24. Bölüm
Parvin Ağardan / Maysa (Tamamlandı🎈) / Bölüm: 23

Bölüm: 23

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

Merhabalar efenimmm.

Nasılsınız acaba? İyi olduğunuzu umuyorum.

Maysa ailemiz her geçen gün daha da büyüyor ve bu çok mutluluk verici.

Desteğini eksik etmeyen herkese sonsuz teşekkürler.

Dediğim gibi, bu bölüm yeni karakter tanıtımıyla karşınızdayım.

Fazla uzatmadan bölüme geçiyorum.

Keyifli okumalar. ❤️

Medya: Miran Hanoğlu
***********************

 

Maysa'nın anlatımından:
*****************************

Babamın söyledikleri hâlâ zihnimin içinde yankılanıyordu. Her kelime... her bakış... her dokunuş. Sanki yıllardır aramızda biriken o görünmez duvar, bir günde çatlamıştı. Ve ben o çatlakların arasından ilk kez babamın gerçek yüzünü görmüştüm. Yorgun, kırgın... ama bana uzanmaya çalışan bir adamın yüzünü. İçimde tuhaf bir boşluk vardı şimdi. Ama bu, eskisi gibi can yakan bir boşluk değildi. Daha çok... dolmaya hazırlanan bir yer gibiydi.

İkimiz de uzun denilecek kadar bir süre boyunca sessiz kalmıştık.

Babam hâlâ elimin etrafında duran sıcaklığını geri çekmemişti; ben de o temasa tutunur gibi, gözlerimi ondan ayıramadan yatıyordum. Odanın içindeki sessizlik ağır değildi bu kez... daha çok yılların biriktirdiği eksik cümlelerin, söylenmemiş duyguların yavaş yavaş yerini bulduğu bir durgunluktu.

Sanki az önce söylediklerimiz hâlâ havada asılı duruyordu. Ve biz... o kelimelerin ağırlığını birlikte sindiriyorduk. Babamın bakışları arada bir yüzümde geziniyor, sonra kaçıyordu. Ben de ne söyleyeceğimi bilemeden sadece ona bakıyordum. İkimiz de birbirimize yabancı değildik artık... ama tamamen tanıdık da sayılmazdık.

Zaman yavaşladı. Kalbimde yıllardır biriken o kırgınlık, o eksiklik... ilk kez biraz hafiflemiş gibiydi. Ve garip bir şekilde... Bu sessizliğin içinde, ilk kez babama bu kadar yakın hissetmiştim kendimi.

Fakat daha fazla dayanamadığımda, aklımın bir köşesini meşgul eden soruyla sessizliği bölmeye karar vermiştim.

"Esat... nerede? Biliyor mu durumu?" Sesim hâlâ zayıftı ama bu kez içinde saklayamadığım bir merak vardı.

Babam bakışlarını bana çevirdi. "Burada," dedi. "Hastanede."

Kalbim hafifçe hızlandı.

"Doktor sadece bir kişi girebilir deyince, önceliği bana verdi." Duyduklarımla içimde tuhaf bir sıcaklık yayıldığını hissetmiştim. Ne söyleyeceğimi bilemedim. Sadece başımı çok hafif sallayabildim.

Babam elimi bir süre daha tuttu. Parmakları hâlâ sıcaktı. "Ben artık çıkayım," dedi sonra. "Refakatçi olarak da bir kişi kalabiliyormuş zaten."

Gözlerim ona döndü. "Gidecek misin?"

Bu soru ağzımdan istemsizce çıkarken sesimdeki kırılganlığı ben bile fark etmiştim.

Babam hafifçe gülümsedi. Gülümsemesindeki içtenlik iç çekmeme sebep olmuştu.

"Biraz dinlenmem lazım kızım," dedi. "Ama yarın yine geleceğim. Söz."

Elimi nazikçe sıktı. "Hem... Esat burada. Seni yalnız bırakmaz."

Sonra yavaşça ayağa kalktı. Üzerini düzeltti, bana son bir kez baktı.

O bakış... yıllardır eksik kalan bir şeyin yerini doldurur gibiydi.

Eğilip alnıma çok hafif, varla yok arası bir öpücük bıraktı. "Uyu biraz," dedi. "İyileşmen lazım."

Babam kapıya doğru ilerlemeye başladığında, alnımdaki o hafif öpücük, kalbimde yavaş yavaş yayılan bir huzura dönüşüyordu.

Kapıyı açtığı anda, dikkatimi çeken ilk şey Esat olmuştu. Babam onunla kısa bir bakış alışverişi yaptı. Sanki hiçbir şey söylemeden bir şeyleri anlaşmış gibiydiler.

Babam sessizce dışarı çıktı, Esat ise içeri girmişti. Kapı yavaşça kapandı. Oda yine sessizliğe büründü. Makinenin düzenli sesi, serumun yavaş damlaları... ve kalbimin artık biraz daha dengeli atan ritmi.

Esat birkaç saniye kapının önünde durdu. Sonra bana baktı. Gözleri... alıştığım o sakinliğin altında başka bir şey taşıyordu bu sefer. Daha yoğun, daha derin bir şey. Yavaş adımlarla yanıma geldi. Yatağın kenarında durdu ama hemen oturmadı. Sanki hâlâ gerçekten iyi olup olmadığımı anlamaya çalışıyormuş gibi yüzümü inceledi.

O alıştığım sakin bakışların yerinde bu kez başka bir şey vardı. Korku. Saklamaya çalıştığı, ama saklayamadığı bir korku.

Onu ilk kez böyle görüyordum. Kalbim, az önce yaşadığım her şeye rağmen, yeniden hızlanmaya başladı. Bakışlarım istemsizce onun yüzünde gezindi. Saçları dağılmıştı, gömleğinin yakası hafifçe açıktı. Sanki aceleyle gelmiş gibi... ya da saatlerdir kendine gelmemiş gibi.

Bu hali bana dokundu. Derinden. Bir şey söylemek istedim ama sesim çıkmadı.

"İyi misin?" Sesini ilk duyduğumda içimde bir şey yumuşadı.

Ama bu, alıştığım Esat'ın sesi değildi. Daha düşüktü. Daha kırılgandı. Sanki kelimeleri dikkatle seçiyordu, yanlış bir şey söylerse beni kaybedecekmiş gibi.

"İyiyim..." dedim zorlanarak.

Yalan değildi. Ama tam doğru da sayılmazdı.

O birkaç saniye bana baktı. Gözlerimin içine. Sanki söylediğim şeye değil de... gerçekten nasıl olduğuma bakıyordu. Sonra çok hafif başını salladı.

Ama inanmadığını hissettim. Derin bir nefes aldı. Omuzları yavaşça indi.

"Çok korkuttun beni." Bu kez daha netti ses tonu.

Sesindeki o ince titreme... içimde bir yerlere dokunmuştu.

"Ben böyle olsun istemezdim," dediğimde kelimeler benden bağımsız dökülmüştü dilimden. Daha çok ne diyeceğimi bilemediğim için böyle olmuştu.

"Kendini açıklamana gerek yok, bir daha böyle bir şey yaşama yeter." Kurduğu canhıraş çığlıklara yuva olan cümlenin içindeki duygu... Kalbime ağır ağır oturdu. Sessizlik oldu. O hâlâ ayaktaydı. Ben hâlâ ona bakıyordum. Aramızda mesafe vardı ama sanki o mesafenin içinde sayısız duygu dolaşıyordu.

"Seni kaybedeceğimi sandım..." fısıltıyla başladığı cümlenin sonunu getirememesine rağmen, öyle bir söyledi ki... İçimde bir şey sessizce yer değiştirdi.

Kalbim... Biraz daha onun tarafına kaydı. Gözlerim doldu ama ağlamadım.

Sadece baktım. O da bana baktı. Sonra yavaşça elini kaldırdı. İlk başta duraksadı. Sanki dokunup dokunmamak arasında kaldı.

Ama sonra vazgeçmedi. Parmakları çok dikkatli bir şekilde elimin üzerine yerleşti. Hafifti. Nazikti.

Ama içindeki his... güçlüydü.

"Ağrın var mı?" diye sordu bu kez daha yumuşak bir sesle.

Başımı hafifçe salladım. "Biraz..."

Kaşları yine çatıldı. Ama bu sefer öfkeyle değil. Endişeyle. Başparmağı elimin üstünde çok hafif gezindi. Farkında bile olmadan. Ve ben... O küçük temasta bile içimde bir sıcaklık yayıldığını hissediyordum.

Esat, yatağın yanındaki sandalyeye otururken hareketleri alıştığım o kararlı sertlikten uzaktı; yavaş, temkinli ve neredeyse sessizdi, sanki çıkacak en küçük ses bile odanın içine sinmiş kırılganlığı dağıtacakmış gibi dikkat ediyordu. Sandalyenin hafifçe yer değiştiren ayakları zeminde ince bir ses bırakırken, o çoktan dirseklerini dizlerine dayamış, bana biraz daha yakın olabilmek için fark etmeden öne eğilmişti. Beyaz hastane ışığının altında yüz hatları daha keskin görünürken, bakışları üzerimden bir an bile ayrılmıyor, sanki gözünü kırpsa beni yeniden kaybedecekmiş gibi derin ve sabit kalıyordu.

Bir süre öylece birbirimize baktık; ne kelimelere ihtiyaç vardı ne de başka bir şeye, çünkü gözlerimizin içinde dolaşan o yoğun duygu, söylenebilecek her şeyden daha fazlasını anlatıyordu. Esat'ın bakışları üzerimde sabit kalırken, ben her göz göze gelişimizde kalbimin biraz daha hızlandığını, nefesimin fark etmeden tutulduğunu hissediyordum. Aramızdaki mesafe sadece birkaç adım olmasına rağmen, bakışlarımızın kurduğu o görünmez bağ her şeyi silmiş, bizi aynı sessizliğin içinde, aynı duygunun ortasında bırakmıştı.

Sanki zaman, odanın bir köşesinde usulca durup bizi izlemeye çekilmişti.

Gözlerine her baktığımda içimde bir şeyler usul usul çözülüyordu; yıllardır sıkı sıkıya sarılmış bir düğüm, kimseye zarar vermeden yavaşça gevşiyormuş gibi. Kalbim göğsümde bir kuş gibi çırpınıyor, her bakışında biraz daha onun avuçlarına doğru uçuyordu sanki.

O bakışların içinde kayboldukça, içime yayılan sıcaklık büyüyordu. Kışın ortasında aniden yüzünü gösteren bir güneş gibi, hem şaşırtan hem de vazgeçilmez bir his bırakıyordu geride. Nefesim fark etmeden yavaşlıyor, gözlerim onun gözlerinde bir şey arar gibi dolaşıyordu.

Ve ben... her saniye biraz daha derine çekiliyordum o bakışların içine. Sanki geri dönsem eksik kalacak, kalsam kendimi tamamen ona bırakacakmışım gibi.

Esat sandalyede biraz daha öne eğilmişti; yüzündeki ifade hâlâ o dikkatli, temkinli halini koruyordu ama sesi yumuşaktı.

"Rahat mısın?" diye sordu usulca. "İstediğin bir şey var mı?"

Sanki soruyu bitirir bitirmez odanın içindeki hava bir anda değişmişti. Ben de ne düşündüğümü tam olarak bilmiyordum aslında. Zihnim hâlâ bulanıktı, hastane kokusu, ağrı, yorgunluk, babam, rüyam, annem, yaseminler... hepsi birbirine karışmıştı.

"Yasemin Çiçeği..." mırıltıyla dudaklarımın arasından dökülen kelimeler, tamamen bilinçaltımın ürünüydü ve benden bağımsız gelişmişti. Zihnim sanki, bu cevabı verebilmek için saatlerdir, birinin bana 'bir şey istiyor musun' diye sormasını beklemiş gibiydi.

Sesim de bana ait değilmiş gibi çıkmıştı. Sanki içimden değil de çok uzak bir yerden gelmişti bu kelimeler.

Esat şaşkınlıkla duraksadı. Bakışları hafifçe değişti. "Yasemin Çiçeği mi?"

Başımı hafifçe çevirdim ama gözlerim bir noktaya sabit kalmıştı. Neden söylediğimi ben bile bilmiyordum. Sanki bir şey hatırlıyordum da adını yeni bulmuş gibiydim.

Boğazım düğümlendi. "Oda..." dedim yavaşça. "Oda Yasemin Çiçeği koksun istiyorum."

Esat'ın kaşları çok hafif çatıldı ama bu bir şaşkınlıktı; kızgınlık ya da sorgulama değildi.

Ben ise devam ettim, kelimeler artık daha bilinçliydi ama hâlâ içimin derinliklerinden bir yerden geliyordu.

"Saksıda olsun..." dedikten sonra duraksadım. Nefes aldım.

Gözlerimin önünde bir görüntü belirdi; net değil ama hissi çok tanıdık. Beyaz çiçekler, yumuşak bir koku... ve içime dolan bir sıcaklık. Rüyam.

Annem... Rüyamda hissettiğim o koku... şimdi zihnimin en arka köşesinden yavaşça yükseliyordu.

Esat bunu fark etmiş olmalıydı. Hiç uzatmadı.

Hemen telefonunu çıkardı. Birkaç saniye sonra konuşmaya başlamıştı.

"Yiğit, Maysa'nın kaldığı odaya, en güzelinden, saksıda Yasemin Çiçeği bulup getirir misin?" Esat'ın dedikleriyle yüzümde hafif bir gülümseme oluşmuştu. Yasemin Çiçeğim gelecekti, hem de en güzelinden.

Birkaç saniye sonra Yiğit onaylamış olacak ki, Esat telefonu kapatmıştı.

Ben ise ona bakıyordum. İçimde tuhaf bir rahatlama vardı. Sanki az önce söylemek istemediğim bir şeyi söylemiştim ama doğru şeyi yapmıştım gibi.

"Solmasına izin vermeyelim olur mu? Hep bizimle olsun, çok iyi bakalım ona..." Dediğimde yüzümdeki hafif gülümseme, kocaman olmuştu.

"Vermeyiz tabii ki güzelim, en iyi şekilde bakarız," içimi tarifsiz bir mutluluk kapladığında, ağrılarımı bile unutmuştum.

Yaklaşık yarım saat sonra kapı hafifçe tıklandı.

"Abi..." dedi Yiğit, kapının eşiğinde durarak. Sesi her zamanki gibi saygılı ama bu kez daha yumuşaktı. Bakışları doğrudan Esat'a değil, bana da kaydı. "Geçmiş olsun Maysa Hanım."

Başımı hafifçe salladım. "Teşekkür ederim..."

Yiğit elindeki büyükçe saksıyı dikkatle içeri taşıdı. Sanki içindeki şey sadece bir çiçek değil de kırılacak bir anıymış gibi özenle tutuyordu.

Saksıyı yatağın yanındaki küçük masanın üzerine bıraktığında oda bir an değişti. Hastane kokusunun içine ince, zarif bir koku karışmaya başlamıştı bile.

Yasemin Çiçeği.

Çiçek yeni gelmişti ama kokusuyla hemen kendini belli etmişti.

Saksı koyu mat seramikti. Lacivertle siyah arasında, ışığa göre rengi değişen derin bir tonu vardı. Üzerinde çok hafif, neredeyse fark edilmeyen çatlak desenleri gibi ince çizgiler uzanıyordu. Sade ama ağır bir duruşu vardı.

Toprağı yeni sulanmıştı; yüzeyi koyu ve nemliydi, ışığı hafifçe yansıtıyordu. Bitki ise küçük değildi.

Yukarı doğru ince ince uzayan dalları vardı. Her biri zarif ama kararlı bir şekilde yükseliyordu. Yaprakları koyu yeşildi, parlak değil... daha çok mat ve doğal bir yeşil. Sanki dokunulunca serinlik bırakacak gibiydi.

Ve çiçekler... Henüz tam açmamış tomurcuklar vardı çoğunlukla. Ama aralarından birkaç tane açmış beyaz yasemin çiçeği görünüyordu. İncecik, neredeyse ipek gibi yaprakları vardı. Saf beyazdı. Hastane ışığında bile kendi ışığını taşıyor gibiydi.

Odaya yayılan koku ağır değildi. Ama derindi. Yavaş yavaş içine çekilen bir nefes gibi...

Ve sanki bütün o metal sesler, serum kokusu, hastane gerginliği geri çekilmiş gibi oldu. Sadece o kaldı. Yasemin Çiçeği kokusu. Gözlerim yine istemsizce doldu ama ağlamadım. Ağlamamak için direndim.

Yiğit bir adım geri çekildi. "Abi, başka bir şey var mı?"

Esat çiçeğe bakıyordu ama sesi bana dönüktü. "Yok. Sağ ol."

Yiğit başını eğdi. "Geçmiş olsun tekrar." Ve sessizce çıktı. Kapı kapandığında oda tekrar bize kaldı.

Esat çiçeğe bakıyordu. Sonra bana döndü. Gözlerinde küçük bir kontrol vardı; "doğru mu yaptım?" gibi sessiz bir soru.

Ben ise saksıya baktım. Ve içimde tuhaf bir sıcaklık yayıldı.

Sanki yıllardır eksik olan bir şey, çok basit bir şekilde odanın içine yerleşmişti. "Çok güzel..." dedim fısıltıyla.

Esat'ın bakışları biraz yumuşadı. Ve ilk kez o çiçek, sadece bir çiçek gibi değil... Benim bir parçam gibi orada durmaya başladı.

Kapı yine usulca tıklandı.

Bu kez içeri giren hemşireydi; elinde küçük bir kontrol dosyası ve termometreyle odaya hızlı ama alışılmış bir profesyonellikle girdi. Yüzündeki ifade sakindi ama gözleri dikkatliydi; her şeyi tek tek yoklayan o hastane bakışı.

"Geçmiş olsun," dedi kısa bir tebessümle. "Kontrole geldim."

Esat hemen sandalyeden biraz geri çekildi, hemşirenin rahatça yaklaşması için yer açtı. Ben hâlâ yarı uzanmış haldeydim. Hareket ettikçe karnımda hafif bir sızı hissediyordum.

Hemşire önce monitöre baktı. Nabız, tansiyon, oksijen... ekrandaki değerleri hızlıca kontrol etti.

"Gayet stabil görünüyor," dedi kendi kendine onaylar gibi.

Sonra bana döndü. "Ağrınız ne durumda?"

"Biraz var..." dedim.

Başını salladı. "Normal. İlk gün özellikle olur."

Elindeki termometreyi uzattı, ateşimi ölçtü. Birkaç saniye sonra geri çekip dosyasına bir şeyler not aldı. Sonra serum hattına yaklaştı, giriş noktasını kontrol etti. Bandajı hafifçe yokladı, damlamayı da kontrol etti.

"Şimdilik her şey yolunda," dedi. "Ama ayağa kalkışlarda dikkatli olacağız."

Esat'ın varlığını unutmuş değildi. Benim üzerimde olan bakışları, bu kes ona taraf dönmüştü. "Siz refakatçi misiniz?"

Esat başını salladı. "Evet."

Hemşire kısa bir an durdu, sonra profesyonel bir tonla konuştu. "İlk 24 saat içinde hastayı yalnız bırakmıyoruz. Tuvalet ihtiyacı, kalkışlar... hepsinde yardımcı olunması gerekiyor."

Bakışları Esat'a sabitlenmişti. "Özellikle ani kalkış yaptırmayın. Düşme riski olur. Ağrı arttığındaysa hemen haber verin."

Esat dikkatle dinliyordu. "Tamam," dedi net bir sesle.

Hemşire dosyasını kapatmadı, devam etti. "Sıvı gıda başlayabilir ama doktor onayıyla ilerleyeceğiz. Şimdilik çok zorlamıyoruz. Bulantı olursa hemen bildirirsiniz."

Sonra bana döndü tekrar. "Şimdi biraz dinlenin, tamam mı? Çok hareket etmemeye çalışın."

Başımı hafifçe salladım. "Tamam..."

Hemşire dosyasına son bir not daha aldı, ardından Esat'a kısa bir bakış attı. "Herhangi bir değişiklik olursa hemşire çağrı butonu burada," dedi duvarın yanındaki düğmeyi göstererek. "Gecikmeyin."

Esat tekrar başını salladı. "Tamamdır. Teşekkürler."

Hemşire çıkmak üzere kapıya yöneldi ama çıkmadan önce bir kez daha odaya baktı. "Tekrar geçmiş olsun."

Ve kapı kapandı. Oda bir kez daha sessizleşti. Esat yavaşça tekrar sandalyeye oturdu. Akrep ve yelkovan eşliğinde, zaman akıp gitmeye devam etti.

Esat sandalyede oturuyor olsa bile aslında oturmuyordu gibi bir şeydi. Zira sırtı tamamen yaslanmıyor, omuzları gevşemiyor, gözleri bir an bile olsun, benden ayrılmıyordu. Monitörün ritmik sesi odanın içine yayılırken, onun bakışları o düzenli sesten bile daha dikkatliydi; sanki benim nefes alışımı bile sayıyordu.

En küçük kıpırtımda bile hemen eğildi.

"Bir şey mi oldu?" dedi neredeyse anında.

Sadece battaniyeyi biraz kendime çekmiştim o kadar... ama Esat çoktan ayağa kalkmış, yatağın kenarına yaklaşmıştı bile. Elini tereddütsüz ama çok nazik bir şekilde battaniyenin üzerine bıraktı, sonra yavaşça düzeltti; sanki en ufak bir hareket bile bana zarar verecekmiş gibi dikkat ediyordu.

Serum koluma bakarken kaşları çok hafif çatıldı. Tenimin hassaslığından olsa gerek, birazcık morarmıştı iğnenin girdiği kısım.

"Acıyor mu?" Endişeli sesiyle sormuştu.

Başımı salladım. "Hayır..."

Ama yine de gözleri yeterli bulmadı cevabımı. Sonra yastığımı biraz daha rahat olacak şekilde milim milim düzeltti. Hareketleri aceleci değildi; tam tersine, sanki zaman onun için yavaşlamış gibiydi.

Esat geri çekildi ama tamamen uzaklaşmadı; sanki odanın içinde görünmez bir sınır çizmiş de o çizginin dışına çıkarsa bir şeyler dağılacakmış gibi aynı noktada kaldı. Sandalyeye yeniden oturduğunda bile rahatlamamıştı. Sırtı yaslanmıyor, omuzları düşmüyor, elleri sürekli bir şeyle uğraşıyor gibi arada sıkılıp açılıyordu.

Ben nefes alıp verdikçe onun bakışları da beni takip ediyordu. Monitörün düzenli sesi odanın içinde tek sabit şeyken, Esat'ın varlığı sanki daha ağırdı; sessiz ama sürekli tetikte, her an bir şey olacakmış gibi.

Sürekli gözlerim ona kayıyordu. Hâlâ bana bakıyordu. Ama bu bakış artık sadece dikkatli değildi... fazlaydı. Fazla yoğun, fazla kontrolcü, fazla uyanık.

Sanki ben nefes almayı unutursam onun da unutacakmış gibi...

Ona doğru çok hafif döndüm. "Esat..." dedim yavaşça.

Anında başını kaldırdı. "Efendim?"

Çok hızlı tepki vermişti. Bu bile aslında ne kadar gergin olduğunu ele veriyordu.

Kısa bir süre duraksadıktan sonra kaşlarımı çok hafif çattım.

"İyiyim artık..." dedim yorgun bir sesle. "Endişelenme... bu kadar kasma kendini."

Cümleyi kurduğum an, onun yüzünde küçük bir değişim oldu.

Sanki ilk kez kendini dışarıdan görmüş gibi... Bakışları bende değil, kendi ellerinde takıldı. Yumruğunu farkında olmadan sıkmıştı. Omuzları hâlâ yukarıdaydı, nefesi derindi ama düzensizdi.

"Kasmıyorum," dedi düşük bir sesle.

Ama sesi bile onu ele veriyordu. Sonra gözleri yeniden bana döndü.

Bu kez daha yumuşaktı ama hâlâ dikkatliydi. "Sadece... iyi olduğunu görmek istiyorum."

Esat'ın o kadar "fazla" oluşunu görürken içimde tuhaf bir şey kıpırdadı önce. Sanki göğsümün tam ortasında sessiz bir kapı açılmış da, oradan bir sürü küçük, telaşlı kelebek aynı anda içeri dolmuş gibi...

Ne yapacağımı bilemeden onu izliyordum. Her hareketini. Her nefes alışını. Kendini fark etmeden nasıl da sıkıp sonra toparlamaya çalıştığını...

Ve içimde garip bir sıcaklık yayıldı; hastane odasının soğuk beyazlığına inat, içimi ısıtan bir şey. Ağrım vardı, yorgundum, bedenim hâlâ zayıftı ama kalbim... çok başka bir ritim tutturmuştu.

Onun "fazla" hâli beni rahatsız etmiyordu. Tam tersine...

İçimdeki o kelebekler, onun o kontrol etmeye çalıştığı endişeye her yakalandığında daha da hızlanıyordu. Sanki her bakışıyla, her sessiz dikkat haliyle içimde bir yerlere dokunuyor, uzun zamandır kapalı duran bir şeyi yavaş yavaş açıyordu.

Sonra dudaklarım kendiliğinden kıpırdadı. "Esat, niye böyle davranıyorsun?"

Esat anlamadığını belirten bakışlarıyla bana baktı. "Nasıl davranıyorum?"

Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. "Böyle... sanki ben hastanede değil de savaş alanındayım, sen de komutanımmışsın gibi. Her an tetikte."

Cümleyi söyler söylemez kendi halime güldüm. Ama Esat gülmedi.

Hatta daha da ciddileşti. "Komik değil." Dedi düz bir sesle.

Fakat gözleri... gözleri bana sabit kalmıştı.

Ben hafifçe burnumu kırıştırdım. "Ben gülüyorum ama?"

Başta bir şey demese de, sonra çok hafif bir nefes verdi. Sanki kendini tutuyor gibi.

Sandalyede biraz daha geriye yaslandı ama bu kez tamamen değil... hâlâ tetikteydi. "Sen hastasın," dedi.

"Evet farkındayım," dedim hemen. "Ama sen de refakatçi değil, sanki alarm sistemi gibisin."

Bu sefer gözleri kısıldı. "Alarm sistemi mi?"

"Her saniye kontrol eden, her hareketi raporlayan, panik moduna hazır sistem." Diye açıkladım alay karışık sesimle.

Esat çokta şaşırmamış gibiydi, ne de olsa çenemin düşüşlerine alışıktı. Bakışları kısa bir süre için çiçeğe kaydı, sonra tekrar bana döndü.

Kaşlarının arasında o ince çizgi vardı hâlâ... ama bu kez daha yumuşaktı. "Ben panik yapmıyorum, tetikte de değilim." Dedi.

Ama bunu söylerken bile elini fark etmeden yumruk yapmıştı.

Ben onu gördüm. Ve işte o an içimdeki o mızmızlık daha da güçlendi. "Yapmıyorsun tabii," dedim yavaşça. "Sadece nefes almayı bile unutturacak cinsten bir panik yapmama hali var sende."

Esat bu cümleden sonra kısa bir an bana baktı. Gerçekten baktı... sanki ne söylediğimi tartıyormuş gibi. Sonra sandalyede biraz daha geriye yaslandı ama bu kez tamamen değil; hâlâ o tetikte hâli tam kaybolmamıştı.

Gözleri hafifçe kısıldı. "Bakıyorum da..." dedi düşük bir sesle. "Ameliyata rağmen pabuç kadar olan dilinden ödün vermiyorsun, küçük hanım."

Dedikleri üzerine kaşlarım otomatik olarak çatıldı. Yine mi küçük hanım olmuştum ben?

"Güzelim diyecektin herhalde," dedim hemen, burnumu tekrar hafifçe kırıştırarak. "Hani anlaşmıştık ya bu konuda."

Ağzımdan dökülenlere ben de şaşkındım. Acaba anesteziden miydi diye sorgulasam da, iç sesim hemen inkar etti: Sen hep böyle patavatsızsın Maysa, hele Esat'la konuşunca resmen ötücü bir bülbül oluyorsun. Alnının akıyla kabullen ve anestezinin günahını alma!

Keşke iç sesler, onlara göz devirdiğimizi görselerdi!

Esat ise dediklerim üzerine sırıttı. Sırıtırdı tabii, onunla uğraşmak isterken, kendi kazdığım kuyuya düşmüş, eline malzeme vermiştim.

"Doğru anlaşmıştık güzelim, ama bu seninle uğraşmayacağım anlamına gelmiyor." Parmağıyla burnumun üstüne küçük bir fiske vurarak, dedikleriyle gözlerimi devirmeden edemedim.

"Ben de seninle uğraşırsam fena olur ama," dedim bilmiş bir tavırla aynı zamanda da meydan okuyarak.

Sözlerim üzerine Esat bana doğru yaklaşarak, yüzünü tam yüzüme doğru sabitledi. Aramızdaki yok denecek kadar az mesafe yüzünden, nefesi yüzüme çarpıyordu.

"Nasıl uğraşacakmışsın bakayım benimle?" Etkileyici bir yavaşlıkta söyledikleriyle, kuruyan genzimi hafifletmek amacıyla yutkundum birkaç defa.

Bu adamın beni böylesi kolayca etkilemesi hiç adil değildi.

"Hiç... yani şey, bilmiyorum." Her zamanki gibi kekelemeye ve saçmalamaya başladığımda, Esat'ın dudak kıvrımı keyifle büküldü.

"Çok susadım, biraz su verir misin bana?" Yakınlığı kalbimi hoplattığı için, aklıma gelen ilk şeyi söylemiş, benden uzaklaşmasını ummuştum.

Esat ise dediklerim üzerine hiç vakit kaybetmeden, odada bulunan sürahiden bir bardak su doldurarak tekrar bana yaklaşmıştı.

"Bir anda aşırı içmemeye çalış, birkaç küçük yudum yeter şimdilik." Dediğinde başımı belli belirsiz sallayarak onu onayladım.

Esat usulca yastığımla sırtım arasına elini yerleştirerek doğrulmama yardımcı oldu. Ardından bardağı dudaklarıma yaklaştırdığında, dediği gibi birkaç küçük yudum aldım sudan.

"Teşekkür ederim," dediğimde o bir şey dememeyi tercih ederek, tekrar yatağa yatmamı sağlamış, yastığımı da düzeltmeyi ihmal etmemişti.

Bardağı bıraktığında, tekrar sandalyesine oturmuş, gözlerini yine benim üzerimde sabitlemişti.

Fakat bir anda aklıma gelen şeyle, "Telefonum nerede benim?" Diye sordum ona.

O ise ilk başta bir şey demeyerek pantolonunun cebine attı elini ve saniyeler sonra telefonumu çıkardı.

"Ameliyata girmeden önce cebindeymiş, hemşire vermiş." Dediğinde başımı belli belirsiz sallayarak serum takılı olmayan elimi uzatarak telefonumu aldım.

Telefonu açtığımda anında bir sürü mesaj trafiği olduğunu görmüştüm. Bizim Tayfa grubundan olan saatler öncesine ait mesajlar, Sanem'in mesajları, en üstteyse Dilan'ın biz kızlara özel açtığı Boş Yapma Dedikodu Yap grubu mesajla doluydu.

Hiç vakit kaybetmeden, kızlarla olan grubumuza girdim. Üstteki mesajlara üstün körü bakarak, en altlara kadar indim.

*Dilan: Maysa ile konuşan oldu mu aranızda?

*İpek: Yok valla ya, nasıl oldu acaba?

*Bademli çikolatam: Biraz daha bekleyelim, olmadı Esat'ı ararız.

*Bademli çikolatam: Hayır başlayacağım hastane politikalarına da, izin vermediler papatyamı görelim ya... (burnundan sinirle soluyan emoji)

*Dilan: Sakin ol Sanem KAPLAN (gülen emoji), yarın ilk iş gidip göreceğiz.

*Bademli çikolatam: Valla ben Maysa kadar ilgi manyağı bir kız görmedim, gördü yeğenimin olduğunu, hemen kendini ameliyatlık duruma soktu. Amannnn, maazallah Sanem'in ilgisi beş dakika başkalarına kaymasın!!!!

*İpek: Aranızdaki iletişime hayranım doğrusu Sanem (gülen emoji)

*Bademli çikolatam: Ne sandınız (güneş gözlüklü emoji), yarın keseceğim hesabını da. Benim haberim olmadan ameliyat olmak neymiş, bir açıklasın bakalım!

*Dilan: Bu konuda katılıyorum sana Sanem, arkandayım. Sor kızım hesabını, üstüne bir de bizi korkutmak neymiş onu da açıklasın.

*İpek: Kızı hastalandığına pişman edeceksiniz, desenize...

*Bademli çikolatam: (Güneş gözlüklü emojiler)

Mesajları okuduğumda gülmeden edemedim. Grupta tek bir normal kişi yoktu yeminle. Deliler halayı gibiydik ve halay başı da kesinlikle Sanem'di. Bu mesajlar en son yirmi dakika kadar öncesine aitti. Ben de daha fazla dayanamadım, mesaj yazmaya koyuldum.

*Siz: Ne sandın kızım, senin ilgin sadece bana olabilir !

Sanem'in mesajını yanıtladığımda, bu hallerimize gülmeden edemiyordum. Göz ucuyla Esat'a baktığımda, onun da hafifçe gülümseyerek beni izlediğini fark etmiştim.

*Dilan: Kız Maysa, nasılsın? İyi misin? Ağrın yoktur İnşallah?

*İpek: Maysa, korkuttun valla hepimizi, en çokta kocanı (gülen emoji)

*Bademli çikolatam: Ben daha fazla dayanamıyorum ve arıyorum...

İpek'in son dediği şey yüzümün ısısının artmasına neden olurken, Sanem'in daha cümlesi biter bitmez ekranıma Boş Yapma Dedikodu Yap isimli gruptan görüntülü arama bildirimi düşmüştü.

Fazla bekletmeden açtığımda, anında ekran dörde bölünmüştü.

"Nasılsın Maysa? Ağrın falan var mı?" İpek'in sesi odada yayıldığında, gülümsemeye çalıştım.

"İyiyim kızlar, ağrım var biraz ama aşırı rahatsız etmiyor." Dediğimde hepsi geçmiş olsun niteliğinde bir şeyler söylemişti.

"Yarın seni büyük sorguya çekeceğim haberin olsun, nasıl beni böyle korkutursun sen?" Sanem gülerek demeye çalışsa da, gözlerinin dolduğunu, sesinin titrediğini fark etmiştim. Ve tabii ki bu benimde duygusal olarak, dolmama neden oldu. Benim canım arkadaşımdı o. Birtanemdi. Olmayan kız kardeşimdi.

"Ben de bilmiyorum ki, her şey o kadar ani gelişti ki." Dedim masumca gülümsemeye çalışarak.

"Ulan Maysa ulan... Eniştemiz iyi bakıyor mu bari sana? Hayır bilelim de, bakamıyorsa biz gelelim." Sanem'in muzip şekilde dedikleriyle, gözlerim yuvalarından fırlayacak kadar açıldı. Bu kızın ruh halinin böylesi çabuk değişmesi beni bitiriyordu.

O ise halimi görüp bilmiş bilmiş gülümsüyordu. Esat'ın burada olduğunu bildiği için, bilerek yapmıştı. Ulan Sanem Ulan, alacağın olsun. Daha iki dakika önce içimden sana dediğim tüm güzel şeyleri geri alıyorum. Sen tam bir baş belasısın Sanem Arslan!

"Şeyy, biraz ağrım başladı da, ben artık kapatayım kızlar... Yarın görüşürüz." Sanem'e seni öldüreceğim bakışlarımı da sunduktan sonra cevap vermelerini beklemeden telefonu suratlarına kapatmıştım.

Bakışlarımı kaçamak bir şekilde Esat'a çevirdiğimde sırıtarak bana baktığını gördüm.

"Ağrın başladı demek güzelim, istersen çağırayım hemşireyi." Benimle dalga geçtiğinde utandığımı biliyordu. Ah Sanem ah, başıma yine ördün çorapları.

"Yok ya, çağırma hemşireyi falan. Hem benim uykum geldi. Hastayım ayrıca, uyumam lazım ki dinleneyim." Yalandan esnediğimde, Esat gülmeye devam ediyordu.

"Uyu dinlen tabii," diyen Esat sağ elini kaldırarak alnıma ilişen saçlarımı okşayarak geri çekmişti tepeme doğru.

"Sen ne yapacaksın peki?" Elini çekmeyerek saçlarımı okşamaya devam ettiğinde, merakıma yenilerek sorgulamıştım.

"Ben burada bekleyeceğim," dediğinde yüzünü inceledim.

Gözleri kızarmış, oldukça yorgun duruyordu o da. Bu durumu beni üzmeye yetiyordu. Onu böyle görmeye hiç alışık değildim ki.

O yüzden aklıma gelen şeyle, hafif hareketle, yatağın iyice sağ tarafına çektim vücudumu, kıpırdadığım için ağrı biraz çoğalmıştı ama bunu Esat'a yansıtmamaya çalıştım. Fakat onun kaşları çoktan çatılmıştı yaptığım hareketler sonrasında.

"Gel yanıma yat sen de," yatağın sol tarafını başımla işaret ederek dediğimde gözlerimi kaçırmıştım istemsiz olarak.

"Olmaz güzelim, yaran var." Dediğinde omuz silktim küskün bir çocuk edasıyla.

Ben hasta değil miydim? Benim istediğim her şeyin yapılması gerekmiyor muydu? İç sesimin bana gözlerini kısarak fırsatçı dediğini duysam da, umursamadım. Her gün hasta olmuyorduk sonuçta!

"Yara sağ tarafımda, serum da sağ koluma takılı. Sen sol tarafıma doğru yatsan bir şey olmaz ki?" Dediğimde Esat emin olamayarak baktı.

Tam ağzını açarak itiraz edeceğini anladığımda buna müsaade etmedim.

"Ben hasta değil miyim yaaa? Hani hastaların istediği her şey yapılıyordu?" Kaşlarımı çatarak dediğimde Esat dayanamayarak güldü.

"Peki madem, hasta küçük hanım," alayla dediğinde sandalyeden kalkarak yatağın onun için açtığım kısmına gelmişti.

Ayakkabılarını çıkararak yatağa uzanmak için hareketlendiğinde, benim kaşlarım çatılmaktan düz bir çizgi halini almıştı. Küçük hanım bitti, şimdi de hasta küçük hanım başladı. Ne güzel!

"Yine mi küçük hanım yaaaa, hem ayrıca hasta küçük hanım ne? Biraz yaratıcı olur musun acaba?" Sinirle söylendiğimde, Esat çoktan yanıma uzanmıştı. Nefesini saçlarımın arasında hissedebiliyordum.

Esat hafifçe başını bana doğru eğdi; dudaklarını alnıma bastırarak derin bir öpücük bıraktı. Dudakları tenimde gereğinden fazla oyalandığında, gözlerimi kapatmıştım istemsiz olarak. O ise tenimin kokusunu içine çekiyormuş gibiydi.

"Yaratıcılık diyorsun…" dedi alçak bir sesle, "ama seninle uğraşmanın en güzel yanı, aynı şeyleri söyleyip yine de her seferinde başka bir tepki almak. Hokka burnunu kırıştırman, kaşlarının sinirle bükülmesi, dudaklarının büzülmesi." Gözlerim fısıltıyla dedikleri üzerine aralanmıştı tekrar. Nefesinin tenimdeki varlığı, beni alt eden sözleri ruhumun çikolata misali erimesine sebep oluyordu.

"Hem," diye ekledi bu kez sesini biraz daha yumuşatarak, "küçük hanım demek alışkanlık değil… hoşuma gidiyor." Tanrım, bu adamın benim minik kalbimle zoru neydi?

Parmak uçlarıyla saçımın bir tutamını kulağımın arkasına doğru çok hafif itti.

"Ama istersen," dedi gözlerini kısmış hâlde, "bir üst seviyeye geçebilirim…"

Kalbim merakla kasıldığında, avuç içlerimin terlediğini hissediyordum.

"Nazlı güzelim." Melodik sesi ruhumu okşadığında, gözlerimi ağır ağır kapattım ve başımı onun vücudunun sıcaklığına doğru soktum. Bu adamı çok seviyordum, her şeyden çok.

 

 

 

 

 

*********

10.04.2026

Huhhhhh! Bir bölümün daha sonuna geldik.

Yazarken çok güldüğüm ve keyif aldığım sahneler çok oldu bu bölüm.

Umarım siz de keyif alıyorsunuz okurken.

Desteklerinizi eksik etmeyin lütfen ve bölümle ilgili fikirlerinizi buraya bırakın.

Sağlıcakla kalın. 💙

 

 

 

 

 

 











 

 

Bölüm : 10.04.2026 13:58 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...