26. Bölüm
Parvin Ağardan / Maysa (Tamamlandı🎈) / Bölüm: 25

Bölüm: 25

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

İyi günler değerli Maysa severler

Nasılsınız? İyi olduğunuzu umuyorum.

Maysa ve Esat'ı yazarken o kadar keyif alıyorum ki, umarım bu hissi sizlere de aktarabiliyorum.

Bu bölümde bol bol Esat'ın dünyasına ineceğiz. Bölümün tamamı Esat'ın anlatımıyla.

Fazla uzatmadan bölüme geçeyim.

Keyifli okumalar. 💕

Medya: Esat Çapanoğlu
*************************

Esat'ın anlatımından:
***********************

Bardaydım. Aslında tam olarak bar da sayılmıyordu ama Miran ve Murat ile ara sıra içmeye geldiğimiz, bir tanıdığımızın mekanıydı burası.

Işıklar fazla parlak değildi, tam tersine... sanki kimse kimseyi tam göremesin diye özellikle loş bırakılmış gibiydi. Bardakların birbirine çarpma sesi, uzak bir yerden gelen kahkahalar ve müziğin bas sesi masanın altından bile hissediliyordu. Önümde duran bira, yarısına kadar eksilmiş; köpüğü çoktan sönmüş, geriye sadece soğuk ve ağır bir tat kalmıştı.

Ama ben tadını almıyordum.

Bir süredir hiçbir şeyin tadını tam olarak alamıyordum zaten.

Elimi bardağın kenarında gezdiriyordum, camın soğukluğu parmak uçlarıma yapışıyordu. O soğukluk bile iyi geliyordu aslında... kafamın içindeki sıcaklığı bastıran tek şey gibi.

Ve yine Maysa geliyordu aklıma. Sanki istemesem de, zihnim onu kendine çekiyordu. Bu basit bir görüntüden ziyade, daha çok alışılmışın dışında bir duygu veya histi. Sesinin tonu mesela, sürekli beynimin içindeydi. Ya da insanı kendine çeken mavilikleri. Bazen hüzünlü, bazen neşeli ama en çok masum olan bakışları.

Onu düşündüğüm her anda olduğu gibi, yine kendime kızmadan edemiyordum. Çünkü bu tarz hisleri yasaklayalı çok olmuştu kendime. Kalbimde, aşka dair tek bir tohum bile bırakmamaya yemin etmiştim ben yıllar önce. İnsanlara bağlanan tarafımı çoktan kapatmıştım. Sanki içimde bir odayı kilitlemişim de anahtarını denize atmışım gibi... bir daha kimse giremeyecek sanıyordum.

Fakat artık yanıldığımı, o odayı iyice kilitlemediğimi, hatta denize bile atmadığımı anlıyordum.

Bardağımdaki biradan kocaman bir yudum daha aldım.

Alkol boğazımdan geçerken bile zihnim değişmiyordu. Hiçbir şey bastırmıyordu artık beynimde yankılanan sesleri.

Ve sonra, bu gece beni buralara kadar getiren, Sanem ve Maysa'nın istemeden şahit olduğum konuşması düşüverdi aklıma.

Bir süre donuyorum. Bardak elimde sabit kalıyor. Sanki o an bardaki bütün sesler bir anda uzaklaşıyor. Müzik var ama yok da gibi. İnsanlar var ama silik. Sadece bir cümle kalıyor geriye... zihnimin tam ortasına yerleşen, oradan çıkmayan bir şey.

Üç yıl. Belki daha fazla. Dile kolay, ama kalbe...

Böylesi bir şeyi duymak hiç beklediğim bir şey değildi. Hani insan bazı şeyleri bilmemeyi tercih eder ya... çünkü bilirse, artık geri dönüşü olmayacağını fark eder. İşte tam olarak öyle bir şeydi duyduklarım benim için.

Maysa. O küçük, kendine yetmeye çalışan haliyle... her şeyin içinde kendi yolunu bulan o kızın. Benim hiç görmediğim bir tarafı daha varmış meğerse.

Fakat en tuhafı da, duyduklarımın beni asla ama asla rahatsız etmemesiydi. Göğsümün içine çoktan bir şeyler yerleşmişti belki de. Ben sadece itiraf edemiyordum.

Bir yudum daha aldım bardağımdaki neredeyse bitmek üzere biradan. Ama bu sefer içmek için değildi. Daha çok durmak içindi. Çünkü zihnim çoktan başka bir yere doğru kaymıştı. Eskilere, tozlu rafların arkasında kalan bir yere. Kapısını hiç açmak istemediğim bir yere.

Selen. Adı bile artık eski bir yara değil... daha çok izdi benim için. Silinmiş ama dokunduğun an hâlâ orada olduğunu hissettiren bir iz.

Cihan. İki isim yan yana geldiğinde bile içimde bir şeylerin nasıl çözüldüğünü hatırlıyordum.

O güven duygusunun nasıl kırıldığını...

Bir insanın en güvendiği iki şey tarafından nasıl aynı anda yarım bırakıldığını...

O yüzden uzun süre kimseyi kalbimden içeri alamadım. Çünkü bir daha aynı şeyleri yaşayarak, aynı yerden kırılmak istemedim.

Ama şimdi... Bardak elimde, gözlerim boş bir noktaya sabitlenmişken, kendime itiraf etmekten kaçtığım şey orada duruyordu.

Maysa o kapının önünde beklemiyordu çoktan içeri girmişti. Hem de bunu ben istemiştim. Ben izin vermiştim usulca o kapıdan içeri usul usul süzülmesine. Ben sadece fark ettiğim anı geciktirmişim.

"Kardeşim, bizi beklemeden başladığına göre, mevzu derin," Murat'ın alaylı sesi kulaklarımı doldurduğunda, düşüncelerimin çıkmaz sokaklarından az da olsa kurtulmayı başararak bakışlarımı, sabitlediğim o boşluktan kaldırdım.

Murat ve Miran ellerindeki biralarla masamda olan boş sandalyelere kurulmuştu bile.

"Dur tahmin edeyim, yoksa seni bu hâllere düşüren şey Maysa mı?" Miran her zamanki açık sözlülüğüyle konuştuğunda iç çekerek, başımı belli belirsiz salladım.

Fakat cevap vermedim, çünkü beynim çoktan zamanda yolculuk yaparak, bu sabah istemeden kulak misafiri olduğum o konuşmaya doğru yola çıkmıştı.

(Flashback)
*************

O sabah yine normal günlerimizden birine uyanmıştık. Her zaman olduğu gibi, sabah duşumu almış, üzerime takım elbiselerimden birini alarak işe gitmeden önceki son hazırlıklarımı yapıyordum. Maysa da odadaydı. Oldukça sessiz, düşünceli...

Ameliyatından artık iki haftadan fazla bir süre geçmişti. Son doktor kontrolünden sonra her şeyin iyi olduğunu duymuş, omuzlarımdan hunharca yükün kalktığını hissetmiştim.

Fakat Maysa'yı böylesi düşünceli yapan şeyin ne olduğunu da biliyordum. Çünkü bugün takvimin yaprakları otuz ağustosun üzerinde duruyordu. Yani Maysa'nın doğum gününe sadece iki gün kalmıştı.

İç çekerek aynanın önünde parfümümü sıkarken, bakışlarım Maysa'nın ayandaki yansımasındaydı. Onu böyle görmek, beni çok etkilemişti. Yaklaşık iki üç gündür böyleydi. O neşeli, cıvıl cıvıl, heyecanlandığı zaman saçmalayan hâllerinden hiçbir iz yoktu kaç gündür.

Fakat yine de üstüne fazla gitmek istemiyordum. Belli ki biraz düşünmeye, sessiz kalmaya ihtiyacı vardı.

"Maysa," diye seslendim elimdeki parfüm şişesini makyaj masasının üstüne bırakarak ona doğru ilerlediğimde.

Dalgınlığının etkisiyle hafifçe irkilerek mavilikleriyle buluşturmuştu siyahlarımı.

"İyi misin?" Diye sordum tamamen yanına yaklaştığımda. O da ayağa kalkmıştı oturduğu yerden.

"İyiyim, sen çıkıyor musun? Kahvaltı yapmayacak mısın?" Zoraki bir gülümseme vardı dudaklarında. Artık onu çok iyi tanıyordum.

"Zamanım yok güzelim, biliyorsun pamuk tarlalarımızda hasat zamanı yaklaştı. Çalışanlar, pamuk hasadı, arazi ne durumda takip etmem gerekiyor." Babamdan kalan bu topraklarda çoğunlukla pamuk hasadıyla uğraşsak da, tahıllar ve baklagiller ekilen arazilerimiz de vardı. Tabii bunlar üzüm bağlarımızın dışındaydı.

"Anlıyorum, kolay gelsin sana," kuru bir sesle dediğinde kalbimin kasıldığını hissediyordum. Onu böyle görmeye alışkın olmadığım için, nasıl davranmam gerektiğini de bilmiyordum.

"Sen de gelmek ister misin? Birlikte dolaşırız arazileri, köylülerle de tanışırsın hem." Dedim bir umutla belki kabul eder de, zihni biraz meşgul olurdu diye.

"Teşekkür ederim, ama bugün pek dışarı çıkasım yok. Başka zaman için sözüm olsun." Dediğinde tahmin ettiğim gibi cevap vermişti.

"Peki, ama başka zaman için sözünü aldım," hafifçe gülümsedim. Belki o da gülümser diye. Fakat yüzüne kondurmak için uğraştığı sahte, zoraki gülümseme gerçeklikten çok uzaktı.

"Söz," dedi kısaca mırıltıdan farksız çıkan sesiyle.

"Akşam görüşürüz, dikkat et kendine." Dedikten sonra dudaklarımı alnına bastırdım.

Neden yaptığımı bilmediğim bir şekilde, kendimi kokusunu solurken bulmuştum. Derin bir öpücük sonrası geri çekilmiştim.

"Görüşürüz," dedikten sonra gözlerini kaçırdığında iç çekerek, ceketimi de aldım ve odadan çıktım.

Odanın kapısını gelişi güzel yarı aralık kalacak şekilde aceleyle kapatmıştım. Yukarı katta biz ve Aras dışında pek kimse olmadığı için, kapıyı tamamen kapatmıyordum çoğu zaman giderken.

Merdivenleri inerken bir taraftan da koluma taktığım saate takıldı gözlerim. Saatin dokuz buçuk olduğunu gördüğümde, acele etmem gerektiğini anladım. Sözde on gibi başlayacaktım arazileri gezmeye ama Maysa'nın durumları yüzünden, sabah hazırlanmak işlerine tam anlamıyla odaklanamamıştım.

Konağın kapısından çıkarak, arabamın yanına vardığında, anahtarı cebimden çıkararak arabanın kilidini açmıştım.

Tam kapıyı da açarak sürücü koltuğuna oturmak için hareketlendiğim sırada, aklıma gelen şeyle aniden duraksadım.

"Siktir, dosyayı unuttum ben. Bir de sözde unutmamak için çalışma odasından alarak, makyaj masasının üstüne bırakmıştım dün geceden." Kendi kendime mırıldandığımda o dosyanın önemli olduğunu biliyordum. Zira tarlalarımdan sorumlu, kahya Ahmet beyin de, ki Sanem'in babası oluyordu kendisi, imza atması gereken önemli hususlar vardı dosyada.

İçimden kendi kendime saydırmaya devam ederken, odaya doğru gerisin geri dönmek için hareketlendim. Olabildiğince hızlı bir şekilde, kapıyı açarak tekrar konağa girmiş, ayakkabılarımı çıkararak, terliklerimi giymiş ve ikişer ikişer merdivenleri çıkmaya başlamıştım.

Nefesimi düzenli tutmaya çalışarak odanın önüne geldiğimde içerden duyduğum Maysa'nın sesiyle duraksamak zorunda kalmıştım.

İçeriden gelen sesler net değildi ama Maysa'nın o tanıdık tınısı, ne kadar bastırmaya çalışsa da içindeki ağırlığı saklayamıyordu. Nefesimi tutmuş gibi oldum. Geri dönmekle içeri girmek arasında sıkışıp kalmıştım.

Sonra adını duyduğum ikinci ses geldi. Sanem. Anladığım kadarıyla, görüntülü konuşuyorlardı.

Telefonun hoparlöründen gelen hafif cızırtı, iki dünya arasında bir köprü gibiydi sanki.

"Bak şimdi," diyordu Sanem, sesi her zamanki gibi yumuşak ama kararlıydı. "Bu günleri böyle geçiremezsin papatyam." Papatyam... ne kadar da Maysa için biçilmiş bir kaftan gibiydi.

Fakat Maysa cevap vermediği için sessizlik olmuştu. Ben ise hala içeri girmekle girmemek arasında gidip geliyordum. En son merakıma yenik düşerek beni görmemesi için birazcık daha geri çekildim ve dinlemeye karar verdim. Çünkü ne düşündüğünü, neler hissettiğini merak ediyordum ve bana asla Sanem'e anlattığı gibi rahatlıkla anlatmayacağının da farkındaydım.

Onun suskunluğu bile odanın içinde yankılanıyordu sanki.

Sanem devam etti. "Doğum günün yaklaşıyor diye kendini böyle içine kapatman.... bu hiç adil değil. Kendine haksızlık ediyorsun."

"Ben sadece..." dedi Maysa, ama cümleyi tamamlamadı. Tam orada sustu.

Ve o sessizlik... bir şeyin kırıldığını değil, zaten kırık olan bir şeyin daha da sessizleştiğini hissettirdi bana.

Sanem'in sesi biraz yumuşadı bu kez. "Biliyorum," dedi. "Ama o gün senin hayatında sadece kötü bir tarih değil Maysa."

Kısa bir süre için duraksamıştı Sanem. Sanki doğru kelimeyi seçmeye çalışıyordu. "Ayrıca o gün senin doğum günün."

Maysa'nın nefesi değişti. Bunu duyduğunda bile içinin nasıl çekildiğini hayal edebiliyordum, yüzünü görmesem de.

Sanem devam etti. "Evet, o gün annenin sizden gittiği gün... bunu ikimiz de biliyoruz. Ama o günü sadece onun gittiği gün gibi yaşarsan... bu kendini o güne mahkum etmekten başka hiçbir şeye yaramaz."

O cümle odanın içine çivilendi sanki. Ben kapının dışında, hareketsizdim. Sanki ayaklarım zemine değil de o cümlenin ağırlığına basıyordu.

Maysa'nın sesi çok kısık çıktı bu sefer. "Ben zaten o günden çıkamadım ki hiç..."

Bir cümle. Ama insanın içine çöken türden. Sanem hemen karşılık vermedi. O da susmuştu. O kadar zor bir durumdu ki, nasıl teselli edesin?

Sonra daha dikkatli bir sesle konuştu. "Çıkamadın değil, çıkmak istemedin, ya da bunu sürekli tek başına yaşamak istediğin için çıkamadın..." Sanem o kadar haklıydı ki...

"Takvimin yaprakları bu günlere geldiğinde, Esat bile gözüne görünmüyor Maysa," Sanem'in son söyledikleriyle, put gibi kesildiğimde, benimle ne ilgisi vardı diye düşünmeden edemiyordum.

"Üç buçuk yıldır, Allah'ın her günü, Esat diye diye kafamı şişiren sen, doğum günün geldiğinde sus pus oluyorsun." Sanem'in Maysa'yı güldürmek için dediği kesindi bu şeyleri. Zira ses tonundaki alay, Maysa'nın keyfinin yerine gelmesi için uğraştığını ele veriyordu.

Fakat ben ne alaka? Üç buçuk yıldır neden sürekli beni konuşmuşlar ki? Aklıma gelen ihtimal kalbimin tam orta yerinde bir yangının oluşmasına neden olmuştu saniyeler içinde.

"Belki Esat'la konuşsan? İçini boşaltsan ona hafiflersin. Sen onunla çok mutlusun, bir gülse tüm yüklerinden arındığını söylemiyor musun hep?" Aman Allah'ım. Gevşeyen vücudumla istemsiz olarak duvara yaslandım. Neler duyuyordum ben böyle.

"Bak beni ne kadar çaresiz bıraktın ki, seni güldürmesi için Esat'la konuş diyorum. Hem de hiç kıskanmadan," Sanem'in son dedikleri üzerine Maysa nihayet hafifçe kıkırdamıştı. Fakat ben, allak bullak olmuştum saniyeler içinde.

"Off, Sanem, bu durumda bile güldürdün ya beni. Pes." Maysa'nın sitemiyle, Sanem zafer kazanmışlıkla gülmüştü.

"Ha şöyle papatyam, bu arada Esat demişken aranız nasıl?" Diye sorduğunda, Maysa'nın sesli bir şekilde iç çekişini duymuştum.

"Aramız iyi aslında. Yani bir sorun yok," diye gevelemişti Maysa.

"Hiç açılmayı düşünmüyor musun ona? Yani evlenmeden önceki düşüncelerini biliyorum zaten. Fakat senin üç buçuk yıldır aşık olduğun Esat'la evlendikten sonraki Esat iki ayrı kişi gibi. Ondaki bu değişimler ki, ben bile fark ediyorum, düşüncelerini değişti mi hiç?" Sanem'in dedikleri beynimde çınlayıp duruyordu.

Senin üç buçuk yıldır aşık olduğun Esat... Aman Allah'ım. Maysa bana aşıktı. Hem de yıllardır.

"Düşünmüyorum Sanem. Dediklerinde haklısın, ama ben üç buçuk yıldır belki bir gün o da bana aşık olur umuduyla yaşıyorum, bir itiraf demek her türlü cevabı duymaya hazır olmak demek, ben olumsuz bir tepkiye hiç hazır değilim." Maysa'nın son dedikleri vücudumda deprem etkisi oluşturduğunda belgeyi almayı siktir ederek, hızlıca merdivenlere ilerlemiş, bir an önce kendimi dışarı atmak istemiştim. Daha fazla duymaya gücüm yoktu.

(Flashback sonu.)
*******************

İşte sabah olanlardan sonra, tüm gün düşünüp durmuş, arazilere bile doğru düzgün odaklanamamıştım. En son bizimkileri de arayarak, kendimi buraya atmıştım.

Beni düşüncelerimin arasından çekip çıkaran şey yine arkadaşlarımın tepkileri olmuştu. Onlar kendilerine bira söylerken, benim de biten biramın yerine yenisini söylemişlerdi.

Murat kaşlarını hafifçe kaldırarak bana baktı. O alaycı ifade hâlâ yüzündeydi ama gözlerinin içinde daha dikkatli, daha ölçülü bir şey vardı.

"Oğlum sen bayağı gitmişsin," dedi birasını masaya bırakırken. "Şu hâline bak."

Miran da sandalyeye iyice yayılmış, dirseklerini masaya koymuştu.

"Yok yok," dedi başını iki yana sallayarak. "Bu bildiğimiz Esat değil. Bu... başka bir versiyon."

Gözlerimi devirdim ama itiraz etmedim. Çünkü haklıydılar.

"Abartmayın," dedim kısa kesmeye çalışarak.

Murat hemen atladı.

"Abartmıyoruz," dedi. "Sen normalde iki birayla böyle düşünceli moda girmezsin."

Düşünceli bir şekilde bardağımdan bir yudum aldım ama bu sefer gerçekten bir şey hissettim. O acı tat... içimdeki karışıklıkla garip bir şekilde uyumluydu.

"Sadece..." dedim, cümleyi toparlamaya çalışarak. "Kafam karışık biraz."

Miran kaşlarını kaldırdı. "Biraz mı?"

Göz ucuyla ona baktım. "Tamam, bayağı karışık," dedim istemsizce.

Murat hafifçe gülümsedi. "Heh, şimdi oldu," dedi. "Devam et."

Kısa bir an için duraksayarak, genzimi temizledim.

Onlara Maysa'nın hislerinden bahsedemezdim. Sabah duyduklarımı... o konuşmayı... o kelimeleri... hayır. Bu benim anlatabileceğim bir şey değildi. Ne bana aitti ne de onlara. Bu... Maysa'ya aitti. Onun özeliydi. Ve ben o sınırı aşacak biri değildim.

Derin bir nefes aldım. "Maysa'ya karşı bir şeyler hissettiğimi fark ettim," dedim sonunda. Kendi hislerimden bahsetmem gerekiyordu ama. Yoksa bu durumun içinden bir türlü çıkamayacaktım.

İkisi de aynı anda bana bakmıştı şaşkınlıkla.

Miran hafifçe öne eğildi. "Vay ebesinin düğünü," dedi. "Bunu senden duyacağımız günleri de görecekmişiz." Miran ve her zamanki abartılı tepkileri diye geçirdim içimden.

Murat ise her zamanki gibi daha sakindi. "Eee?" dedi. "Sorun ne o zaman?"

Gülümsedim ama o gülümseme yarım kaldı. "Sorun şu ki..." dedim yavaşça, "aslında bilmiyorum."

İkisi de sustu. Bu sefer gerçekten sustular. Çünkü ne demek istediğimi anlıyorlardı. Miran başını hafifçe yana eğdi. İkisi de, beni ve yaşadıklarımı çok iyi biliyorlardı.

Murat birasını eline aldı, ama içmeden önce bana baktı. "Korkuyorsun," dedi düz bir şekilde.

İnkâr edebilirdim. Ama etmedim. "Evet," dedim.

Bu kadar basitti. Bu kadar netti.

Miran hafifçe güldü. "Yani o buzdan duvarlarını kırarak, normal bir insana dönmüşsün," dedi.

Başımı kaldırıp ona baktım. "Ne demek bu?"

"Şu demek," dedi omuz silkerek. "İnsan sevdiği şeyden korkar. Kaybetmekten korkar. Saçma kararlar vermekten korkar. Sen de korkuyorsun işte."

Murat araya girdi. "Ama şu da var," dedi daha ciddi bir tonla. "Senin korktuğun şey sadece bu değil."

Gözlerim istemsizce ona kaydı. Murat bakışlarını kaçırmadan devam etti. "Geçmişin," dedi. "Onu da biliyoruz."

Sonuna kadar haklı olmaları, gerçekleri bir başkasının ağzından duymak, okkalı bir tokat gibi çarpıyordu suratımın ortasına.

Miran da ciddileşmişti artık. "Bak," dedi. "Hepimiz ne yaşadığını biliyoruz. Ama şu da bir gerçek ki... herkes aynı değil. Hele Maysa, o hiç kimseye benzemiyor. Onu en iyi sen tanıyorsun zaten"

Maysa, gerçekten de kalbiyle, ruhuyla nadide bir çiçek gibiydi. Kimselere benzemiyordu. O kadar özel bir kadındı ki... onu tarif etmek için doğru kelimeyi asla bulamıyordum. Özel olduğu kadar da güzeldi...

Murat başını sallayarak araya girdi. "Aynen öyle," dedi. "Sen bir kere yanıldın diye... hayat boyu aynı şey olacak diye bir kural yok."...

*****

Direksiyonu kavrayan ellerim, bardan çıktığım andan beri ilk kez gerçekten bir şeye tutunmuş gibiydi. Motorun sesi, yolun uğultusu... hepsi arka planda kalıyordu. Şehrin ışıkları camdan içeri süzülürken, önümde uzayan asfalt sanki sadece yolu değil, kafamın içindeki düşünceleri de ileriye doğru sürüklüyordu.

Murat'ın en son dedikleri hâlâ kulaklarımdaydı.

"Ya o adımı atacaksın ya da ömrün boyunca 'acaba' diyeceksin."

Acaba...

Bu kelime insanın içine sinsice yerleşen türdendi. Sessizdi ama rahatsız ediciydi. Cevap vermeden durmayan bir soru gibi.

Bir elimle direksiyonu kontrol ederken diğer elimle çenemi sıktım istemsizce. Gözlerim yolda ama zihnim başka bir yerdeydi. Miran'ın söyledikleri, Murat'ın bakışları... hepsi birbirine karışmıştı.

"Sen bir kere yanıldın diye... hayat boyu aynı şey olacak diye bir kural yok."

Haklıydılar. Ama mesele sadece korkmak değildi benim için.

Mesele... bir daha aynı yerden kırılma ihtimaliydi. Selen. Cihan.

O anlar, o görüntüler, o his... hâlâ içimde bir yerlerde duruyordu. Eskisi kadar can yakmıyordu belki ama izleri silinmemişti. İnsan bir kere güvendiği yerden yıkılınca, ikinci kez aynı cesareti bulmak kolay olmuyordu.

Ama sonra... Maysa geldi aklıma. Onun gülüşü.

Bir şeye heyecanlanınca kontrolsüzce konuşması... saçmalaması... kendini bile güldüren o hâli. Gülümsediği an yanağında oluşan çukuru. Sahi ne ara ezberlemiştim ben bu küçük kadını?

Ve son birkaç gündürki hâli... Sessizliği. İçine kapanışı. O zoraki gülümsemeleri.

Direksiyonu biraz daha sıkı kavradım. Sabah duyduğum o konuşma zihnime yeniden düştü.

Maysa'nın o kısık sesi... "Ben zaten o günden çıkamadım ki..."

İçimde bir şey o cümlede takılı kalmıştı. Maysa'nın derdi benim de derdim olmuştu artık. O mutlu olunca mutluydum, üzgün oluncaysa dünyaları yakıp yıkasım geliyordu.

Sanki o gün, doğum günü... sadece onun değil, benim de durduğum bir yer olmuştu artık.

Ve belki de ilk kez... Onu oradan çıkarma isteği, kendi korkularımdan daha ağır basıyordu.

Nefes verdim yavaşça. Camdan dışarı baktım bir an. Gece şehri akıp gidiyordu yanımdan. Işıklar, gölgeler, geçip giden arabalar... herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.

Ben ise...İlk kez nereye gitmem gerektiğini gerçekten biliyordum. Maysa.

O ismi içimden geçirmek bile artık farklı hissettiriyordu. Daha net. Daha gerçek. Ve kaçınılmaz.

Başımı hafifçe geriye yasladım koltuğa. Murat haklıydı. Ben o adımı çoktan atmıştım. Sadece kabul etmemiştim. Ama artık... kaçacak bir yerim yoktu.

Ve belki de kaçmak istemiyordum. Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. İstemeden.

Çünkü zihnimde başka bir düşünce beliriyordu.

Doğum günü. Bir Eylül. Onun kaçtığı gün. Onun sustuğu gün. Onun... içine çekildiği gün.

Ve tam da bu yüzden... Belki de en doğru gün oydu. Bir şeyleri değiştirmek için. Onun için o gün hep bir eksiliş olmuştu. Ama belki...ilk kez bir başlangıca dönüşebilirdi. O günün yükünü hafifletirdi ona. O gün hayatımızda yeni bir sayfa açarak, yeni günlere yeni umutlarla uyanmamıza vesile olurdu.

Direksiyonu düzeltirken gözlerim yolda ama zihnim artık daha sakindi. Karar verilmişti. Net. Kesin. Maysa'ya söyleyecektim. Her şeyi. Ama öyle alelade bir anda değil. Onun için en zor olan günde. Çünkü o günün anlamını değiştirmek istiyordum. Onun için. Ve belki biraz da... kendim için.

İçimden, farkında bile olmadan bir düşünce daha geçti. Sanem ve Maysa.

Eğer o konuşmayı duymasaydım... Belki hâlâ inkârın içinde dolanıyor olacaktım. Belki hâlâ kendimden kaçıyor olacaktım.

Ama şimdi... ilk kez bu kadar net görüyordum her şeyi. Ve bu garip bir şekilde... minnet duygusu bırakıyordu içimde.

Kontak anahtarını çevirmeden önce son bir kez durdum. Ellerim direksiyonda. Gözlerim karanlıkta. Ve içimde tek bir cümle: Bu sefer kaçmayacaksın. Ve ilk kez… bu cümle beni korkutmuyordu.

Çünkü artık kendime itiraf edebiliyordum. Ben Maysa'ya aşıktım.

Arabam konağın bahçesinde durduğunda, fazla oyalanmadan içeri geçtim. Saat neredeyse gece on ikiye geliyordu. Murat ve Miran'la konuşmaya o kadar dalmıştık ki, zamanın nasıl geçtiğini bile fark etmemiştik. En son İpek'in Murat'ı araması üzerine, saatin farkına varmıştık.

Sessiz olmaya özen göstererek içeri girdiğimde merdivenleri de yavaş yavaş çıkmıştım. Zira herkes uyuyordu ve bu saatte kimseyi uyandırarak endişelendirmek istemiyordum.

Maysa'nın da uyuyor olma ihtimaline karşılık odanın kapısını yavaşça açarak içeri girdiğimde, bakış açıma ilk giren şey, Maysa'nın yatak başlığına yaslanarak yarı oturur pozisyonda bana bakan gözleriydi. Yatağı açmış, pijamalarını bile giymişti ama uyumamıştı. Odanın da ışığı loştu. Zira ışık kapalı olsa da, komodinin üstündeki lamba yanıyordu.

"Uyumadın mı sen?" Diye sorduğumda, Maysa pür dikkat beni izliyordu. Muhtemelen tüm günün yoğunluğuyla dağılmış durumdaydım.

"Seni bekledim, yani geç kalınca endişelendim, hatta biraz daha gelmeseydin arayacaktım." Sesi gerçekten de endişelendiğinin habercisi olduğunda içimden kendime küfürler ettim. Keşke arayıp ona haber verseydim diye düşündüm. Boşu boşuna endişelenmişti.

"Murat ve Miran'la görüştük işlerden sonra, sohbet sohbet üzerine olunca, zamanın nasıl geçtiğini anlamamışız." Açıklama yaptığımda, Maysa masmavi gözleriyle pür dikkat beni izliyordu.

"Anladım," kuru bir sesle dediğinde iç çektim.

"Kısa bir duş alıp, rahat bir şeyler giyinip geleceğim," dediğimde dolabın önüne ilerleyerek rahat, lacivert renk eşofman takımımı ve temiz iç çamaşırları aldım. Banyoda değişecektim üzerimi duş sonrası.

Sonrasında banyoya girerek hızlıca işlerimi halletmiş, kısa bir duş alarak üstümü de değiştirmiştim.

Saçlarımın ıslaklığını kabaca havluyla kuruladıktan sonra banyodan çıktığımda, Maysa'nın uzansa da, henüz uyumadığını gördüm.

Ben de yavaş hareketlerle yatağın diğer tarafına uzandığımda, yüzümü ona taraf döndüm.

"Esat," melodik sesi kulaklarımı doldurduğunda dikkatlice onu izliyordum. Sesi gibi göz bebekleri de titriyordu ve bu durum benim canımı fazlaca sıkıyordu.

"Söyle güzelim," dedim olabildiğince sakin bir ses tonuyla. Ona çok uzun zamandır, tamamen içimden geldiği için böyle sesleniyordum.

"Yarın otuz bir ağustos, sonraki gün ise bir eylül," tutuk sesiyle diyerek duraksadığında gözlerini kaçırmıştı.

Bu durumuna daha fazla dayanamayarak, sır üstü uzandım ve kolumu onun uzanması için açtım.

"Gel yanıma," dediğim anda sanki vücudu bu komutu bekliyormuş gibi bana yaklaşarak başını göğsüme koyduğunda kolumla onu omuzundan sardım ve saçlarının mis kokusunu içime çekerek, öpücük iliştirdim telleri arasına.

"Yarın beni köye götürür müsün? Annemin mezarına gitmek istiyorum," yutkunarak dedikleriyle onu daha da sarmaladım.

"Götürürüm tabii ki de, nereye istersen," dediğimde iç çekişi doldurmuştu kulaklarımı.

"Ama sonrasında konağa dönmeyelim, ne olur." Sesinin titremesinden ağlayacağını anladım ve boşta kalan elimi yüzüne yerleştirerek tenini sevdim.

"Dönmeyiz güzelim, sen nereye istersen oraya gideriz. Ama ağlama ne olur, sesin de titremesin." Diyerek tekrar tekrar saçlarına öpücükler bıraktım. O ise karşılığında kolunu karnımın üstüne atarak sarılmıştı bana.

"Nereye gidersek gidelim, fark etmez, bir eylüle geçen gece, bir eylül günü konakta olmak, babamla iletişimde olmak istemiyorum." Ah benim güzelim, yanan canını sevdiğim.

Babasıyla arası her ne kadar eskisi kadar katı olmasa da, bir eylül ikisi için de çözülmemiş düğüm gibiydi ve Maysa'nın neden kaçmak istediğini de anlıyordum.

"Çiftlik evine gideriz, hem Gece'yi de seversin." Tamamen morali birazcık düzelsin diye demiştim ama saniyeler dakikalara ulaşsa da, dediklerim üzerine cevap vermemeyi tercih ederek sessizliğe gömülmüştü...

Ben ise ne yapacağımı bilemediğim için, yüzünü okşamaya ve saçlarını öpmeye devam ettim bir süre daha. Başka nasıl teselli edeceğimle ilgili hiçbir fikrim yoktu...

 

 

 

*****

16.04.2026

Huhhhh! Bitirdik bir bölümü daha.

Esat'ın duygularını, farkındalığını nasıl buldunuz?

Bundan sonra ikisi için de yepyeni bir dönem başlayacak diyebiliriz.

Yıldızı parlatarak oy vermeyi ve kıymetli fikirlerinizle yorum yapmayı unutmayın lütfen.

Sağlıcakla kalın.❤️

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 16.04.2026 02:46 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...