35. Bölüm
Parvin Ağardan / Maysa (Tamamlandı🎈) / Bölüm: 34

Bölüm: 34

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

Merhabalar çok sevgili Maysa ailesi.

Nasılsınız? İyi olduğunuzu umuyorum.

Kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu bölümün tamamını Esat'ımızdan okuyacağız.

Bölüm sonu sürpriz yakınlaşmalı :)

Yorumlarınızı ve oylarınızı eksik etmeyin lütfen.

Keyifli okumalar 🎈

Medya: Esat Çapanoğlu
***********************

 

Esat'ın anlatımından:
**************************

Sabah gözlerimi, karnımın tam ortasına saplanan keskin bir ağrıyla açmıştım.

Yüzüm istemsizce buruşurken birkaç saniye boyunca nerede olduğumu bile anlayamadım. Hastane odasının yarı karanlık atmosferi, perdelerin arasından sızan solgun sabah ışığı, serum kokusuna karışmış ilaç kokuları... hepsi zihnime yavaş yavaş oturuyordu.

Sonra... Göğsümde hissettiğim sıcaklıkla başımı aşağı çevirdim.

Maysa.

Başını göğsüme yaslamış, nefesini tenime bırakacak kadar yakın uyuyordu. Dağılmış saçları koluma yayılmıştı. Bir eli de farkında olmadan karnımdaki morluğun üzerine düşmüştü.

Canımı yakan şey darbenin kendisi miydi, yoksa onun o yaralı haliyle hâlâ bana tutunuyor oluşu muydu, bilmiyordum.

Sessiz bir nefes verdim.

Elini dikkatlice kavrayıp morluğun üzerinden çektiğimde içimde tuhaf bir sızı dolaştı. Sanki bedenimdeki her yara, onun parmakları değdiği anda daha çok hissediliyordu.

Ama mesele acı değildi. Mesele korkuydu. Dün yaşananlar zihnime yeniden dolmaya başladığında bedenim istemsizce gerildi. O depo ve o karanlık. Maysa'nın boğazındaki bıçak. Gözlerimin önünde ölümle burun buruna gelişi...

Ve benim hiçbir şey yapamayışım. Bir adam için bundan daha ağır bir çaresizlik olabilir miydi bilmiyordum. Kollarım bağlanmıştı ama asıl zincirlenen ruhum olmuştu o an.

Çünkü sevdiğin kadın ölmek üzereyken nefes alabilmek bile insana suç gibi geliyordu.

Gözlerimi kapattım. Hâlâ duyabiliyordum o sesi. Maysa'nın acıyla çıkan nefesini. Çakan silah seslerini. Kendi çırpınışımı.

O anki sesim hâlâ kulaklarımdaydı. Bir insanın korkusu sesine ancak bu kadar yansıyabilirdi herhalde.

Ya Murat'la Miran yetişemeseydi? Ya polis birkaç dakika geç kalsaydı? Ya o bıçak biraz daha bastırılsaydı?

Zihnim ihtimalleri düşündükçe içimdeki öfke büyüyordu. Öyle bir öfkeydi ki... insanın damarlarını içeriden yakan türden.

Ama bütün öfkenin altında başka bir şey vardı. Kaybetme korkusu. Maysa'sız kalma korkusu. O olmadan yaşamaya devam etmek zorunda kalma korkusu. İşte o düşünce beni paramparça etmeye yetiyordu.

Başımı hafifçe eğip saçlarına gömdüm burnumu. Şampuanının hafif kokusuna karışan o kendine özgü sıcak ten kokusu ciğerlerime dolduğunda gözlerimi kapattım. İnsan bazen bir kokuda bile huzur bulabiliyormuş. Ben bütün huzurumu bu kadında buluyordum.

Parmaklarımı yavaşça yanağına götürdüm. Dün o şerefsizin vurduğu yer hâlâ hafif kızarmıştı. Dudak kenarındaki küçük çatlak bile içimi acıtmaya yetiyordu. Canı yanar korkusuyla dokunmaya bile kıyamadığım kadının yüzünde darbe izleri vardı.

Ve ben... Bunu unutmayacaktım. Asla.

Başparmağımla dudaklarının kenarını usulca okşadım. Sanki biraz sert dokunsam yeniden incinecekmiş gibi dikkatliydim.

Sonra eğilip alnıyla saçlarının birleştiği yere dudaklarımı bastırdım. Uzun uzun, derin bir nefes alarak. Sanki hâlâ yanımda olduğuna kendimi ikna etmeye çalışır gibi...

Maysa hafifçe kıpırdandı. Kirpikleri titredi önce. Sonra yavaşça gözlerini araladı.

Uykulu bakışları birkaç saniye beni seçmeye çalıştı.

"Esat..." Sesi hâlâ yorgundu.

Allah'ım. Adımı onun ağzından duymak bile nasıl böyle içimi titretebilirdi?

"Esat'ın canı," diye mırıldandım istemsizce.

Elim hâlâ yanağındaydı. Dokunmayı bırakamıyordum. Sanki bırakırsam yeniden elimden kayıp gidecekmiş gibi hissediyordum.

"Günaydın..." dedi çatallı sesiyle.

Gülümsedim. Ama o gülümsemenin altında hâlâ dünün korkusu vardı.

"Günaydın güzelim." Eğilip alnını yeniden öptüm.

Belki yüz kere öpebilirdim onu. Yine yetmezdi. Çünkü insan sevdiğine doyamıyormuş. Hele dün böylesi bir korkuyu yaşadıktan sonra...

"Kalkmama yardımcı olur musun?" dediğinde daha çok benim kalkıp ona yol açmamı istiyordu.

Önce başını göğsümden ayırıp yavaşça yastığa yasladım. Sonra kendim, yataktan kalkarak ayakkabılarımı geçirdim ayağıma.

Bedenim hâlâ ağrıyordu ama umurumda bile değildi.

Maysa oturur pozisyona gelir gelmez yüzü buruşturdu. Eli refleksle boğazına gitti.

İçim anında sıkıştı. "Güzelim," dedim hemen, "ani hareket yapma lütfen."

Başını hafifçe salladı. "Tamam... dikkat ederim."

Etmeyeceğini biliyordum. Çünkü Maysa canı yansa bile belli etmemeye çalışan insanlardandı.

Tam o sırada kapı açıldı. Doktor ve hemşire içeri girdiğinde istemsizce biraz daha Maysa'ya yaklaştım. Doktor kısa kontroller yaptıktan sonra taburcu olabileceğimizi söyledi ama Maysa'nın boğazını zorlamaması konusunda özellikle birkaç kez uyardı. Ben her cümleyi dikkatle dinliyordum. Sanki en ufak şeyi kaçırırsam ona yeniden zarar gelecekmiş gibi.

Bu arada Murat da gelmiş, bize temiz kıyafet getirmişti. Şimdi o çıkış işlemlerini halletmeye gitmişti. Kızların da yardımlarıysa ise, evdekilere bu durumlardan bahsetmemiştik. Herkes ben ve Maysa'yı ufak bir kaçamak için çiftlik evinde sanıyordu. Şimdi yine çiftlik evine gidecektik, yüzümüz biraz toparlayana kadar orada kalmamız gerekiyordu.

Maysa'nın kıyafetlerini yatağın kenarına bırakırken ben de kendi kıyafetlerimi aldım.

"Yardım edeyim mi giyinmene?" diye sordum ona.

Biliyorum, hayır diyecekti. Yine de sormadan duramazdım.

Gözlerini bana çevirdi. Yorgundu. Ama hâlâ dünyanın en güzel kadınıydı gözümde.

"Gerek yok sevgilim, teşekkür ederim." Demişti usulca, tam da tahmin ettiğim gibi.

Başımı salladım. "Ben banyoya geçiyorum o zaman. Eğer boğazın acırsa hemen seslen bana."

Gözlerini devirdi hafifçe. O bakışı görünce içimden gülmek geldi. Daha yeni ölümden dönmüş olsak bile Maysa hâlâ Maysa'ydı.

"Tamam Esat." dese de çağırmayacağını da biliyordum. Çünkü onu artık kendimden bile iyi tanıyordum.

Banyoya geçtiğimde aynadaki halime baktım birkaç saniye. Morarmış yüzüm. Dikişler. Kuruyan kan izleri. Sonraısndaysa kendimi toparlayarak, üstümü değiştirmiştim.

Çıkış işlemleri tamamlandığında Murat arabayı getirmek için önden gitmişti.

Ben ise Maysa'nın yanında, olabildiğince yavaş yürüyordum.

"Güzelim, kucağıma alayım mı seni?" dediğimde kaşlarını çatmıştı.

"Esat, ben iyiyim. Bacağımı sakatlamadım ki, yürüye biliyorum. Ayrıca sen de benimle birlikte yaralandın, lütfen beni düşündüğün kadar kendini de düşün," demişti haklı olarak. Ama bilmediği bir şey vardı ki, o iyi olunca ben zaten iyi oluyordum. Onun iyiliğini düşünmekle kendi iyiliğimi de düşünüyordum aslında ben...

Derin bir nefes verip kolumu ona uzattım. "Tamam. O zaman böyle yürüyelim."

Koluma girip bana yaslandığında içimde garip bir huzur yayıldı. Birbirimize tutunarak yürüyorduk. Yaralıydık. Yorgunduk. Kırılmıştık belki. Ama birlikteydik. Ve bazen insanı hayatta tutan tek şey bu oluyordu.

******

Aradan geçen iki hafta boyunca hayat normale dönmüş gibi davranmıştı. Ama sadece davranmıştı.

Çünkü bazı şeyler vardır; dışarıdan bakınca kapanmış yara gibi görünür ama altındaki et hâlâ sızlıyordur. Benim için de tam olarak öyleydi. Maysa'nın boynundaki ince sargı artık çıkmıştı belki ama o çakının tenine değdiği an, hâlâ geceleri gözlerimi kapattığım anda beynimin içine saplanıyordu.

Bazen gece yarısı uyanıyordum. Yanımda uyuyan kadının nefes alışını dinleyip sadece birkaç saniye geç kalınması ihtimaliyle boğuluyordum. Birkaç saniye... İnsan bazen bir ömrü birkaç saniyeyle kaybedebilirmiş, bunu öğrenmiştim.

Aradan geçen iki hafta, kimsenin içindeki öfkeyi eksiltmemişti. Polisler ifadeleri almış, olay yerine dair tutanaklar tutulmuş, hastane raporları dosyaya eklenmişti. Cihan'ın adamları gözaltına alınmıştı ama işin en sinir bozucu tarafı şuydu; Hiçbiri konuşmamıştı. Hepsinin ağzındaki o ezberlenmiş cümleler, kirli bir duvarın üstüne aceleyle çekilmiş boya gibiydi. Altındaki çürümüşlük hâlâ görünüyordu.

Sanki hepsi aynı ağızdan yemin etmiş gibiydi. Cihan'ın adını vermediler. Ne tehditte... Ne saldırıda... Ne de o gece yaşananlarda. Ama herkes biliyordu. Bu işin arkasında kim olduğunu anlamak için mahkemelik olmaya gerek yoktu. Savcı dosyayı "kasten adam öldürmeye teşebbüs" üzerinden yürütüyordu artık.

Toplantı odasının ağır havası bile son günlerde üzerimize çöken gerginliği taşıyordu sanki. Masanın üstünde açık dosyalar, yarım kalmış kahveler vardı ama kimsenin gerçekten işle ilgilendiği yoktu.

Murat elindeki kalemi masaya vurup duruyordu. Miran camın önünde durmuş, sigara içmemek için kendini zor tutan biri gibi çenesini sıkıyordu. Ben ise önümde duran dosyaya bakıyor gibi yapıyordum ama aklım tamamen başka yerdeydi.

Masamın üstündeki şirket telefonu çaldığında, düşüncelerimden arınarak telefonu kavradım.

"Efendim," dediğimde bakışlarım Murat ve Miran'ın üzerinde oyalanmıştı. Onlar da bana bakıyordu.

"Esat bey, Cihan Bektaşoğlu isimli bir beyefendi sizinle görüşmek istiyor, müsait misiniz acaba?" Gülsüm Hanım'ın sesi kulaklarımda yankılandığında, bu tanıdık isimle çenem anında kasılmıştı vücudumu ele geçiren sinir sebebiyle.

"Cihan Bektaşoğlu mu?" Murat ve Miran'a bakarak bilerek yinelediğimde, onlar da saniyeler içinde benden farksız bir duruma düşmüştü. Kaşlar çatılmış, çeneler kasılmıştı.

"Evet efendim. Müsait misiniz?" Yineleyen kadınla derin bir nefes aldım.

"Gelebilir." Diyerek telefonu kapattığımda, Murat deliye dönmüş gibi burnundan solumaya başlamıştı.

"Hangi yüzle gelmiş bu?" Dediğinde haklılığı karşısında bir şey diyemedim. Çünkü şu an ziyadesiyle karmaşıktım.

Kapı çaldığındaysa hiçbirimiz dönüp bakmadık bile. Saniyeler içinde kapı açılmış ve içeri giren kişiyle odadaki hava bir anda değişmişti.

Cihan.

Siyah gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıvalıydı. Her zamanki gibi düzgündü dış görünüşü. Her zamanki gibi kontrollü.

Ama gözleri... İnsan bazen birinin gözlerine baktığında orada akıl değil, yara görürdü. Onunki tam olarak öyleydi.

Cihan kapıyı arkasından yavaşça kapattı. Ardından hiçbir şey olmamış gibi hafifçe gülümsedi. "Misafir kabul ediyor musunuz hâlâ?"

Murat sandalyesini sertçe geriye itti. "Senin burada ne işin var lan?"

Cihan bakışlarını ondan bana kaydırdı. "Esat'la konuşmaya geldim."

Miran bu kez ağır ağır döndü cama yaslandığı yerden. "Konuşacak yüzün kaldı mı?"

Cihan kısa bir kahkaha attı. Ama o kahkahanın içinde zerre sıcaklık yoktu. "Ne dramatik adamlarsınız."

Ben hâlâ tek kelime etmiyordum. Sadece bakıyordum ona. Çocukluğumu... Gençliğimi... Beraber kavga ettiğimiz günleri... Omuz omuza yürüdüğümüz yılları düşünüyordum istemsizce.

Bir insan ne zaman bu kadar yabancı olurdu?

Cihan sonunda gözlerini bana dikti. "Sen de bir şey desene Esat."

Çenem sertleşti. "Ne duymak istiyorsun?"

O birkaç saniye sustu.

Sonra yavaşça yürüyüp masanın karşısındaki sandalyeye oturdu. Sanki hâlâ burada hakkı varmış gibi rahat hareket ediyordu. "Beni suçladığını duydum."

Murat sinirle güldü. "Ulan hâlâ utanmadan..."

"Ellemeyin." Diye sesimi yükselttim. Sesim sert çıktığında ikisi de sustu.

Sonra gözlerimi Cihan'dan ayırmadan konuştum. "Suçlamıyorum."

Kaşı hafif kalktı. "Emin misin?"

"Eminim." dedim soğuk bir sesle. "Çünkü suçlamak için şüphe gerekir. Bende şüphe yok."

Başını hafif yana eğdi. "Kanıtın var mı?" Zaten ses tonundan ve tavırlarından her şeyin gayet farkında olduğunu belli ediyordu. Amacı kesinlikle beni çileden çıkarmaktı.

"Henüz yok." Dedim ben de gözlerimi ona dikmeye devam ederken.

"E o zaman?" Yemin ederim bunda olan genişlik kimsede yoktu.

Sandalyeden yavaşça kalktım. Odada çıt çıkmıyordu artık.

Adım adım ona yaklaşırken gözlerini kaçırmadı benden. Ama ben onun nefesinin bile değiştiğini fark edebiliyordum. Çünkü Cihan'ı tanıyordum. Belki buradaki herkesten daha iyi tanıyordum.

Tam karşısında durduğumda alçak sesle konuştum.

"Maysa'nın boğazına çakı dayandığında..." dedim yavaşça, "adam bana senden selam getirdiğini söyledi."

Cihan birkaç saniye bana baktıktan sonra dilini yanağının içine bastırdı.

"Tesadüf." Demek ki beyefendi oyunlarına devam edecekti.

Bir anda güldüm. Ama öyle normal bir gülüş değildi. İnsanın sinirden güldüğü anlar vardır ya... Tam olarak öyleydi.

"Tesadüf ha..." dediğimde bir adım daha yaklaşmıştım ona.

"Çocukluğumdan beri aynı masaya oturduğum adamın sesini tanımayacak kadar aptal mı sanıyorsun beni?" Sesimi yükseltmiştim bu kez. Artık çileden çıkmak üzereydim.

Bu kez yüzündeki gülümseme tamamen silinmişti.

Murat dayanamayarak araya girdi. "Sen hasta mısın lan?" diye bağırdı. "Kadının boğazını keseceklerdi!"

Cihan aniden ona döndü. "Kadın mı?" dedi sertçe. "Ben yıllardır ne kaybettim biliyor musunuz siz?"

Miran duydukları üzerine kaşlarını çattı. "Ne anlatıyorsun sen?"

Cihan histerik bir kahkaha atarak ayağa kalktı. Ve içindeki o çürümüş öfke yüzeye çıkmaya başladı.

"Çocukluğumuzdan beri herkesin dilinde Esat vardı." dedi dişlerinin arasından. "Esat şöyle başarılı. Esat böyle zeki."

Dedikleri sonrasında, gündüz gözüyle bile, kapkaranlık olan bakışlarını üzerime dikmişti.

"Babam bile seni örnek gösteriyordu bana." dedi gözlerimin içine bakarak. "Kendi oğlundan çok seni seviyordu sanki."

Odanın içindeki hava bile ağırlaşmıştı sanki artık.

Cihan devam etti. "Ne yaptıysam seni geçemedim." Dedi alçak sesle. "Okulda... işte... hayatta..."

Gözleri öfkeyle parladı. "Selen bile seni unutamadı."

Çenem sertleşti. "Konuyu Selen'e getirme." Diye hiçte nazik olmayacak bir uyarı yaptım.

"Niye?" diye güldü acı acı. "Yanlış mı söylüyorum? Kadın benimle kaçtı. Benimle yaşadı. Ama sizin adınız hiç düşmedi dilinden."

Murat tiksinmiş gibi baktı ona. "Sen kafayı yemişsin."

"Evet!" diye bağırdı Cihan bir anda. "Yedim!"

O an odadaki herkes sustu. Çünkü ilk kez maskesi tamamen düşmüştü. Yıllardır içinde biriktirdiği o aşağılık kompleksi, o kıskançlık, o çarpık öfke artık saklanmıyordu.

Bana bakarken gözlerinde dostluktan kalan en ufak kırıntı bile yoktu artık.

"Bir kez..." dedi nefes nefese, "sadece bir kez senin düştüğünü görmek istedim."

Yutkundum. Sonra sakin ama buz gibi bir sesle konuştum. "Ben düşsem ne olacaktı Cihan? İçindeki eksiklik kapanacak mıydı?"

Çenesi titredi. Ama ben durmadım. "Eğer Maysa'ya bir şey olsaydı, eğer o ölseydi..." dedim gözlerimi gözlerine kilitleyerek, "seni kendi ellerimle gömerdim."

Dediklerim üzerine Murat'ın nefesi sertleşti. Miran yumruklarını sıktı.

Cihan ise birkaç saniye bana baktı. Sonra dudaklarının kenarı tekrar o rahatsız edici şekilde kıvrıldı. "Ölmedi ama."

O iki kelime, içimde günlerdir biriken öfkenin üstüne dökülen benzin gibi olmuştu.

Bir saniye sonra yakasından tutup onu arkasındaki cama öyle sert savurdum ki çıkan ses bütün odaya yayıldı. Cam titredi. Masanın üstündeki bardak bile sarsıldı.

Murat anında öne doğru atılmıştı yaptığım atak sonrasında. "Esat!"

Ama artık kimseyi duymuyordum. Gözümün önüne sadece Maysa'nın kanlar içindeki hali geliyordu. Boynundan süzülen o kırmızı çizgi... Gözlerini kapatırken dudaklarının titremesi... O anlarda nefesimin nasıl kesildiği...Hepsi bir anda beynimin içinde yeniden canlanmıştı.

Yakasından tuttuğum Cihan'ın yüzüne ilk yumruğu geçirdiğimde burnundan tok bir ses geldi.

Kafası yana savruldu. Ama ben durmadım. İkinci yumruk dudağının kenarını patlattı.

Üçüncüde Murat koluma yapıştı. "Esat yeter!"

Kolumu sertçe çektim. "Karışma Murat!"

Cihan ağzındaki kanı yere tükürdü. Sonra yüzü kan içinde olmasına rağmen yine güldü.

O lanet gülüşü hâlâ devam ediyordu. "Demek yeniden bu kadar seviyorsun..." dedi boğuk bir sesle. "Ne güzel. Ben Selen'den sonra kimseyi almazsın hayatına diye düşünmüştüm."

Bu kez yumruğum çenesine indi. Sandalyeye çarpıp sendeledi.

Miran hızla kapıya gidip dışarıdaki çalışanların içeri girmesini engelledi. Çünkü içeriden gelen sesler artık normal bir tartışmayı çoktan geçmişti.

Ben ise nefes nefese kalmış halde Cihan'a bakıyordum. Selen veya bir başkası hakkında yaptığı yorumlar umurumda değildi. Benim asıl sorunum, bu şerefsiz yüzünden Maysa'nın yaşadıklarıydı. Geçmiş geçmişte kalalı çok olmuştu benim için. Ama Maysa benim hayatım, geleceğimdi. Ona yapılanı affetmezdim.

"Sen benim karımı öldürmeye çalıştın." Sesim öyle sakindi ki aslında ne kadar tehlikeli olduğumu ben bile hissedebiliyordum.

Cihan dudak kenarındaki kanı baş parmağıyla sildi. "Ölmedi ama karın, demin de dedim ya." Pişkin pişkin sırıtıyordu sanki hunharca dayak yiyen o değilmiş gibi.

Bir anda üzerine yürüdüm tekrar. Bu kez yumruklaşma tek taraflı olmadı. Zira Cihan da yakamdan tutup beni itti.

"Sanki sen çok masumsun amına koyayım!" diye bağırdı ilk kez kontrolünü tamamen kaybederek. "Hayatım boyunca herkes seni konuştu! Hayatım sikildi senin yüzünden."

Artık iyice delirdiğinden emin olmuştum. Klinik anlamda, ciddi psikolojik sıkıntıları vardı. Aynı şeyleri tekrarlayıp durması başlı başına travma belirtisiydi.

Murat araya girmeye çalıştı. "Kes sesini lan!"

"Hayır kesmeyeceğim!" diye kükredi Cihan. "Bir kere de beni dinleyeceksiniz!"

Göğsümden itti beni. "Ben ne zaman bir şey başarsam hep senin adın geçti!" dedi parmağını bana doğrultarak. "Babam bile yüzüme baka baka seni överdi!"

Yüzündeki damarlar belirginleşmişti artık. "Esat şöyle adam." dedi taklit eder gibi. "Esat böyle güçlü. Esat şirketi büyüttü. Esat aileyi taşıdı."

Acı acı güldü. "Ben neydim peki ha?"

Onun yaşadığı şey sadece kin değildi. Yıllardır büyüyen hastalıklı bir eziklikti. İnsan bazen kendi karanlığında boğulurdu. Cihan yıllardır orada boğuluyormuş meğer.

"Sen kendini benimle yarıştırdın diye ben suçlu olmadım." dedim sertçe.

Bir anda yakama yapıştı. "Ama hep kazanan sendin!"

Bu kez ben onu ittirdim. "Çünkü ben senin gibi arkadan iş çevirmedim!"

Yeniden birbirimize girdik. Masanın köşesi devrildi.

Cihan yumruğu dudağıma geçirdiğinde ağzımın içinde metalik kan tadı yayıldı. Ama o acı bile içimdeki öfkenin yanında hiçbir şeydi.

Yakasını tutup dizimi karnına geçirdim. İnledi. Sonra tekrar kaldırıp duvara yapıştırdım.

"Neden Maysa?" dedim dişlerimin arasından. "Benimle derdin varsa karşıma çıkardın!"

Cihan'ın gözleri bir an karardı. "Çünkü senin canını en çok onun acıtacağını biliyordum."

İşte o cümle... İçimdeki son kırıntıyı da kopardı.

Yumruğumu tam suratına geçirecekken Murat ve Miran aynı anda bana sarıldı.

"Esat yeter lan!" Diye bağırdı Murat

"Öldüreceksin adamı!" diyen de Miran olmuştu.

Nefes nefeseydim artık. Cihan yere çökmüş halde gülüyordu kanlı ağzıyla. Psikopat gibi.

"Bak..." dedi zor nefes alarak. "İlk kez... ilk kez seni böyle görüyorum..."

Başımı eğip ona baktım. Sonra yavaşça üzerimdeki ceketi düzelttim. İçimdeki öfke hâlâ duruyordu ama artık soğukluğa dönüşmüştü. Keskin bir soğukluğa.

Cihan doğrulmaya çalışırken ona doğru birkaç adım attım. "Beni iyi dinle."

Odada çıt çıkmıyordu artık. "Ben senden şikâyetçi olmayacağım."

Murat şaşkınlıkla bana döndü. "Esat..."

"Karışmayın dedim ya size," dedim gözümü Cihan'dan ayırmadan. Cihan'ın kaşı hafif kalktı.

"Çünkü senin mahkemelerde sürünmen bana yetmez." Diye devam etmiştim kelimelerime.

"Sen bu şehirden gideceksin." Sertçe demiştim, yüzüne tükürür gibi.

Gözleri kısıldı. "Ne?"

"Duydun beni." dedim buz gibi bir sesle. "Geldiğin yere siktir olup gideceksin."

Cihan birkaç saniye bana baktı. Sonra yine o bozuk gülüşü dudaklarına yerleşti. "Beni sürgün mü ediyorsun?"

"Hayır." dedim. "Sana son bir şans veriyorum."

Yavaşça eğilip gözlerinin tam içine baktım. "Çünkü bir daha Maysa'nın adını bile duyarsam... Bir daha Maysa'yı sikik ezikliğine kurban seçersen," dedim alçak sesle, "seni bu şehirden tabutla çıkarırım."

Cihan'ın gözlerinde küçücük de olsa gerçek bir korku görmüştüm savurduğum kelimeler sonrası.

Miran sertçe konuştu ardından. "Defol git buradan."

Cihan ağır ağır doğruldu. Yüzü kan içindeydi artık. Gömleğinin yakası yırtılmıştı. Ama giderken bile dönüp bana baktı.

O bakışta nefret vardı. Takıntı vardı. Yıllardır çürüyen bir ruh vardı.

Kapıya geldiğinde durdu. "Burada bitmedi Esat."

Başımı hafifçe yana eğdim. "Ben çoktan bitirdim."

Cihan birkaç saniye daha baktı bana. Sonra çıktı.

Kapı kapandığı anda odanın içindeki sessizlik ağırlaştı.

Murat derin bir nefes verdi. "Bu adam tamamen kafayı yemiş."

Murat tamamen haklıydı, fakat benim artık tek bir kelime bile edecek mecalim yoktu.

*****

Akşam çoktan çökmüştü şehrin üstüne. Bütün günün ağırlığı omuzlarıma çökmüş halde eve girdiğimde, içimde garip bir yorgunluk vardı. Sadece bedensel değil... insanın ruhunu da tüketen cinsten bir yorgunluk.

Cihan'la yüzleşmek yıllardır kabuk bağlamış bir yarayı zorla yeniden açmış gibiydi.

Bazı insanlar hayatınızdan çıksa bile içinizde bıraktığı kir kolay temizlenmiyordu.

Kravatımı gevşeterek merdivenleri çıktım ağır adımlarla. Ev sessizdi. Aşağıdan gelen hafif tabak sesleri dışında her yer sakindi.

Muhtemelen Maysa odadaydı. Ona sarılmaya ihtiyacım vardı. Sadece birkaç saniye kokusunu içime çekmeyi bile deli gibi istiyordum şu an.

Kapıyı açıp içeri girdiğimdeyse adımlarım istemsiz olarak duraksamıştı. Çünkü karşımdaki manzara hiç ama hiç görmeyi beklediğim bir şey değildi.

Maysa dolabın önünde durmuş, telaşla bir şeyler arıyordu. Dizlerinin biraz üstünde biten beyaz bornozu ince bedenine sarılmıştı sadece. Islak saçlarından hâlâ küçük su damlaları süzülüyor, köprücük kemiklerinden aşağı doğru kayıyordu.

Yeni duş almış olmanın o temiz, ferah kokusu odanın içine yayılmıştı.

Saçlarının uçları sırtına yapışmıştı hafif hafif. Bir anlığına sadece onu izledim. Ve istemsizce yutkundum.

Çünkü o an karşımdaki kadın... aklımı almak için özel bir çaba harcıyor gibiydi. Gerçekteyse rutin işlerini yapıyordu.

Aslında evlendiğimizden beri aramızdaki o ince çizgi hâlâ duruyordu. Birbirimize dokunuyor, sarılıyor, öpüyorduk ama... henüz birbirimize tamamen ait olmamıştık.

Ve Maysa bu konuda hep çekingen olmuştu.

Banyoya bile kıyafetini almadan girmezdi normalde. Bu benim için de geçerliydi.

Çünkü onu zorlamıyordum. Zorlayamazdım da, zira sevgi bazen beklemeyi bilmektir.

Tam o sırada beni fark etti. Başını hızla bana çevirdiğinde elindeki kıyafetler anında yere düştü. Gözleri büyüdü önce. Sonra yanaklarına o tanıdık pembelik yayıldı. Utandı. Öyle güzel utandı ki...

Ama sadece birkaç saniyeliğine. Çünkü hemen ardından yüzü değişti. Bakışları yüzümdeki morluğa, dudağımın kenarındaki ince yaraya kaydı. Ve dünyadaki her şeyi unuttu.

"Esat..." Sesi artık tamamen telaşla dolmuştu.

Hiç düşünmeden bana doğru koştu. Ayak sesleri halının üstünde boğuk boğuk yankılandı.

"Ne oldu sana?" dedi gözleri dolarak.

Parmakları yüzüme dokunduğunda kaşları acıyla çatıldı.

"Yine mi kavga ettin?" diye fısıldadı neredeyse. Ben daha cevap veremeden elimden tutup beni yatağa oturttu.

Üstündeki bornozu, ıslak saçlarını, çıplak bacaklarını tamamen unutmuş gibiydi.

Sadece benimle ilgileniyordu. Telaşla banyoya koşup ilk yardım çantasını aldı. Sonra tekrar yanıma geldiğinde nefes nefeseydi.

Dizlerinin üstüne çöküp yüzümü iki eli arasına aldı. "Canın acıyor mu?"

Başımı hafifçe salladım. "Yok güzelim."

Ama dinlemedi bile. Pamukla yarama dokunduğunda yüzümü istemsiz buruşturdum.

Hemen gözleri bana döndü. "Acıyor işte."

O kadar ciddi söylüyordu ki gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Islak saçlarından bir damla tam boynuna düştü o sırada. Gözüm istemsizce oraya kaydı. Bornozunun gevşek yakasından görünen tenine... Yeni duş almış bedeninin sıcaklığına...

Ve ben gerçekten nefesimi toparlamak zorunda kaldım. Maysa ise hiçbir şeyin farkında değildi.

"Anlat şimdi." dedi kaşlarını çatarak. "Ne oldu?"

Derin bir nefes verdim. "Konuştuk."

Elindeki hareket durdu. "Cihan'la mı?"

Başımı salladım. O an yüzündeki endişe büyüdü. Sessizce her şeyi anlattım. Şirkete gelişini... Yıllardır içinde taşıdığı o hastalıklı kini... Babasıyla ilgili söylediklerini...

Maysa'nın boğazına çakı dayandığını bilmesine rağmen gözünü bile kırpmayışını... Maysa'nın gözleri anlatırken yavaş yavaş doldu.

Yaramı temizleyen eli bile titriyordu artık. "Bu adam gerçekten hasta..." diye mırıldandı.

Başımı hafifçe arkaya yasladım. "Bir daha karşımıza çıkmayacak."

Ama bunu söylerken bile içimde tam bir eminlik yoktu. Sadece böyle olması için elimden geleni yapacaktım.

Maysa pansumanı bitirdikten sonra rahat bir nefes verdi. Sonra tam ayağa kalkacaktı ki bakışlarım yeniden ona kaydı.

Bu kez daha uzun, daha dikkatli.

Ve o an fark ettim. Bornozu hareket ettikçe ince bacakları tamamen ortaya çıkıyordu. Islak saçlarının bazı telleri göğsüne yapışmıştı hâlâ.

Bir süre daha sessizce baktım ona.

Sonra dayanamayarak hafifçe gülümsedim. "Maysa..."

"Efendim," diye mırıldandı ne olduğunu anlamak ister gibi. Bakışlarımın üzerinde oyalandığını fark etmiş olmalıydı.

"Şu an bana yardım mı ediyorsun..." Bakışlarımı yavaşça aşağı kaydırdım. "...yoksa aklımı, başımdan mı alıyorsun?"

Kaşları çatıldı önce. Sonra bakışlarımın nereye kaydığını fark ettiği anda gözleri kocaman açıldı.

Bir saniye.

İki saniye.

Ve sonunda... yüzü kıpkırmızı oldu.

Sanki rüyadan uyanmış gibi hızla bornozuna sarıldı. "Ben... şey..."

Kelimeleri birbirine giriyordu. "Üzerime kahve döküldü de... aceleyle banyoya girdim... kıyafet almayı unutmuşum..."

Utançtan gözlerini kaçırıyordu artık. Ben ise o haline bakıp tamamen tükeniyordum. Çünkü Maysa utanınca daha da güzel oluyordu. Tam geri çekilecekti ki bileğinden tutup kendime çektim.

Küçük bir nefesle dengesi kaybolduğunda sırtı yumuşak yatağa çarptı. Dağılan saçları yastığın üzerine koyu bir dalga gibi yayıldı.

Ben ise bir saniye bile beklemeden üzerine eğildim. Bakışlarımız birbirine kilitlendi. Maysa'nın nefesi hızlanmıştı.

Göğsü her soluk alışında hafifçe yükselip iniyordu. O ince beyaz bornoz, bedenini örtmeye çalışsa da hareket ettikçe teninin sıcaklığını daha belirgin hale getiriyordu sadece.

"Esat..." diye fısıldadı. Sesindeki titrek ton, içimde zaten zar zor tuttuğum bütün duvarları çatlatıyordu.

Bir elim yatağın yanında dururken diğerini yavaşça beline koydum. Parmaklarım bornozun ince kumaşının üzerinden teninin sıcaklığını hissedince istemsizce derin bir nefes aldım.

Sonra daha fazla dayanamayarak dudaklarına kapandım. Bu öpücük yavaş başlamadı. Aylarca bastırılmış özlem gibi geldi. Sert değildi belki ama açtı. Aç bir adamın sevdiği kadına dokunması gibiydi.

Maysa ilk anda küçük bir nefesle irkildi. Sonra parmakları gömleğimin yakasına tutundu. Dudakları dudaklarıma karşılık verdiğinde içimdeki bütün kontrol yavaş yavaş erimeye başladı.

Onu öperken sanki gerçekten burada olduğuna emin olmaya çalışıyordum. Hâlâ nefes aldığını... Hâlâ benim kollarımın arasında olduğunu... Boynuna dayanan o çakıdan sonra kaybetmediğimi...

Dudaklarından ayrılıp çenesine, oradan boynunun hemen altına küçük öpücükler bıraktım. Maysa'nın nefesi titredi.

"Esat..." diye yinelediğinde sesi bu kez daha güçsüz, daha dağılmış çıkmıştı.

Elim yavaşça bornozunun açıkta kalan kısmından içeri süzüldü o sırada. Parmak uçlarım çıplak baldırına değdiğinde Maysa'nın bedeni hafifçe kasıldı.

Allah kahretsin. Teninin sıcaklığı elimin içine işliyordu resmen.

Aylarca aynı yatakta uyuyup kendimi geri çekmek zaten başlı başına bir savaştı. Çünkü her gece onun kokusuyla uyuyordum. Saçları bazen göğsüme yayılıyor, uykusunda bana daha çok sokuluyordu. Ve ben her defasında kendime hâkim olmaya çalışıyordum.

Ama şu an… Şu an bunu yapmak eskisinden çok daha zordu.

Parmaklarım yavaşça baldırında dolaşırken Maysa istemsizce dudaklarımın arasına küçük bir inleme bıraktı.

Bu ses aklımı başımdan almak için yeterliydi.

Bedenimi ona biraz daha yaklaştırdım. Erkekliğimin ona temas etmesiyle Maysa'nın nefesi tamamen durdu.

Gözlerini sıkıca kapattı. Ben ise alnımı onun alnına yaslayıp birkaç saniye nefes almaya çalıştım.

Çünkü kontrolüm gerçekten kayıyordu. Elim hâlâ bacağındaydı. Baş parmağım tenini yavaşça okşarken dudaklarına yeniden kapandım.

Bu kez daha derin. Daha uzun. Kana kana emdi dudaklarım dudaklarını. Sanki onu öpmüyor da, haftalardır içimde biriken bütün korkuyu, özlemi ve bastırılmış isteği dudaklarından söküp almaya çalışıyordum. Dudaklarım dudaklarını yavaş yavaş emerken Maysa'nın nefesi göğsüme çarpıp dağılıyordu. Her küçük soluk alışında bedeni biraz daha bana yumuşuyor, parmakları saçlarımın arasında kaybolurken istemsizce saç diplerimi çekiyordu. O küçük hareket bile içimdeki bütün dengeleri yerinden oynatmaya yetiyordu. Çünkü aylardır onu sadece uzaktan sevmeye çalışmıştım ben. Aynı yatağa girip saçlarının kokusuyla uyuyup, sabah gözlerimi onun yüzüyle açıp yine de kendimi geri çekmiştim. Şimdiyse o sabrın tamamı, tek bir öpücüğün içinde parçalanıyordu sanki.

Maysa'nın dudaklarından çıkan titrek nefes ağzımın içine karışırken elim baldırından biraz daha yukarı kaydı. Teninin sıcaklığı avucumun içine doldukça içimde yükselen his daha da sertleşiyordu. Bornozunun altındaki çıplak ten, parmaklarımın altında ürperiyordu resmen. Onu kendime biraz daha çektiğimde bedenlerimiz tamamen birbirine değdi. Erkekliğimin ona baskısını hissetmesiyle dudaklarının arasından boğuk bir nefes çıktı. O sesi duyduğum anda gözlerimi kapatıp alnımı kısa bir anlığına alnına yaslamak zorunda kaldım. Çünkü o küçücük ses bile aklımı paramparça etmeye yetmişti. İçimde büyüyen arzuyu bastırmaya çalışmak, ellerimle alev tutmak gibi bir şeydi artık.

Sonra yeniden dudaklarına döndüm. Daha yavaş ama daha derin öptüm onu. Sanki zaman durmuştu. Odanın içindeki her şey silinmiş, geriye sadece onun dudaklarının tadı, saçlarının kokusu ve teninin sıcaklığı kalmıştı. Parmaklarım istemsizce bornozunun kuşağına dolandı o sırada. İnce kumaş avcumun içinde gevşekçe duruyordu. Ve ben, bunun ne kadar tehlikeli olduğunu bildiğim halde elimin geri çekilmesini istemiyordum. Çünkü karşımdaki kadın benim karımdı… aylardır her gece yanımda uyuyan, bir nefes kadar yakın olup yine de kendime dokundurmamaya çalıştığım kadın. Şimdi dudaklarımın altında titrerken, içimdeki bütün erkeklik içgüdüsü onu kendime tamamen çekmek istiyordu.

Maysa'nın elleri hâlâ saçlarımdaydı. Parmak uçları bazen enseme kayıyor, bazen saçlarımı hafifçe çekiyordu. Her dokunuşu bedenimde başka bir yere çarpıyordu sanki. Nefeslerimiz birbirine karışmıştı artık. Onu öpmeye devam ettikçe içimde büyüyen şey sadece arzu değildi; kaybetme korkusundan sonra onu yeniden hissetmenin verdiği o vahşi rahatlamaydı aynı zamanda. Sanki hâlâ burada olduğuna, hâlâ bana ait olduğuna dudaklarıyla beni inandırıyordu.

Bornozun kuşağı elimde durmaya devam ederken, çözmek için sadece küçük bir hareket yeterliydi. Sadece küçücük bir hareket...

Tam o sırada… Maysa birden irkildi. Sanki o ana kadar sisin içinde kalmış da şimdi gerçekle yeniden yüzleşmiş gibi. Dudaklarını yavaşça dudaklarımdan ayırdı. Nefesi düzensizdi.

Yanakları kıpkırmızı olmuştu. Gözlerini kaçırarak kendini geri çekti.

"Ben…" dedi zor nefes alarak. "Ben artık giyineyim…"

Bense öylece baktım ona. Dağılmış saçlarına… Öpüşmekten kızarmış dudaklarına… Titreyen nefesine…

Sonra istemsizce gözlerimi kapatıp başımı geriye attım.

Allah'ım sabır ver.

Maysa hızla yataktan kalkıp dolabın önüne geçtiğinde bornozunu kendine daha sıkı sardı. Ben ise birkaç saniye olduğum yerde oturup nefesimi düzeltmeye çalıştım.

Hiçbir şey yardımcı olmuyordu bana. Ne nefes alış verişlerimi düzene sokmak, ne de dikkatimi dağıtmaya çalışmak. Çünkü az önceki her şey hâlâ zihnimde dönüyordu. Dudaklarının hissi, teninin sıcaklığı, o küçük nefesleri ve bana dokunduğu anlar…

Derin bir nefes verip ayağa kalktım. "Sanırım…" dedim boğuk çıkan sesimle, "soğuk bir duş almam şart."

Maysa utançla bana baktı ama hiçbir şey diyemedi. Ben ise hafifçe gülüp banyoya doğru yürüdüm.

Çünkü birkaç dakika daha, onunla aynı odada kalırsam… Kendimi durdurabileceğimden çok emin değildim.

 

 

 

******

17.05.2026

Huhh!!!!

Bitti? Nasıl buldunuz bölümü? Özellikle son sahnemizi :) Esat artık kendini tutmakta zorlanacak gibi ha? Ne dersiniz?

Desteklerinizi eksik etmeyin lütfen.

Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle, sağlıcakla kalın. 💕

Bölüm : 17.05.2026 21:48 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...