

Merhabalar çok sevgili Maysa ailesi.
Nasılsınız? İyi olduğunuzu umuyorum.
Kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Yorumlarınızı ve oylarınızı eksik etmeyin lütfen.
Keyifli okumalar 🎈
Medya: Çiftimiz
*****************
Maysa'nın anlatımından:
*************************
Başımın içinde biri durmaksızın demir dövüyormuş gibiydi. Şakaklarım zonkluyor, beynimin tam ortasında ağır bir uğultu dönüp duruyordu. Üstelik sadece başım değil... bütün bedenim bana ait değilmiş gibi hissediyordum. Kollarım kurşun gibi ağır, nefes alışlarım düzensizdi. Sanki üzerime tonlarca ağırlık bırakılmıştı da o yükün altında ezilerek uyanmaya çalışıyordum.
Göz kapaklarım açılmamak için inat ediyor, sanki kirpiklerim birbirine yapışmıştı. Kendimi zorladıkça başımdaki ağrı biraz daha büyüyor, midemin altına ince bir bulantı yerleşiyordu.
Derin bir nefes almaya çalıştım. Burnuma dolan ağır, nemli ve yabancı koku midemi daha çok kaldırmıştı. Rutubet... toz... eski ahşap kokusu... Bir de anlam veremediğim o keskin metal kokusu vardı havada. İçime kötü bir his çökmüştü anında.
Göz kapaklarımla verdiğim savaşı sonunda kazanıp onları araladığımda, görüşüm ilk birkaç saniye boyunca bulanık kaldı. Tavan dönüyor gibiydi. Her şey birbirine karışıyor, karanlık odanın şekilleri gözümde yamuluyordu.
Bir süre sadece nefes almaya çalıştım. Sonra yavaş yavaş etraf seçilmeye başladı.
Bulunduğum oda karanlıktı. Tamamen değil... tavana yakın küçücük, parmaklık benzeri demirlerle kapatılmış bir pencereden içeri silik, gri bir ışık sızıyordu sadece. Ve de tavandan sarkan hafif sarı ışık. O ışıklar bile karanlığı dağıtmaya yetmiyor, aksine odanın kasvetini daha korkutucu hâle getiriyordu. Duvarlar eskiydi. Yer yer dökülmüş sıvalar, nem lekeleri vardı. İçeriye çöken sessizlikse öyle ağırdı ki, kendi nefes alışımı bile yabancı biri duyacakmış gibi hissediyordum.
Telaşla doğrulmaya çalıştığım anda başımın içindeki ağrı bir anda büyüdü. İnce bir inleme dudaklarımdan dökülürken elim refleksle şakağıma gitti.
Ve o an... Her şey bir anda zihnime saldırmaya başladı. Otopark. Siyah giyinen adamlar.
Esat'ın beni arkasına çekişi. Yumruk sesleri. Burnuma bastırılan o ağır kokulu bez.
"Sakın korkma güzelim..."
Nefesim bir anda kesildi. Hayır... Hayır, o olanlar rüya değildi. Gerçekti. Biz... kaçırılmıştık.
"Esaaat!" Sesim, içinde bulunduğumuz o devasa ve karanlık boşluğun duvarlarına çarpıp geri döndüğünde, kendi yankımdan bile ürkmüştüm. Ağlamaklı çıkan sesim, paslı demir kokusunun ve rutubetin sinmiş olduğu o yerde kaybolup giderken, kalbim göğsümün içinde delicesine çırpınıyordu.
"Güzelim..." Sağ tarafımdan gelen boğuk sesle başımı hızla çevirdim. O karanlığın içinden onun sesini duymak bile ciğerlerime yeniden nefes dolması gibiydi. Hiç düşünmeden yerimden fırlayıp ona doğru koşmaya çalıştım. Ama daha ilk adımımda bileğimdeki sert çekişle bedenim öne savruldu.
"Ahh..." Acıyla inleyerek dizlerimin üzerine çöktüğümde, metalin tenime gömüldüğünü hissettim. Titreyen ellerimle bileğime baktığımda, kalın bir kelepçeyle paslı bir boruya bağlandığımı fark ettim. Az önce ani hareket ettiğim için metal tenimi kesmişti; ince bir kan çizgisi bileğimden aşağı süzülüyordu.
Ama asıl canımı yakan şey o değildi.
"Güzelim iyi misin?" Sesini duyduğum gibi başımı kaldırıp Esat'ı gördüğüm anda, içimde bir şey parçalandı sanki. Kolları yukarıdan demir bir düzeneğe bağlanmıştı. Gömleği yer yer kana bulanmış, yüzünün bir kısmı morarmıştı. Kaşındaki eski yaranın kenarı yeniden açılmış gibiydi. Başını hafifçe öne eğmiş duruyor ama buna rağmen gözleri beni arıyordu hâlâ.
Ve ben... hayatım boyunca ilk kez Esat'ı böyle görüyordum.
O dimdik duran adam... her zaman herkesi koruyan, bir bakışıyla insanın içini titreten o güçlü adam... şimdi zincirlenmişti. Yaralıydı. Ama buna rağmen ilk düşündüğü yine bendim.
Başımı iki yana sallarken gözyaşlarım çoktan yanaklarımdan akmaya başlamıştı.
"Hayır..." diye fısıldadım titreyen dudaklarımla. "Hayır... hayır..."
Onu öyle görmek... sanki bir dağın parçalanışını izlemek gibiydi. İnsan alışıyordu bazı şeylere. Esat'ın güçlü oluşuna, her şeyi kontrol edişine, yanında olunca dünyanın en güvenli yerinde hissetmeye... Ve şimdi o güven yerle bir olmuştu sanki. Şimdi hiçbir şey alıştığım gibi değildi.
"Güzelim benim..." dedi bu kez daha yavaş. Sesi yorgundu. Acı çektiği belliydi ama yine de beni sakinleştirmeye çalışıyordu. "Şu an zaten çok zor durumdayım... bir de sen ağlayınca..."
Cümlesini tamamlayamadı. Çünkü ben çoktan hıçkırarak ağlamaya başlamıştım.
"Bunu sana nasıl yaparlar..." dedim nefes nefese. "Tanrım... yüzün..."
Esat başını hafifçe kaldırdı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Böyle bir anda bile... beni teselli etmeye çalışıyordu.
"Bak bana," dedi sakin ama otoriter bir sesle. O sesi duyunca istemsizce gözlerimi ona diktim. "İyi misin? Sana bir şey yaptılar mı?"
İçimdeki bütün duygular birbirine girmişti. Korku, öfke, panik, çaresizlik... ama hepsinin üstünde onun bana hâlâ böyle bakabiliyor oluşu vardı. Kendi canı yanarken bile önce beni düşünüyordu.
"İyiyim..." dedim ağlayarak. "Ama sen..."
Esat gözlerini birkaç saniyeliğine kapattı. Sanki ayakta kalabilmek için gücünü topluyordu. Sonra tekrar bana baktı.
"Korkma." O iki kelime, o karanlık yerde duyduğum en güzel şeydi belki de.
Ama korkuyordum. Hem de hayatımda hiç korkmadığım kadar.
Bulunduğumuz yer eski bir depo gibiydi. Tavandan sarkan sarı ışık ara ara titriyor, gölgeleri daha da korkunç hale getiriyordu. Nemli duvarların üzerindeki çatlaklar bile insanın içine kasvet dolduruyordu. Uzaklardan su damlama sesi geliyordu sadece. Ve o sessizliğin içinde, Esat'ın zorlanan nefesi kulağıma çarpıyordu sürekli.
"Biz buradan çıkacağız..." dedim bu kez kendimi toparlamaya çalışarak. Titreyen sesime rağmen bunu söylemeye mecbur hissediyordum. "Çıkacağız değil mi?"
Esat bana uzun uzun baktı. O bakışta yorgunluk vardı. Öfke vardı. Kendine duyduğu kızgınlık vardı. Ama hepsinden daha baskın olan şey... beni kaybetme korkusuydu.
"Çıkacağız." dedi sonunda kesin bir sesle. "Seni buradan çıkaracağım."
Hızla etrafıma bakındım. Pas kokusunun ağırlaştığı o karanlık deponun içinde, kelepçeyi kırabilecek ya da en azından gevşetebilecek küçücük bile olsa, bir şey arıyordum gözlerimle. Yerde dağılmış birkaç tahta parçası, köşelerde birikmiş kirli brandalar, tavandan sarkan titrek sarı ampulün altında gölgeleri uzayan paslı demirler... ama hiçbirinin bana yardım edecek hali yoktu. Sanki bulunduğumuz yer bile özellikle umut kırmak için seçilmişti. İnsan burada sadece korkusuyla baş başa kalabilirdi.
Bileğimi yeniden çekiştirdiğimde metal tenime daha sert gömüldü. Acıyla nefesim kesildi. İncecik bir sızı değildi bu, insanın çaresizliğini yüzüne vuran türden yakıcı bir acıydı. Vazgeçmek zorunda kaldım.
Dizlerimin bağı çözülmüş gibi yavaşça yere çöktüm. Soğuk beton dizlerime değdiği anda içimde tuttuğum bütün korku çatlak vermeye başladı. Başımı duvara yasladım. Gözlerim doldu, sonra taştı. Sessiz ağlamaya çalışıyordum ama nefeslerim bile titriyordu artık.
Kim bilir şimdi konakta neler oluyordu...
Selma anne fark etmiş miydi yokluğumuzu? Aras... bizi soruyor muydu? Esat'ın telefonu açılmayınca endişelenmişler miydi? Belki Murat çoktan bir yerlere haber vermiştir diye düşünmeye çalışıyordum. Belki biri güvenlik kameralarına bakıyordur. Belki bizi arıyorlardır.
Belki...
Ama o 'belkiler' bile karanlığın içinde güçsüz kalıyordu.
Başımı kaldırıp tekrar Esat'a baktım.
Kolları iki yana açılmış şekilde kalın zincirlerle bağlanmıştı. O heybetli bedeni hâlâ dimdik durmaya çalışıyordu ama yüzündeki yaralar daha da belirginleşmişti şimdi. Kaşının kenarında kurumuş kan vardı. Gömleğinin yakası parçalanmış, nefes alışları ağırlaşmıştı. Buna rağmen gözleri sürekli bendeydi.
Sanki kendi acısını unutmuştu da sadece benim korkumu taşıyordu omuzlarında. İşte bu... canımı daha çok yakıyordu. Ben böyle hissediyorsam, Esat kim bilir ne haldeydi? Ellerinden hiçbir şey gelmeden beni burada görmek... onu içten içe parçalıyor olmalıydı. Ağladığımı biliyordu. Hıçkırıklarımı duyuyordu. Ama hiç bir demiyordu. Belki o da ne diyeceğini bilmiyordu.
İçeriye dolan ağır ayak sesleriyle birlikte bütün vücudum istemsizce gerilmişti. O karanlık deponun içindeki sessizlik, yaklaşan her adım sesiyle biraz daha parçalanıyor, sanki korku yavaş yavaş üzerimize yürüyordu.
Başımı hızla kapıya çevirdiğimde, paslı metal kapının gıcırdayarak açıldığını gördüm.
Ve o adam yeniden içeri girdi. Bizi kaçıranlar adamlar arasında, sanki büyükleri gibiydi.
Üzerindeki siyah gömleğin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Yüzündeki o iğrenç sırıtış hâlâ aynıydı. İnsan yüzüne benzeyen ama içinde zerre kadar merhamet taşımayan bir ifadeydi bu. Gözleri... normal bir insanın gözleri gibi bakmıyordu. İçlerinde öfke değil, düpedüz hastalıklı bir haz vardı.
"Ee..." dedi ağır ağır etrafa bakarak. "Nasılsınız bakalım?"
Sesi de kendisi gibi mide bulandırıcıydı.
Esat'ın çenesi öyle sert kasılmıştı ki, karanlığın içinde bile belli oluyordu.
"Sana ne lan..." dedi dişlerinin arasından. "Erkeksen çöz ellerimi de öyle konuş."
Adam alay eder gibi dilini damağına vurdu.
"Ah ah..." dedi başını sallayarak. "Mardin'in büyük adamı, Esat Çapanoğlu'nun... hâline bak."
Sonra yavaş adımlarla Esat'ın karşısına geçti. Göz göze geldiler.
O an ortamın içindeki gerilim öyle büyüdü ki, nefes almak bile zorlaştı.
"Senin ne kadar gözü kara biri olduğunu biliyorum," dedi adam. "Uyardık. Tehdit ettik. O arsadan çekil dedik. Ama sen ne yaptın? Gittin üstüne daha da bastın."
Esat'ın sesi bu kez daha soğuk çıktı. "Kim gönderdi seni?"
Adam sırıttı. "Sabırsız adamsın."
İçimdeki huzursuzluk büyüyordu. Çünkü bu iş... artık bir arazi kavgasından çok daha büyük hissettirmeye başlamıştı.
Adam cebinden telefonunu çıkardı.
"Hazır mısın bakalım?" dedi keyifle.
Sonra ekrana dokundu.
Depoda birkaç saniyelik cızırtı yankılandıktan sonra duyduğum sesle bütün bedenim buz kesti. Çünkü bu sesi daha önce, İpek'lerin ortak arkadaş videolarından duymuştum.
Cihan.
"Biliyor musun Esat..." diyordu ses kaydındaki adam. Sesinde öyle derin, öyle çürümüş bir öfke vardı ki, insan dinlerken bile ürperiyordu. "Çocukluğumuzdan beri senden nefret ettim ben."
Esat'ın yüzü bir anda taş kesilmişti. Ben ise nefes almayı bile unutmuştum.
"Babam bile seni benden çok severdi," diye devam etti Cihan'ın sesi. "Öz oğlundan fazla... Hep sen vardın. Esat şöyle başarılı, Esat böyle zeki... Esat şirketi büyüttü... Esat aileyi gururlandırdı..."
Ses giderek saplantılı bir hâl alıyordu. "Ben neydim peki?" diye tısladı. "Kocaman bir hiç. Hep senin gölgendeydim."
Adam kahkaha attı telefondan.
"Sonra Selen geldi. İlk kez senden bir şeyi alabildiğimi hissettim. İlk kez kazandım sandım." Nefesi sertleşmişti. "Ama onda bile seni konuşuyordu herkes. 'Esat nasıl atlattı?' 'Esat'a yazık.' Selen de benimle geldi sözde, yaşadı. Ama bu yıllar boyunca dilinden senin adın düşmedi. Yeter ulan!"
Esat'ın yumrukları zincirlere rağmen sıkılıyordu artık. Demirlerin gıcırdadığını duyabiliyordum.
Cihan'ın sesi yeniden yankılandı. "Şimdi sıra bende, kardeşim. Bu sefer elinden gerçekten bir şey alacağım."
Ses kaydı bittiğinde depoya korkunç bir sessizlik çöktü. Ben... gerçekten ne diyeceğimi bilmiyordum. İnsan, yıllarca arkadaş olduğu birinin içinde böyle bir karanlık taşıdığını nasıl anlayamazdı?
Adam telefonu cebine koydu. "Şimdi anladın mı mesele sadece toprak değil?" dedi keyifle.
Esat başını kaldırdı. Gözleri... Allah'ım o gözler... Öfke insan suretine bürünse ancak böyle görünürdü.
"Cihan'ın karşıma çıkmaya götü yemediği için sizi göndermesi şaşırtmadı," dedi alçak bir sesle.
Adam kahkaha attı. "Yine büyük konuşuyorsun Çapanoğlu."
Sonra gözleri bana döndü. Ve ben o bakıştan anladım. İğrençleşecekti şimdi.
"Bir de..." dedi bana yaklaşarak. "Bu güzel hanım var tabii."
İçimdeki bütün kaslar gerildi. Adam ağır ağır bana doğru yürümeye başladığında sırtım istemsizce duvara yaslandı. Gidecek hiçbir yerim kalmamıştı artık.
Esat anında çırpınmaya başlamıştı tekrar. "Sakın yaklaşma ona. Sikerim senin belanı."
Adamsa onu duymamış gibi elinin tersini yanağıma sürdü. Bu temas bile midemi bulandırmaya yetmişti.
"Yazık..." dedi sahte bir acımayla. "Yanlış adama âşık olmuşsun."
"Çek o elini sikik herif!" diye kükredi Esat. Ses tonu depodaki bütün duvarları titretecek kadar sertti.
"Vallahi o eli kırarım senin!" Adam sırıtınca içimdeki korkunun yerini bir anda öfke aldı.
Ve düşünmeden suratına tükürdüm. "Şerefsiz."
Bir anlığına yüzündeki ifade dondu. Sonra gözleri karardı.
"Demek öyle..." dediği gibi saçlarıma öyle sert yapıştı ki çığlığım dudaklarımdan kontrolsüzce koptu.
"Ahh!" Saç diplerim yanıyordu resmen.
Esat'ın bağlı olduğu zincirler zangır zangır sallandı. "Maysa!"
Hayatım boyunca onun sesinde böyle bir çaresizlik duymamıştım. Adam saçlarımı daha sert çekti.
Canım yanıyordu. Gözlerimden yaşlar akıyordu ama yine de ona korkumu göstermemeye çalışıyordum. Çünkü Esat bana bakıyordu.
Ve ben onun gözlerinin önünde kırılmak istemiyordum. Tam o sırada bütün gücümü topladım ve dizimi adamın kasıklarına geçirdim. Adam acıyla iki büklüm olurken sendeledi.
Esat'ın gözlerinde ilk kez gurura benzeyen bir parıltı gördüm.
Ama sadece birkaç saniye sürdü. Çünkü adamın yanındaki iki kişi üzerime çullanıp ayaklarımı da bağladı.
"Lanet olsun..." diye fısıldadım kısık çıkan sesimle.
Adam doğrulduğunda yüzü öfkeden kıpkırmızıydı. Ve hiç beklemeden tokadı yüzüme indirdi.
Başım sertçe yana savrulduğunda dudağımın kenarı anında patlamıştı.
Ağzıma dolan kanın metalik tadıyla gözlerim yaşardı. Sonra bir tane daha. Kulaklarım uğuldamaya başladı.
Esat delirmiş gibiydi artık. "Yeter ulan! Ne yapacaksan bana yap. Senin işin benimle piç herif."
Ama hiçbir şey yapamıyordu. İşte en korkuncu buydu. Onun çaresizliği... beni mahvediyordu.
"Özür dilerim..." dedi bir anda. Sesi çatlamıştı. "Allah kahretsin, özür dilerim güzelim..."
Başımı hızla ona çevirdim. Hayır. Hayır... Bunu kendine yüklemesine izin veremezdim.
"Esat..." dedim ağlayarak. "Sakın sevgilim..." Sesim titriyordu ama gözlerimi ondan kaçırmadım.
"Bu senin suçun değil." Ve gerçekten değildi.
Bu karanlık... Cihan'ın içindeki yıllanmış çürümüşlüğün suçuydu.
Adamsa birkaç saniye boyunca sadece bana baktı.
Yüzünde, insanın içini bulandıran o dengesiz gülümseme vardı hâlâ. Sanki biraz önce attığı tokatlar, saçlarımdan sürüklemesi, dudaklarımı patlatması normal bir şeymiş gibi... nefes alışverişi kadar sıradanmış gibi davranıyordu.
Sonra ağır ağır çömeldi. Göz hizama inerek cebinden bir çakı çıkardı. Metalin çıkardığı o keskin ses, saniyeler içinde bütün bedenimi buz kestirmişti.
Esat'ın da nefes alışverişi değişmişti. "Maysa..." dedi boğuk bir sesle.
Adam çakıyı sanki oyuncakmış gibi parmaklarının arasında çevirdi.
"Şimdi," dedi keyifle, "ikinize de güzel bir gösteri izleteceğim."
İçimde büyüyen korku artık kemiklerime kadar işliyordu. Adam aniden kolumu yakaladı.
"Bırak onu!" diye kükredi Esat.
Ama dinlemedi. Çakının soğuk metalini önce tenimde hissettim.
Bir saniye... Sadece bir saniye sonra ise kolumun üzerinde yakıcı bir acı patladı.
"Ahhhh!" Çığlığım istemsizce bütün depoda yankılanırken, kolumdan sıcak kanın hızla süzüldüğünü hissettim.
Kesik derindi. Canım öyle bir yanıyordu ki sanki biri etimi ateşle dağlıyordu.
Esat'ın zincirleri deli gibi sallandı tekrar tekrar. "Lan!" diye bağırdı birkaç kere. "Ne istiyorsan bana yap!"
Nefesim titriyordu. Gözlerim istemsizce kapanıp açılıyordu acıdan. Kan damla damla yere düşüyordu.
Esat'ın gözleri o yaraya kilitlenmişti. Ve o bakış... Tanrım... Sanki yarayı benim kolumda değil de kendi bedeninde hissediyordu.
"Yapma..." dedi bu kez daha kısık bir sesle. "Ne olur ona dokunma..."
Adam kahkaha attı. "Koskoca Esat Çapanoğlu yalvarıyor mu şimdi?"
Esat dişlerini sıktı. "Sizin derdiniz benimleydi. Onun hiçbir suçu yok."
"Öyleydi," dedi adam. "Ama insanın canını en çok... sevdiği yerden yakmak gerekiyor."
Sonra saçlarımdan kavrayıp beni sertçe ayağa kaldırdı. Başım geriye doğru çekildiği için canım daha da yanmıştı.
"Ahh..." Gözlerimden yaşlar boşalıyordu artık.
Ve tam o anda... Çakının soğuk ucunu boğazımda hissettim.
Dünya durdu sanki. Nefesim kesildi. Çünkü o metal gerçekten tenime dayanmıştı. En ufak harekette boğazımı kesecek kadar yakındı.
Esat'ın yüzündeki ifade değişti saniyeler içinde. Öfke gitti. Yerine düpedüz korku geldi.
"Maysa..." dedi fısıltıyla.
Adam çakıyı biraz daha bastırdı. İncecik bir sızı hissettim önce. Sonra sıcak bir damla boynumdan aşağı süzüldü. Kesmişti. Çok hafif de olsa kesmişti.
"Dur!" diye haykırdı Esat. "Ne istiyorsan yaparım!"
Adam gözlerini kısmıştı. "Bak sen..." dedi keyifle. "Demek gerçekten seviyormuşsun."
Esat artık çırpınmıyordu bile. Çünkü korkuyordu. Benim canımın yanmasından korkuyordu.
Ve bunu görmek... Kalbimi parçalıyordu.
Adam başını kulağıma yaklaştırdı. "Ölmeden önce," dedi alçak sesle, "sevdiğin adama son bir şey söylemek ister misin?"
Gerçekten öleceğimi düşündüm. Boğazımdaki metal biraz daha bastırılsa bitecekti her şey.
Ölüm. Dört harf. İki hece. Galiba ölümün şimdiki kurbanı bendim.
Ve garip bir şekilde... Aklıma sadece Esat geldi. Onun gülüşü. Bakışları. Bana güzelim deyişi...
Aras'a sarılışı... Sabah saçlarımla oynayışı... Hepsi bir anda zihnimden geçti. Gözlerimi kaldırıp ona baktım. Esat'ın gözleri kıpkırmızıydı. Çaresizlik şu an insan olsaydı... tam karşımdaki adam olurdu.
Ve ben... Ölmeden önce son kez onun yüzünü ezberlemek ister gibi baktım. Güzel yüzünü ölmeden önce hafızama bir bir kazıdım. Sonra beni bekleyen sona boyun eğerek gözlerimi sevdiğim adamın gözlerinin en derinine diktim.
"Seni..." dedim titreyen bir nefesle. Gözlerimden yaşlar aktı. "Çok seviyorum." Üç söz, tek cümle, on altı harf ve yedi hece. Hayatımın anlamı olan adama söyleyeceğim son şey bu kadar olacaktı.
O cümle dudaklarımdan çıktığı anda Esat'ın gözleri kapandı. Sanki biri kalbini elleriyle sıkmış gibi yüzü acıyla kasıldı.
Oluşan o sessizlikte ölüm ilk kez bu kadar yakın hissettirdi bana. En son ameliyat olduğum zaman ölüme yakın hissetmiştim. Ama bu sefer farklıydı, bu sefer o yakınlık iliklerime kadar yayılmıştı.
Sahi neydi ölüm? Belirsizlik mi? Hiçlik mi? Var olamamak mı? Bir gün gelen bir gün gidiyor zaten misafiri olduğu bu dünyadan. Sanki hiç doğulmamış gibi, sanki hiç yaşamamış gibi...
Böyle mi olacaktı şimdi benim ölümüm? Kimliğini bile doğru düzgün bilemediğim insanlar tarafından. Sevdiğim adamın gözleri karşısında. Sevdiğim adam gözlerimin içine baka baka ağlarken...
Allah'ın bana yazdığı ömrü bir hiç yüzünden mi kaybedecektim ben. Psikopat birinin boş hırsı yüzünden...
Boğazımda hala varlığını koruyan çakı daha da boğazıma bastırılınca istemsiz olarak gözlerimi kapattım.
"Yapma..." dedi Esat'ın yıkılmış sesi.
O güçlü duruşunun, sert bakışlarının, herkese korku salan o heybetli hâlinin altında şu an sadece sevdiği kadını kaybetmekten korkan bir adam vardı.
"Allah'ın cezası... yapma." Sesi çatlıyordu.
Ve ben... Onun çaresizliğini duydukça daha çok ölüyordum sanki.
Gözlerimi açmaya çalıştım. Son kez... Son kez Esat'a bakmak istedim. Ama yapamadım. Göz kapaklarım sanki tonlarca ağırlığın altında kalmıştı. Karanlık beni yavaş yavaş içine çekiyor, bedenim ise artık acıyla uyuşuyordu.
Çakının keskin ucu boğazımda yavaşça hareket ettiğinde, ince ama yakıcı bir acı daha hissettim. Sıcak kanım boynumdan aşağı süzülüyordu artık. Tenimin üzerinde dolaşan o sıcaklık... ölümün ayak sesleri gibiydi. İnsan ölmeden önce ne hisseder diye düşünürdüm bazen. Meğer önce beden yoruluyormuş. Sonra ruh. En son umut.
"Sana verilen süre doldu artık," dedi adam kulağımın dibinde.
Sesi uzaktan geliyor gibiydi artık. Sanki suyun altında kalmışım da dünyayı bulanık duyuyormuşum gibi... Nefes almak zorlaşıyordu.
Ve ben ilk kez gerçekten... öleceğime inanıyordum. İçimden sadece tek bir şey geçti.
Esat. Keşke... Keşke ona son kez bakabilseydim. Son kez yüzünü görebilseydim. Ama gözlerim açılmıyordu artık. Sanki bedenim bile yaklaşan karanlığa teslim olmuştu.
Tam o anda depoyu yırtarcasına açılan sert bir kapı sesi duyuldu. Ardından... Birbiri ardına patlayan silah sesleri.
Bir.
İki.
Üç.
Belki dört... belki daha fazla...
Her şey bir anda karıştı. Adamın küfrü. Koşuşturan ayak sesleri. Birilerinin bağırışı.
Ve sonra... Boğazımdaki o keskin baskının aniden kayboluşu. Çakı tenimden çekildiği anda dizlerimin bağı çözüldü. Yere yığıldım. Başım sert zemine çarptığında bile acıyı tam hissedemedim artık. Çünkü bedenim tükenmişti. Kulaklarım uğulduyordu. Dünyanın sesi yavaş yavaş uzaklaşıyordu sanki.
Bir yerden Esat'ın sesini duydum. "Maysa!"
O kadar korkmuştu ki... Sesindeki panik bile kalbimi acıtmaya yetmişti.
Bir şeyler oluyordu. Ama anlayamıyordum. Gözlerimi açmaya çalıştım. Olmadı. Karanlık gittikçe büyüyordu. Bilinç dediğimiz şey... insanın avuçlarından kayıp gidiyormuş meğer. Son düşündüğüm şey Esat'ın sesi oldu.
Sonra... Her şey sessizleşti. Belirsizleşti. Karanlık beni tamamen içine çekti. Acaba ölmüş müydüm? Yoksa o silah sesleri... hayatımın yeniden başladığı an mı olmuştu?
******
Murat'ın anlatımından:
***********************
İçime çöken huzursuzluğun ne zaman paniğe dönüştüğünü anlayamamıştım bile.
Sanki görünmez bir el boğazımı sıkıyor, nefes aldıkça içimdeki kötü hissi daha da büyütüyordu. Esat'ın telefonunu defalarca aramıştım. Her seferinde aynı cevapsız çağrı sesi... Her saniye daha fazla sinirimi bozuyor, daha fazla korkutuyordu beni.
Normalde açardı. Ne kadar yoğun olursa olsun açardı. En kötü "Sonra dönerim," diye kısa bir mesaj atardı.
Ama şimdi hiçbir şey yoktu. Sessizlik vardı. Ve o sessizlik... insanın içine işleyen türdendi.
Miran da en az benim kadar tedirgindi. Şirketten çıkarken dosyaları toplamış, hâlâ Esat'ın neden dönmediğini anlamaya çalışıyorduk.
"Belki Maysa ile birlikte, bir şeyle ilgileniyorlardır," dedi Miran, sakin görünmeye çalışarak.
Başımı iki yana salladım. "Hayır. Başka bir şey var."
O cümleyi söylerken bile kalbim kötü kötü çarpmıştı.
Çünkü Esat'ı tanıyordum. Ve içimde bir yer... onun başına kötü bir şey geldiğini söylüyordu. Otoparka indiğimizde ilk fark ettiğimiz şey Esat'ın arabası olmuştu.
Yerindeydi. Ama Esat yoktu. Maysa yoktu. İçimdeki o karanlık his bir anda büyüyerek göğsümün tam ortasına oturdu.
Miran'la aynı anda birbirimize baktık. Kimse konuşmadı. Çünkü ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk. Bir şeyler ters gidiyordu. Çok ters.
Hızlı adımlarla yukarı çıkıp sekreter Gülsüm Hanım'ın yanına gittiğimizde kadın bizi görünce hafif şaşırmıştı.
"Esat ve Maysa nerede? Esat'ın arabası otoparkta, kendisi yok" diye sordum direkt.
"Çıkalı saatler oldu," dedi kadın şaşkınlığı artık gizlenemiyordu.
Saatler önce. Ama telefonları kapalıydı. Arabaları buradaydı. Ve ortada yoklardı.
Miran'ın yüzü sertleşmişti. "Bu normal değil," dedi dişlerinin arasından.
Tam o sırada telefonum çaldı. Arayan İpek'ti.
Telefonu açar açmaz telaşlı sesi kulaklarıma doldu. "Murat, Maysa'ya ulaşamıyorum! Sanemler de aramış, ders çıkışı şirkete gideceğini söylemiş ama kimse haber alamıyor. Ne oluyor?"
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Demek sadece biz fark etmemiştik yokluklarını. Herkes endişelenmeye başlamıştı artık.
İpek'e kısa kısa durumu anlattığımda sesi titremişti. "Allah korusun..." diye fısıldadı korkuyla.
Ben de aynı şeyi düşünüyordum. Allah korusun.
Çünkü zihnim en kötü ihtimallere kaymaya başlamıştı bile.
Telefonu kapattıktan sonra Miran bir anda durdu. "Otopark kameraları."
Başımı hızla ona çevirdim.
Evet. Eğer aşağı indilerse... kameralar görmüş olmalıydı.
Hiç vakit kaybetmeden güvenlik görevlisi Levent Bey'in yanına indik. Adam bizi görünce ne olduğunu anlamaya çalışarak ayağa kalkmıştı.
Durumu anlattığımız an yüzü gerildi. Hep birlikte kamera kayıtlarının olduğu küçük odaya geçtiğimizde, Levent Bey görüntüleri açmaya çalıştı.
Ama birkaç saniye sonra yüzündeki renk çekildi. "Bu... bu nasıl olur?"
"Ne oldu?" diye sertçe sordum.
Adam yutkundu. "Kameralar kapanmış."
Bir anda odanın içindeki hava değişti.
"Kapanmış mı?" dedim inanamayarak.
Levent Bey telaşla ekranlarda dolaşmaya başladı.
"Birisi sistemi devre dışı bırakmış..." İşte o an... Kaçırıldıklarını anladım.
Kalbim o kadar sert çarpmaya başlamıştı ki kulaklarım uğulduyordu resmen.
Miran küfrederek yumruğunu masaya geçirdi. "Lanet olsun!"
Ben ise saniyeler içinde düşünmeye çalışıyordum. Soğukkanlı olmalıydım. Esat için. Maysa için.
"Polisi ara," dedim Miran'a. "Hemen."
Yaklaşık kırk dakika sonra otopark polislerle dolmuştu. Ayak izleri inceleniyor, arabaların çevresi kontrol ediliyordu.
Ve sonra... Miran bir anda başını kaldırdı. "Telaştan aklıma gelmedi. Benim arabada kamera sistemi var ve arabam tam Esat'ın arabasının karşısında, eğer olay bu alanda olduysa..."
O an hepimizin gözlerinde aynı umut parlamıştı. Dakikalar sonra kayıt açıldığında ise... İçime çöken korku tarif edilemezdi.
Siyah giyinmiş adamlar. Kalabalık bir grup. Esat'ın Maysa'yı arkasına çekişi. Maysa'nın korkuyla Esat'a sarılması. Sonra arbede.
Ve... Bir bez. Esat'ın sendeleyişi. Maysa'nın çırpınışı.
İpek'in telefonda ağlayarak "Bulun onları ne olur..." deyişi hâlâ kulağımda yankılanıyordu o sırada.
Polis plakaları tespit ettiğinde hepimiz nefesimizi tutmuştuk.
Ve nihayet... Yer bulunmuştu. Şehrin dışında, eski depoların olduğu terk edilmiş bir bölge.
Arabaya binerken ellerim titriyordu. Ya geç kaldıysak? Ya yetişemezsek? Ya... Hayır.
O ihtimali düşünmeyecektim. Düşünürsem delirirdim.
Depoya ulaştığımızda operasyon saniyeler içinde başlamıştı. Polisler sessizce çevreyi sardı. Dışarıdaki birkaç adam etkisiz hale getirildiğinde kalbim göğsümü parçalayacak gibi atıyordu artık.
Sonra... Kapı. Sert bir tekme sesi.
Bir.
İki.
Üç.
Ve kapı kırıldı. Ardından silah sesleri yankılandı karanlığın içinde.
O an gördüğüm manzara... Ömrüm boyunca aklımdan çıkmayacaktı.
Esat... Kanlar içindeydi. Kolları yukarıdan zincirlenmişti. Yüzü darp izleriyle doluydu.
Ama onun bile umurunda değildi kendi hali. Çünkü bütün bakışları Maysa'daydı. Maysa'nın boğazına dayanmış o çakıya. Boğazından süzülen kana. Yere yığılmak üzere olan bedenine.
"LAAAN!" diye öyle bir bağırdı ki Esat, sesindeki çaresizlik insanın içini parçalayacak cinstendi.
Polis hiç düşünmeden ateş etti. Adamın bacağına gelen kurşunla çakı elinden düştü.
Ve Maysa... Bir kuklanın ipleri kesilmiş gibi yere yığıldı.
"Maysa!" Esat'ın sesi... Hayatımda duyduğum hiçbir şeye benzemiyordu. O sesin içinde korku vardı. Panik vardı. Çaresizlik vardı. Bir adamın sevdiği kadını kaybetme ihtimaliyle parçalanışı vardı.
Miran'la birlikte koşup Esat'ın zincirlerini çözmeye çalışırken ellerimiz titriyordu resmen.
"İyi misin Esat?" desem de o hiç beni duymamış boğazına yığılan kanı yere tükürerek hızla Maysa'ya doğru koşmuştu... Bense onlara yetiştiğimiz için şükürler ediyordum. Maazallah biraz daha geç kalsaydık Maysa'nın sonunu düşünmek bile istemiyorum...
Dizlerinin üzerine öyle sert çöktü ki Esat, sesi depoda yankılandı.
"Maysa... güzelim... aç gözlerini..." Titreyen elleriyle yüzünü tuttu.
Kanlı saçlarını kulağının arkasına itti. Sonra boğazındaki kesiği görünce... Esat'ın yüzündeki ifade tamamen değişti. Bir insanın içine korku nasıl çökerse... Öyle çöktü adamın yüzüne.
"Ambulans!" diye haykırdı. Sesindeki titreme hepimizi mahvetmişti.
"Merak etme kardeşim, polis gelirken ambulansı da aramıştı, henüz gelmedi ama birazdan burada olur." Miran Esat'In omzuna bastırarak demişti.
Esat ise başını belli belirsiz salmamıştı. Zira tüm odağı Maysa'daydı. Maysa'yı kollarına alış şekli bile sanki onu kırılacak bir cam parçasıymış gibi dikkatliydi.
Alnını onun alnına yasladı. "Buradayım," diye fısıldadı boğuk bir sesle. "Geçti güzelim... geçti..."
Ama sesi... korku doluydu.
*****
Maysa'nın anlatımından devam:
********************************
"Maysa'm... hadi güzelim... aç gözlerini ne olur..." Esat'ın sesi... Uzaklardan geliyormuş gibiydi.
Sanki karanlığın içinden bana ulaşmaya çalışan tek şey onun sesiydi. Boğuk... çatlamış... korkuyla paramparça olmuş bir ses.
Demek ölmemiştim. Çünkü insan öldüğünde sevdiği adamın kalbinin nasıl titrediğini duyamazdı.
Göz kapaklarım tonlarca ağırlık taşır gibiydi. Açmaya çalıştıkça yeniden kapanıyor, bedenim beni karanlığın içine çekmeye çalışıyordu. Ama Esat'ın sesi... o tanıdık telaşı... beni yeniden yukarı çekiyordu.
Son bir güçle gözlerimi araladığımda ilk gördüğüm şey Esat olmuştu.
Kan içindeki yüzü. Patlayan dudağı. Kaşındaki yaradan süzülen ince kan izi.
Ve gözleri... Tanrım...
Hayatımda ilk kez Esat'ın gözlerinde bu kadar çıplak bir korku görüyordum.
Etrafıma bakındığımda polisleri, Murat'ı, Miran'ı gördüm. Depodaki o karanlık artık çözülüyordu yavaş yavaş. Kurtulmuştuk. Gerçekten kurtulmuştuk.
"E...sat..." diye fısıldayabildim ancak. Boğazımdaki yanma, konuşurken içimi jilet gibi kesiyordu. Sesim çatlamış, yabancılaşmıştı.
Esat o an öyle bir nefes verdi ki... sanki saatlerdir nefes almıyormuş gibiydi.
"Hah şöyle..." dedi titreyen bir sesle. "Bak bana güzelim... bak bana..."
Sonra bir anda beni göğsüne çekti. Başımı boynuna bastırdı. Kolları bedenimi öyle sıkı sardı ki, sanki bıraktığı an yeniden elimden kayıp gidecekmişim gibi korkuyordu.
Ve ben... O an tamamen çözülmüştüm. İçimde tuttuğum korku, panik, ölüm hissi... hepsi bir anda taşmıştı. Hıçkırarak ağlamaya başladım.
Esat'ın gömleği gözyaşlarımla ıslanırken o sadece saçlarımı öpüyor, titreyen elleriyle sırtımı okşuyordu.
"Geçti..." diye fısıldıyordu durmadan. "Buradayım... geçti güzelim..."
Ama sesi... Hiç geçmiş gibi çıkmıyordu.
Kolumu kaldırmaya çalıştığım anda canım öyle kötü yandı ki istemsizce inledim. Kolumdaki kesiğin acısı bütün bedenime yayılmıştı artık. Üstelik boğazımdan hâlâ sıcak sıcak kan süzüldüğünü hissedebiliyordum.
Başım dönmeye başlamıştı. Midem altüst olmuş gibiydi.
Yüzümü buruşturup öğürdüğüm anda Esat'ın kolları panikle gevşedi.
Tam o sırada Murat hızla yanımıza çöktü. "Maysa, yana dön," dedi telaşla.
Sonrasında öğürerek midemdekileri çıkarmaya başladım. Açlıktan sadece sarı acı bir su geliyordu ama o bile boğazımdaki yarayı yeniden yakmaya yetmişti.
Acıyla gözlerimden yaş boşalırken Esat'ın sesi titredi. "Kanıyor..." dedi korkuyla. "Boğazı tekrar kanıyor..."
O adam... Dakikalar önce onlarca kişinin karşısında dimdik duran adam... Şimdi benim birkaç damla kanım karşısında paramparça oluyordu.
"Ambulans nerede kaldı lan?!" diye öyle bir bağırdı ki depo duvarları yankılandı.
Miran hızla yanımıza geldi. "Abi geliyorlar, iki dakikaya buradalar."
Esat yeniden yüzümü ellerinin arasına aldı. Titriyordu. Gerçekten titriyordu.
"Dayan güzelim," dedi alnını alnıma yaslayarak. "Ne olur dayan..."
Gözleri gözlerime öyle çaresiz bakıyordu ki... Sanki canımı kendi elleriyle tutmaya çalışıyordu.
Sonrası bulanıktı. Sireni hatırlıyorum. Koşuşturmaları. Sedye seslerini.
Esat'ın bir an olsun elimi bırakmayışını. Sonra yeniden karanlık...
*****
Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey başımdaki zonklamaydı.
Sanki beynimin içinde ağır bir uğultu vardı. Yutkunmaya çalıştığım anda boğazımdaki yanma bütün bedenimi kasmıştı. Acıyla gözlerimi kapatıp derin nefes almaya çalıştım.
Hastane kokusu... İlaç kokusu... Makine sesleri... Yaşadığımı o an tamamen anlamıştım.
Yavaşça başımı çevirdiğimde kolumdaki sargıyı gördüm önce. Ardından boğazımdaki bandajı fark ettim.
Ve sonra... Esat'ı. Başucumdaki sandalyede oturur halde uyuyakalmıştı.
Ama o bile huzurlu görünmüyordu. Başını yatağın kenarına yaslamıştı. Yüzündeki morluklar artık daha belirgindi. Kaşına dikiş atılmıştı. Dudağındaki yara kurumuş kana rağmen hâlâ kızıl görünüyordu. Öyle yorgundu ki... Sanki birkaç saat içinde yıllarca yaşlanmış gibiydi.
Onu öyle görünce içim sızladı.
Tam o sırada kapı açıldı. "Maysa!" İçeri giren İpek'in sesiyle Esat da anında uyandı.
Sanem, Dilan ve İpek hızlıca yanıma gelmişti. Sanem ellerimi tuttuğunda gözlerinin kıpkırmızı olduğunu fark ettim.
Ağlamıştı. Hem de çok.
"İyi misin?" diye sordu tekrar tekrar.
Başımı hafifçe salladım. "İyiyim..." dedim zorlanarak. "Sadece boğazım..."
Cümlemi tamamlayamadım bile.
Çünkü Esat hemen öne eğildi. "Konuşma fazla," dedi yumuşak ama panik dolu bir sesle. "Doktor zorlamasın dedi."
Onun bu hali... Hem içimi acıtıyor hem de kalbimi tarifsiz bir sevgiyle dolduruyordu.
Hafifçe Esat'a baktığımda öylece bana baktığını gördüm, tam bir şey diyecektim ki. Murat içeri girmişti.
"Şükürler olsun, uyandın Maysa. Doktorla konuştum birazdan gelecek. Polise biz ifade verdik, adamlar zaten yakalandığı için senin acil ifade vermeme gerek kalmadı ama yarın mutlaka ifade vermelisin." Murat son durumları Esat'a aktarınca bende rahatlamıştım. Zira şu an hiç ifade vermek istemiyordum.
"Nasılsınız Maysa hanım?" içeri giren genç doktorun da bakışları anında benim üzerimde kurulmuştu.
"Hafif boğazım acıyor, onun dışında iyiyim," dediğimde başını sallamıştı.
"Gayet normal acıması, boğazınızda çok ciddi olmasa da derin bir kesik vardı. Aslında şanslınız daha hassas dokular kesilseydi çok daha ağır sonuçlarla karşılaşacaktık. Tedbir amaçlı sizi bu gece burda misafir edeceğiz, ayrıca taburcu olduktan sonra bir süre boğazınız sargılı olacak ve yazacağım merhemleri süreceksiniz. Fazla kan kaybettiğinizden dolayı yemeğinize ve uyku düzeninize de dikkat etmenizi tavsiye ediyorum." Doktor tavsiyelerini sıralayarak çıktıktan sonra yavaş yavaş herkes dağılmıştı odadan. Çünkü refakatçi olarak sadece bir kişi kalabilirdi.
Gece olduğunda oda sessizleşmişti. Sadece ben ve Esat kalmıştık.
Ben yatakta uzanıyordum. Esat ise yatağın kenarında oturmuş, elimi iki eli arasına almıştı.
Parmakları hâlâ ara ara titriyordu. Bir süre sessiz kaldık.
Sonra başını eğip elimi dudaklarına bastırdı. "Maysa..." dedi kısık bir sesle. "Kızgın mısın bana?"
Gözlerimi ona çevirdim. Yüzündeki suçluluk öyle derindi ki insan bakınca bile yorulurdu.
"Neden kızayım?" diye fısıldadım.
Gözlerini kapattı. "Benim yüzümden oldu bütün bunlar. Koruyamadım seni."
O cümle...Bir adamın kendine ettiği en ağır suçlamaydı belki de.
Parmaklarımı güçlükle kaldırıp yanağına dokundum. "Bana bak," dedim usulca.
Gözlerini açtı. "Ben senin yüzünden acı çekmedim."
Kaşları çatıldı. "Ama..."
"Hayır," dedim yavaşça. "Suçlu sen değilsin."
Bir damla yaş süzüldü gözlerinden. Esat ağlamazdı. Kolay kolay asla.
"Bugün seni kaybediyorum sandım," dedi boğuk bir sesle. "O bıçak boğazındayken... nefesim kesildi benim."
Benim de gözlerim dolmuştu artık. "Elini bırakır bırakmaz yok olacaksın sandım..." diye devam etti. "Hayatım boyunca hiçbir şeyden bu kadar korkmadım."
"O kadar çok korktum ki gözlerin kapanacak diye. Bakışını, gülüşünü, bir daha göremeyeceğim diye. Meğerse sen ben olmuşsun be güzelim. İçime öyle bir işlemişsin ki sensiz hayatı düşünmek bile beni mahvetmeye yetti. Sen hep iyi ol be güzelim. Seni çok seviyorum." Bir yandan da saçlarımı okşayarak öyle içli konuşuyordu ki ağlamadan edemedim. Sağ gözünden akan damlayı okşayarak sildim.
Sonra yavaşça yatağın boş tarafını işaret ettim. "Gel yanıma."
Hiç itiraz etmedi. Ayakkabılarını çıkarıp dikkatlice yanıma uzandı. Beni incitmekten korkar gibi davranıyordu. Başımı göğsüne yasladığım anda kolları hemen etrafımı sardı. Derin bir nefes aldı. Sanki sonunda hayatta olduğuma gerçekten inanabilmiş gibi... Parmakları saçlarımın arasında yavaşça dolaşırken dudaklarını başıma bastırdı.
"Ben de seni çok seviyorum Esat," diyerek gözlerimi kapattım. Kalbinin ritmini dinledim.
Ve gerçekten anladım ki insan bazen ölümün kıyısından döndüğünde bile korkmazdı.
Asıl korku... Sevdiğin insanı kaybetmekti.
*****
16.05.2026
Huh!!!! Bitti.
Düşüncelerinizi alayım buraya, nasıldı bölüm?
Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle.
Sağlıcakla kalın 💕
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 18.9k Okunma |
2.03k Oy |
0 Takip |
42 Bölümlü Kitap |