüş hâlde, sanki bedenim bana ait değilmiş gibi titriyordum. Ellerim yerde, parmaklarım halının dokusuna tutunmaya çalışıyor ama hiçbir şeye gerçekten tutunamıyordum. Göğsümde biriken o ağırlık... artık taşınamayacak bir hâl almıştı.

Hıçkırıklarım kontrolsüzdü. Her nefes alışım bir öncekinden daha zor, her verişim daha acıydı.

Kapının açıldığını duydum. Ama başımı kaldıracak gücü kendimde bulamadım.

Yavaş, temkinli adımlar... Sonra yanıma çöken bir varlık.

"Maysa..." İpek'in sesi, o karmaşanın içinde ilk kez bir şeyleri yumuşatan tek şey olmuştu.

Ama ben... Onu duyar duymaz başımı hızla kaldırdım.

"Aras!" dedim can havliyle, neredeyse çığlık atar gibi. "Aras nerede? İyi mi? Ne yaptı? Ağladı mı? Bir şey söyledi mi?"

Sorular peş peşe dökülüyordu dudaklarımdan. Kontrolsüz ve nefes nefese. İpek hemen ellerimi kavramıştı sıkıca.

"Hey, sakin ol..."dedi yumuşak ama kararlı bir tonla. "İyi. Aras iyi, endişelenme."

Gözlerimin içine baktı. "Şu an odasında. Biraz ağladı... çok normal bu. Ama sonra yanında kaldım, konuştuk. Şimdi uyudu."

"Uyudu mu...?" diye fısıldadım. İnanmak ister gibi. İnanmak zorundaymış gibi.

İpek başını yavaşça salladı. "Evet. Yoruldu. Duygusal olarak çok yüklendi bugün. Uyku, şu an onun için en güvenli kaçış."

Gözlerim tekrar doldu. Ama bu sefer... Bir nebze rahatlamayla karışık. En azından... o iyi sayılırdı.

Başımı tekrar eğdim aşağı. Ama bu sefer ağlayışım daha sessiz, daha derindi. İpek elini sırtıma koydu. Yavaşça, ritmik bir şekilde okşamaya başladı. Sanki parçalanmış bir şeyi bir arada tutmaya çalışyordu.

"Ne oldu Maysa?" diye sordu bir süre sonra, sesi hâlâ o sakinliğini koruyordu. "Bu konu neden sizi bu kadar etkiledi? Bu kadar büyüyecek ne yaşandı aranızda?"

Dudaklarım titredi. Gözlerimi kapattım. Çünkü anlatmak... Yeniden yaşamak demekti. Ama sustukça da içim daha çok daralıyordu.

"Ben..." dedim kısık bir sesle. "Ben onu gördüm bugün."

İpek'in sırtımdaki eli duraksadı.

"Kimi?" diye sordu ama sorduğu anda anlamıştı aslında.

Gözlerimi açtım ve boşluğa bakarak konuştum. "Selen'i."

İpek derin bir nefes aldı. "Ne zaman?" diye sordu.

"AVM'de... tuvalette." Sesim hâlâ titriyordu. "Karşıma çıktı. Sanki... sanki hiçbir şey olmamış gibi. Öyle rahat, öyle kendinden emin..."

Gözlerim doldu tekrar. "Bizi izlediğini söyledi. Her şeyi bildiğini... Esat'la evlendiğimizi, Aras'ı... her şeyi."

İpek'in kaşları hafifçe çatılsa da beni bölmedi. Sakince devam etmemi bekledi.

"Ve..." dedim, yutkunarak. "İma etti. Aras'a ne söylendiğini bildiğini... yani... öldü dendiğini..."

Sesim kırıldı. "Ben o an... ne yapacağımı bilemedim. Şok oldum. Sadece... oradan çıktım."

Bir damla yaş yanağımdan süzüldü. "Sonra Esat geldi... arabada... söyleyecektim İpek, gerçekten söyleyecektim ama..." gözlerimi sımsıkı kapattım, "o kadar gergindi ki... Aras için... bu akşam için... ben de dedim ki, 'şu konuşma bitsin... sonra söyleyeceğim.'"

Başımı iki yana salladım. Pişmanlık artık her hücreme işlemişti. "Ama işte..." dedim fısıltıyla, "düşündüğüm gibi olmadı."

İpek yavaş bir nefes verdi. "Ve Selen geldi," dedi sakin bir şekilde.

Başımı salladım. "Tam o anda... tam söyleyecekken..." dudaklarım titredi. "Ve... her şey benim yüzümden daha da kötü oldu."

"Hayır," dedi İpek hemen. Ses tonu yumuşaktı ama netti. "Her şey senin yüzünden olmadı Maysa."

Ona baktım. Gözlerim hâlâ doluydu. "Ben söylemeliydim," dedim. "Saklamamalıydım. O bana güvendi... ben..."

"Sen kötü niyetle yapmadın," diye kesti sözümü. "Bu çok önemli bir fark Maysa."

Başımı salladım. "Ama sonuç değişmiyor..."

"Sonuçlar bazen niyetten bağımsız gelişir," dedi İpek. "Bu da onlardan biri."

Elimi tuttu tekrar. "Sen o an iki kişiyi aynı anda korumaya çalıştın. Esat'ı ve Aras'ı. Ama hayat... bazen bu tür denge oyunlarına izin vermez."

Sonra gözlerimin içine bakarak ekledi: "Esat'ın tepkisi de çok normal." Bu cümle canımı acıtsa da doğru olduğunu biliyordum.

"Güven konusu onun için çok hassas," diye devam etti İpek. "Ve bugün zaten sınırlarının en uç noktasındaydı. Aras'la konuşmak, Selen'le karşılaşmak yetmezmiş gibi senin sakladığını öğrenmesi... onu daha da tetikledi."

Gözlerim yine yere kaydı. "Biliyorum..."

İpek hafifçe başını eğdi. "Fakat bu... düzelmeyecek bir şey değil."

Duyduklarım üzerine, gözlerimle umut kırıntısı arar gibi başımı kaldırdım.

"Gerçekten mi...?" diye fısıldadım.

İpek'in dudakları hafifçe kıvrıldı. "Gerçekten."

Sırtımı tekrar okşadı. "Şu an ikiniz de çok tazesiniz. Duygularınız çok yoğun. Ama bu... konuşulabilir. Anlaşılabilir."

Sonra daha yumuşak bir sesle ekledi: "Yeter ki ikiniz de birbirinizi gerçekten dinlemeye hazır olun."

Başımı İpek'in omzuna yasladım. Biriyle konuşmak biraz olsun toparlanmama yardımcı olmuş, hıçkırıklarımı yavaş yavaş hafifletmeyi başarmıştı.

*****

Gece konağın üzerine ağır ağır çökerken, içimdeki karanlık da onunla birlikte büyüyordu sanki.

Bahçedeki salıncağa oturduğumda, demirin hafif gıcırtısı gecenin sessizliğinde fazlasıyla belirgin gelmişti kulağıma. Sanki ben sustukça, etrafımdaki her şey daha çok konuşuyordu. Rüzgâr hafif hafif esiyor, ağaçların yaprakları birbirine değdikçe çıkan o hışırtı... içimde kopan fırtınaya ince bir eşlikçi gibiydi.

Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Parmaklarım hâlâ titriyordu.

Saat neredeyse gece yarısına geliyordu. Ve Esat... Ne aramıştı... ne de dönmüştü.

Ben aramıştım. Bir kere değil... iki kere.

Telefonun ekranında onun adı yanıp sönerken içimde küçücük bir umut doğmuştu her seferinde. Belki açar... belki sesini duyarım... belki sadece "iyiyim" der... Ama açmamıştı.

Başımı yavaşça geriye yasladım, gözlerimi gökyüzüne kaldırdım. Ay, bulutların arasına saklanmıştı. Tıpkı bizim gibi... yarım kalmış, üstü örtülmüş, net olmayan bir şeyler vardı ortada.

Derin bir nefes aldım. Ama o nefes... içime dolmadı. Eksik kaldı. Tıpkı bugün gibi.

Bugün... Her şeyin düzeleceğini sandığım gündü aslında. Aras'la konuşulacaktı. Yıllardır saklanan gerçek... nihayet doğru bir şekilde, doğru zamanda söylenecekti.

Ve ben o "doğru zamanın" hemen öncesinde, her şeyi daha da karmaşık hale getirmiştim.

Gözlerimi kapattım. Selen'in yüzü bir anda zihnime düştü. O bakış... O küçümseyen, kendinden emin, sanki hiçbir şey olmamış gibi duran hali... Ve söyledikleri... "Benden haberin var sanıyordum."

İçim sıkıştı. Ellerim istemsizce birbirini daha sıkı kavradı.

Gözlerimi açtığımda, yanaklarımdan süzülen yaşların serinliğini hissettim. Ne zaman başladığımı bile hatırlamıyordum artık ağlamaya.

Halamla konuşmuştum biraz... Sesim titriyordu ama o her zamanki gibi sakinleştirmeye çalışmıştı beni. "Her şey düzelir" demişti. Fakat nasıl...?

Sanem aramıştı sonra. Yağmur'la birlikte. Seslerini duymak biraz da olsa iyi gelmişti, evet. Gerçek anlamdaysa hiç iyi değildim.

Hiçbir şey... Esat yokken iyi olamazdı. Onun olmadığı bir ev... Onun olmadığı bir gece... Boş ve anlamsız geliyordu bana.

Salıncak hafifçe ileri geri sallanırken, ben de sanki o hareketin içinde kayboluyordum. Ne ileri gidebiliyordum ne geri dönebiliyordum. Arada kalmıştım. Bir hatanın, korkunun ve kaybetme ihtimalinin tam ortasında kalmıştım. Çaresizce.

Başımı dizlerime doğru eğdim. Kollarımı kendime sardım. Sanki kendimi tutmazsam... dağılacakmışım gibi.

"Ben ne yaptım..." diye fısıldadım kendi kendime.

Sesim o kadar kısıktı ki, rüzgâr bile duymamış olabilirdi.

Ve o cümle... içimde yankılandı. Defalarca.

Ben ne yaptım...

Ve şimdi... Nasıl düzelteceğim?

"Gelmiyor musun içeri güzel kızım " halamın sesiyle irkildiğimde göz ucuyla telefonumun ekranına baktım. Neredeyse bir saattir aralıksız bahçede oturduğumu, Esat'ın gelmesini beklediğimi fark etmiştim.

"Hayır halacığım, Esat'ı bekleyeceğim," dediğimde ısrar etmedi. Zaten ısrar etse de bekleyecektim.

"Tamam güzel kızım. Ama hava da soğumağa başladı hafiften. Üşürsen geç içeri," onu başımla onaylayınca eve geçmişti.

Belki açar umuduyla son bir kez daha Esat'ı aramak için hareketlendim. Numarasına tuşlayarak telefonu kulağıma yaklaştırdığımda, inatla çaldırsam da, telefon açılmadı. İç çektim. Artık endişelenmeye de başlamıştım. Kötü bir şey olmamıştır değil mi?

Son bir umut mesaj yazmayı denemeye karar verdim. Whatsapp uygulamasını bulduğumda, parmağım çoktan ismi üzerine tıklamıştı.

*Siz: Esat lütfen aramalarıma cevap verir misin?

Yazarak gönder tuşuna bastım ve beklemeye başladım. Okundu olarak gözükse de cevap vermiyordu. Artık sinirlendiğimi hissediyordum. Tanrım, çıldırtacaktı bu adam sonunda beni.

Fakat vazgeçmek niyetim yoktu. Vazgeçseydim, onu üç buçuk sene karşılıksız sevmezdim.

*Siz: Biliyorum kızgınsın, ama aç telefonu konuşalım lütfen.

Yazarak gönderdiğimde yine mavi tık olmuştu ama cevap vermiyordu. Ne kadar da inatçıydı bu adam böyle yaa...

Öylesine oturmaya devam ettim, uygulama açık bir şekilde. Saniyeler dakikaları hızla kovaladığında, yarım saatin daha geçtiğini fark ederek iç çekmiştim.

Aklıma aniden gelen şeyle, son atışımı yapmaya karar verdim. Eğer şimdi yazacağım mesaja da dönmezse işler düşündüğümden de vahimdi demek ki..

*Siz: Bak üç saattir bahçede oturmuş seni bekliyorum ve sen eve gelinceye kadar da bekleyeceğim. Gel artık.

Yazarak gönder tuşuna bastım. Eylülün ortasında olduğumuz için havalar geceleri artık serin, hatta soğuk denebilecek kadar esiyordu. Şimdi normalde olsa benim dışarda böyle eserken oturmama asla razı olmazdı. Ama şimdi normal miydi? Pek emin değildim.

Mesajı gönderdiğimden beş dakika kadar geçtikten sonra, okundu ve ardından yazıyor... oldu.

Oh be... Derin bir nefes alarak iç çektim. Sonunda geri dönüş yapacaktı.

*Esat: İçeri geç Maysa. Ben geç geleceğim.

Bu mu yani? Bu kadar mı? Hayır Esat efendi anlaşılan sen beni iyi tanıyamamışsın. Sinirden artık dişlerimi gıcırdatıyordum. Tamam hatalıydım ama telafi etmeme de izin vermiyordu ki.

*Siz: Peki madem, geç geleceksen, eve de birlikte geç gireriz.

Gönderdikten sonra az biraz tedirgin oldum. Zira Esat kesin delirecekti. Allah sonumu hayır eylesin. Amin...
Mesajı okusa da cevap vermeye tenezzül etmemişti beyefendi. Gıcık işte...

Yaklaşık yarım saat daha geçti. Ve ben artık hafiften üşümeye başlamıştım.

Tam gelmeyeceğini düşünmeye başlamıştım ki, bahçenin kapısının açılması ve Esat'ın içeri girmesiyle yüzümde istem dışı kocaman gülümseme oluştu. Ama çabucak kendimi toparlayarak ayağa kalktım. Soğuktan buz gibi olmuş ellerim bir de heyecandan titriyordu şimdi.

Yanıma gelince hiçbir şey demeden bir süre öylece baktı. Sonra nihayet konuştu.

"Ne diye dışardasın sen bu saatte?" dediklerine gözlerimi devirmeden edemedim. Gayet de iyi biliyordu ne diye dışardaydım.

"Esat konuşalım mı?" sesim o kadar duygu yüklüydü ki, hayır dese kesin ağlayacaktım. Bunu fark etmiş olacak ki gözlerini kapatarak derince nefesler aldı. Sonra tekrar açarak doğrudan gözlerimin içine baktı.

"Tamam konuşalım" dediğinde gülümseyerek, bahçemizde olan koca salıncağa geri oturdum, e haliyle Esat da yanıma oturmuştu.
Lafa nereden gireceğimi bilmeksizin bir süre içimde kendimle mücadele ettim. Offf... Sonunda tüm cesaretimi toplayarak bir yerlerden başlamaya karar verdim.

Sanki söyleyeceğim her kelime... yanlış seçilirse her şeyi biraz daha kıracakmış gibi hissediyordum. Dilim ağırdı, kalbim daha ağır.

Esat yanımda sessizce oturuyordu. Az önceki sertliğinden eser yoktu belki ama... o mesafe hâlâ oradaydı. Dokunmadan da hissedilen bir uzaklık gibi.

Derin bir nefes aldım. "Ben..." dedim ama sesim daha ilk hecede kırıldı.

Gözlerimi kapattım kısa bir anlığına. Toparlanmam gerekiyordu. Kaçmak yoktu bu sefer. Susmak hiç yoktu.

"Ben seni üzmek istemedim Esat," diye başladım bu kez daha dikkatli, daha yavaş. "Hiçbir şeyi saklamak için... ya da senden bir şey gizlemek için yapmadım."

Bakışlarım yere kaydı. "AVM'de... tuvalette karşılaştık biz Selen'le."

Bu cümle dudaklarımdan çıktığı an, aramızdaki hava anında, yeniden gerildi. Esat bu sefer sözümü kesmedi. Sadece... dinledi.

Bense titriyordum. Psikolojik miydi? Yoksa hafif hafif esen eylül rüzgârından mı, bilemiyordum.

"Ne diyeceğimi bilemedim o an. O kadar... hazırlıksız yakalandım ki..." Sesim yine inceldi. "Sanki biri gelip bütün dengemi altüst etti. Ne düşünebildim ne karar verebildim doğru düzgün."

Gözlerim doldu. Ama bu sefer kaçırmadım bakışlarımı. Onun görmesini istedim. Her şeyi.

"Sonra arabada... söylemeyi düşündüm," dedim, başımı hafifçe ona çevirerek. "Defalarca düşündüm. Hatta ağzımı açtım birkaç kere ama..."

Yutkundum. "Senin o halini görünce... vazgeçtim." Esat'ın kaşları çok hafif çatılsa da hâlâ susuyordu.

"Çünkü zaten çok gergindin. Aras'la konuşacak olman... seni o kadar sıkıştırmıştı ki... bir de bunu söyleyip her şeyi daha da zorlaştırmak istemedim." Gözlerimden bir damla yaş süzüldü. "Yanlış düşündüm belki... fakat niyetim buydu."

Sesim de tıpkı vücudum gibi, iyice titremeye başlamıştı artık.

"Ben... bu akşam bitsin, Aras'la olan her şey bir şekilde konuşulsun... sonra sana anlatırım dedim kendi kendime." Dudaklarım titredi. "Gece bile olsa anlatacaktım. Söz veriyorum kendime... dedim hatta."

Başımı iki yana salladım, acı bir gülümsemeyle. "Ama işte... hiçbir şey planladığım gibi olmadı."

Selen'in içeri girdiği an gözlerimin önünden geçti. Aras'ın yüzü... Esat'ın bakışı...

"Ve ben..." diye fısıldadım, "en kötü zamanda... en yanlış şeyi yaparak, her şeyi berbat ettim."

Artık tutamıyordum kendimi. "Özür dilerim Esat," dedim ağlayarak. "Gerçekten... çok özür dilerim."

"Senden bir şeyler saklamak istemedim... güvenini kırmak istemedim... sadece..." Sesim tamamen dağıldı. "Sadece sizi korumak istedim. Yani bu gerçeğin, Aras'la olan konuşmana etki etmesini istemedim. Ama her şey elime yüzüme bulaştı." Ağlamam o kadar şiddetlenmişti ki artık, demin ona mesaj yazarken takındığım maske ve sinir tamamen yok olmuştu.

Sonra çok daha sessiz, neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle ekledim: "Beni affeder misin sevgilim?"

Esat uzun bir süre boyunca sessiz kalarak beni dinlemişti. Konuşmalarım bittiğinde ise derin bir nefes aldı. Elini yavaşça kaldırdı. Sanki tereddüt ediyormuş gibi bir an havada durdu... sonra bana doğru uzandı.

Beni kendine çekti. Aniden. Hiç beklemediğim kadar güçlü... hiç beklemediğim kadar sıkı. Nefesim kesildi o sarılışta.

Başım otomatik olarak göğsüne yaslandı. Kalbinin atışlarını duydum. Sanki o da benim gibi toparlanmaya çalışıyordu. Kolları sırtımda kilitlendi. Beni bırakmıyordu.

"Şşş..." dedi kısık bir sesle, saçlarımın arasına doğru. "Tamam... tamam güzelim... ağlama... Lütfen."

Güzelim...

Onun dudaklarının arasından tekrar bu sihirli kelimeyi duymak hızlıca, içimde umut tohumlarının yeşermesine neden oldu. Kollarımı onun beline doladım. Sıkı sıkı. Sanki bırakırsam yine kaybedecekmişim gibi.

"Ben de..." dedi bu kez, sesi daha yumuşak. "Ben de özür dilerim Maysa."

Duyduklarım karşısında önce put gibi kesildim. Şaşkınlıkla hafifçe geri çekilmeye çalıştım ama bırakmadı beni. Sadece başını eğip alnını alnıma dayadı.

"Üzerine bu kadar gitmemem gerekiyordu," dedi gözlerimin içine bakarak. "Sinirliydim... evet. Ama bu... sana o şekilde davranmamı haklı çıkarmaz."

Parmakları yanağıma çıktı. Gözyaşlarımı başparmağıyla sildi. Ardından dudaklarını anlıma bastırarak, derin bir öpücük iliştirdi tenime.

"Sen benim güneşim, gün ışığımsın... Seni üzmek, böylesi bir durumda kendini açıklamaya çalışmana sebep olduğum için kendime de kızdım." Esat'ın sesi pişmanlıkla dopdolu olduğunda, iç çektim. Ben ona kırılmıştım doğru ama hemencecik de barışmıştım. Ben ona dayanamıyordum. Ben onu çok seviyordum. O benim her şeyimdi.

"Bundan sonra her şeyi birlikte çözeceğiz," diye ekledi. "Söz veriyorum."

Başımı sallamakla yetindim. Konuşamamıştım. Yaşadığım duygu yoğunluğunu anlatacak doğru bir kelime ya da cümle yoktu çünkü.

Yanaklarımı kavrayan elleriyle, ellerimi tuttu bu kez.

"Senin ellerin..." dedi, sesinde bir anda belirginleşen o tanıdık endişeyle. "Buz gibi olmuş."

Esat hiç vakit kaybetmeden ellerimi avuçlarının içine aldı. Isıtmaya çalışır gibi ovuşturdu.

"Sen aklını mı kaçırdın?" dedi bu sefer hafif sert olmasına rağmen, altı tamamen kaygı dolu bir tonla. "Gecenin bu saatinde, rüzgar varken, saatlerdir dışarıda mı bekledin beni?"

Gözlerimi kaçırdım. "Bekledim," diye mırıldandım.

"Niye?" dedi hemen.

Başımı kaldırdım. Gözlerinin içine baktım. "Çünkü sen gelmeden içeri girmek istemedim."

İtirafım sonrası, ilk başta hiçbir şey söylemeden, öylece bana baktı. Sonra başını hafifçe salladı, dudaklarının kenarında çok küçük bir gülümseme belirdi.

"İnatçısın," dedi.

"Sen de," diye karşılık verdim, çok hafif.

Bir süre daha öylece oturmaya devam ettik. Onunla konuştuktan sonra kuş gibi rahatladığımı hissetmiş, tüm günün omuzlarıma çöreklenen ağırlığı yok olmuştu.

Alnımız birbirine değmişti hâlâ. Esat'ın nefesi yavaşlamış, benim titremem biraz olsun çekilmişti. İçimdeki ağırlık ise... tam olarak gitmemişti.

Sessizliği bozan taraf aklıma gelen şeyle ben olmuştum.

"Aras..." dedim, adını söylerken sesim nedensizce daha da kısalmıştı. "Sen gittikten sonra uyumuş."

İç çekti. "İpek sağ olsun biraz sakinleştirmiş. Ben de annemle konuştum." Dedikleri sonrası, evde olanları bildiğini anlamıştım.

Sonrasında Esat gözlerini uzaklara çevirdi. Sanki kelimeleri yeniden tartıyordu.

"Yarın konuşacağız." Kalbim hafifçe sıkışmıştı endişeden dolayı. Esat'ın parmakları ellerime biraz daha sıkı tutundu.

"Aras seni seviyor, bir şekilde anlayacaktır her şeyi." Dedim yumuşak bir sesle. Sonra istemsizce elimi onun elinin üstüne koydum.

Esat gözlerini kısarak bana baktı. "Sen de varsın," dedi kısa bir süre sonra.

Gülümsedim hafifçe. "Ben de yanınızdayım."

Yüzünde çok kısa, neredeyse fark edilmeyen bir rahatlama geçti.

Daha sonra hiç beklemediğim şekilde, Esat birden ayağa kalkmıştı.

Ben daha ne olduğunu anlayamadan onun kolları belime ve bacaklarımın arkasına dolanmıştı.

"Ne yapıyorsun?" dedim refleksle. Cevap vermedi. Sadece beni kaldırdı. Bir bebek gibi... dikkatli, ama yoğun bir şekilde.

"Biri görecek," diye can havliyle fısıldasam da, çoktan kollarım boynuna dolanmıştı.

"Bu saatte kimse uyanık olmaz," dediklerini bilsem de, içim rahat etmemişti. Fakat konuşmak yerine susmayı tercih ettiğimde, Esat ikimizi de usulca eve sokmuştu.

Gerçekten de gecenin sessizliğinde, kimsecikler yoktu ortalıkta.

Esat sanki kucağında ben yokmuşum gibi, normal bir şekilde ilerleyerek odamıza ulaştığında iç çekmiştim. O ise ışığı dahi açmamıştı.

"Esat..." diye itiraz etmek istedim ne yapmaya çalıştığını anladığımda, "üstümüzü bile değiştirmedik, bu şekilde uyuyamayız..."

"Boş ver," dedi çok basit bir tonla. Sanki dünyanın en normal şeyiymiş gibi. Sesinde o eski sertlik yoktu artık. Daha çok... yorgun olmasına rağmen, sahiplenen bir ton vardı.

Beni usulca yatağa bıraktığında doğrulmaya çalıştım.

"Esat, gerçekten..." demeye çalışsam da, tamamlamama izin vermedi. Önce komodinin üstündeki gece lambasını açtı. Hemen ardından, arkamdan yatağa girdi.

Ve hiç vakit kaybetmeden... beni kendine çekti. Sırtım göğsüne değdiği anda nefesim durdu. Kolları belime yerleştirdiğinde biraz daha yaklaştı bana. Burnunu saçlarıma gömerek, saçlarımın arasından derin bir nefes çekti içine. Sanki bütün günün yorgunluğunu o nefeste bırakıyormuş gibiydi.

"Kokun o kadar sana özel ve güzel ki..." diyerek bu kez saçlarımın arasına öpücükler kondurduğunda, gülümsememe engel olamadım.

Tüm gün kasılan vücudum, rahatlamaya ulaştığında, bir kez daha huzurumun Esat'ın kollarının arasında olduğunu anlamıştım...

Bu adam benim sevdiğim, huzurum, yüzümdeki gülüş, ruhumdu. Kısaca her şeyimdi. Ben bu adamı çok ama çok seviyordum. Esat iyi ki vardı.

Onu sevmek... tarif edilebilecek bir şey değildi aslında. Ne bir kelimeye sığardı, ne de tek bir hisle açıklanabilirdi. Esat, hayatımın içine usulca sızan bir duygu gibi başlamıştı. Fark ettirmeden, yavaş yavaş... bir gün dönüp baktığımda, içimde ondan başka hiçbir şeyin kalmadığını anlayacak kadar derinleşmişti. Onu düşündüğümde kalbimin hızlanması değildi mesele sadece. O hızın içinde garip bir huzur da vardı. Sanki en büyük fırtınamın ortasında bile onun adıyla sakinleşebilecekmişim gibi. Onsuz bir hayatı düşünmek, eksik bir cümleyi tamamlamaya çalışmak gibiydi; ne kadar uğraşsam da bir şey hep yarım kalıyordu. Ama o yanımdayken... hiçbir şey eksik değildi. Ne geçmişin kırıkları, ne geleceğin belirsizliği...

Sanki yıllardır içimde bir yerde sabırla bekleyen o eksik parça, Esat'la birlikte, nihayet yerini bulmuştu. Onu sevmek hiçbir zaman zor olmamıştı zaten; zor olan, bu sevginin karşılıksız kalmasına alışmaktı. Şimdi ise... aynı duygunun onun gözlerinde de karşılığını bulduğunu bilmek, kalbimde tarifsiz bir dinginlik bırakıyordu. Korkularım hâlâ vardı, evet... hayatın bir anda altüst olabileceğini bana defalarca göstermişti bu dünya. Ama bu kez farklıydı. Çünkü ilk kez, birinin yanında korkularım azalıyor, içimdeki o sürekli tetikte olma hâli yavaş yavaş sönüyordu. Esat'ın varlığı... bana sadece sevilmeyi değil, güvende olmayı da öğretiyordu. Ve ben, yıllar sonra ilk defa, hiçbir şeyi düşünmeden birinin kollarında huzurla uyuyabilecek kadar ait hissediyordum.

Onu düşünmek bile yüzümde belli belirsiz gülümseye neden olmuştu. İç çekerek elimi karnıma sardığı kolunun üstüne koyduğumda, yavaş yavaş gözlerimi de kapatarak, uykunun benliğimi esir almasına izin vermiştim.

 

 

 

 

*****

05.05.2025

Huhhh! Bölümü bitirdik, düşüncelerinizi alayım?

Nasıl buldunuz bölümü?

Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle, Sağlıcakla kalın. 💕

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 05.05.2026 00:02 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...