

Çok sevgili okurlarıma çokça selamlar.
Nasılsınız?
Ben son dönemlerde baya yoğunum ama zaman ayırıp sizler için bölümü tamamlayabildiğim için mutluyum.
Bu bölüm sizlere Sanem için seçtiğim karakteri tanıtacağım, umarım beğenirsiniz. Bir sonraki bölümdeyse Miran'la tanışacağız. Belki yavaştan onlar da bir şeyler yaşar ha? Ne dersiniz :)))
Karakter seçimini beğenip beğenmediğinizi yazın lütfen. Bence tam bir bademli çikolata :)))
Naçizane ricam oy ve yorumlarınızı eksik etmemeniz. 💕
Keyifli okumalar.
Medya: Sanem Arslan.
************************************
Esat'ın anlatımından:
**********************
"Esat oğlum, Maysa iyi değil, kapatmam lazım telefonu, onu hastaneye götürmem gerekiyor." Halit amcanın oldukça endişeli sesiyle tüm vücudumun gerildiğini hissettiğimde, ben daha cevap veremeden telefon suratıma kapanmıştı.
"Esat, iyi misin kardeşim?" Murat'ın endişeli sesiyle bakışlarımı tam karşımda oturan Murat ve Miran'a çevirdim.
Saatlerdir yoğun bir şekilde, Diyarbakır'da bulunan üç farklı arsayı dolaşmış, detaylı analizler yaparak değerlendirmiştik. En son içlerinden bizim politikalarımıza ve amaçlarımıza en uygun olan bir tanesinde karar kılmış, Miran'ın hazırladığı sözleşme yardımıyla arsa sahibiyle anlaşmış, resmen satın alma işlemlerini başlatmıştık.
Şimdiyse detayları konuşmak için bir çay bahçesinde soluklanıyorduk. Fakat Maysa'yla aramızda geçen son diyalogdan sonra tüm gün aklımın bir köşesi hep onunla dolu olmuştu. Üstelik iki kez aramama ve birkaç kez de mesaj atmama rağmen, asla geri dönüş alamamıştım ve bu da endişemin iyice körüklenmesine neden olmuştu.
"Benim acilen gitmem gerekiyor," dediğim gibi masadan kalktığımda, elimde kalan telefonu hızlıca cebime atmış, masanın üzerine bıraktığım arabamın anahtarını kavramıştım sıkıca.
"Neler oluyor Esat?" Miran'ın da sesi Murat kadar endişeli çıkmıştı.
"Tam olarak ben de bilmiyorum, fakat Maysa'yı hastaneye kaldırmışlar." Cümlem bittiği anda Murat ve Miran allak bullak olmuş suratlarıyla bana baktıklarında daha fazla beklemeden arabama doğru ilerlemeye başladım.
"Burayı halledersiniz siz, ben bir an önce gideyim," onlara seslendiğimde onaylamalarını beklemeden arabama doğru yaklaşmıştım bile.
Beynimde ekilen endişe tohumları tüm ruhumu ele geçirdiğinde, arabama binmiş, hızlıca çalıştırmıştım.
"Sikeyim böyle işi, keşke onu dinlemeyip eve giderek hastaneye götürseydim." Sinirle direksiyona yumruk attığımda, son sürat gazı köklemeyi unutmamıştım.
Karnı ağrıyordu en son, gaz maz bir şeyler demişti ama, demek ki o kadar basit bir şey değilmiş. İçimi kaplayan endişe ve korkuyla arabayı son hızla kullanmaya devam ediyordum.
Diyarbakır yolundan çıkıp, Mardin yoluna saptığımda telefonumu elime alarak Yiğit'i aradım ve hoparlörü açarak telefonu sabitledim.
"Efendim abi," üçüncü çalışta açılan telefonla, Yiğit'in sesi doldurmuştu arabayı.
"Hangi hastaneye götürdünüz Maysa'yı?" Halit amcanın tek başına götüremeyeceğinden emin olduğum için, onu değil de Yiğit'i aramayı tercih etmiştim.
"Abi her zaman gittiğimiz Özel Mardin........ Hastanesine getirdim Maysa Hanımı. Halit amca beni çağırdığında, Maysa Hanım baygındı ve ben de daha iyi ilgilensinler diye, her zaman sizleri götürdüğümüz hastaneye götürdüm." Yiğit'in dedikleriyle başımdan aşağı buz gibi su dökülmüş gibi irkildim.
Birkaç saat önce ağrısı da olsa, sesi iyi geliyordu. Ne olmuştu ki üç-dört saatin içinde bayılmasına sebep olacak kadar diye düşünmeden edemedim. Ellerimse parmak boğumlarım beyazlayacak kadar sıkı kavramıştı direksiyonu.
Allah'ım ne olur ona bir şey olmasın. Onu bana, Aras'ıma bağışla lütfen.
İçimden binlerce kez dualar ederken, yolun bir an önce bitmesini arzuluyordum. Bir an önce hastaneye ulaşmak, neler olduğunu öğrenmek istiyordum.
Ben düşüncelerimin arasında son hızla gaza köklerken, bir taraftan da Dilan'ın zamanında kurduğu Bizim Tayfa grubuna düşen bildirimlerin sesi yankılanıyordu arabamda. Fakat, şu an mesajlara bakacak durumda değildim.
"Efendim Miran," bildirimler bitmeden telefonum çalmaya başladığında, açmıştım.
"Esat, hangi hastanedeymiş Maysa? Sanem Maysa'ya ulaşamayınca, gruba yazdı sana sormak için. Ben de durumu söyleyince çıldırdı resmen. Sen hastaneyi söyle bana, arayayım onu." Dediğinde iç çektim.
Çıldırırdı tabii. Maysa ile aralarında olan bağın en yakın şahitlerinden biriydim. İkisinin de kız kardeşi yoktu ve kardeşten öteydiler birbirleri için.
"Her zaman gittiğimiz Özel Mardin........ Hastanesine götürmüşler kardeşim," dediğimde kısacık onayını duymuş, ardından daha fazla beklemeden telefonu kapatmıştım. Zira dikkatimin dağılmaması gerekiyordu. Bir an önce hastaneye varmam gerekiyordu...
*****
Yaklaşık bir saat kadar süre sonra arabam artık tanıdık olan hastanenin bahçesin ulaşmıştı. Yol boyunca yaşadığım heyecan, endişe, korku ve bilinmezlik tüm vücudumun titremesine neden olmuştu. Ben Esat Çapanoğlu, uzun zamandır yaşamadığım duyguları yaşamış, ona bir şey olacak korkusuyla kendimi bitirmiştim.
Arabadan indiğim gibi koşarak içeri girdiğimde, resepsiyondan gerekli bilgilendirmeleri almıştım. Maysa ameliyata alınmıştı. Vücudumda deprem etkisi yaratmıştı bunu duymak. Allah'ım, ne olur, ne olur...
İkinci katta olduğunu öğrendiğim acil ameliyathane bölümüne doğru koşmuştum.
Koridora ulaştığım anda Sanem ve Halit amcanın burada olduğunu gördüm.
"Maysa nasıl? Ne olmuş? Neden ameliyata almışlar Halit amca?" Can havliyle sorduğum sorularla Halit amca yorgun ve hüzünlü gözleriyle bana bakmıştı.
Bizimle uzun yıllardır çalışan bu adamı ilk kez böyle gördüğümü anladım. Omuzları çökmüş, gözlerinin içi kızarmıştı.
"Apandisit dedi doktor, hemen de ameliyata aldılar. Yaklaşık on dakika falan oldu ameliyata gireli." Halit amcanın dedikleriyle, gözlerimi kapatmıştım sımsıkı.
Demek o yüzdenmiş karnındaki ağrının nedeni. Keşke onu dinlemeyip sabah eve gitseydim. Sonra onu hastaneye götürür, daha erken teşhis alırdık. İçimden kendime küfürler sıraladım.
"Peki nasıl oldu? Yani en son durumu nasıldı?" Diye sordum tıpkı onunki gibi çöken omuzlarımla.
Halit amcaysa eliyle omuzuma dokunmuş, ardından bekleme sandalyelerine doğru ilerletmişti ikimizi de oturmamız için. Ona ayak uydurduğumda, göz ucuyla Sanem'e bakarak başımla hafif selam verdim. Ağlamaktan kıpkırmızı oluş gözleriyle selamımı aldığında derin bir nefes koy vermiştim.
Sandalyelere oturduğumuzda Halit amcanın iç çekişleri kulaklarıma doldu.
"Ben haftalık alış verişi yaparak eve girdiğimde, onu gördüm. Ağlayarak merdivenlerden iniyordu. Yüzü bembeyazdı." Halit amca gözlerini tek bir noktaya dikerek anlatmaya başladığında, ellili yaşlarının başında olan bu koca adamın nasıl korktuğunu hissediyordum, tıpkı kendim gibi...
"Sonra bir anda kusmaya başladı ve baygınlık geçirdi." Ağır ağır başını kaldırarak bana baktığında, elindeki telefonu bana uzattı.
"Onun telefonu, cebindeymiş, ameliyata almadan verdiler." Bana uzattığı telefonu kavradığımda artık gözlerimin dolmasına engel olamamıştım. Ah Maysa, masmavi gözleriyle papatyalar kadar narin olan kadın... Sana bir şey olmasın. Sakın.
"Ben hiçbir zaman ona iyi bir baba olamadım," Halit amcanın aniden ettiği itirafla beynimde şimşekler çakıyormuş gibi irkilerek ona baktığımda, ağladığını gördüm.
"Maysa, hep benim bir damla sevgime muhtaç büyüdü. Ben bunun farkında olduğum halde hiçbir şey yapmadım. Yapamadım." Halit amcadan böylesi itiraflar duymak hiç beklediğim bir şey değildi.
Üstelik ben de en az onun kadar darmadumandım.
"Bir Eylül...Maysa'nın doğduğu, aynı zamanda da annesini kaybettiği gün. Bizim evde onun doğum günü hiç kutlanmadı biliyor musun?" Halit amca hıçkırıklara boğulduğunda ne yapacağımı bilemeyerek Sanem'e baktım medet umar gibi, anında koşarak yanımıza gelmişti.
"Bugün bayılmadan önce bana, 'Baba, ben ölüyorum' dedi" Halit amcanın ağzından çıkan tek cümleyle donup kaldığımda, hiçbir tepki veremiyordum.
Hayır, ölemezdi o. Ölmemeliydi. Beni, Aras'ı, onu sevenleri bırakarak gidemezdi. Gidemezdi. Gitmesindi. Lütfen...
"Ben, ilk kez onu ne denli incittiğimin farkına vardım, ben kızıma çok geç kaldım." Ben kızıma geç kaldım... Bu nasıl bir cümleydi böyle? Bu nasıl bir ağırlık, acıydı böyle?
Ama ağzımı açarak tek kelime edemedim. Çünkü beynimin içinde tek cümle yankılanıp duruyordu. Hiç duymasam da, sanki onun sesi tüm beynimi ele geçirmiş gibiydi. Ben ölüyorum...
"Halit amca, gel biraz hava al lütfen, iyi değilsin." Sanem'in telaşlı sesiyle kendime geldiğimde, ona yardım ederek Halit amcayı kaldırmıştık.
Sanem usulca Halit amcanın koluna girdiğinde, yavaş yavaş merdivenlere doğru ilerlemeye başladılar. Ben ise yorgun vücudumla tekrar sandalyeye çöktüm. Elimde Maysa'nın telefonuyla...
Dakikalar boyunca donuk bakışlarım telefonun üzerinde kitlenmişti. Çaresizliğin bin bir tonunu hissediyordum şu an. İnsanın sevdiklerine bir şey olduğunda, hiçbir şey yapamaması kadar kötü bir şey yoktu bu hayatta. Sevdiklerin ölüm kalım savaşı verirken, sen ellerin kolların bağlı bir şekilde, hastanenin buz gibi duvarlarının arasında sıkışıp beklemeden başka hiçbir şey yapamıyorsun.
Sevdiklerimiz... Maysa artık hayatımda, sevdiklerim diyerek nitelendirdiğim insanlardan biri olmuştu. Ona çekildiğimi, onun benim yıllardır içine çekildiğim kabuğumu kırdığının farkındaydım artık. Fakat ben bugün bir şeyin farkına varmıştım. Bu küçük kadın, beni kendine bağlamıştı. Öyle bir bağlamıştı ki hem de, bugün onsuz bir hayatın ihtimali bile aklıma geldikçe, nefessiz kaldığımı hissetmiştim.
Maysa'yı sevdiğimi anlıyordum artık. O benim için çok değerliydi. Hissettiğim şeylerin aşk olup olmadığını bilmiyordum doğru, Selen'den sonra kalbimi böylesi şeylere öyle bir kapatmıştım ki, bir daha açmak gerçekten çok zor oluyordu. Fakat bildiğim tek şey var ki, bu küçük kadın tüm duvarlarımı yıktığı gibi, yıllardır kalbimin en derinliklerine gömdüğüm aşk duygusunun tohumlarını bulmuş, gün yüzüne çıkarmış ve hatta tekrar sulamayı başarmıştı. İçimdeki ses ise bu tohumların yeşermesinin çok da geç olmayacağını haykırıp duruyordu.
"Esat, nerede Maysa, nasıl?" Ben düşüncelerimin çıkmaz sokaklarında savrulup dururken, dikkatimin dağılmasına neden olan şey Murat'ın sesi olmuştu.
"Ameliyatta şu an, doktor apandisit demiş, ama anladığım kadarıyla son evrede yetiştirmişler hastaneye, bilinci bile açık değilmiş." Dediklerim üzerine Murat allak bullak olan suratını toparlamaya çalışarak elini omuzuma bastırdı.
"Merak etme kardeşim, o iyi olacak." Dediğinde başımı belli belirsiz sallamakla yetindim. Tek dileğim onun iyi olmasıydı.
"Miran da geldi ama bahçede Sanem ve Halit amcayı görünce, yanlarına geçti." Diyen Murat yanımdaki boşluğa oturmuştu bu kez. Fakat ben yine bir şey demedim.
Zira ağzım açılmak istemiyordu. Beynimse, o ameliyat odasının soğuk duvarları arasında, güzel gözlü kadının yanındaydı...
*****
Bize bir yıl gibi gelen, bir saat geçmişti. Maysa artık neredeyse, bir buçuk saattir ameliyattaydı. Henüz kimse bir şey söylemiyor, durumu nasıl bilmiyorduk. Az önce Halit amca ve Sanem de gelmişti içeri. Ve de gruptan haberi alır almaz, Dilan ve İpek de soluğu burada almıştı. Sanem haberi aldığında meğer, buraya yakın başka bir özel hastane daha var oradaymış, hemen buraya gelmiş.
Ben ise ne yapacağımı bilemeyerek, koridorda ileri geri yürüyerek volta atıyordum.
"Doktor geldi," Sanem'in heyecanla yüklesen sesiyle, başımı hızlıca çevirerek ameliyathanenin açılan kapısından çıkan doktoru görmüştüm.
Koridorda olan herkes anında soluğu doktorun yanında almıştı.
"Kızımın durumu nasıl doktor bey?" Halit amcanın yorgun sesiyle, hepimiz doktorun cevabını bekliyorduk.
"Şöyle buyurun, anlatacaklarım biraz uzun." Doktor koridorun ortasına doğru ilerleyerek, hepimizi bakış açısına aldı.
Gerginlikten ellerimi yumruk yapmış, sıkıyordum.
"Ameliyat genel olarak başarılı geçti. Hastamızı acil olarak ameliyata aldık çünkü apandisit neredeyse patlamak üzereydi; şans eseri tam zamanında yetişmişsiniz. Ameliyat sırasında apandisit zaten kısmen perforasyon (yırtılma) belirtisi gösteriyordu, çevresinde iltihaplanma vardı, ancak karın içi büyük oranda korunmuş. Şimdi apandisiti tamamen çıkardık, iltihaplı dokular temizlendi." Biz doktorun anlattıkları merakla dinlerken, ameliyatın başarılı geçmesi beni oldukça mutlu etmişti. Doktor ise kısa bir duraksamadan sonra tekrar devam etmişti.
"Şu an hastamız yoğun bakımda değil, normal servis odasında gözlem altında, bir bilemedin iki saat içinde, anestezi etkisi geçince yavaş yavaş uyanacak. İlk 24 saat içinde sıvı dengesi, ağrı yönetimi ve enfeksiyon kontrolü sağlanacak. Ateş, nabız ve kan değerleri sürekli takip edilecek. Eğer her şey yolunda giderse ve komplikasyon olmazsa 1–2 gün içinde yemek yiyebilecek ve odada daha rahat hareket edebilecek duruma gelecek. Durum oldukça kritik olmasına rağmen zamanında müdahale sayesinde ciddi bir komplikasyon gelişmedi. Ancak birkaç gün boyunca antibiyotik tedavisi ve istirahat şart. Ayrıca ameliyat bölgesinde hijyen ve pansuman takibi çok önemli, yara enfeksiyonu riski var. O yüzden bir süre gözetimimiz altında, burada kalmasında fayda var." Doktorun anlattıkları saatlerdir kor gibi yanan yüreğime, serin sular serpmişti.
Allah'ım sana şükürler olsun, onu bize bağışladın. Onu bana, Aras'ıma bağışladın.
"Peki görebilir miyiz onu?" Halit amcanın sesiyle meraklı gözlerimin hedefine yine doktoru almıştık.
"Uyandığında sadece bir kişi girsin yanına lütfen, içinizden bir kişi de refakatçi olarak kalsın. Onun dışında, bugün hastamızın yorulmaması ve enfeksiyon riskine karşı başka kimseyi alamayız. Dediğim gibi ilk 24 saat hastamız için oldukça önemli. Yarın dilediğiniz gibi görebilirsiniz. Ayrıca hastane politikaları gereği de biraz fazla kalabalıksınız, lütfen sadece bir kişi refakatçi olarak kalsın." Doktor dedikleri bitmiş olacak ki, yanımızdan ayrıldığında Sanem, Dilan ve İpek birbirlerine sarılmıştı hemen.
"Halit amca, Maysa uyandığında sen gir yanına, ben de refakatçi olarak kalırım burada. Sonra eve git dinlen sen, iyi görünmüyorsun." Gerçekten de Maysa'yı görmeye her şeyden çok ihtiyacı olan bu adama verdim önceliği, her ne kadar deliler gibi onu görmek istesem de.
"Ben kalırım Esat oğlum refakatçi olarak," diyen adam bugün beni daha kaç kez şaşırtacaktı acaba?
"İyi görünmüyorsun Halit amca, bu durum Maysa'ı üzmekten başka bir şey yapmaz. Gör şimdi kızını, iyi olduğundan emin ol. Sonra git eve toparlan, dinlen biraz. Yarın yine gelirsin." Dediğimde bir şey demeyerek başını olumlu anlamda sallamakla yetindi. Şu an Maysa da iyi değildi ve Halit amcanın bu ruh halinde söyleyeceği her şey daha kötü yapacaktı her ikisini.
"Biz de gidelim o zaman, ama ben akşam arayacağım Esat, bir şey olursa da hemen ara lütfen." Diyen Sanem'in yaşlı gözlerinin arkasında elle tutulur cinsten mutluluk vardı.
"Merak etme Sanem, Maysa iyi hissederse, söylerim belki o arar." Dediğimde Sanem'in yüzünde güller açtı.
"Hepimize geçmiş olsun tekrardan." İpek'in dedikleriyle başımı belli belirsiz salladığımda, herkes benzer şeyler söylemeye başlamıştı bile...
*****
Maysa'nın anlatımından:
*************************
Karanlık. Her tarafı sarmıştı ve ben sanki karanlığın içinde yüzüyordum.
Ne kadar zamandır burada olduğumu bilmiyordum. Sanki zaman durmuştu. Ne acı vardı ne de ses… sadece ağır, koyu bir sessizlik.
Sonra o karanlığın içinden ince bir ışık sızdı. Önce uzakta küçük bir parıltıydı. Ardından büyüdü… yayıldı… ve etrafımı aydınlatmaya başladı.
Ayaklarımın altında birden yumuşak bir zemin hissettim. Çimen.
Başımı kaldırdığımda kendimi geniş, sakin bir bahçede buldum. Hava yaz akşamı gibi ılıktı. Hafif bir rüzgâr saçlarımın arasından geçiyor, beraberinde yasemin kokusu getiriyordu.
Kalbim tuhaf bir şekilde sıkıştı. Bu koku… bana hep anlatılan bir şeydi. Halamın bir zamanlar bahsettiği… annemin en sevdiği çiçek. Yasemin çiçeği.
Yavaşça etrafa baktım. Bahçenin ortasında biri duruyordu. Uzun saçlı bir kadın. Üzerinde ince, beyaz bir elbise vardı. Rüzgârla birlikte elbisenin etekleri hafifçe dalgalanıyordu.
Bir süre sadece baktım. Çünkü içimde garip bir duygu vardı. Tanımıyordum. Ama tanıyordum da. Kalbim hızlandı. Adımlarım yavaşladı.
"Sen…" Sesim fısıltıdan farksızdı.
Kadın yavaşça bana döndü. Yüzünü gördüğüm anda içimde bir şey kırıldı. Onu hayatım boyunca hiç görmemiştim. Sadece birkaç silik fotoğraf dışında yoktu o. Ama gözlerine bakar bakmaz anladım.
"Anne…" kelimesi dudaklarımdan kendiliğinden döküldü.
Kadının gözleri doldu. Bana doğru bir adım attı.
"Evet," dedi yumuşak bir sesle. "Benim."
Boğazım düğümlendi. "Ben seni hiç tanımadım," dedim.
Sözler dudaklarımdan kırık kırık dökülüyordu. "Hiç sesini duymadım… hiç sarılmadım… hiçbir şey…"
Kadın yavaşça yanıma geldi. Parmaklarıyla yanağıma dokundu. Dokunuşu sıcak ve gerçekti. O kadar gerçekti ki, o an zaman dursun istedim.
"Ben seni tanıdım," dedi.
Gözlerim büyüdü. "Nasıl?"
Kadın gülümsedi. "Çünkü seni dokuz ay kalbimin altında taşıdım."
Bu sözler içimde bir yerlere dokundu. Dokunmakla da yetinmedi, deldi geçti içimi.
Bir adım daha yaklaştım. "Ben… bazen merak ederdim," dedim fısıldayarak. "Nasıl biriydin diye."
Kadın hafifçe başını eğdi. "Senin gibi," dedi.
Sonra kollarını açtı. O an düşünmeden ona sarıldım.
Başımı omzuna yasladığımda içimde yıllardır içimde oluşan o büyük boşluk bir anlığına dolmuş gibi oldu.
"Ben seni çok özledim," dedim.
Kadın saçlarımı okşadı. "Seni hiç bırakmadım ki," dedi.
Gözlerimi kapattım. Bir süre hiçbir şey söylemeden öylece kaldık.
Sonra aklıma bir şey geldi. "Anne…" dedim yavaşça.
"Ben galiba öldüm." Daha çok kendimde neler olduğunu anlamak istiyormuşum gibi çıkmıştı ses tonum.
Kadın hafifçe başını salladı. "Hayır. Henüz değil."
Başımı kaldırıp yüzüne baktım. "Peki o zaman, neden buradayım?"
Kadın gözlerimin içine baktı. "Çünkü çok yoruldun, birazcık uyumaya ihtiyacın vardı."
Boğazım düğümlendi. "Bazen… gerçekten çok yoruluyorum," dedim. "İnsanlara güçlü görünmekten, her şeyi tek başıma taşımaktan…"
Kadın başımı okşadı. "Biliyorum."
Sonra yüzü ciddileşti. "Ama senin dönmen gerekiyor. Burada daha fazla kalamazsın."
Kalbimin üzerine kocaman bir el baskı yapıyormuş gibi hissettim duyduklarımla. "Gitmek istemiyorum."
Kadın gülümsedi. "Gitmen lazım."
Başını hafifçe yana çevirdi. "Seni bekleyen insanlar var."
Aniden bazı yüzler zihnimde belirdi. Aras… Sanem… Esat… Halam... Ve babam.
Annem tekrar bana baktı. "Onların sana ihtiyacı var."
Bir rüzgâr esti. Bahçedeki ışık yavaş yavaş solmaya başladı.
Panikle elini tuttum. "Anne… gitme. Ne olur, beni yine sensiz bırakma."
Kadın elini tuttuğum elimi sıktı. "Ben zaten hep buradayım."
Alnımdan yavaşça öptü. "Şimdi uyanmalısın bebeğim." Daha sonra saniyeler içinde her şey bir anda tuzla buz olmuş, karanlık bile yok olmuştu.
Uzaktan duyduğum seslerle yüzüm buruştuğunda, göz kapaklarım titriyordu.
"…Maysa Hanım… iyi misizin?"
"…yavaş yavaş uyanıyor…"
"…gözlerinizi açabilir misiniz?"
Göz kapaklarım ağırdı. Ama dudaklarım kıpırdadı.
Neredeyse duyulmayacak kadar zayıf bir fısıltıyla tek bir kelime çıktı ağzımdan. "Anne…"
Göz kapaklarım bana ihanet ederek açılmıştı sonunda. Oysa ben açılmasını hiç istememiş, biraz daha, hatta hep annemle kalmak istemiştim.
Gözlerim tamamen açıldığında bakış açıma ilk giren şey bembeyaz tavan olmuş, burun deliklerimeyse kendine has hastane kokusu dolmuştu.
Başımın üstünde iki hemşire vardı ve bir şeyler yapıyorlardı.
"Nasıl hissediyorsunuz?" Hemşire dikkatli bir biçimde yüzümü incelediğinde kuruyan dudaklarımı yaladım.
"Uyuşuk hissediyorum ama iyiyim," dedim mırıltıyla. Oldukça yorgun hissediyordum ayrıca.
"Harika, tansiyonunuz da normal, şimdi ailenize de haber vereceğiz." Dedikten hemen sonra diğer hemşire odadan çıkmıştı. Takiben benimle konuşan hemşire ise serumuma bir şeyler yaptıktan son bir kez daha bana bakarak çıkmıştı odadan.
Kapı kapandıktan sonra odanın içi yeniden o tuhaf sessizliğe gömüldü. Sadece serumdan damlayan sıvının düzenli sesi ve uzakta bir yerlerde çalışan makinelerin uğultusu duyuluyordu. Tavandaki beyaz ışık gözlerimi yakıyor, başımın içindeki ağrı sanki ışıkla birlikte daha da büyüyordu.
Elimi karnıma bastırdım. Hâlâ oradaydı o sızı; derinden, ağır ağır yükselen bir ağrı… Sanki içimde bir şey yavaşça kıpırdanıyor, sonra tekrar susuyordu. Nefes aldıkça içim yanıyordu.
Kapının dışında ayak sesleri duyuldu. Bir an kalbim hızlandı. Göğsümün içinde bir kuş çırpınır gibi oldu.
Kapı kolu yavaşça döndü. Kapı açıldığında babamı gördüm.
Kapının eşiğinde birkaç saniye öylece durdu. Saçları rüzgârda dağılmış gibiydi. Yüzü her zamanki gibi sert görünmeye çalışıyordu ama gözlerindeki endişeyi saklayamıyordu.
Göz göze geldik. Babamın bakışları önce yüzümde, sonra karnıma bastırdığım elimde durdu.
"...Kızım." Sesi her zamankinden daha düşük çıkmıştı.
Odanın içine bir adım attı, sonra bir tane daha. Sanki yürürken bile dikkat ediyordu; hastane odasında fazla gürültü yapmaktan çekinir gibi.
Yatağın yanına geldiğinde kısa bir an duraksadı. Konuşamadım. Kelimeler boğazıma dizilmişti sanki. Gözlerim dolmaya başlamıştı ama ağlamamak için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Babam yatağın kenarındaki sandalyeyi çekti. Metalin zemine sürtünürken çıkardığı hafif ses odada yankılandı.
Oturdu. Birkaç saniye hiçbirimiz konuşmadık. Babam ellerini dizlerinin üzerinde birleştirmişti. Parmakları birbirine kenetlenmişti; başparmaklarıysa huzursuzca birbirine sürtüyordu.
"Doktorlarla konuştuk," dedi sonunda. Sesinde zor bastırılmış bir gerginlik vardı.
"Ameliyat iyi geçmiş," sanki ne diyeceğini, ne konuşacağını bilemiyor gibiydi.
Ben hâlâ ona bakıyordum. Çünkü onu ilk kez böyle görüyordum. İlk kez onun duygularını, sert yüzünün arkasındaki gerçek Halit Yılmaz'ı hissedebiliyordum.
Ama içimdeki düğüm çözülmüyordu. "İyi misin?" diye sordu bu kez, biraz daha eğilerek.
Bu soru o kadar sıradan, o kadar basit gelmişti ki… Ama nedense o anda dayanamadım.
Dudaklarım titredi. "Değilim baba," dedim fısıltıyla. Sesim kırıldı.
Elimi karnıma bastırdım. "Çok acıyor."
Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz gözyaşlarım yanaklarımdan akmaya başladı. Ama aslında dediğim kadar bir acı yoktu karnımda. Sadece kalbim yanıyordu. Babamın tavırları, yılların özlemi, annemi görmem...
Babamın yüzü bir an dondu. Sanki ne yapacağını bilememişti. Sonra ağır ağır elini uzattı. Benim elim hâlâ karnımın üzerindeydi. Babam kendi büyük, sıcak elini benim elimin üzerine koydu.
"Maysa…" Ses tonu değişmişti. Daha ağırdı. Daha kırılgan. Sanki o da acıyanın karnım değil de, kalbim olduğunu anlamıştı.
"Ben sana bir şey söylemek istiyorum." Gözlerimi ona çevirdim.
Babam hayatım boyunca hep mesafeli bir adam olmuştu. Duygularını belli etmeyen, her şeyi içinde tutan bir adam. Ama şu an karşımda duran adam… tanıdığım o adam değildi.
"Ben…" dedi. Sonra sustu. Sanki kelimeler boğazına düğümlenmişti.
"Ben iyi bir baba olamadım." Bu cümle odanın içine ağır bir taş misali, gürültüyle düştü.
Gözlerimi kırpıştırdım. Babam devam etti.
"Bunun farkındaydım," dedi kısık bir sesle. “Ama hiçbir zaman düzeltemedim. Uğraşmadım bile, ben seni göremedim."
Elimi biraz daha sıkı tuttu. "Annen öldüğünde… ben de bir parçamı kaybettim Maysa."
Bu cümle içimde yankılandı. Kalbim sıkışıyordu, içimde harlanan ateş, tüm dünyayı yakmaya yetecek cinstendi.
Babam hiç annem hakkında konuşmazdı. Hiç.
"Sen doğduğun gün…" dedi. "Ben hem kızımı kucağıma aldım… hem de karımı toprağa verdim."
Ve o cümle... Sen doğduğun günle başlayan o illet cümle, beni mahveden, bitiren, ruhumu yıllardır kurutan o cümle... Gözlerim dolmaya başladı.
Babam bakışlarını yere indirdi. "Bunu sana hiç anlatmadım, duygularımı sana yansıtmadım. Çünkü anlatacak gücü kendimde bulamadım."
Bir damla yaş yanağından süzüldü. "Sen büyüdün. Ben seni izledim… ama yaklaşamadım. Sen büyüdükçe ben daha fazla duvarlar ördüm aramıza..."
"Bugün bayılmadan önce bana ne dediğini biliyor musun?" Kalbim sıkıştı. Hatırlıyordum. Ama yine de cevap veremedim. Konuşamıyordum ki... Babamla böyle bir konuşma yapmak, babamın bana böylesi açılmasını görmek, benim için hayal bile edilemeyecek şeylerdi.
Babam fısıldadı. "Baba, ben ölüyorum dedin."
Gözlerimden yaşlar süzüldü. Demiştim, çünkü ölüyorum sanmıştım. İlk kez ölümü bu kadar yakınımda hissetmiştim.
Babamın sesi titredi. "O an… hayatımda ilk kez gerçekten korktum."
Bir an sustu. Sonra yavaşça devam etti. "Ben seni de kaybedersem… Maysa…"
Cümleyi tamamlayamadı. Başını eğdi. Omuzları titriyordu. Ben hayatım boyunca babamı ağlarken hiç görmemiştim. Hiç.
Parmaklarımı güçlükle hareket ettirdim. Elini sıktım.
"Ben ölmedim," dedim yavaşça.
Babam başını kaldırdı. "Buradayım."
Gözleri benim üzerimde sabitlendi. Sanki gerçekten orada olduğuma emin olmaya çalışıyordu. Sonra çok yavaş bir şekilde başını salladı. Bir süre sessiz kaldık. İkimiz de yepyeni duyguları tadıyorduk. Baba kız nasıl olur, nasıl hissedilir o ilişkinin huzurunu bilmiyorduk. Bilmiyordum, geç kalsak da, belki birlikte öğrenecektik bu duyguları, o huzuru.
"Annemi gördüm rüyamda, " kelimeler benden bağımsız dökülmüştü dudaklarımın arasından. Babam şaşırmış gözleriyle dikkatle bana baktı.
"Yasemin çiçeklerinin kokusu sarmıştı her yeri," diye devam ettiğimde, bu kez yüzünde ufak bir gülümseme oluştu.
"Annenin en sevdiği çiçek," biliyordum ve bu yüzden benim de en sevdiğim çiçekti Yasemin çiçeği.
"Ona, onu hep merak ettiğimi dedim, nasıl biri olduğunu, merak ettiğimi..." Kuruyan genzimi ıslatmak için sertçe yutkundum.
"Bana ne dedi biliyor musun baba?" 8 yaşında bir kız çocuğu babasına, dünyayı yeni keşfediyor gibi sorular soruyormuş gibi çıkmıştı ses tonum. Ruhum onca acıya rağmen, 8 yaşındaki haline bürünmüştü.
"Senin gibi olduğunu mu dedi?" Diyen babamla gözlerim şaşkınlıkla aralandığında, ağzımı açarak tek kelime edemedim. Nasıl yani? Nereden anlamıştı ki?
"Sen... nasıl?" fısıldadığımda babam ufacık bir gülümseme sundu bana tekrar.
"Sen… gerçekten de onun küçük bir yansımasısın Maysa," dedi babam, sesi titreyerek ama bir o kadar da sıcak. Gözlerindeki o karmaşık duygular, pişmanlık, özlem ve sevgi birbirine karışmıştı.
"O masumiyet, o narin ruh… Hepsi sende hayat bulmuş. Seninle konuşurken, sanki Melek de burada, bizimleymiş gibi hissediyorum." Başımı sallayarak gülümsedim. Dudaklarımın kenarında, gözlerimin kenarında ıslaklık oluşmuştu çoktan. İçimde yıllardır sakladığım özlem, acı ve sevgi, babamın sıcaklığında bir nebze olsun yatışıyordu. O an, zaman durdu sanki; yalnızca biz vardık, geçmişin gölgeleri ve geleceğin umut ışığı arasında.
Gözlerimi tekrar babama diktiğimde, o da bana bakıyordu, hem üzgün hem de umut dolu… Ve ben o bakışlarda, ilk kez evimde, güvende, sevgiyle sarılmış gibi hissettim kendimi...İlk kez...Ama son kez olmamasını dileyerek...
*****
09.04.2026
Huhhhhh! Bölüm o kadar duygu yüklüydü ki... genzim düğüm düğüm yazdım.
Neyse ki tamamladık bölümü. Düşüncelerinizi merakla bekliyorum. Babası ve Maysa'nın arası bundan sonra nasıl olur sizce?
Gelecek bölüm aşırı ilgili refakatçi Esat ve minnoş hastamız Maysa'mızı okumaya hazır mısınız?
Ufak tefek yan karakterlerimiz olan Sanem ve Miran'a da değineceğim ara ara, onları da çok seveceğinizden eminim. Bu konuyla ilgili de fikirlerinizi bekliyorum.
Sağlıcakla kalın.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 18.9k Okunma |
2.03k Oy |
0 Takip |
42 Bölümlü Kitap |