

Merhaba çok sevgili Maysa ailesi,
Nasılsınız? Umarım iyisinizdir.
Yeni bölümle ben geldim. Bölümün ilk kısmı duygusal olsa da, ikinci kısmını kahkahalara boğularak yazdım. Umarım beğeneceksiniz.
Lütfen desteklerinizi, oylarınızı eksik etmeyin ve de bölümle ilgili düşüncelerinizi yorumlarda belirtin.
Fazla uzatmadan bölüme geçelim.
Keyifli okumalar 🎈
Medya: Maysa & Esat
***********************
Maysa'nın anlatımından:
***************************
Şubat ayı, Mardin'in taş sokaklarına kışın en sessiz hâlini bırakmıştı. Ne Aralık'taki keskin ayaz kadar sertti hava, ne de baharın sıcaklığını taşıyordu henüz. Gökyüzü çoğu sabah gri uyanıyor, akşamlarıysa konakların sarı ışıkları eski taş duvarlara vurup şehrin üstüne hüzünlü bir sıcaklık serpiyordu.
Son bir ay ise benim için, hayatımın en yorucu ama en güzel aylarından biri olmuştu.
Finaller... Sabahlara kadar süren çalışmalar... Not kağıtları... Kahve kupaları... Gece üçte matematik çözerken bir anda başımı kaldırıp beni izlediğini fark etmem...
Ve bütün bunların arasında artık gerçekten karı koca gibi yaşamaya başlamamız...
Bazen hâlâ utanıyordum. Özellikle geceleri bana sarılışında, saçlarımı koklayışında, hiçbir şey söylemeden sadece alnıma uzun uzun dudaklarını bastırışında... içim hâlâ ilk günkü gibi ürperiyordu. Ama artık o ürpertiye korku değil, aitlik karışıyordu. Esat'ın yanında uyumak, onun göğsüne başımı koyup sabahlamak, gece uykumun arasında belime dolanan güçlü kolunu hissetmek... bunların hepsi ruhuma işleyen alışkanlıklara dönüşmüştü.
Esat ise tamamen değişmişti. Zaten korumacı bir adamdı ama artık bana bakarken gözlerinde bambaşka bir sahipleniş vardı. Özellikle o geceden sonra... Saçlarımı okşarken bile bazen durup bana uzun uzun bakıyordu. Sanki hâlâ gerçekten yanında olduğuma emin olmaya çalışıyormuş gibi.
Final haftası boyunca neredeyse benim kadar yorulmuştu adam. Geceleri mutfaktan sessizce kahve hazırlayıp getirmesi, "Bir soru daha çöz sonra uyuyacaksın," diye kaş çatması, bazen ders notlarının üstüne düşüp uyuya kaldığımda, beni kucağına alıp yatağa taşıması... Bunların hepsi içimi, daha önce hiç tatmadığım bir huzurla dolduruyordu.
Ve şimdi... Finaller bitmişti. Ara tatil başlamıştı. Ev yeniden sakinleşmişti.
Bu gece o sakinliğe bir de eksiklik eklenmişti. Çünkü Aras bu gece ilk kez annesinde kalıyordu.
Selen, İngiltere'den dönen annesi Nazan Hanım ile birlikte yeni bir düzene geçmeye çalışıyordu son haftalarda. Aras artık yavaş yavaş anneannesiyle de tanışmış, birkaç kez birlikte vakit geçirmişti. İlk başta çekinse de Nazan Hanım'ın yumuşak tavırları sayesinde ona alışmaya başlamıştı çocuk.
Ve bu durum ikimizin de içinde garip bir boşluk bırakmıştı.
Esat'ın göğsüne yaslanmış şekilde yatak başlığına dayanıyordum. Odanın yalnızca abajurdan gelen loş sarı ışığı vardı. Dışarıda rüzgâr hafif hafif pencereye vuruyor, odanın içindeyse yalnızca nefeslerimizin sesi dolaşıyordu.
Esat'ın kolu belime dolanmıştı. Başımı omzuna yaslamıştım ama ikimiz de uzun süredir konuşmuyorduk.
Sessizlik vardı. Huzurlu olmayan... eksik hissettiren bir sessizlik. Başımı hafifçe kaldırıp odaya baktım. Gerçekten sessizdi.
Aras'ın odasından gelen oyuncak sesi yoktu. Koridorda koşuşturan küçük ayak sesleri yoktu. "Babaaaa! Maysaaaa!" diye yankılanan sesleri yoktu. Ev sanki nefesini kısmış gibiydi.
"Ev çok sessiz..." diye mırıldandım sonunda.
Esat'ın göğsü derin bir nefesle yükseldi. "Fark ettim." dedi kısık sesle.
Bakışlarını tavana dikmişti. Eliyse farkında olmadan belimi okşuyordu. Dalgın. Düşünceli. "Şimdiden özledim keratayı."
İstemsizce gülümsedim. "Daha birkaç saat oldu."
"Yetti." Dedi sadece. Bunu öyle ciddi söylemişti ki dudaklarımı bastırarak güldüm. Ama o gülmedi. Hâlâ düşünceliydi.
Bir süre sonra sesi yeniden duyuldu. "Uyuyabilecek mi acaba?"
Başımı kaldırıp ona baktım. Yüzünde, dışarıdan bakınca fark edilmeyecek kadar küçük ama benim artık ezbere bildiğim bir gerginlik vardı. Çenesindeki kas hafif sıkılmıştı. Kaşlarının arasıysa belli belirsiz çatılmıştı.
Endişeleniyordu. Hem de çok.
"Esat..." dedim yumuşak bir sesle. "Selen annesi sonuçta."
"Biliyorum." Demişti iç çektiğinde.
"Aras onu her geçen gün biraz daha fazla seviyor," diye açıkladım. Gerçekten de Aras'ın annesine olan yaklaşımı, her geçen gün, her buluşmadan sonra daha da sıcak bir evreye taşınıyordu.
"Biliyorum güzelim." dese de sesinin tınısı, bunun onu rahatlatmaya yetmediğini söylüyordu.
Hafifçe doğrulup ona daha çok döndüm. "Neden böyle gerildin?"
Tamam, ben de gergindim ve onu özlüyordum ama Esat'ın gerginliği çok başka evredeydi.
Birkaç saniye sustu. Sonra başını yasladığı yerden hafifçe geriye attı.
"Bilmiyorum." dedi dürüstçe. "Sanki... yanımda olmayınca bir şey olacakmış gibi hissediyorum."
İşte buydu. Esat'ın en büyük yarası buydu zaten. Kaybetme korkusu. Bunu artık çok iyi biliyordum. Özellikle o kaçırılma olayından sonra... sevdiği insanları gözünün önünden ayırınca huzursuz oluyordu. Kontrol edemediği her şey onu içten içe geriyordu.
Elimi kaldırıp yanağını okşadım. "Bir şey olmayacak sevgilim."
Gözlerini bana çevirdi. "Umarım."
Başımı yeniden göğsüne yasladım. Bir süre sessiz kaldık.
Sonra ansızın saçlarımı öptü. "Yarın sabah erkenden gidip alacağım onu."
Gözlerimi kapatıp gülümsedim. "Daha sabah olmadan kapılarında dikilirsin sen."
"Dikilirim." Kendinden emin çıkan sesiyle doğrulamıştı tespitimi.
"Biliyorum." Dediğimde bu kez beni kendine biraz daha çekti. Burnunu saçlarıma gömdü.
Her ne kadar sakin gözükmeye çalışsam da, ben de endişeliydim. Hem de düşündüğümden çok daha fazla.
Aras artık bu evin tüm sesi olmuştu çünkü. Kahkahasıyla, sorularıyla, inatlaşmalarıyla... küçük bir çocuk değil, evin atan kalbi gibi olmuştu.
Ve şimdi o kalp bir geceliğine eksilmişti sanki. İçimden geçen düşünceyle hafifçe Esat'ın tişörtünü tuttum.
Belki de aile olmak tam olarak buydu. Birinin yokluğunun bile evin havasını değiştirmesi...
Esat'ın göğsüne yaslanmış halde, gözlerimi kapatmıştım. Odanın loşluğu, üzerimizdeki battaniyenin sıcaklığı ve birbirimize sarılmış oluşumuz içimde garip bir huzur bırakıyordu.
Tam göz kapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı ki, komodinin üzerindeki telefonun tiz sesi gecenin sessizliğini bıçak gibi kesmişti. İkimiz de hafifçe irkilmeden edememiştik.
Esat kaşlarını çatarak telefona uzandı. Ekrana baktığı anda yüzündeki ifade değişmişti. "Selen arıyor."
Nedense içime bir şey oturdu o anda.
Esat telefonu açarken ben de istemsizce doğruldum. "Ne oldu?"
Karşı taraftan gelen sesi duyamıyordum ama Esat'ın yüzünün saniyeler içinde nasıl bembeyaz kesildiğini görebiliyordum.
"Nasıl yani?" dedi aniden. Sesi sertleşmişti.
Yatağın içinde doğrulup tamamen ona döndüm.
Esat bir anda ayağa kalktı. "Kaç derece ateşi var?!"
Kalbim sanki göğsümün içinde sertçe çarptı. Aras hastalanmış olmalıydı. Tanrım...
"Şu an neredesiniz?" diye bağırdı bu kez.
Bağırışı o kadar sertti ki ben bile irkildim. Sonra birkaç saniye sessiz kaldı. Ve o birkaç saniyede gözlerinin nasıl boşaldığını gördüm.
İşte o an korktum. Gerçekten korktum.
Çünkü Esat'ın yüzündeki o ifade... daha önce yalnızca bir kez görmüştüm. Beni kaybettiğini sandığı gece.
Telefonu kulağından yavaşça indirdiğinde dudakları aralandı ama sesi çıkmadı.
"Esat?" diye fısıldadım. Bana bakmadı bile.
Bakışları boşluğa kilitlenmişti. "Aras..." dedi kısık bir sesle. "Ateşi kırk olmuş."
Kanım çekildi sanki. "Ne?"
"Hastaneye götürmüşler." Esat'ın nefes alışverişi değişti. Göğsü sert sert kalkmaya başlamıştı. Parmakları telefonun etrafında öyle sıkılmıştı ki boğumları beyazlamıştı.
"Ya havale geçirdiyse..." dedi kendi kendine. "Ya bir şey olduysa...."
"Esat." Can havliyle ona seslensem de beni duymuyordu.
Bir anda odanın içinde yürümeye başladı. Saçlarının arasına sertçe elini geçiriyor, bilinçsizce ileri geri savuruyordu adımlarını.
"Ben neden yanında değilim?" diye tısladı. "Neden bugün orada kalmasına izin verdim ben?"
"Esat, sakin ol..." Tanrım, beni dinlemek istemiyordu, fakat sakin olmaması bize sadece zaman kaybettiriyordu.
"Nasıl sakin olayım Maysa?!" Sesi öyle sert çıkmıştı ki ikimiz de duraksamıştık. Ama ben onun öfkesini değil, korkusunu görüyordum.
Adamın gözlerinin içi paramparçaydı. Sonra hiç beklemediğim bir hızla dolaptan kıyafetlerini çekmeye başladı titreyen elleriyle. Öyle ki tişörtü bile düzgün tutamıyordu.
"Esat." diyerek hızla yanına gittim.
Kesinlikle hâlâ beni duymuyordu. "Ya yalnız kaldıysa?" diye sayıklıyordu. "Ya korktuysa? Benim yanımda olmayınca korkuyor bazen..."
Böyle olmayacağını anladığımda, omuzlarından tuttum ve sesimi yükselttim. "Esat!"
Sesimi yükseltmem işe yaramış olacak ki, nihayet bana bakmıştı. Gözleri... Tanrım, o kadar yoğun bir korkuyla sarmalanmıştı ki...
Ellerimi yüzüne koydum. "Sevgilim, oğlunun sana, bize ihtiyacı var." dedim titrek bir sesle. "Lütfen kendine gel."
Göğsü kocaman bir nefesle şişmişti. "Şu an böyle yapmak bize sadece zaman kaybettiriyor, ayrıca bu kadar dağılırsan Aras seni gördüğünde daha çok korkar."
Gözlerini birkaç saniye boyunca gözlerime dikti. Sonra sanki söylediklerim beynine yeni ulaşıyormuş gibi gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Bir tane daha. Sonra haklı olduğumu kabul eder gibi başını hafifçe salladı.
"Tamam..." dedi boğuk bir sesle. "Tamam." Ama sesi hâlâ titriyordu.
Nispeten kendine geldiğini fark ederek, hızla dolaba yöneldim. Ben de panikliyordum aslında. Ellerim soğumuştu. Kalbim deli gibi atıyordu. Aras'ın küçücük yüzü gözlerimin önüne geldikçe içim sıkışıyordu.
Ya gerçekten bir şey olduysa?
Ya korkudan ağlıyorsa?
Ya sürekli babasını, beni soruyorsa?
Bu düşünceler bile boğazımı düğümlemeye yetmişti. Titreyen ellerimle üstüme ilk bulduğum kazağı geçirdim. Esat çoktan pantolonunu giymesine rağmen hâlâ hareketleri sert ve düzensizdi. Sanki zihni bizden çok önce hastaneye gitmişti.
Yanına gidip montunu ellerimle ona ben giydirdim resmen. Çünkü düğmesini bile yanlış ilikliyordu.
"Arabayı sen kullanma istersen," dedim endişeyle.
"Hayır." dedi anında. "Ben süreceğim."
İtiraz etmedim. Çünkü bu durumdayken, direterek onu daha fazla germek istemiyordum.
Saniyeler dakikalara ulaştığında birlikte hızla aşağı inmiştik.
Ev, birkaç dakika önceki huzurlu hâlinden eser kalmamış şekilde sessizdi artık. Sanki duvarlar bile bizimle birlikte gerilmişti.
Esat anahtarı alırken eli yine titredi. Ben de hiç düşünmeden elini tuttum.
Parmaklarımı parmaklarının arasına geçirdim. "İyi olacak." dedim fısıltıyla. "Bak bana... Aras iyi olacak."
Gözlerini bana çevirdi. Ve ilk kez korkusunun altında ezilen küçücük bir çocuk gibi göründü gözüme. Sonra hiçbir şey demeden başını eğip alnını birkaç saniyeliğine alnıma yasladı.
Ardından hızla arabaya bindik. Yol boyunca Esat'ın çenesi tek bir saniye bile gevşemedi.
Direksiyonu öyle sıkıyordu ki ellerindeki damarlar belirginleşmişti. Kırmızı ışıklarda bile ayağı gazın üstünde sabırsızca bekliyordu.
Ben ise bir elimle emniyet kemerimi, diğer elimle onun kolunu tutuyordum. Çünkü bıraksam parçalanacakmış gibi hissediyordum.
"Bir şey olmayacak..." diye tekrar ediyordum sessizce. Belki onu sakinleştirmek için. Belki de kendimi...
Hastanenin önünde duran arabadan nasıl indiğimizi bile tam hatırlamıyordum. Her şey öyle hızlı olmuştu ki... sanki zaman normal akmıyor, biri saniyeleri eliyle parçalayarak üzerimize fırlatıyordu.
Esat arabayı daha tam durdurmadan emniyet kemerini çözmüştü bile. Kapıyı sertçe açıp indiğinde ben de hemen peşinden koştum.
Hastanenin otomatik kapıları açılırken yüzüme çarpan yoğun antiseptik kokusu içimdeki korkuyu daha da büyüttü. Beyaz ışıklar gözümü alıyordu. Koridorlarda yankılanan ayak sesleri, uzaktan gelen cihaz bipleri, sedye sesleri... hepsi birbirine karışmıştı.
Esat ise hiçbirini duymuyordu sanki. Tek duyduğu şey korkusuydu. Hızlı adımlarla danışmaya yürüdü.
"Aras Çapanoğlu" dedi sert bir nefesle. "Altı yaşında. Az önce yüksek ateşle getirildi."
Kadın bilgisayara bakarken Esat'ın sabırsızlıktan nefesi değişiyordu. "Çocuk acili bölümünde, sağ koridor son oda..."
Kadının cümlesi bitmeden yürümeye başlamıştı bile. Ben de arkasından koştum.
Koridor uzadıkça içimdeki sıkışma büyüyordu. Kalbim sanki kaburgalarıma vuruyordu artık.
Ve sonra... Koridorun sonunda onları gördük. Selen duvar dibindeki sandalyede oturuyordu. Başını ellerinin arasına gömmüştü. Omuzları titriyordu. Yanında duran Nazan Hanım ise sürekli kızının sırtını sıvazlıyor, sakinleştirmeye çalışıyordu.
Bizi gördükleri anda ikisi de ayağa kalktı. Esat tabii ki de durmadı. Öyle sert yürüyordu ki, ruhunu ele geçiren öfkesinden gerçekten korkmuştum.
"Selen!" diye yükseldi sesi koridorda.
Selen irkilerek başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı. "Esat ben..."
"Nasıl oldu bu?!" Sesi hastane koridorunda yankılandı resmen. "Ben size teslim ederken sapasağlamdı çocuğum!"
Selen'in yüzü daha da beyazladı. "Esat sakin ol..."
"Nasıl sakin olayım ben?!" Sorduğunda, sanki bağırmaları yetmiyormuş gibi tam yeniden bağıracaktı ki kolundan tuttum.
"Esat." Sesimin olabildiğince yüksek çıkması için uğraşmıştım.
Tepkim üzerine bakışları yavaş yavaş bana çevrildi. Gözleri öfke değil... korkuyla yanıyordu.
"Sevgilim lütfen." dedim titreyen bir sesle. "Şu an bunun sırası değil."
Göğsü sert sert kalkıyordu. "Ya geç kalsalardı Maysa?! Oğlum havale geçirseydi?"
"Geç kalmamışlar işte." dedim hemen, sakinleşmesini umarak. "Bak buradalar. Hastanedeler."
Ama Esat'ın bakışları yeniden Selen'e döndü. "Nasıl anlamadınız?" dedi bu kez daha boğuk bir sesle. "Kırk derece ateş bu!"
Selen'in dudakları titredi. İlk kez gerçekten ne halde olduğunu fark ettim. Kadının yüzü kireç gibi olmuştu. Gözleri şişmişti ağlamaktan. Elleri öyle titriyordu ki birbirine kenetlemesine rağmen durduramıyordu. Suçluluk resmen omuzlarına çökmüştü.
Tam konuşmaya çalışırken Nazan Hanım öne geçti. "Kızıma bağırmayın." dedi sertçe.
Esat anında ona döndü. "Benim oğlum içeride!"
"Selen bilerek yapmadı!" Nazan Hanım da perişan gözüküyordu. Ne de olsa, geçmişte neler yaşansa da, bir tarafta kızı vardı, diğer tarafta uzun yıllar görüşemediği torunu, öteki taraftaysa kızı yüzünden yıllarca yıpranmış eski damadı.
"Ben öyle mi dedim?!" Gerilim saniyesinde yeniden yükseldi.
Nazan Hanım da sertleşmişti artık. "Akşam yemeğinde biraz halsizdi sadece! Çocuk bütün gün heyecandan yerinde durmadı. Sürekli konuştu, oyun oynadı. Yorulduğunu düşündük."
Selen gözyaşlarını silmeye çalışarak konuştu bu kez.
"Uyuttum..." dedi çatlayan sesiyle. "Sonra bir anda titremeye başladı. Ateşini ölçtüm... otuz dokuz buçuktu..."
Sesi tamamen kırıldı. "Düşürmeye çalıştık ama çok hızlı yükseldi... korktum..."
Esat'ın çenesi sıkıldı. Ama bu kez bağırmadı. Çünkü Selen'in gerçekten parçalandığını o da görüyordu artık.
Nazan Hanım devam etti. "Hemen hastaneye getirdik. Yaklaşık bir saattir müdahale ediyorlar."
Koridorda ağır bir sessizlik oluştu. Sadece Selen'in ara ara bastırmaya çalıştığı hıçkırıkları duyuluyordu. Onu tanıdığım bu birkaç ayda, ilk kez böylesi hırpalanmış bir şekilde görüyordum.
Yaklaşık on dakika sonra odanın kapısı açıldı. Hepimiz aynı anda ayağa kalktık.
Doktor maskesini indirirken yorgun ama sakin görünüyordu. "Aras Çapanoğlu'nun yakınları?"
"Ben babasıyım." dedi Esat anında.
Doktor başını salladı. "Endişelenmeyin. Şu an durumu iyi. Ateşini kontrol altına aldık."
O kadar derin nefes aldım ki ciğerlerim yandı resmen. Yanımda duran Selen'in dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Nazan Hanım hemen koluna girdi.
Esat ise hâlâ dikkatle doktoru dinliyordu.
"Çocuklarda özellikle bu yaş grubunda," dedi doktor, "viral enfeksiyonlara bağlı ateş çok hızlı yükselebiliyor. Muhtemelen üst solunum yolu kaynaklı bir enfeksiyon başlangıcı var."
Esat hemen sormuştu: "Havale geçirme riski var mı?"
"Hayır." dedi doktor sakinlikle. "Ama kırk dereceye yaklaşan ateşlerde ailelerin hızlı davranması önemli. Siz de zamanında getirmişsiniz."
Selen gözlerini kapatmıştı o an. Sanki o cümleyle biraz nefes alabilmişti
Doktor devam etti: "Serum verdik, ateş düşürücü uyguladık. Kan tahlillerini aldık. Şimdilik ciddi bir durum görünmüyor ama bu gece gözlem altında tutacağız."
"Yani iyi mi?" diye sordu Esat bu kez.
Doktor anlayışla gülümsedi. "Merak etmeyin, iyi. Halsiz olacak biraz. Ateşi tekrar çıkabilir, bunlar normal, o yüzden kontrol edeceğiz."
Hepimizin omuzlarından görünmez bir yük inmiş gibiydi. Doktor birkaç şey daha anlattıktan sonra odaya girebileceğimizi söylemişti.
Kapıya yürürken Esat'ın adımları yavaşladı. Korkuyordu. İçeride oğlunu hasta görmekten korkuyordu.
Kapıyı açtığımızda içim parçalandı. Aras küçücük bedenini beyaz hastane yatağının içine gömmüş yatıyordu. Yanakları ateşten kıpkırmızıydı. Saçları terle alnına yapışmış, minik koluna serum takılmıştı.
O kadar halsiz görünüyordu ki Esat'ın nefesi değişti yanımda. "Aras..."
Aras gözlerini yavaşça kapıya çevirdi. Babasıyla göz göze geldiği anda yüzünde minicik bir rahatlama oluştu.
"Babacım..."dedi güçsüzce.
Esat saniyesinde yatağın yanına çöktü. Elini dikkatlice saçlarına götürdü. "Oğlum benim..."
Sesi parçalanmıştı resmen. Ben de yatağın diğer tarafına geçtim. Aras beni görünce yorgun gözleri hafifçe parladı.
"Maysa..." Zar zor çıkan sesiyle burnumun direği sızladı.
"Buradayım birtanem." dedim saçlarını okşayarak.
Aras küçücük bir nefes verdi. Sonra gözleri annesine kaydı.
Selen ağlıyordu yine. Ve bunu fark eden Aras'ın minicik yüzü üzülür gibi oldu.
"Anne..." dedi kısık sesle.
Selen hemen yanına yaklaştı. "Buradayım oğlum."
Aras çatlayan sesiyle konuşmaya çalıştı.
"Ağlama..." O küçücük hâliyle bunu söylemesi... Tanrım.
O an odadaki herkesin kalbi kırıldı sanki. "İyiyim ben..." dedi zorlanarak. "Bak..."
Selen'i ilk tanıdığım zamanlarda, oğlunu hırsları için kullanacak diye çok kez endişelenmiştim. Fakat böyle olmadığını zamanla anlamıştım. Doğru, çok hırslı, dik başlı, yaptıklarından zerre pişman olmadığını her daim hissettiren, ya da öyle hissetmemizi isteyen bir kadındı o. Ama oğlunun yanında nispeten başka oluyordu. Sonuçta, Esat'a yaşattığı ihanetin, aynısını onun da yaşaması, İlahi Adalet'in yansımasının yanı sıra, Selen'i de az da olsa uyandırmış gibiydi. Yıllar sonra oğluna gelmesi, Esat'a yaptıklarından pişman olmadığını savunsa da, oğluna yaptıklarından duyduğu pişmanlık bunun birer kanıtı gibiydi.
Belki de bu yüzden, Aras'ın yatağının başında ağlarken ona baktığımda artık yalnızca yıllar önce gitmiş bir kadını görmüyordum. Hatalarının ağırlığını omuzlarında taşımaya çalışan bir anneyi de görüyordum. İnsan bazen en büyük bedelleri, kaybettiklerini geri kazanmaya çalışırken ödüyordu çünkü. Selen de sanki tam olarak bunu yaşıyordu. Aras ona her "anne" dediğinde gözlerinde beliren o kırılganlık, yıllarca kaçtığı vicdanıyla her gün yeniden yüzleştiğini hissettiriyordu bana. Gururunun arkasına saklanmayı hâlâ biliyordu belki... ama annelik başka bir şeydi. Bir çocuğun ateşler içinde yanan küçücük bedenini gördüğünde, insanın içindeki bütün duvarlar çatlıyordu. Bu gece Selen'in gözlerinde ilk kez gerçekten korkuyu görmüştüm. Kendisi için değil... oğlunu yeniden kaybetme ihtimali için korkuyordu. Ve sanırım bir insanı en çok, sevdiği birini kaybetme ihtimali değiştiriyordu.
Selen hıçkırığını tutamadı artık. Başını eğip oğlunun elini öptü. "Tamam..." dedi ağlayarak. "Tamam birtanem..."
Esat gözlerini kapatmıştı. Ben ise Aras'ın küçücük elini avuçlarımın arasına alırken içimde tek bir şey hissediyordum. Korku geçince geriye kalan o tarifsiz şükür hissini.
*****
Aras'ın hastalandığı gecenin üzerinden yaklaşık altı gün geçmesine rağmen o gecenin korkusu hâlâ evin duvarlarına sinmiş gibiydi.
İlk iki gün özellikle hepimiz diken üstündeydik. Aras'ın ateşi düşse bile, geceleri tekrar çıkacak korkusuyla kimse doğru düzgün uyuyamamıştı. Doktorun verdiği ilaçlar saatine göre düzenli içirilmiş, ateşi neredeyse her yarım saatte bir ölçülmüştü. Selma anne eski usul yöntemlerden de geri durmamıştı tabii. Sirkeyle hafif ıslatılmış bezleri ayak tabanlarına koyuyor, ılık duş yaptırıyor, tavuk suyuna çorbalar hazırlıyordu.
İlk gece Esat resmen sabaha kadar uyumamıştı. Aras yatağında her kıpırdadığında anında doğruluyor, alnına dokunuyor, ateş ölçeri tekrar tekrar kontrol ediyordu. O güçlü duran adamın, küçücük bir ateş karşısında nasıl dağıldığını görmek içimi parçalamıştı.
Ben de o süreçte resmen ikisinin arasında mekik dokumuşum. Bazen Aras'a çorba içirmiş, bazen Esat'a kahve yapmıştım. Çünkü sevdiğim adamın gözlerinin altındaki morluklar gün geçtikçe koyulaşıyordu.
Üçüncü günün sabahında Aras'ın yüzüne biraz renk gelmeye başlayınca, konağın içindeki o boğucu hava da yavaş yavaş çözülmüştü.
Şimdi ise hepimiz konağın salonunda oturuyorduk. Ve ben kıskançlıktan deyim yerindeyse, kuduruyordum. Hem de fena halde.
Salondaki şömine usul usul yanıyor, dışarıdaki şubat ayının ayazı camlara vuruyordu. Ama benim içimdeki sinir o soğuktan çok daha beter yakıyordu.
Çünkü karşımızda oturan kişi Peri'ydi. Yanındaki annesi Ayfer Hanım'la birlikte gelmişlerdi. Güya düğüne gelememelerinin sebebi Ayfer Hanım'ın rahatsızlığıymış. Şimdi ancak uğrayabilmişlerdi konağa.
Peri... Offf. O kadar sinir bozucu derecede bakımlı ve düzgündü ki.
Koyu kahve saçları kusursuz dalgalar hâlinde omuzlarına dökülüyor, hemşire olmasının verdiği o sakin kadınsı havasıyla sürekli ölçülü konuşuyordu. Ama ben onu yıllardır tanıyordum.
Ve beni deli eden şey sadece güzel olması değildi. Esat'a bakışlarını biliyordum. Çocukluğundan beri. Ayfer Hanım'ın yıllarca Esat'ı kızına damat yapma hayalleri kurduğunu da biliyordum.Hatta bunu ima etmekle de kalmazdı kadın. Açık açık söylerdi bazen.
Benim Peri'yle Esat ne güzel anlaşır aslında.
Çocukluklarından beri birlikteler zaten.
Peri de Esat gibi ağırbaşlı adam sever.
Allah'ım çıldırıyordum düşününce bile.
Selma anneyse hiçbir zaman bu fikre tam olarak sıcak bakmamış, bakamamıştı. Çünkü Aras, Peri'ye hiçbir zaman özel bir yakınlık göstermemişti. Hatta Esat'ın çevresindeki çoğu insana olduğundan daha mesafeliydi ona karşı.
Çocuk işte. Sevmedi mi sevmiyordu.
Beni en çok rahatsız eden şey o değildi. Beni asıl yiyip bitiren şey... onların geçmişiydi.
Ben bu konağa geleli dört yıla yaklaşmıştı. Ama onlar benden çok önce birbirlerini tanıyordu. Çocukluk anıları, eski bayramlar, aile yemekleri...
Benim hiç dahil olmadığım yıllar vardı aralarında.
Ve şu an Peri, sanki bunu özellikle hatırlatıyormuş gibi davranıyordu. "Hatırlıyor musun Esat?" dedi bir ara gülümseyerek. "Küçükken beni ata bindirmeye çalışmıştın da ben ağlamaya başlamıştım."
Esat hafifçe gülümsedi. "Sen korkup beni itmiştin ama."
Peri kahkaha attı. "Eee çocuktuk."
Ben ise elimdeki fincanı sıkıyordum. Biraz daha sıksam kırılacaktı muhtemelen.
Çünkü Esat da gülüyordu. Gülme Esat. Vallahi gülme.
Ayfer Hanım da konuşmaya dahil oldu hemen. "Peri küçüklüğünden beri Esat'ın peşinden ayrılmazdı zaten."
Bunu söylerken yüzündeki manayı görmeliydiniz. Bildirim gibi kadın resmen.
Selma anne hafifçe boğazını temizledi. Ama ben hâlâ sakinleşemiyordum.
Peri bu kez bana döndü. "Maysa sen de çok zayıflamışsın."
Bir de gülümsüyor. Allah'ım sabır ver. "Yok ya, ben hep şu anki kilolarımda oluyorum." dedim sahte bir tebessümle.
Esat ise hiç oralı olmadan çayından bir yudum aldı. Sinirden delirecektim. Ben gidip bu kızın saçını başını yolacağım şimdi.
Tanrım gerçekten sinirden tansiyonumun çıkmasına ramak kalmıştı. Derken yarım saate yakın zaman geçmişti ve onlar hâlâ sohbet ediyordu. Çocukluk anıları. Eski bayramlar. Beraber gittikleri yazlıklar. Şunu yaptık bunu yaptık.
Bir ara Peri öyle bir kahkaha attı ki artık ipler tamamen koptu bende. Bardağı sertçe sehpaya bıraktığımda çıt diye bir ses çıkmış, herkes dönüp bana bakmıtı.
Ben ise özellikle Esat'a baktım. Ters ters. Anlasın diye. Anlamadı tabii.
Sonra hiçbir şey demeden ayağa kalktım. "Benim biraz başım ağrıdı. Müsaadenizle" dedim.
Ve hızla merdivenlere yöneldim. Arkamdan seslendiler mi bilmiyorum bile. Çünkü sinirden kulaklarım uğulduyordu artık.
Odaya girer girmez kapıyı kapattım. Sonra başladım volta atmaya.
Bir sağa. Bir sola. Bir aşağı. Bir yukarı. Sinirim resmen içime sığmıyor, dolup dolup taşıyordu.
"Ben bu kızı gerçekten geberteceğim bir gün..." diye tısladım sinirden.
Kendi kendimle boğuşurken kapının açılması ve gelen kişiyle zaten çatık olan kaşlarım daha da çatılarak düz bir çizgi halini almıştı. Esat'tı. Sanki özellikle sinirimi ölçmeye gelmiş gibi kapıda dikilmiş, elleri cebinde bana bakıyordu.
"Ne oldu güzelim? Neden fırlar gibi çıktın yukarı?" bir de soruyor muydu bu adam? Sinirlerime hakim olamayarak gülmeye başladım. Ama tamamen kinayeli bir gülüştü.
"Ne ola bilir ki. Hiç bir şey olmadı." Bir adım attım ona doğru.
"Ayrıca neden geldin sen. Gitsene çok sevgili Peri Hanımın yanına," dediğimde gözlerinde o bildiğim, beni daha da sinirlendiren o muzip parıltı belirdi.
"Kıskandın mı yoksa sen beni?" diyerek bu sefer o bana doğru bir adım atınca ben de refleks olarak gerilemiştim.
"Neden kıskanayım ki seni? Kıskanmadım tabi ki de," bu dediklerime ben bile inanmıyordum. O nasıl inansın ki.
"Emin misin güzelim?" Duyduklarım üzerine dişlerimi sıktım. Zaten sinirlerim tepemdeydi bir de benimle uğraşıyordu.
"Eminim. Ayrıca gider misin artık? Çocukluk arkadaşın yalnız kaldı, maazallah sıkılar sonra," diyerek söylenince gülmeye başladı. Az önce de Peri'ye gülüyordu böyle. Bu düşünce yumruklarımı sıkmama sebep olmuştu.
"Çok güzel sohbet ediyordunuz aşağıda." diye de eklemiştim dişlerimin arasından.
"Çok belli hiç kıskanmamışsın." dedi gıcık edici bir sakinlik ve gülümsemeyle.
"Kıskandım ulan kıskandım. Var mı diyeceğin bir şey? Ayrıca bir daha başka bir kadının yanında az önce ki gibi gülersen o çok sevimli çeneni yamultacağım." Sinirle tıslayarak dediklerime çok şaşırmıştı. Şöyle ki gülüşü donmuş, alık alık bana bakıyordu. Şu an aşırı tatlıydı ama konumuz bu değildi. Ayrıca sinirim geçmemişti daha.
"Hem geçen yıl ne yaptınız mesela? Nerelere gittiniz? Neden ben bilmiyorum?" diyerek tek kaşımı sorgular gibi havaya kaldırmıştım. Sonra dediklerimi idrak ettiğimde artık geçti. Ne saçmalıyordum yahu ben. Gözüm dönmüştü resmen...
"Hesap mı soruyorsun sen bana?" şimdi de o sorgular biçimde kaşlarını kaldırmıştı.
"Soruma soruyla cevap vererek beni geçiştirme Esat efendi. Önce soruma cevap ver" şaşırmıştı hem de çok, şaşırmaya da devam ediyordu. Hatta kaşlarını da çatmıştı. Böyle sorgulanmayı oldum olası sevmezdi. Bana neydi ki soruma cevap verecek vesselam.
Onun sessiz kaldığını görünce hayal kırıklığına uğrayan ben olmuştum. Ne yani söylemeyecek miydi bana. Bu düşünce gözlerimin dolmasına sebep olduğundan dolayı başımı aşağı salarak ellerimle oynamaya başladım. Ve neredeyse içime kaçan sesimle fısıldadım.
"Esat çıkar mısın odadan?" dediklerimle sanki rüyadan yeni uyanıyormuş gibi irkildi. Fakat hemen kendini toparlayarak beni yeniden sinir edecek sözlerini sarf etti.
"Hayır çıkmıyorum," demesiyle zaten allak bullak olan sinirlerim sınıra ulaşmıştı. Hırsla göğsünden ittirdim.
"Sana çık dedim. Git misafirinin yanına." Ben sinirle tıslarken o gülüyordu. Niye gülüyordu ki bu adam şimdi? Yok yani varsa gülünecek bir durum ben de güleyim.
Kıskanınca içinden tam bir cazgır yelloz karı çıktı Maysa, diye bağıran iç sesimi ise umursamadım. Zira bir de onunla uğraşamazdım.
"Sen baya baya beni kıskandın yaa" daha çok kendini inandırmaya çalışır gibi konuşmasıyla gözlerimi devirerek odadan çıkmaya çalıştım.
"Anlaşıldı senin gitmeye niyetin yok gibi. Ben gidiyorum o zaman," onun yanından geçerken gitmeye çalıştığımda tek kolunu karnımdan sararak ayaklarımı yerden kesti. Kaçmamı engeller gibi mengene misali sarmalamıştı vücudumu saniyeler içinde.
Hareketi anında kalbimi dumura uğratarak, nefeslerimi hızlandırmaya yetmişti. Fakat atladığı bir şey vardı ki, sinirim ve kıskançlığım diğer tüm duygularımdan ağır basıyordu.
Ayaklarımı sallayarak sinirle soludum.
"Bıraksana beni bee." Bir yandan bağırırken, bir yandan da karnıma mengene gibi yapışan kolunu çözmeye çalışıyordum. Fakat tüm çabalarım boşa çıkıyordu. Öküz gücü vardı beyefendide sanki.
"Hayır bırakmıyorum. Soru sordun ya ona cevap vermedim daha" diyerek beni iyice kucağına aldı ve yatağa oturdu. Haliyle bende kucağında oturmuştum. Tanrım bu pozisyon hiç mi hiç uygun değildi ki şu anki duygularıma.
"İstemiyorum açıklama falan ineceğim ben aşağı" diyerek kalkmaya çalıştığımda izin vermemişti tabii ki de.
"Güzelim. Biz Peri ile sadece iki çocukluk arkadaşıyız o kadar. Burada kıskanılacak bir durum yok ki. Kıskanman hoşuma gitmedi desem yalan olur. Ama böyle kendini yıpratmanı istemiyorum. Biliyorsun ki benim gözüm senden başkasına kör olmuş." dedikleri beni mutlu etmeye yetmişti.
Tam gülümseyecektim ki aklıma gelen şeyle tekrar somurttum. Esat da şimdi ne oldu der gibi bana bakıyordu. Ellerimi yumruk yaparak göğsüne indirmeye başladım.
"Onunla gezmeye gitmişsin, ayrıca gülüyordun aşağıda ona unuttum sanma," diyerek yumruklarımı indiriyordum. Onunsa kılı bile kıpırdamıyordu. Acıyan yalnız benim parmak boğumlarım olmuştu yahu.. Ayı gibi olunca böyle oluyordu demek ki...
O ise saçma salak tepkilerime karşılık, gülerek ellerimi yakaladı ve öpücükler kondurdu parmak boğumlarıma. Umursamamaya çalıştım içimi titreden öpücükleri. Zira bu sefer onun kalbimi bu kadar kolay kandırmasına izin vermeyecektim.
"Ne olsun yani arkadaşcaydı onların hepsi, diğer tanıdığın arkadaşlarımla nasılsa, öyle. Ve de çoğunda yalnız değildik bile," Biliyordum ama kalbime de söz geçiremiyordum ki...
Aniden burnunu boyun girintime sokup derin bir nefes alınca nefesim kesilmişti. "Ama itiraf edeyim... kıskandığını görmek hoşuma gitti." Tekrar söylemişti bunu, artık nasıl hoşuna gittiyse!
"Tabii hoşuna gider." diye mırıldandım sinirli olduğu kadar kırık bir sesle.
"Tekrar ediyorum, Peri'yle aramızda hiçbir şey yok. Sadece çocukluktan kalan bir arkadaşlık. Hepsi bu. Lütfen artık sıkma canını daha fazla," biliyordum. Ama kendimi ikna edemiyordum işte. Ona gülmüştü hem de bana güldüğü gibi. İşte hazmedemediğim nokta tam da buydu. Dolu dolu olan gözlerimi gözlerine çevirince kendine küfür etmişti. Bense küskün bir kız çocuğu edasıyla omuzlarımı silkmiştim.
"Ona güldün. Hem de bana güldüğün gibi " deyince gözlerim daha da dolmuştu. O kadar yoğun duygular içindeydim ki. Hıçkırarak ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Belki de fazla uzatıyordum ama çok kızgındım işte. Ben yıllarca onu karşılıksız severken, Peri de onu sevmişti. Bu durumdan nefret ediyordum.
Onu karşılıksız da karşılıklı da sevmek bana aitti.
Esat ise tepkim üzerine karnımda olan kollarını sıkılaştırarak beni iyice sarıp sarmaladı. Başını hafif öne eğdi. Burnunu boynuma yaslayarak derin bir nefes aldı.
"Tamam." dedi fısıltıyla. "Bir daha kimseye sana güldüğüm gibi gülmem. Lütfen artık buğulandırma o öldüğüm gözlerini..." Benimse sinirim dinmiyordu.
"Bana bak bir daha benden başkasına öyle gülersen cidden çok fena bozuşuruz ona göre. Yamuk çeneyle dolaşmak istemiyorsan hareketlerine de gülüşüne de dikkat edeceksin Esat efendi," tehdidimi de savurduğuma göre artık rahatlaya bilirdim. Galiba yani.
Ben sinirle saydırırken Esat'ın gülmesiyle ben de kendimi tutamadım ve güldüm. Birazcık bokunu çıkartmış olabilirdim!
"Çok mu kıskanmış benim güzelim?" bir de soruyor muydu?
"Evet çok kıskandım" diyerek itiraf ettim ve tüm cesaretimi toplayarak dudaklarımı çenesine bastırdım. Ardından kollarımı boynuna doladım. O da hemen bana daha sıkı sarılmıştı zaten.
Bir süre sonra ayrıldığımızda başını eğip dudaklarını alnıma bastırdı. "Benim gün ışığım, " dedi fısıltıyla. "Senden başkası olamaz."
"Olmasın da zaten," dedim gülerek. Artık sinirim yavaş yavaş geçiyordu.
Esat ise tepkim üzerine dişlerini göstererek sırıttı. "Emredersiniz kıskanç karım."
"Artık inelim aşağı malum misafirlerimiz var. Ama gözüm üzerinde ona göre haa" şaka karışık, gülerek söylediğim sözlerle o da gülünce, daha fazla oyalanmadan birlikte aşağı inmeye başlamıştık.
*****
27.05.2026
Huhh!
Bir bölümün daha sonuna geldik. Bölümle ilgili düşüncelerinizi buraya bırakın lütfen.
Maysa'nın kıskançlıklarını nasıl buldunuz?
Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle.
Sağlıcakla kalın.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 18.9k Okunma |
2.03k Oy |
0 Takip |
42 Bölümlü Kitap |